Ankara Saldırısının Mesajı

Değerli dostlar,

Bildiğiniz gibi önceki gün Ankara’da yine yüreğimize ateş düştü ve 28 vatan evladını hakka yolcu ettik. Doğu ve Güneydoğu’dan ise her gün Mehmetçiklerimizin şehadet haberleri geliyor. Allah mekânlarını cennet eylesin. Şehit oğlu şehit olan bizleri, bu vatana, birlik beraberlik ve kardeşliğimize, Çanakkale ruhuna sarılmaya sevk etsin. Peki, ülkemiz nereye sürükleniyor ve Ankara saldırısıyla bize verilmek istenen mesaj ne? Gelin şimdi bunu bir sorgulayalım.

Rahmetli Mahir Kaynak hocamız bizlere bir saldırı olduktan sonra bunun kime fayda sağlayacağını analiz etmemizi hep aklımızın bir köşesine ödev olarak not ettirmişti. Biz de Ankara saldırısının kime fayda getireceğini sorgulayıp, saldırının öncesi ve sonrasını analiz edeceğiz. İlk olarak saldırının öncesiyle başlayalım.

Ankara saldırısı öncesi Türkiye, YPG/PYD güçlerinin Türkiye-Halep koridoru arasında stratejik konuma sahip Azez’i ve “Minnağ Hava Üssünü” ele geçirme girişimini bertaraf etmek amacıyla top saldırılarına başlamıştı. YPG/PYD güçleri için, Kuzey Suriye’de kurulması planlanan Kürt koridorunun ki bunun reel karşılığı “Seküler bir Kürt Devleti”dir, en önemli aşamalarından biri Azez-Halep hattını ele geçirmekten geçiyordu. Burada kurulacak bir devletin, terör ve kaos yuvası olacağını, ikinci bir Kandil’in devlet versiyonu olacağını söylemiştik. Bizim için en vahimi ise başta toprakları (resmen) bölünecek olan Esed yönetiminin yanı sıra Rusya ve sözde müttefikimiz ABD’nin bile bu planı doğrudan veya dolaylı olarak onaylamasıdır. Türkiye işte bu kritik eşikte zaten Esed yönetimiyle soğuk bir savaş yaşamasının yanı sıra, uçak kriziyle Rusya’yı, PKK’nın organik bağı olan YPG/PYD’yi ve hem YPG güçlerine silah yardımı yapan hem de kurulacak devlet planına doğrudan ya da dolaylı onay veren ABD’yi son olarak da bölgenin ve İslam’ın düşmanı küresel kukla DAEŞ’i karşısına almıştı. Hal böyleyken bu kadar düşman ve tehdit unsuruyla yaşanan savaş, Ankara’da patlayan bombayla son buldu.

11 Eylül saldırıları sonrasında ABD tüm dünyaya had bildirecek bir tavırla “ya benimlesiniz ya da karşımda” demişti. Bunun devamını Afganistan ve Irak işgalleri izlemişti. Türkiye’de aslında bir benzerini yaptı diyebiliriz. İlk olarak, neredeyse Yavuz Sultan Selim döneminden beri bizlere miras olan Bayırbucak Türkmenlerinin namusuna el uzatan Esed yönetimi ve Rusya’ya uçak saldırısıyla, hem de bölgede kendine 40 yıldır PKK yetmiyormuş gibi bir 40 yıl daha baş belası olacak bir terör devleti kurmaya çalışan ABD’ye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile “ya benimlesiniz ya da karşımda” dedi. Ne yazık ki karşısında Ankara’da gerçekleşen bir “11 Eylül” buldu. İlk olarak şunu söyleyelim; Ankara’da ki saldırı PKK’nın öyle sıradan bir eylemi değil. Bu çok büyük bir plan ve PKK sadece kuklası konumunda. Evet, tabii ki istihbarat kaynaklarımız ve güvenlik güçlerimiz bu saldırıda yetersiz kaldılar ancak karşımızda büyük istihbarat kuruluşlarının da içinde yer aldığı bir saldırı söz konusu. Saldırı sonrası şehitlerine Fatiha okumak yerine, hemen siyasi kargaşa yaratmaya çalışan ve kendi istihbarat örgütü ile hükümetine saldıran leş kargalarının ilk olarak bunu fark etmesi gerekiyor.

Suriye sorunu hem Türkiye için hem de dünya için giderek düğümlenen bir probleme dönüştü. Ne yazık ki bir yaprak parçası gibi yuvalarından ölüme sürüklenen mülteciler dünyanın umursadığı en son konu. Türkiye misafir ettiği 3 milyondan fazla Suriye’li kardeşiyle ve onları sömüren terör eylemleriyle Suriye sorununun bir an önce çözülmesini isteyen tek ülke belki de Esed’den bile daha çok.

ABD, Başkan Obama’nın görev süresinin bitmek üzere olması sebebiyle tarihinin en pasif dış politika süreçlerinden birini yaşıyor diyebiliriz. Birçok kesim Obama’yı özellikle Suriye konusunda inisiyatif almaması ve pozisyonunu Rusya’ya kaptırmasından ötürü eleştiriyor. Aslında Obama’nın ikinci başkanlık döneminin genel olarak pasif geçtiğini söyleyebiliriz. Çünkü Obama seçimlerden güçlü çıkamadı. Bazı lobiler ki özellikle Yahudi lobisi, Obama karşıtı bir pozisyonla Obama yönetimini ve ABD dış politikasını kilitledi. Yeni bir başkanın şahin olması muhtemel ama ABD’nin genel pasifliğinin özeti bu.

Rusya, Suriye konusunda kartlarını en açık oynayan ülke konumunda. Rusya dış politika da genel olarak açık oynamayı seven bir ülkedir. Gürcistan’a yaptığı müdahale, Ukrayna’yı paramiliter güçlerle parçalaması, Kırım’ı ilhak etmesi, Esed yönetimini korumak adına yaptıkları herhalde hepimizin gözü önündedir. Rusya, Esed yönetiminin ömrünü neden uzatmak istiyor ona bir değinelim. Aslında mesele Esed’den ziyade tabii ki Rusya’nın çıkarlarıdır.  Suriye Rusya için, Lazkiye’de bulunan üssü ve Akdeniz’e yani sıcak denizlere çıkış noktası olmasından ötürü büyük öneme sahiptir. Rusya bu şekilde Akdeniz ve Ortadoğu’da denge kurmayı ve pozisyon elde etmeyi başarıyor. İkinci olarak, Sovyetler’in dağılmasından sonra iki kutuplu dünya kalmasa da hala Rusya ve ABD arasında bir mücadele var bunu söylemek mümkün. Bu noktada İsrail iki ülke için de kritik. Rusya’nın İsrail’e askeri ve reel politik olarak yaklaşması ve onu tehdit eder pozisyonu elde etmesi, İsrail’in güvenliğini öncelik edinen ABD’ye karşı büyük bir koz. Bunun yanında Rusya, İran ile birlikte Ortadoğu’da güç dengelerini kendi lehlerine değiştirdiler ve kalıcı bir üstünlük kurmaya çalışıyorlar. Rusya, her ne kadar Türkiye ile yaşadığı gerilimden ekonomik olarak zarar alsa da, Türkiye aleyhtarı stratejilerle ömrünü uzatıyor diyebiliriz. Çünkü kabuğunu kıran, reel politik, ekonomik ve askeri olarak güçlenen bir Türkiye, hamisi olduğu Orta Asya devletlerine yönelecektir ve bu durum Rusya için büyük bir tehdit oluşturacaktır. Son olarak Rusya yine Ortadoğu’da İran ile birlikte güç dengeleri kurarak hem mevcut petrol ve doğalgaz kaynaklarını hem de yeni çıkacak kaynakları kontrol edip zaten çöküşe geçen ekonomilerini parçalanmaktan alı koymak istiyorlar.

İran, Ortadoğu’da en sinsi yol alan ülkedir. ABD’nin Irak müdahalesiyle Bağdat yönetimini eline alan İran, Farsi yayılmacılığını genişletti. Kendisi aleyhine ve Türkiye lehine faaliyet göstermeye başlayan Kuzey Irak Kürt Yönetimi ve Barzani’yi de hedefine alan İran, PKK ve Goran Hareketi gibi Barzani’yi alaşağı etmeyi ya da pozisyonunu daraltmayı planlıyor. Bu nedenle de Şii grup “Haşti Şababi’yi” Kerkük’e salmayı planlıyor. Suriye’de Rusya ile birlikte hareket eden İran, hem Esed yönetiminin ömrünü uzatmayı hem de Türkiye’nin Ortadoğu’yla bağını kopartarak, Sünnilere olan hamiliğini engellemek amacıyla kurulması planlanan Kürt devletine de destek veriyor. Bir yandan da Türkiye-Suudi Arabistan yakınlaşmasından duyduğu rahatsızlığı hem Suudi Arabistan’a karşı somutça dile getiriyor hem de başta Lübnan olmak üzere Ortadoğu’da Şii paramiliter gruplara destek olarak gösteriyor.

Genel olarak özetlersek, şu anda hem Rusya’nın hem de ABD ve İran’ın dış politikası Türkiye’nin aleyhine bir duruş sergiliyor. Hal böyleyken Suriye konusunda direnen ve tehditlere kafa tutan Türkiye söylemek gerekirse ne yazık ki Ankara saldırısıyla cezalandırıldı. Bu açıdan kimin yaptığının inanın önemi yok. Saldırının arkasından YPG’nin çıkmış olması sergilenen yeni bir planın parçası da olabilir. Türkiye artık bu savaşın daimi bir tarafıdır. Olmak da zorundadır. Evet, Türkiye hem Reyhanlı saldırısıyla, hem de DAEŞ ve YPG saldırılarıyla ve kendisine tehdit olarak öne sürülen Kürt devletiyle ısrarla Suriye’ye, sıcak çatışmaya çekilmek isteniyor. Son Ankara saldırısı da bu oyunun bir senaryosu olabilir. Ancak Türkiye’nin bu noktada erken hareket etmemesi gerekiyor. Türkiye ilk olarak soğukkanlılığını sağlayarak elini güçlendirmelidir.

Türkiye dünden beri Ankara saldırısının misillemesi olarak Suriye’de YPG ve PYD mevzilerini yoğun bir şekilde vuruyor. Ankara saldırısı bu konuda elini güçlendirmiştir diyebiliriz. Artık YPG/PYD güçlerinin ilerleyişini bu ölçüde tehdit unsuru olarak görüp ve göstererek rahatça müdahale edebilir. Türkiye büyük ölçüde obüs saldırılarından sonra ikinci aşamaya geçerek Kasırga füzelerini kullanmalı, menzilini 40 km’den 100 km ve üstüne çıkararak kara harekâtı gelişmelerinden önce etki gücünü arttırmalıdır. Bu noktada Esed yönetimi ve Rusya’nın tepkisini göreceğiz ancak sıcak bir çatışma riski olacağını zannetmiyorum. Suriye konusunda ABD bir süre daha pasif kalacaktır. O yüzden Türkiye’nin uluslar arası desteğini de arttırması gerekiyor. Bu noktada zaten mülteciler konusunda ittifak sağlanmış Almanya öncülüğünde bir AB desteği sağlanabilir. Türkiye bu noktada biyolojik silahı olarak mülteci kartını daha etkin kullanmalı, AB’yi Suriye sorununun çözümüne ve “Güvenli Bölge Projesinin” hayata geçirilmesine teşvik etmelidir. Bu noktada Türkiye’nin de dâhil olduğu Suudi Arabistan ve İslam ülkeleriyle kurulan reel ittifakın da somut gücünü ortaya koyması gerekiyor. Türkiye yalnız değildir. Türkiye kabuğundan çıkarılmamak isteniyor. Ankara saldırısı Türkiye’ye otur oturduğun yerde deme şeklidir. Çünkü biliyorlar ki Türkiye ayağa kalkarsa Balkanlar, Orta Asya, Ortadoğu, Afrika ayağa kalkar. Çünkü biliyorlar ki Türkiye ayağa kalkarsa bu ümmet, İslam ayağa kalkar. Unutmayın dostlar; “Ve La Galibe İllAllah!”,“Allah’tan Başka Zafer Sahibi Yoktur!”

Allah’a emanet olun…

Yayın Tarihi: 19.02.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/terorle-mucadele-de-dogru-strateji/398/

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir