“Balkanlardaki Müslüman ve Türk Azınlığın Sorunları” Adlı Kitap Bölümüm Yayınlandı

“Balkanlardaki Müslüman ve Türk Azınlığın Sorunları” bölümünü kaleme aldığım “Uluslararası İlişkilerde Güncel Sorunlar” kitabı ANKASAM’ın koordinasyonunda ve Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol ve Doç. Dr. Muharrem Ekşi’nin editörlüğünde yayımlandı.

Pdf: Erdem EREN – Balkanlardaki Müslüman ve Türk Azınlığın Sorunları

20 Temmuz 2017 – Ekonomi Analizlerine Akademik Atıf

2013 yılında kaleme aldığım; “Türkiye Ekonomisinin Genel Analizi” ve “1980 Öncesi Türkiye Ekonomisinin Genel Analizi” adlı analizlerime İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Çalışma Ekonomisi Anabilim Dalı Yüksek Lisans ödevinde akademik atıf yapıldı.

Kaynak: http://www.academia.edu/32989175/K%C3%9CRESELLE%C5%9EME_VE_T%C3%9CRK%C4%B0YE_EKONOM%C4%B0S%C4%B0NE_ETK%C4%B0LER%C4%B0

28 Kasım 2013 – BBC Türkçe – FETÖ Açıklaması

AK Parti Hükumeti ile FETÖ arasında 2013 yılında yaşanan “Dershane Krizine” yönelik açıklamam BBC Türkçe de yayınlandı.

Kaynak: https://www.haberartiturk.com/erdogan-gulen-kavgasi-belgeseli-8377h.htm

 

20.10.2017 – Azerbaycan Trend Haber Ajansı – D-8 Zirvesi Analizim Yayınlandı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ev sahipliğinde Gelişen Sekiz Ülke (D-8) Örgütü’nün 9. Zirve toplantısı bugün İstanbul’da yapılacak. Örgütün 20. Kuruluş yıl dönümüne denk gelen bu zirvenin ana teması ise “İşbirliğiyle Fırsatları Çoğaltmak” olarak seçildi.

Üye ülkelerin devlet ve hükümet başkanları ile üst düzey temsilcilerinin yanı sıra bu zirveye özel konuk olarak davet edilen bazı ülkelerin devlet başkanları ve uluslararası kuruluşların genel sekreterleri ile üst düzey temsilciler de katılacak. Azerbaycan da örgüte üye olmamasına rağmen özel konuk olarak davet edildi.

Örgütün zirve sonunda “İstanbul Bildirisi” ve “İstanbul Eylem Planı” kabul etmesi bekleniyor ancak zirvenin en önemli kısmı geleceğe yönelik net bir vizyonun ortaya konma amacıdır. Örgütün Türkiye, İran, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya ve Nijerya olmak üzere 8 üyesi var. D-8’in fikir babası da rahmetli Necmettin Erbakan’dır. Örgüt ile bölgesinde güçlü Müslüman ülkelerin bir araya gelerek kalkınmadan sanayiye, finansdan enerjiye birçok alanda işbirliği kurması ve yoksullukla mücadele etmesi amaçlanmıştı. Erbakan sonrasında Erdoğan’da zirveye ve toplantılarına büyük önem vermiştir.

Örgütün bugünkü İstanbul zirvesine 8 üyesinin yanı sıra Azerbaycan gibi birçok önemli ülkenin de davet edilmesi örgütün hem genişleme yönünde atma isteğini hem de önemli 6 ilkesini diğer ülkelerle de paylaşma arzusunu gösterir. Nedir bu ilkeler?

– Savaş değil, barış
– Çatışma değil, diyalog
– Çifte standart değil, adalet
– Üstünlük değil, eşitlik
– Sömürü değil, adil düzen
– Baskı ve tahakküm değil, insan hakları hürriyet ve demokrasi.

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan başta BM olmak üzere birçok uluslararası platformda “dünya, beşten büyüktür” diyerek adil bir düzen kurulması gerektiğini tüm mazlum ülkelerin sesi olarak hep dile getirmiştir. D-8 Örgütü “kalkınmada işbirliğini” temel amaç olarak belirlese de aynı zamanda adil düzenin kurulmasını da hedefleyen bir örgüttür. Bunun yolu da uluslararası ilişkilerde “çıkar dengesinin” yanı sıra “dostluk ve kardeşlik dengesinin” de hep ortak ve ağır bastığı ülkelerin bir araya gelmesi olarak görülmüştür.

Azerbaycan’ın Türkiye’nin ev sahipliğindeki D-8 zirvesine davet edilmesinin çok önemli iki sebebi vardır. Birincisi, Türkiye adil bir uluslararası düzen kurulmasında Azerbaycan’ı da müttefik olarak görmektedir. İkincisi Türkiye ile Azerbaycan’ın çıkarları da dostlukları ortaktır.

Yayın Tarihi: 20.10.2017

Kaynak: https://tr.trend.az/scaucasus/2810588.html?fbclid=IwAR17hWYlmCpwBWRI3sqHvZr8d6M06rYwkZXloydxQcYfvSzvJMkd6Lv7cvE

14.10.2017 – Azerbaycan Trend Haber Ajansı – Türkiye ile AB arasındaki temel sorunlarına yönelik yaptığım değerlendirmem Rusça olarak Trend Az’de yayınlandı

БАКУ /Trend/ – Двойные стандарты по отношению к Турции, и то, что в таких странах Евросоюза как Германия, Бельгия и Дания некоторые политические круги активно поддерживают РПК и другие террористические организации, привело к тому, что ЕС утратил доверие Анкары.

Об этом сообщил Trend турецкий эксперт по внешней политике и главный координатор политического движения Beyaz Hareket Эрдем Эрен. По мнению эксперта, к великому сожалению такие террористические движения как РПК усиливают свои финансовые источники в странах ЕС, более того имеется множество фактов, подтверждающих вербовку и подготовку боевиков РПК на территории стран Евросоюза.

Эксперт также отметил, что в странах ЕС в настоящее время действует не только РПК, но также сторонники движения Фетхуллаха Гюлена (FETÖ)

«Как известно ряд важных участников движения Гюлена, в настоящее время скрывается в Греции, Бельгии и, в частности, в Германии. И, не смотря на то, что Турция потребовала экстрадиции членов FETÖ, до сих пор европейские страны отклоняют все требования Анкары», – сказал Эрен.

Эксперт отметил, что страны ЕС также не оказывают ни какого давления на сторонников FETÖ.

Эрен отметил, что ЕС не оказал необходимую поддержку Турции во время попытки военного переворота.

По мнению эксперта еще одной проблемой между Турцией и ЕС является вопрос сирийских беженцев.
«Турция приняла около трех миллионов сирийских беженцев и тем самым оградила страны ЕС от массового наплыва мигрантов», – сказал Эрен, подчеркнув, что нахождение сирийских беженцев в Турции, в первую очередь служит интересам ЕС.

Эрен также отметил, что ЕС не выполнила своих обещаний Турции относительно отмены виз, а также по предоставлению финансовой поддержки турецкому правительству для оказания помощи сирийским беженцам.
Эксперт считает, что политика большинство стран-членов ЕС направлена не только против Турции, но также против личности президента Эрдогана.

Отметим, что сегодня президент Турции сказал, что не Анкара, а ЕС сделает первый шаг по прекращению переговоров относительно вступления Турции в Евросоюз.

Президент Турции отметил что, Анкара ничего не потеряет из-за того, что страну не примут в ЕС.
Отметим, что ранее Эрдоган сказал, что отношения между Турцией и ЕС превратились в театральное представление. «Турция призывает ЕС быть более искренним по отношению к ней», – сказал Эрдоган.

Напомним, что ранее министр Турции по делам ЕС Омар Челик сказал, что Турция не отвернулась от ЕС.

Челик отметил, что даже с учетом того, что ЕС не поддержал Турцию во время попытки военного переворота, Анкара не прекратила отношения с ЕС.

По его словам, ЕС также должен продолжить переговоры с Анкарой.

«Если бы Турция хотела прервать отношения с Евросоюзом, то не потребовала от ЕС открытия новых пунктов переговоров», – сказал Челик.

Министр отметил, что после Brexit ЕС уже не является таким, каким был раньше.

Соглашение об ассоциации между ЕС и Турцией было подписано еще в 1963 году. Заявку на членство в ЕС Анкара подала в 1987 году, но переговоры о вступлении начались только в 2005 году.

(Автор: Руфиз Хафизоглу. Редактор: Хазар Ахундов)

https://www.trend.az/other/commentary/2807574.html

https://news.day.az/world/940925.html

14.10.2017 – Azerbaycan Trend Haber Ajansı – HDP’nin Ermenistan ziyaretine ve Türkiye’ye olan eleştirilerine Trend Haber Ajansı ile cevap verdim

HDP milletvekili Garo Paylan, Eylül ayında Ermanistan’da katıldığı panel ve ikili görüşmelerde Türkiye’nin demokratik olmadığını, ancak demokratik bir Türkiye’nin “sözde Ermeni soykırımını” tanıyabileceğini ve sinirlari açabileceğini, HDP’nin de Türkiye’nin demokratikleşmesine katkı sağladığını söyleyerek saçmalamış. Ayrıca Ermenistan’ın Türkiye’ye oranla daha demokratik ve Türkiye ile ilişkilerinde herşeyi yapan ülke olduğu görüşünü de savunmuş. Bende sormak istiyorum; barış sürecini halkı 6-7 Ekim’de sokaklara dökerek, hendek siyasetiyle Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgesini kan gölüne çeviren HDP-PKK siyaseti mi barış ve demokrasiye katkı sunuyor?

Yine aynı şekilde Ermenistan Türkiye’yi “sözde soykırımla” suçlarken sözde demokratik Ermenistan neden Hocalı Soykırımını ve Karabağ İşgalini kabul edip Azerbaycan’lı kardeşlerimizinden ve tüm dünyadan özür dilemiyor ve işgalı sonlandırmıyor? Türkiye Ermenistan’a “sözde soykırımın” araştırılması için her türlü teklifi yapmasına rağmen Ermenistan hükümeti Hocalı Soykırımı ve Karabağ İşgali için ne gibi iyimser adımlar atmış?

HDP’li Garo Paylan mensubiyeti bakımından Ermenistan’la yakın ilişki içerisinde olabilir ancak ben HDP-PKK siyasetinin de Ermenistan ile yıllara dayanan bir bağı olduğunu düşünüyorum. Nitekim daha önce Türkiye’nin PKK’ya yönelik gerçekleştirdiğı “Güneş Operasyonu” sırasında PKK’lıların Ermenistan’a sığındığı iddiaları kuvvetliydi.

Söz konusu Türkiye düşmanlığı olunca demokrasi askıya alınıp terör örgütleriyle ilişkiler içinde olmak birçok ülkenin geleneğinde var anlaşılan.

https://tr.trend.az/scaucasus/2808131.html?fbclid=IwAR1NQTy4Cl-UtVXK9U0m9EDqNlrUIhpzow2T2oAopt4OjIt9OX56s0AUsM8

13.10.2018 – Balkan Günlüğü Gazetesi – “Bosna Hersek Seçimleri, ABD ve Yunanistan’ın Planları” Adlı Yazım Yayınlandı

Bosna Hersek Seçimleri ve ABD ile Yunanistan’ın Batı Trakya Planları

7 Ekim Pazar günü yakinen takip ettiğimiz Bosna Hersek seçimleri nihayete erdi. Seçimler sonucunda Boşnak, Hırvat ve Sırp üyelerin oluşturacağı Cumhurbaşkanlığı Konseyi’nin yeni üyeleri de seçildi. Konseyin Boşnak üyesi rahmetli Aliya İzzetbegoviç’in partisi Demokratik Eylem Partisi – SDA’nın adayı Sefik Dzaferovic olurken, Hırvat üye Demokrat Cephe – DF’nin adayı Zeljko Komsic ve Sırp üye ise Bağımsız Sosyal Demokratlar Birliği – SNSD’nin adayı Milorad Dodik oldu.
Hırvat üye Komsic’in Bosna’daki savaş döneminde Sırplara karşı Boşnaklarla beraber savaşan bir Hırvat komutanı olmasından dolayı Komsic; kendi kantonlarındaki Boşnaklardan da oy alabildiği gibi onun seçilmesine Boşnaklarda Hırvatlarla beraber sevindi. Şüphe yok ki Bosna’daki önümüzdeki siyasi süreçte Boşnak-Hırvat işbirliğine şahit olabiliriz ancak yeni dönemde Bosna’da ihtiyaç olan daha geniş bir toplumsal ve siyasal uzlaşı ile işbirliği ve istikrardır. Bunun nasıl mümkün olabileceğinin üzerinde düşünülmelidir.
Öyle ki, Türkiye-Rusya ilişkilerinin olumlu seyrinin bir paralel düzlemi de Türkiye-Sırbistan ilişkilerinde görülmektedir. Bunda hem Türk-Rus ilişkilerinin seyri etkili olduğu gibi hem de Türkiye’nin Sırbistan’daki yatırımları ve ekonomik işbirliği etkilidir. Türkiye’nin bu noktada Sırbistan ile olan olumlu ilişkilerini Bosna’daki Boşnak-Hırvat ve Sırp uzlaşmasına da yansıtması, Sırbistan ile Bosna Hersek’te Sırpları Bosna’daki istikrarın inşa edilmesine teşvik etmesi gerekmektedir. Ayrıca bu sürece Türkiye’nin öncülüğünde Hırvatistan’da dâhil edilmelidir. Türkiye-Sırbistan ve Bosna Hersek arasındaki otoban ihalesi görüşmeleri bu sürecin geleceğine ışık tutmaktadır. Eğer Bosna’da Boşnak-Hırvat ve Sırp uzlaşması sağlanabilirse ancak Bosna; toplumsal, siyasal ve ekonomik olarak refaha erişebilecektir.

ABD Batı Trakya’yı işgale mi hazırlanıyor?

Geçtiğimiz günlerde Yunanistan Savunma Bakanı Panos Kammenos Türkiye’yi de yakından ilgilendiren skandal bir öneri de bulundu. Kammenos, ABD’nin Yunanistan’da yeni askeri üsler kurarak, kalıcı askeri güç bulundurmasını önerdi.
ABD’nin şu anda Girit Adasında Suda Körfezinde donanma üssü bulunurken, Larissa’daki hava üssünde de İnsansız Hava Aracı (İHA) birimleri bulunuyor. Kammenos bunların yanında ABD’nin Volos ve Aleksandrapolis’te yani Batı Trakya’da Dedeağaç’ta kalıcı askeri güç konuşlandırmasını istediklerini dile getirdi.

ABD’nin de açıkça Dedeağaç’ta bir askeri üs kurma niyetinin ve talebinin olduğu da biliniyor. ABD Atina Büyükelçisi Geoffrey Pyatt’da sık sık Dedeağaç’ta ziyaretlerde bulunurken, bölgenin ABD için stratejik bir önemde olduğunu ifade ediyor. Peki, hem Yunanistan hem de ABD neden Dedeağaç’ta bir askeri üs kurulmasını istiyor?
Yunanistan’ın Batı Trakya konusundaki baskı ve asimilasyon politikaları zaten malumun ilanı olsa da Atina, Türkiye’nin özellikle siyasi, askeri ve ekonomik gelişimini kendisine tehdit olarak görüyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Atina ve Batı Trakya ziyaretleri ile Ankara’nın Batı Trakya konusundaki sert ve güçlü tutumu Atina’da rahatsızlık uyandırdı ve uyandırmaya da devam ediyor.
Dönem dönem Lozan Barış Antlaşması tartışmalarının yükselmesi ve Batı Trakya konusunda hem Ankara’nın hem de bölgedeki kanaat önderlerinin, hak ve özerklik talepleri de eklenince Atina gelecekte Batı Trakya’nın elinden kopabileceğini düşünüyor. Bölgeye ABD askerini konuşlandırarak kendini ve bölgeyi garanti altına almayı planlıyor.
ABD’nin ise Yunanistan’ın Batı Trakya konusundaki endişelerini önemsediğini söyleyemeyiz. ABD’nin ilk ve en önemli amaçlarından biri Batı Trakya’da özellikle Boğazlar ve Ege’yi gözlem altına alabileceği geniş bir bölgeyi kapsayan bir radar sistemi kurabilmek. ABD hem bu sistem hem de üsteki konumu itibariyle Rusya ve de Türkiye’ye karşı pozisyonunu genişletmek ve güçlendirmek istiyor.

ABD’nin Batı Trakya’ya ilişkin diğer bir gizli amacı ise bölgeye yönelik yeni planlamalar üzerine olabilir. Bilindiği üzere Yunanistan; ABD, İsrail, Güney Kıbrıs ve Mısır’ın Akdeniz’deki enerji kaynaklarının ve özellikle kaya gazının Avrupa’ya arzı planlamasında en önemli güzergâh konumunda. Batı Trakya’da bu güzergâh doğrultusunda alternatif transfer noktalarından biri. ABD’nin Dedeağaç’ta kuracağı üsle özellikle İsrail’in Avrupa’ya yapacağı enerji arzının geleceğini de güvence altına almayı planladığı da düşünülüyor.
Ülkemizde Lozan Barış Antlaşması birçok defa gündeme getirilse de, başta Batı Trakya olmak üzere Ege Adaları, Musul ve Kerkük gibi meselelerin hala çözülemeyen problemler olarak hafızamızda kaldığı açık bir gerçek. Bu problemlerin gelecekte çözüleceği umudunu birçoğumuzun taşıdığı da açık bir diğer gerçek.
Reel politik olarak bu problemlerin günümüzde bir çırpıda çözülecek meseleler olmadığı bilinse de, Batı Trakya konusunda Türkiye’nin söz sahibi olduğu, Batı Trakya toplumunun da Lozan’dan kaynaklanan birçok özerk haklarının olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Yunanistan birçok hak ihlaliyle Batı Trakya toplumunu Lozan’dan beri asimile etmeye uğraş verirken, bölgeye Amerikan askeri konuşlandırarak durumu kaosa sürüklemeyi ve bölgenin özerk bir bölge değil, işgal bölgesi olmasını arzuluyor.
Bölgeye konuşlanacak askeri güçlerin bölgedeki toplumsal, siyasal ve ekonomik durumu daha da kötüye götüreceği ortada. Batı Trakya toplumuna yönelik baskı ortamının artması, bölgeye yönelik yapılabilecek hukuki veya gayri hukuki saldırılar, bölgede oluşturulacak paramiliter gruplar, bölgede sonu alınamayacak bir kaosa neden de olabilir. Türkiye’nin şimdiden olumlu ve olumsuz tüm senaryolara göre planlarını hazırlaması şarttır.
Yapılacak en net hamle; Türkiye’nin Batı Trakya toplumunun Lozan’dan ve diğer uluslararası anlaşmalardan doğan haklarını ve özerkliklerini daha da dillendirmesi ve bölgeye yönelik ABD menşeli bir “işgal” girişimine engel olmaya kalkışmasıdır. Batı Trakya’da kurulacak askeri bir üs sadece Batı Trakya toplumunu asimile etme ya da sürgün etme amacı taşımamakta, Türkiye’yi kuşatma amacı da taşımaktadır. Uyanık olmalı…

Yayın Tarihi: 13.10.2018

Kaynak: https://balkangunlugu.com/2018/10/13/bosna-hersek-secimleri-abd-ve-yunanistanin-planlari/?fbclid=IwAR26e9ZS_yo51Wy3u6tjHA5XiWc-TW1MHxjpWgyz8k0w1XuLfvqU8bfjX04

5.9.2018 – Azerbaycan Trend Haber Ajansı – “Türk Konseyi Zirvesi ve Gelecek Perspektifi” Adlı Yazım Yayınlandı

Geçtiğimiz günlerde Kırgızistan önemli bir zirveye ev sahipliği yaptı. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu Türk Konseyi diğer adıyla Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi (TÜRKKON) üyeleri Kırgızistan Çolpan-Ata’da bir araya geldi. “Türk Konseyi 6. Devlet Başkanları Zirvesi’ne Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da katıldı.

Kuruluşu 3 Ekim 2009 yılı TÜRKKON’un merkezi İstanbul olup Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan ve Kırgızistan ise kurucu üyeleri arasında. Örgütün asli amacı; Türk dünyasının tarihi ve kültürel birikimlerinden en geniş şekilde yararlanılmak suretiyle Türk dili konuşan ülkeler arasındaki çok taraflı işbirliğinin geliştirilmesi olarak ifade ediliyor.

Örgütün asli ve resmi amacında da ifade edildiği üzere; üye devletler arasında çok taraflı işbirliğinin geliştirilmesi adına bu Zirve oldukça önemliydi. İlk olarak kurucu üyelerin yanında Özbekistan “onur konuğu” olarak, Macaristan ise “gözlemci ülke” sıfatıyla katıldı. İki ülkenin katılımında bu ülkelerdeki siyasi liderlerin değişiminin önemi fazla. Özbekistan da selefine göre daha ılımlı bir lider olan Şevket Mirziyovev’in Cumhurbaşkanlığa seçilmesi Türkiye-Özbekistan ilişkilerine olumlu yansımıştı. Macaristan’da yükselen Türk milliyetçiliği sonrası Viktor Orban’ın Başbakanlığının ikili ve çok taraflı ilişkilere pozitif katkı sağlayacağı bekleniyordu. Macaristan’ın bu Zirveye katılması ilk izlenimlerden biri olarak sayılabilir.

Zirvede Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylemleri ön plana çıktı. Erdoğan hem ekonomik işbirliği hem de FETÖ ile mücadele noktasında önerilerde bulundu. Bugün Orta Asya (Türkistan) bölgesinin yıllık milli geliri 350 milyar doları aşıyor. TÜRKKON bu ekonomik işbirliğinin geliştirilmesi adına ana platform vazifesini daha da arttırabilir. Hem Türkiye’nin hem de Orta Asya (Türkistan) devletinin ekonomik olarak daha güçlü ve dinamik yapılara erişebilmeleri için daha etkin ve alternatif seçeneklere yönelmeleri gerekiyor. Mevcut iç kaynaklarla veya ikili ilişkilerle ekonomik olarak direnç kazanmanın veya sınıf atlamanın imkânı günümüzde neredeyse kalmadı.

TÜRKKON üyelerinin hem kendi aralarındaki ticari ilişkilerde milli paralarla işlem yapmaları hem de milli ekonomik modeller ve işbirlikleriyle sınıf atlatabilecek ekonomik hamleleri yapmaları elzemdir. Bu nedenle Çin-Pakistan ekonomik işbirliği gibi modeller de incelenerek, dışa bağımlılığı azaltacak özellikle ileri teknoloji ürünleri başta olmak üzere, ortak üretim modelleri gündeme alınmalıdır.

Türkiye mevcut siyasi ve demokratik, kurumsal ve ekonomik tecrübeleriyle Rusya-Çin denge kutbunu da dikkate alarak bir rol model ve ortaklık önerisiyle TÜRKKON’u yapılandırmalı, Orta Asya (Türkistan) devletleriyle ilişkilerini bu çerçevede biçimlendirmelidir. Ayrıca bu devletler de FETÖ konusunda samimiyetle hareket ederek, ülkelerindeki hiçbir örgüt militanına daha fazla yaşam hakkı tanımamalıdır.

TÜRKKON gibi yapılar hem Türkiye adına hem de üye tüm devletler adına büyük fırsatlar barındıran uluslararası kuruluşlardır. Bu fırsatların sosyo-kültürel duygusal temellerinin yanı sıra daha akılcı, gerçekçi ve faydacı temellerinin de olması zorunludur. Bu nedenle üye ülkeler arasında özelikle ekonomik işbirliğinin maksimize edilmesi ve tüm yolların zorlanması tüm ülkeler adına daha olumlu olacaktır.

Her bir uluslararası kuruluşun hem geçmişinde kuruluş gayeleri yatar hem de çeşitli somut hedeflere dayalı bir gelecek perspektifi olur. TÜRKKON’un da bu nedenle kısa, orta ve uzun vadeli siyasi, ekonomik, askeri ve sosyo-kültürel hedef planlaması yapması ve gerçekçi bir gelecek perspektifi inşa etmesi gerekiyor. Çok geç kalınmadan bu paradigmaların da dikkate alınması şart…

Yayın Tarihi: 5.9.2018

Kaynak: https://tr.trend.az/world/turkey/2947778.html?fbclid=IwAR2jGI2ijfyFilQNgG4A2Bd7MVCjKk3HIK-a8KxXVVChFcmQJW5mCeKjkns

22.12.2017 – “Orta Doğu’dan Balkanlar’a: Kuşatma, Direniş ve Türkiye” Adlı Yazım 9 Ülkeden 12 Platformda Yayınlandı…

“Orta Doğu’dan Balkanlar’a: Kuşatma, Direniş ve Türkiye” adlı yazım Türkiye dâhil 9 ülkede 12 platformda yayımlandı. Balkanlar’daki ve Azerbaycan’da ki tüm soydaş ve dindaşlarımıza ilgileri için çok teşekkür ederim…

Türkiye
Sır Haber: https://www.sirhaber.com/orta-dogu-dan-balkanlar-a-kusatma-direnis-ve-turkiye?fbclid=IwAR2ueFBUkP8kaNV80Shc2_izYv6ZdrHi0aP5xi7oo64AxBN2jR4dFGIa3JU

Balkan Günlüğü: https://balkangunlugu.com/2017/12/16/ortadogu-balkanlar-turkiye/?fbclid=IwAR0koGSu-E6qe9RUKqddOZ6f_lO8v4gJfrb1fFCcFhsg7U9PEWl6A-d6v0A

Kafkassam:  https://kafkassam.com/orta-dogudan-balkanlara-kusatma-direnis-ve-turkiye.html?fbclid=IwAR0LEWGVGWq15HngIGhXMbESVA-wvYx7mxpZw9ba73ZLLFnK-vSGCd9IePI

Azerbaycan
Trend Haber Ajansı: https://tr.trend.az/other/commentary/2836100.html?utm_source=dlvr.it&utm_medium=twitter&fbclid=IwAR1W4_nARewyrB9GgiKnuyZEJS6KjpwY53a8vSh_07hWQ7tZF4rufxXEHFw

Bosna Hersek
Boşnaklar1: https://bosnaklar1.com/2017/12/17/orta-dogudan-balkanlara-kusatma-direnis-ve-turkiye/?fbclid=IwAR1tJBP5_xN1iw4IKFy0YdatW_AJpBALmETXXspxoEiuvenyGzQ5GVNDRkY

Bulgaristan
Bulgaristan Haber: https://www.bghaber.org/bghaber/orta-dogudan-balkanlara-kusatma-direnis-ve-turkiye/?fbclid=IwAR3w6AfduhqPiCHG9EAgeJ8IO3bUAsdRI7c-_lvwoOru5q2msiax_CfR7HE

Kosova
Kosovalı: http://kosovali.org/orta-dogudan-balkanlara-kusatma-direnis-ve-turkiye.html?fbclid=IwAR3xaKMz9cNuAajw9nhDKgtOx3_DgwfJ44uWObv0VbIoog3iaFw0AGpp_Yc

Prizren Post: https://prizrenpost.com/tr/orta-dogudan-balkanlara-kusatma-direnis-ve-turkiye/?fbclid=IwAR1k7GxFXxHoeW_JQLyD9QkIZKQ3pkuzXhVZKQ8mrRXqFT55ZFHagddEn8o

Makedonya
Ulusal Post: https://www.ulusalpost.com/orta-dogudan-balkanlara-kusatma-direnis-ve-turkiye-130763h.htm?fbclid=IwAR3iFBGTFd4FpchnFk5WdeVII1UI8DY4My2Ikh0ivBzF1KoY4Is2zfJHADk

Romanya
Hayat Gazetesi: http://www.hayat.ro/haber/orta-dogudan-balkanlara-kusatma-direnis-ve-turkiye-1871.html?fbclid=IwAR1DMUtV4PS24SXGRNWqb16Vt6Id1Ml9kNZre02-pqDp2iEns0TOi078JnU

Sırbistan
Sırbistan Türk Derneği: http://udruzenjeturakausrbiji.com/2017/12/18/dikatorta-dogudan-balkanlara-kusatma-direnis-ve-turkiye-erdemeren2234/?fbclid=IwAR25afy2dc5MMleH_-6vvbeQZh5WGpUBHjh2EpMysgeeaR06w7nWl8tOsjY

Yunanistan (Batı Trakya)
Batı Trakya Online: https://www.batitrakya.org/yazar/erdem-eren/orta-dogudan-balkanlara-kusatma-direnis-ve-turkiye.html?fbclid=IwAR39Emm7udiNiS3rxuYIx2GiSFD-qz9Q1eFwxE23nCf4sQSkMuX3W84CTfo

16.12.2017 – Balkan Günlüğü Gazetesi – “Orta Doğu’dan Balkanlar’a: Kuşatma, Direniş ve Türkiye” Adlı Yazım Yayınlandı

İslam İşbirliği Teşkilatı Çarşamba günü Kudüs gündemli olağanüstü bir toplantı gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısıyla İslam dünyasından birçok devlet İstanbul’da bir araya gelirken,  48 ülkenin temsil edildiği zirvede 16 liderde hazır bulundu. Bunlardan en ilgi çekici olanı ise sosyalist bir ülke olan Venezüela’nın lideri Nicolas Maduro’ydu. İslam dünyasından Suudi Arabistan ile Mısır’ın lider düzeyinde katılmaması ise en dikkat çekici noktaydı.

Zirve olağanüstü olduğu gibi kararları da olağanüstü oldu. Güçlü bir kınama dışında kimse İslam İşbirliği Teşkilatından bir haykırış beklemiyordu. Tam tersi oldu ve zirveden ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmesine yönelik sert bir itiraz geldi. Hem bu itiraz hem de İsrail’in bir işgal ve terör devleti olduğu Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan tarafından tüm dünyanın gözü önünde salonda yankılandı. Zirvenin sonucuna gelecek olursak, duygusal değil akılcı kararlar tercih edildi.

Biliyoruz ki dini hassasiyetleri olan herkes bırakın Kudüs’ü Orta Doğu’daki Siyonist İsrail’in varlığından rahatsız. İsrail’in ilk Kıblemizin, Peygamber Efendimizin Miraca yükseldiği yerin olduğu Mescid-i Aksa ve Kubbet-Üs Sahra’nın yakınlarına bile ayak basmasını istemeyiz. O yüzden bu zirveden ABD ve İsrail’e yönelik ekonomik bir ambargo, siyasi ve askeri yaptırımlar çıkmasını isteyende oldu. Ancak bu çıkmadı. Bunun gerçekle uyuştuğunu parçalanmış İslam dünyasını göz önüne aldığımız da söyleyemeyiz.

Zirvenin sonuç bildirisinde;

-Başkenti Doğu Kudüs olan Filistin Devletinin tanındığı ilan edildi.

-Dünyanın tüm devletlerine Doğu Kudüs’ü Filistin’in başkenti olarak tanıma çağrısı yapıldı.

-ABD Başkanı Trump’ın kararı kınandı.

-BM Güvenlik Konseyi ve Genel Kurulu’na harekete geçme uyarısı yapıldı.

Zirvenin sonucunu takiben Çin, Rusya, Slovenya, İskoçya gibi farklı ülkelerden zirvenin sonucunu destekler tepkiler çıktı. Zirve’de ısrarla BM’nin 1980 yılındaki 478 sayılı kararına atıfta bulunuldu. ABD’nin de kabul ettiği o karar İsrail’in başkentinin Tel Aviv olduğunu, yine İsrail’in Doğu Kudüs’ü işgal edemeyeceğini vurgulayan bir karardır. BM vurgusuyla İslam İşbirliği Teşkilatı uluslararası arenadaki desteklerini de çoğaltmış oldu. Uluslararası kamuoyuna doğru bir kanaldan hitap edilmiş de olundu. Bu açıdan zirvenin kararları rasyoneldir denebilir.

Teşkilatın bu kararlarıyla şunların farkına da varmak gerekir. Başta Türkiye olmak üzere İslam devletleri İsrail-Filistin sorununun zaman içerisinde çözümüne yol bırakmış, ancak Doğu Kudüs’ün yani İslam dini için en kutsal bölgelerden birinin hiçbir zaman İsrail’e bırakılmayacağına vurgu yapmış, bu savunmayı şimdiden duyurmuştur.

Gelelim Kudüs’ün Türkiye için önemine; Kudüs Türkiye için sadece bir manevi öneme sahip bir yer değildir. Aynı zamanda bir beka sorunudur. Bugün ABD-İsrail şer ittifakı Mısır’da yapılan darbe gibi Suudi Arabistan veliahdı üzerinden Suudi Arabistan üzerindeki kontrol mekanizmasını kuvvetlendirmiş, İran’a karşı Orta Doğu’da kılıç çekmiş, Irak’ta Barzani üzerinden bir bölme oyununa girişmiş, Suriye’de PYD kartıyla Türkiye’ye karşı bir tehdit oluşturmuş, Katar gibi ülkeleri ambargolarla boyun eğdirmeye çalışmıştır. İşte Kudüs hamlesini bu plandan ayrı göremeyiz. Kudüs hamlesiyle Orta Doğu’daki saflar daha belirgin hale gelmiş, yeni bir kaosun fitili ateşlenmiştir. Söndürülmezse Orta Doğu yeni bir savaşa gebe kalabilir.

Orta Doğu’nun istikrarsızlaştırılması, Irak ve Suriye üzerinden Türkiye’ye yönelik hamlelerin yapılması herkesten evvel Türkiye’nin siyasi ve ekonomik çıkarlarına terstir. Tüm bu hamleler Türkiye’yi bölgede daha da kuşatma hamleleridir. İşte Türkiye İslam İşbirliği Teşkilatı ve Rusya ile İran gibi ülkelerle giriştiği işbirlikleriyle bu kuşatmayı yarmaya çalışmaktadır. Türkiye’nin Kudüs haykırışını bu pencereden de izlemek gerekmektedir. Peki, Türkiye’ye yönelik kuşatma sadece Orta Doğu’da mı? Ya Balkanlar?

Balkanlar: Kuşatma, Direniş ve Türkiye

Orta Doğu gibi Balkanlar’da yüzlerce yıldır hâkimiyet alanımızda bulunan; Türk, Arnavut, Boşnak, Torbeş, Rum, Makedon, Bulgar demeden kardeşlik ikliminin hâkim olduğu, refahın ve barışın olduğu bir coğrafyaydı. Bugün Balkanlarda Türkler gibi, önemli bir etnik kimliğe sahip olan Arnavutlar ve Boşnaklar gibi Müslüman kardeşlerimiz yaşamaktadır. Türkiye’nin Orta Doğu’da nasıl mezhep kavramını reddettiyse, Balkanlarda da etnik yaklaşımı reddetmesi gerekmektedir.

Türkiye’nin Balkan politikasının Orta Doğu gibi revize edilmesi gerekmekle birlikte; etnik temelli değil daha bütüncül hem Balkanlardaki tüm İslami toplulukları hem de tüm Balkan halklarını kapsayıcı olması gerekmektedir. Türkiye’nin ABD ile güç mücadelesi, Rusya ile pazarlık sahası sadece Orta Doğu mu olmak zorundadır? Ya Balkanlar? Bugün Bulgaristan ABD ile Rusya’nın güç mücadelesine şahittir. Yunanistan ABD ve İsrail ile ciddi oranda yakınlaşmıştır. Makedonya’da da ABD ve Rusya çekişmesi vardır. Arnavutluk ve Kosova ise ciddi anlamda ABD’nin baskısı altındadır.

Bosna Hersek başta olmak üzere Balkanların birçok ülkesinde İran ve Suudi Arabistan’ın mezhepsel ve ideolojik misyonerlikleri mevcuttur. Vatikan, Arnavutluk ve Kosova dâhil olmak üzere Balkan ülkelerinde Hıristiyanlaştırma hamleleri yapmaya çalışmaktadır. Bu ülkelerde inşa edilen kiliseler, katedraller ve okullar buna en köklü delildir.

Rusya, Sırbistan ve bölge ülkelerindeki siyasi, askeri ve ekonomik ilişkileri ve baskılarıyla bu ülkelerde söz sahibi olmaya çalışmakta, ABD siyasi ve askeri gücünün tehdidiyle Arnavutluk, Kosova ve Makedonya gibi devletlerin hem siyasetini hem de yer altı ve yer üstü zenginlikleriyle ekonomisi dizayn etmeye çalışmaktadır. Ne kadar dizaynsa…

Bu ülkelerin dışında birçok devletin gizli servisleriyle, FETÖ’nün Balkanlardaki faaliyetlerini saymıyoruz bile. Ya da bir ele alalım. Nereden geldik bu gündeme? Geçtiğimiz günlerde eski askeri savcı Ahmet Zeki Üçok televizyon programlarında ve sosyal medya aracılığıyla Balkanlarda bazı gizli servislerin ve FETÖ’nün suikast timleri oluşturduğunu, özellikle Makedonya ve Kosova’daki kamplarda hazırlandıklarını iddia etti. Yine Üçok’a göre bu timler Türk siyasilere suikast düzenleyebilirlermiş. Çok vahim ve ciddi iddialardı. Çok detaya girmeye de gerek yok. Kimsenin kimseyi korkutmasına hakkı da yok.

Türkiye Cumhuriyeti kurumları ve misyonları hem yurt içinde hem yurt dışında özellikle Balkanlarda başı dik ve cesurca faaliyetlerine devam etmektedir, edecektir de. Bu tür iddialarla korku üretmekte teröre yenilmek olur. Terörün en temel amacı zaten korku salmaktır. Üçok’a bu ihbarları yapanlar, öncelikle Türk misyonlarının Balkanlarda rahat hareket etmesini engellemeye çalışmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Balkanlarda etkin olmasın da ABD, İsrail, Rusya, Almanya, Vatikan ve birçok gizli servis ile FETÖ mü etkin olsun? Zaten Türkiye Cumhuriyetinin ilgili güvenlik güçleri devletimizin misyonlarını koruyacak güce de sahiptir.

Üçok’a katılabileceğimiz en önemli nokta şu: Anlattığımız üzere Balkanlarda ABD ve Rusya güç paylaşımı yapmakta, gizli servisler cirit atmakta, FETÖ kullanışlı bir piyon olarak hayat sahasını sürdürmektedir. Türkiye bu coğrafyada maddi ve manevi olarak, açık ve gizli misyonlarıyla güçlü olmazsa ABD ve Rusya bölgeyi daha da domine edip, FETÖ gibi, çetnik ve radikal dinci (İslamcı-Hıristiyan) paramiliter gruplarla istikrarsızlaştırabilir. Balkanlar buna müsait olmakla birlikte Makedonya’da Kumonova olayları, Bosna Hersek’deki çetnik katliamları tarihsel olarak buna örnektir. Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırıp, İsrail’e hayat sahası açan, bölgenin yer altını kaynaklarını sömüren, Türkiye’yi çevrelemeye çalışan ABD; Balkanlarda da aynı taktiği uygulamakta ve uygulayacaktır da.

Türkiye artık eski genel geçer politikalarını revize edip, Balkanlarda yumuşak gücü olan kamu diplomasisinin yanında özellikle ekonomik hamleleri ve sert gücü ile de aktif olmalıdır. Türkiye Balkanlarda kültürel ya da tarihsel bir oyuncu değil, oyun kurucu olmalıdır. Bunun yolu da reel politik ve akılcı politikalardan geçmektedir. Türkiye nüfus olarak azınlıkta olan Türk soydaşlarımızın yanında bölgede çoğunlukta olan Müslüman gruplar Arnavutlar ve Boşnaklar üzerinden de coğrafya da etkisini siyasi ve ekonomik olarak arttırmalıdır. Müslüman toplulukların kolektif hareket etmesini sağlayacak entegrasyon projeleri ve politikaları geliştirmelidir. Bu toplumları temsil eden güçlü gruplar ve temsilcileriyle ittifaklar kurmalıdır.

Türkiye’nin Balkanlarda yapması gereken en temel hareketlerden biri de bölgeye yapılan maddi yardımların yatırıma ve üretime dönerek istihdam üretmesi, çeşitli kaymak tabakanın elinde ziyan edilmemesidir. Öyle ki bölgeye yapılacak ciddi yatırımlar mevcut hükümetleri de baskı altına alacak, Balkanların geleceğinde Türkiye’nin söz sahibi olmasını sağlayacaktır. İyi senaryoları da kötü senaryoları da Türkiye atacağı adımlarla belirleyebilir.

Sonuç olarak Türkiye, Balkanların kaderini ve istikrarını ABD ve Rusya’nın, çeşitli istihbarat örgütlerinin ve bilumum devletlerin eline bırakmak istemiyorsa; oyuncu değil oyun kurucu, denge gözeten değil denge belirleyen olmalıdır. Nasıl ki Türkiye Orta Doğu’da kendisine yönelik çevreleme ve kuşatma girişimlerine direniyorsa ve sesini yükseltiyorsa, Balkanlarda da yükseltmeli; Balkanların yeniden Orta Doğu gibi istikrarsızlaşmasına ve istikrarsılaştırılmasına mani olmalıdır. Üç tarzı siyasete, stratejik isim ve ideolojilere gerek de yok. Formül belli: Adil düzen, ekonomik ve toplumsal refah, barış; Türk, Arnavut, Boşnak; Rum, Bulgar, Romen demeden güçlü ve bağımsız bir Türkiye ve Balkanlar…

Yayın Tarihi: 16.12.2017

Kaynak: https://balkangunlugu.com/2017/12/16/ortadogu-balkanlar-turkiye/

13.12.2017 – Azerbaycan Trend Haber Ajansı – “Türkiye ile AB’nin temel sorunları ve Türk dış politikasında alternatif arayışı” Adlı Yazı Yayınlandı

Türkiye’nin, halkımızın ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AB’ye inancı ve güveni kalmamıştır

Erken cumhuriyet döneminden beri Türk dış politikasının genel olarak iki ana eksen üzerinde inşa edildiği görülmektedir. Bunlardan ilki devletin çıkarlarına, açık ve gizli gündemlerine göre belirlenen devlet politikaları, ikincisi ise özellikle lider ve ideoloji temelli hükümet politikalarıdır. Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler tarihsel çerçevede ilk olarak devlet politikası olarak inşa edilmiş ve yürütülmüştür. Bunun nedeni devletin kurucu kadrosunun ilke ve hedefleridir.

31 Temmuz 1959’da ortaklık başvurusu ve 12 Eylül 1963’de Avrupa Ekonomik Topluluğu ile imzalanan Ankara Antlaşmasıyla başlayan Türkiye’nin Avrupa serüveni bugün 58. yılına girmiştir ve devam etmektedir. 1987 yılında ise Birliğe tam üyelik başvurusu yapılmıştır. Tam üyelik başvurusunun üzerinden ise tam 30 yıl geçmiştir. 1996 yılında Gümrük Birliği’ne girilmiş, 1999’da adaylık tescil edilmiş, 2004 yılında ise müzakerelerin 2005 yılında başlamasına karar verilmiştir. 2005 yılından beri 12 yıldır da müzakereler sürmektedir.

2000’li yıllara gelindiğinde AK Parti iktidarında Türkiye ile Avrupa Birliği arasında yeni bir sayfa açılmış, 2005 yılında adaylık yolunda başlayan müzakereler önemli bir eşik olarak görülmüştür. Bunu takiben AK Parti hükümetleri demokratik, hukuki, ekonomik, kültürel ve benzeri birçok alanda önemli reformlar gerçekleştirmeye başlamıştır. Birçok fasıl açılmış ve ilerlemeler kaydedilmiştir. 33 fasıldan yaklaşık 16 fasıl da görüşmeler sürmüştür. Ancak bazı fasıllar da kördüğüme dönüşmüştür. Bunlar Türkiye-AB ilişkileri için de kırılma noktaları olmuştur. Nedir onlar? Birincisi Kıbrıs meselesi, ikincisi terörle mücadeledir.

Türkiye Kıbrıs konusunda Yunanistan’a göre 1974 harekâtından beri daha akılcı politikalar takip etmiş, Kıbrıslı Türklerin güvenliğini sağladıktan sonra adanın birliği adına BM’nin politikalarına destek bile vermiştir. Annan Planı ve adada yaşanan oylama ortadadır. Ancak AB, Kıbrıs meselesinde hala Türkiye’ye dayatmalarla gelmektedir. İkinci olarak Türkiye, 30 yılı aşkın bir süredir PKK terör örgütü ile mücadele vermektedir. Ondan önce ASALA varken, son dönemde PKK’ya; DHKP-C, DAEŞ ve son olarak FETÖ’ de eklenmiştir. Güneyinde Irak’ta PKK ve DAEŞ, Suriye’de ise PYD-YPG ve DAEŞ gibi terör örgütleri yuvalanmıştır. Türkiye geçmişte olduğundan daha çok ve daha sık terör eylemlerini son birkaç yılda yaşamıştır. Bunda Suriye ve Irak’ta siyasal düzenin yerle bir olması, Türkiye’nin Suriye ve Irak’tan gelen insan akınına karşı koyamaması da etkili olmuştur. Üstüne Türkiye, 15 Temmuz 2016’da FETÖ’ nün darbe girişimiyle de şok olmuş ve bunu da atlatmıştır. Tüm bu olağanüstü gelişmeler Türkiye’yi olağanüstü hal kararı almasına itmiştir. AB’nin, Türkiye’nin yaşadığı bu olağanüstü gelişmelere karşı müzakere ortağının yanında olup destek vermesi gerekirken, hem bu terör örgütlerine destek vermekte hem de Türkiye’nin bu örgütlerle mücadelesine engel olmaya çalışmaktadır.

Bugün PKK’nın Avrupa’nın birçok ülkesinde büroları bulunmakta olup, PKK’nın yayın organları Avrupa’da faaliyet göstermektedir. Ayrıca örgüt Avrupa’da hem gelir kaynaklarına sahip olup, hem de militan yetiştirmektedir. Başta Almanya, Belçika ve Danimarka olmak üzere birçok ülkede Türkiye ve Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan karşıtı eylemler yapmaktadır. Sadece yürüyüşlerde değil, çadırlar kurmakta, Avrupa Birliği ve Avrupa Parlamentosu binalarında organizasyonlar yapmaktadır. Sadece PKK da değil, FETÖ de Avrupa devletleri tarafından desteklenmekte olup, birçok FETÖ militanı başta yine Almanya olmak üzere Yunanistan, Belçika ve benzeri ülkelere sığınmış, Türkiye’ye iade edilmemektedir. AB ülkeleri ne bu örgüt kurum ve şirketlerine ne de militanlarına herhangi bir yasal, siyasal ve ekonomik yaptırım uygulamamaktadır.

Türkiye ile AB arasındaki en temel sorunlardan biri de Suriye’li kardeşlerimizle ilgili konudur. Türkiye’de bugün kayıt altına alınmış ve alınmamış 3 milyondan fazla Suriye’li bulunmaktadır. Suriye’de 2011’de başlayan iç savaştan beri bu sayı her geçen gün artmış ve bu seviyelere gelmiştir. Türkiye bu kardeşlerimizi misafir ederek, AB ülkelerine geçişlerini de bir anlamda engellemiştir. Böylelikle aynı zamanda AB ülkelerinin refahına da katkı sunmuştur. AB ülkelerinin birçoğu siyasal, toplumsal ve ekonomik anlamda krizler yaşamaktayken, Türkiye çok büyük bir yükü sırtlamıştır. Bunun en önemli dezavantajlarından biri de DAEŞ ve dış istihbarat gruplarının Türkiye’de yapmış olduğu terör eylemleridir. Türkiye çok net bir şekilde terörün Avrupa’ya sıçramasına da engel olmuştur. Türkiye ve AB arasında dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun hatasıyla Türkiye aleyhine bir “Geri Kabul Antlaşması” imzalanmıştır. Davutoğlu, AB’nin Türkiye’ye sağlayacağı vize muafiyeti ve ekonomik yardımlara ikna olmuştur. Türkiye de Suriye’lilerin AB kıyılarına geçişini engelleyeceğini söz vermiştir. Türkiye yine görevini yapmasına rağmen, AB samimi davranmamış vize muafiyeti de vermemiş, ekonomik yardım sözünü de tam anlamıyla yerine getirmemiştir.

Genel olarak bakıldığında AB’nin Türkiye’ye karşı sözlerini yeterince yerine getirmediği görülmekte, Türkiye’ye müzakere ortağı olarak yeterli siyasal ve ekonomik desteği vermediği hatta birçok konuda Türkiye’de köstek olduğu anlaşılmıştır. Bence bunun birkaç sebebi bulunmaktadır. İlk olarak AB’de çok sayıda ülkede ırkçı ve İslam karşıtı hükümetler ve ortakları iktidara gelmiştir ve bu tür yaklaşımlar kuvvetlenmektedir. Özellikle siyasi iradelerde halen Osmanlı hafızasının altında ezilmenin alçaklık kompleksi ve başta Erdoğan karşıtlığının getirdiği kin hâkimdir. Avrupa devletleri Türkiye’nin üyeliği ile refah ortamının bozulacağını düşünmektedir. Bu düşünce de tutarlı değildir. Ayrıca reel politik açıdan Türkiye’nin artan nüfusuyla yaşlanan Avrupa’da yönetim organlarında lider pozisyonda olması istenmemektedir. Çünkü olası üyeliğinde Türkiye, AB komisyon ve meclislerinde üye sayısı olarak nüfusuyla hâkim pozisyonda yer alacaktır. AB’nin bu nedenlerle ikiyüzlü ve reel politika açısından tutarsız politikaları sürmektedir.

Hal böyleyken Türkiye’nin, halkımızın ve Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın AB’ye inancı ve güveni de kalmamıştır. AB ülkeleri politik duruşlarını kişiselleştirmiştir ve Türkiye karşıtlığının yanı sıra Erdoğan karşıtı rejimlere dönüşmüştür. AB ülkeleri siyasal bölünmeler, terör, ekonomik çöküş ve durgunluklarla boğuşurken; Türkiye ekonomik, askeri ve politik olarak gün geçtikte büyümektedir. Böyle bir konjonktürde Türkiye’nin AB’ye değil, AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı bulunmaktadır. Türkiye de bunun farkında olup çok boyutlu bir diplomasi izlemekte AB dışındaki küresel oluşum ve bölgesel ittifaklarla hem politik ve askeri, hem de ekonomik nüfuz ve hacmini genişletmektedir.

Şanghay İşbirliği Örgütü, Türkiye’nin alternatif arayışlarından biridir

Türkiye Cumhuriyeti kurucu kadrosu, milli mücadele sürecinde Sovyetler ile önemli bir diyalog ortamı kurmasına rağmen özellikle Sovyet liderlerinin mektuplu tehditleri, İkinci Dünya Savaşı ve ardından Kore Savaşı dengeleri büyük ölçüde değiştirmiştir. Sovyet tehdidi ile birlikte Türkiye, Batı ve özellikle ABD ile daha entegre bir devlet haline dönüşmüştür. Kurucu kadronun muhasırlaşma hedefi, kuruluşta Batı ile işbirliğini gerektirse de, asıl entegrasyon bu süreçte başlamıştır denebilir. Türkiye’nin BM üyeliğinin yanı sıra NATO üyeliği ve AB’ye başvuru süreci bu dönemlerde olmuştur. O günden bugüne kadar da AB hedefi Türkiye’nin birinci önceliklerindendir. Dönem dönem hükümet değişikliklerinde bazı yeni oluşumlara dâhil olma fikirleri belirmiştir.

Rahmetli Necmettin Erbakan döneminde İslam Birliği fikri ön plana çıkmış, D-8 projesi konuşulmuştur. Yine rahmetli Turgut Özal döneminde de Balkanlar, Türkistan ve Orta Doğu’yu kapsayan bir birlik fikri konuşulsa da, bu proje ABD’nin engellemesiyle karşılaşmış Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü kurulmuştur. Ancak Türkiye liderlik yapabileceği ya da lider pozisyonlardan birinde olabileceği bir birlik fikriyatını hep taşımıştır. Türkiye’nin diğer hedefi hem bölgesel hem de küresel manada siyasi, ekonomik ve askeri gücüne daha fazla katkı sağlayacak bir birlikte yer alma isteğidir. Çünkü Türkiye mevcut pozisyonuna sığmamakta, bölgesel bir güç değil küresel bir güç olmak istemektedir. Çünkü geleneğinde ve hafızasında hala imparatorluk deneyimi vardır. İslam İşbirliği Teşkilatı da Türkiye’nin bu ihtiyaçlarını karşılamamaktadır. AB Türkiye için özellikle politik, sosyal, ekonomik ve hukuki bağlamda önemli bir hedef olsa da AB ile yaşanan sorunlar Türkiye’yi yeni arayışlara itmiştir.

Şanghay İşbirliği Örgütü, Türkiye’nin alternatif arayışlarından biridir. Türkiye’nin küresel bir güç olma ve bu doğrultuda başta politik, ekonomik ve askeri gücünü arttırma isteği çok boyutlu diplomasi yürütmesini mecbur kılmaktadır. Şanghay İşbirliği Örgütü başta politik olmak üzere enerji ve ekonomik, askeri ve kültürel güçleriyle Türkiye için oldukça önemli bir cazibe merkezidir. Türkiye dış ticaret hacmini genişletmek, enerjide dışa bağımlılığını azaltmak, bölgesel ve küresel ittifaklar kurmak, askeri teknolojisini geliştirip pazarlamak, elindeki silah çeşitliliğini genişletmek, başta Türkler olmak üzere Müslüman dünyası ile yakın ilişkiler içinde olmak gibi hedeflere sahip bir ülkedir. Şanghay İşbirliği Örgütü bu hedefler doğrultusunda Türkiye’ye uygun birliklerdendir.

Çin, Rusya ve Hindistan gibi siyasi, askeri ve ekonomik bağlamda güçlü küresel devletlerin örgütte yer alması, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan ve son olarak Pakistan gibi Türkiye’ye etnik ve dini yakınlıkları bulunan kardeş devletlerin örgütte üye oluşu Türkiye’nin örgüte bakış açısını şekillendirmektedir. Ayrıca örgütün gelişime aç oluşu Türkiye’yi de heyecanlandırmaktadır. Türkiye’nin olası üyeliği örgütün Batı ile arasında köprü olması için ülkemize görev yükleyebilir. Ayrıca örgüt Türkiye ile birlikte başta Orta Doğu ve Balkanlar’a daha etkin açılabilir. Bu sayede küresel bir ölçek kazanarak özellikle Avrasya coğrafyasında kapsayıcılığını arttırabilir.

Şuna şüphe yok ki, Türkiye’nin Atlantik ve Batı ile ilişkileri belki de tarihinin en gerilimli ve kritik dönemini yaşamaktadır. Bu da Türkiye’yi özellikle politik, askeri ve ekonomik manamda daha hızlı kazanım sağlayacağı bölgesel ve küresel ittifaklara itmektedir. Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütüne üyelik sürecini yürütüyor olması, Rusya, Çin ve Hindistan’a yapılan ziyaretler, İpekyolu Projesine dâhil olunması, Şanghay Enerji Kulübü başkanlığı, Rusya ve İran’la Suriye, İran ve Irak ile Kuzey Irak meselelerini çözüme kavuşturma isteği, Balkanlar da Sırbistan, Afrika’da Somali ve Sudan açılımları, Orta Doğu’da Katar ile kurulan ittifak, Güney Amerika’da Venezuela, Doğu Avrupa’da Ukrayna ile kurulan ilişkiler Türkiye’nin hem çok boyutlu diplomasi yürütüyor oluşunun hem de Atlantik ve Batı yaşanan gerilimlere alternatif politik, askeri ve ekonomik ittifaklar arayışının sonucudur.

Atlantik yani ABD ve Batı ile Türkiye arasındaki ilişkilerin seyri ne olur bilinmez ancak küresel bir gerçek şudur ki; politik, askeri ve ekonomik anlamda küresel gücün kısa vadede olmasa bile orta veya uzun vadede Atlantik’ten Pasifik bölgesine yani Avrasya coğrafyasına geçeceği öngörülmektedir. Bu noktada Türkiye’nin Atlantik bloğundan temelli kopuşu söylenemeyebilir ama özelikle Erdoğan döneminde Rusya ve Çin başta olmak üzere Şanghay İşbirliği Örgütü üyesi ve Avrasya coğrafyası devletleriyle ilişkiler geçmişe oranla daha dalgalı olmayacaktır. Belirli bir netlik ve projeksiyon da ilerleyecektir.

Kaynak: https://tr.trend.az/news/politics/2807372.html?fbclid=IwAR3weBy2IGuSq0O7kfjhCTYsKZckErt74Rba38mYoxTxuHsQZ_Pta3fDeeQ

13.12.2017 – Time Türk – “Türkiye ile AB’nin temel sorunları ve Türk dış politikasında alternatif arayışı” Adlı Yazı Yayınlandı

ürkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasında yaşanan ‘üyelik’ gerilimi tüm hızıyla sürerken, Suriye’de devam eden savaş sebebiyle kendisine alan açan örgütler ve bu örgütlerin bünyesinde barındırdığı ‘yabancı’ savaşçılar Ankara-Brüksel hattında tansiyonun yükselmesine sebep oluyor. Son olarak Fransa’nın Strasbourg kentinde bulunan Avrupa Konseyi binası önündeki araç parkının Strasbourg Valiliği tarafından kapatılacak 9-13 Ekim’deki Genel Kurulu süresince PKK destekçilerinin kullanımına bırakılması büyük tepki çekti.

Trend Haber Ajansı’na konuşan Beyaz Hareket Koordinatörü ve Siyaset Bilimci Erdem Eren, “Türk dış politikasında alternatif arayışı var mı?” başlıklı soru üzerinden Türkiye-AB ilişkilerini ve terör örgütlerine verilen desteğin Ankara-Brüksel hattında oluşturduğu kırılmayı değerlendirdi. Eren, “AB terör örgütlerini destekliyor” dedi.

İşte Eren’in açıklamaları:

“AB İLE KIRILMA NOKTAMIZ: KIBRIS VE TERÖR”

“Erken cumhuriyet döneminden beri Türk dış politikasının genel olarak iki ana eksen üzerinde inşa edildiği görülmektedir. Bunlardan ilki devletin çıkarlarına, açık ve gizli gündemlerine göre belirlenen devlet politikaları, ikincisi ise özellikle lider ve ideoloji temelli hükümet politikalarıdır. Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler tarihsel çerçevede ilk olarak devlet politikası olarak inşa edilmiş ve yürütülmüştür. Bunun nedeni devletin kurucu kadrosunun ilke ve hedefleridir.

31 Temmuz 1959’da ortaklık başvurusu ve 12 Eylül 1963’de Avrupa Ekonomik Topluluğu ile imzalanan Ankara Antlaşmasıyla başlayan Türkiye’nin Avrupa serüveni bugün 58. yılına girmiştir ve devam etmektedir. 1987 yılında ise Birliğe tam üyelik başvurusu yapılmıştır. Tam üyelik başvurusunun üzerinden ise tam 30 yıl geçmiştir. 1996 yılında Gümrük Birliği’ne girilmiş, 1999’da adaylık tescil edilmiş, 2004 yılında ise müzakerelerin 2005 yılında başlamasına karar verilmiştir. 2005 yılından beri 12 yıldır da müzakereler sürmektedir.

Bu müzakere sürecinde AK Parti hükümetini değerlendiren Eren, 2000’li yıllara gelindiğinde AK Parti iktidarında Türkiye ile Avrupa Birliği arasında yeni bir sayfa açılmış, 2005 yılında adaylık yolunda başlayan müzakereler önemli bir eşik olarak görülmüştür. Bunu takiben AK Parti hükümetleri demokratik, hukuki, ekonomik, kültürel ve benzeri birçok alanda önemli reformlar gerçekleştirmeye başlamıştır. Birçok fasıl açılmış ve ilerlemeler kaydedilmiştir. 33 fasıldan yaklaşık 16 fasıl da görüşmeler sürmüştür. Ancak bazı fasıllar da kördüğüme dönüşmüştür. Bunlar Türkiye-AB ilişkileri için de kırılma noktaları olmuştur. Nedir onlar? Birincisi Kıbrıs meselesi, ikincisi terörle mücadeledir.”

“TÜRKİYE’NİN YANINDA OLMALARI GEREKİRKEN…”

Türkiye Kıbrıs konusunda Yunanistan’a göre 1974 harekâtından beri daha akılcı politikalar takip etmiş, Kıbrıslı Türklerin güvenliğini sağladıktan sonra adanın birliği adına BM’nin politikalarına destek bile vermiştir. Annan Planı ve adada yaşanan oylama ortadadır. Ancak AB, Kıbrıs meselesinde hala Türkiye’ye dayatmalarla gelmektedir. İkinci olarak Türkiye, 30 yılı aşkın bir süredir PKK terör örgütü ile mücadele vermektedir. Ondan önce ASALA varken, son dönemde PKK’ya; DHKP-C, DAEŞ ve son olarak FETÖ’ de eklenmiştir. Güneyinde Irak’ta PKK ve DAEŞ, Suriye’de ise PYD-YPG ve DAEŞ gibi terör örgütleri yuvalanmıştır. Türkiye geçmişte olduğundan daha çok ve daha sık terör eylemlerini son birkaç yılda yaşamıştır. Bunda Suriye ve Irak’ta siyasal düzenin yerle bir olması, Türkiye’nin Suriye ve Irak’tan gelen insan akınına karşı koyamaması da etkili olmuştur. Üstüne Türkiye, 15 Temmuz 2016’da FETÖ’ nün darbe girişimiyle de şok olmuş ve bunu da atlatmıştır. Tüm bu olağanüstü gelişmeler Türkiye’yi olağanüstü hal kararı almasına itmiştir. AB’nin, Türkiye’nin yaşadığı bu olağanüstü gelişmelere karşı müzakere ortağının yanında olup destek vermesi gerekirken, hem bu terör örgütlerine destek vermekte hem de Türkiye’nin bu örgütlerle mücadelesine engel olmaya çalışmaktadır.

u

“PKK MİLİTANLARINI AVRUPA’DA YETİŞTİRİYOR”

Bugün PKK’nın Avrupa’nın birçok ülkesinde büroları bulunmakta olup, PKK’nın yayın organları Avrupa’da faaliyet göstermektedir. Ayrıca örgüt Avrupa’da hem gelir kaynaklarına sahip olup, hem de militan yetiştirmektedir. Başta Almanya, Belçika ve Danimarka olmak üzere birçok ülkede Türkiye ve Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan karşıtı eylemler yapmaktadır. Sadece yürüyüşlerde değil, çadırlar kurmakta, Avrupa Birliği ve Avrupa Parlamentosu binalarında organizasyonlar yapmaktadır. Sadece PKK da değil, FETÖ de Avrupa devletleri tarafından desteklenmekte olup, birçok FETÖ militanı başta yine Almanya olmak üzere Yunanistan, Belçika ve benzeri ülkelere sığınmış, Türkiye’ye iade edilmemektedir. AB ülkeleri ne bu örgüt kurum ve şirketlerine ne de militanlarına herhangi bir yasal, siyasal ve ekonomik yaptırım uygulamamaktadır.

“GERİ KABUL ANLAŞMASI HATAYDI”

Türkiye ile AB arasındaki en temel sorunlardan biri de Suriye’li kardeşlerimizle ilgili konudur. Türkiye’de bugün kayıt altına alınmış ve alınmamış 3 milyondan fazla Suriye’li bulunmaktadır. Suriye’de 2011’de başlayan iç savaştan beri bu sayı her geçen gün artmış ve bu seviyelere gelmiştir. Türkiye bu kardeşlerimizi misafir ederek, AB ülkelerine geçişlerini de bir anlamda engellemiştir. Böylelikle aynı zamanda AB ülkelerinin refahına da katkı sunmuştur. AB ülkelerinin birçoğu siyasal, toplumsal ve ekonomik anlamda krizler yaşamaktayken, Türkiye çok büyük bir yükü sırtlamıştır. Bunun en önemli dezavantajlarından biri de DAEŞ ve dış istihbarat gruplarının Türkiye’de yapmış olduğu terör eylemleridir. Türkiye çok net bir şekilde terörün Avrupa’ya sıçramasına da engel olmuştur. Türkiye ve AB arasında dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun hatasıyla Türkiye aleyhine bir “Geri Kabul Antlaşması” imzalanmıştır. Davutoğlu, AB’nin Türkiye’ye sağlayacağı vize muafiyeti ve ekonomik yardımlara ikna olmuştur. Türkiye de Suriye’lilerin AB kıyılarına geçişini engelleyeceğini söz vermiştir. Türkiye yine görevini yapmasına rağmen, AB samimi davranmamış vize muafiyeti de vermemiş, ekonomik yardım sözünü de tam anlamıyla yerine getirmemiştir.

“AB TÜRKİYE’YE VERDİĞİ SÖZLERİ TUTMADI”

Genel olarak bakıldığında AB’nin Türkiye’ye karşı sözlerini yeterince yerine getirmediği görülmekte, Türkiye’ye müzakere ortağı olarak yeterli siyasal ve ekonomik desteği vermediği hatta birçok konuda Türkiye’de köstek olduğu anlaşılmıştır. Bence bunun birkaç sebebi bulunmaktadır. İlk olarak AB’de çok sayıda ülkede ırkçı ve İslam karşıtı hükümetler ve ortakları iktidara gelmiştir ve bu tür yaklaşımlar kuvvetlenmektedir. Özellikle siyasi iradelerde halen Osmanlı hafızasının altında ezilmenin alçaklık kompleksi ve başta Erdoğan karşıtlığının getirdiği kin hâkimdir. Avrupa devletleri Türkiye’nin üyeliği ile refah ortamının bozulacağını düşünmektedir. Bu düşünce de tutarlı değildir. Ayrıca reel politik açıdan Türkiye’nin artan nüfusuyla yaşlanan Avrupa’da yönetim organlarında lider pozisyonda olması istenmemektedir. Çünkü olası üyeliğinde Türkiye, AB komisyon ve meclislerinde üye sayısı olarak nüfusuyla hâkim pozisyonda yer alacaktır. AB’nin bu nedenlerle ikiyüzlü ve reel politika açısından tutarsız politikaları sürmektedir.

Hal böyleyken Türkiye’nin, halkımızın ve Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın AB’ye inancı ve güveni de kalmamıştır. AB ülkeleri politik duruşlarını kişiselleştirmiştir ve Türkiye karşıtlığının yanı sıra Erdoğan karşıtı rejimlere dönüşmüştür. AB ülkeleri siyasal bölünmeler, terör, ekonomik çöküş ve durgunluklarla boğuşurken; Türkiye ekonomik, askeri ve politik olarak gün geçtikte büyümektedir. Böyle bir konjonktürde Türkiye’nin AB’ye değil, AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı bulunmaktadır. Türkiye de bunun farkında olup çok boyutlu bir diplomasi izlemekte AB dışındaki küresel oluşum ve bölgesel ittifaklarla hem politik ve askeri, hem de ekonomik nüfuz ve hacmini genişletmektedir.”

“ŞANGHAY İŞ BİRLİĞİ ÖRGÜTÜ TÜRKİYE’NİN ALTERNATİF ARAYIŞLARINDAN BİRİDİR”

Türkiye Cumhuriyeti kurucu kadrosu, milli mücadele sürecinde Sovyetler ile önemli bir diyalog ortamı kurmasına rağmen özellikle Sovyet liderlerinin mektuplu tehditleri, İkinci Dünya Savaşı ve ardından Kore Savaşı dengeleri büyük ölçüde değiştirmiştir. Sovyet tehdidi ile birlikte Türkiye, Batı ve özellikle ABD ile daha entegre bir devlet haline dönüşmüştür. Kurucu kadronun muhasırlaşma hedefi, kuruluşta Batı ile işbirliğini gerektirse de, asıl entegrasyon bu süreçte başlamıştır denebilir. Türkiye’nin BM üyeliğinin yanı sıra NATO üyeliği ve AB’ye başvuru süreci bu dönemlerde olmuştur. O günden bugüne kadar da AB hedefi Türkiye’nin birinci önceliklerindendir. Dönem dönem hükümet değişikliklerinde bazı yeni oluşumlara dâhil olma fikirleri belirmiştir.

u_1

“TÜRKİYE BÖLGESEL DEĞİL, KÜRESEL GÜÇ OLMA YOLUNDA…”

Rahmetli Necmettin Erbakan döneminde İslam Birliği fikri ön plana çıkmış, D-8 projesi konuşulmuştur. Yine rahmetli Turgut Özal döneminde de Balkanlar, Türkistan ve Orta Doğu’yu kapsayan bir birlik fikri konuşulsa da, bu proje ABD’nin engellemesiyle karşılaşmış Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü kurulmuştur. Ancak Türkiye liderlik yapabileceği ya da lider pozisyonlardan birinde olabileceği bir birlik fikriyatını hep taşımıştır. Türkiye’nin diğer hedefi hem bölgesel hem de küresel manada siyasi, ekonomik ve askeri gücüne daha fazla katkı sağlayacak bir birlikte yer alma isteğidir. Çünkü Türkiye mevcut pozisyonuna sığmamakta, bölgesel bir güç değil küresel bir güç olmak istemektedir. Çünkü geleneğinde ve hafızasında hala imparatorluk deneyimi vardır. İslam İşbirliği Teşkilatı da Türkiye’nin bu ihtiyaçlarını karşılamamaktadır. AB Türkiye için özellikle politik, sosyal, ekonomik ve hukuki bağlamda önemli bir hedef olsa da AB ile yaşanan sorunlar Türkiye’yi yeni arayışlara itmiştir.”

Şanghay İşbirliği Örgütü, Türkiye’nin alternatif arayışlarından biridir. Türkiye’nin küresel bir güç olma ve bu doğrultuda başta politik, ekonomik ve askeri gücünü arttırma isteği çok boyutlu diplomasi yürütmesini mecbur kılmaktadır. Şanghay İşbirliği Örgütü başta politik olmak üzere enerji ve ekonomik, askeri ve kültürel güçleriyle Türkiye için oldukça önemli bir cazibe merkezidir. Türkiye dış ticaret hacmini genişletmek, enerjide dışa bağımlılığını azaltmak, bölgesel ve küresel ittifaklar kurmak, askeri teknolojisini geliştirip pazarlamak, elindeki silah çeşitliliğini genişletmek, başta Türkler olmak üzere Müslüman dünyası ile yakın ilişkiler içinde olmak gibi hedeflere sahip bir ülkedir. Şanghay İşbirliği Örgütü bu hedefler doğrultusunda Türkiye’ye uygun birliklerdendir.

Çin, Rusya ve Hindistan gibi siyasi, askeri ve ekonomik bağlamda güçlü küresel devletlerin örgütte yer alması, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan ve son olarak Pakistan gibi Türkiye’ye etnik ve dini yakınlıkları bulunan kardeş devletlerin örgütte üye oluşu Türkiye’nin örgüte bakış açısını şekillendirmektedir. Ayrıca örgütün gelişime aç oluşu Türkiye’yi de heyecanlandırmaktadır. Türkiye’nin olası üyeliği örgütün Batı ile arasında köprü olması için ülkemize görev yükleyebilir. Ayrıca örgüt Türkiye ile birlikte başta Orta Doğu ve Balkanlar’a daha etkin açılabilir. Bu sayede küresel bir ölçek kazanarak özellikle Avrasya coğrafyasında kapsayıcılığını arttırabilir.

Şuna şüphe yok ki, Türkiye’nin Atlantik ve Batı ile ilişkileri belki de tarihinin en gerilimli ve kritik dönemini yaşamaktadır. Bu da Türkiye’yi özellikle politik, askeri ve ekonomik manada daha hızlı kazanım sağlayacağı bölgesel ve küresel ittifaklara itmektedir. Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütüne üyelik sürecini yürütüyor olması, Rusya, Çin ve Hindistan’a yapılan ziyaretler, İpekyolu Projesine dâhil olunması, Şanghay Enerji Kulübü başkanlığı, Rusya ve İran’la Suriye, İran ve Irak ile Kuzey Irak meselelerini çözüme kavuşturma isteği, Balkanlar da Sırbistan, Afrika’da Somali ve Sudan açılımları, Orta Doğu’da Katar ile kurulan ittifak, Güney Amerika’da Venezuela, Doğu Avrupa’da Ukrayna ile kurulan ilişkiler Türkiye’nin hem çok boyutlu diplomasi yürütüyor oluşunun hem de Atlantik ve Batı yaşanan gerilimlere alternatif politik, askeri ve ekonomik ittifaklar arayışının sonucudur.

Atlantik yani ABD ve Batı ile Türkiye arasındaki ilişkilerin seyri ne olur bilinmez ancak küresel bir gerçek şudur ki; politik, askeri ve ekonomik anlamda küresel gücün kısa vadede olmasa bile orta veya uzun vadede Atlantik’ten Pasifik bölgesine yani Avrasya coğrafyasına geçeceği öngörülmektedir. Bu noktada Türkiye’nin Atlantik bloğundan temelli kopuşu söylenemeyebilir ama özelikle Erdoğan döneminde Rusya ve Çin başta olmak üzere Şanghay İşbirliği Örgütü üyesi ve Avrasya coğrafyası devletleriyle ilişkiler geçmişe oranla daha dalgalı olmayacaktır. Belirli bir netlik ve projeksiyon da ilerleyecektir.” diyerek konuşmasını bitirdi.

Kaynak: https://www.timeturk.com/ab-teror-orgutlerini-destekliyor/haber-750233?fbclid=IwAR3I92oK0WbSr3DWFUhH8merkxn8BkrKAsADyCVMX83ci0FVA0crJ4QgaVw

21.11.2017 – Balkan Günlüğü Gazetesi – “Kosova, Makedonya, Siyaset” Adlı Yazım Yayınlandı

Pazar günü hem Kosova hem de Makedonya’daki Türk soydaşlarımız için oldukça önemli günlerden biriydi. Kosova’da yerel seçimlerin ikinci turu yapılırken, Makedonya’da ise ülkenin üç Türk partisinden biri olan ve hükümet ortağı konumunda bulunan Türk Hareket Partisi’nde genel başkanlık koltuğunun devri için kurultay yapıldı. İlk olarak Kosova’daki yerel seçimlere değinelim.

Yerel seçimlerin 22 Ekim’de düzenlenen ilk turunun ardından Kosova’da ikinci turda 19 belediye için sandığa gidildi. Aralarında Türklerinde yoğun olarak yaşadığı Başkent Priştine ve Prizren gibi önemli şehirlerin belediye başkanları belli oldu. Resmi olmayan sonuçlara göre 19 belediyeden; Kosova Meclis Başkanı Kadri Veseli’nin partisi PDK 5, Kosova Başbakanı Ramush Haradinaj’ın partisi AAK 4, Eski Başbakan İsa Mustafa’nın başkanlığını yaptığı LDK 4, Vetevendosje 3, AKR 1, NISMA 1 ve Sırp Listesi 1 belediye elde etti. Türklerin yoğun olduğu Prizren ve Priştine’yi de Vetevendosje (VV) yani Kendin Karar Al Hareketi kazandı. Başkent Priştine’nin yeni belediye başkanı Shpend Ahmeti olurken, Prizren’in ise Mytaher Haskuka oldu.

22 Ekim’de düzenlenen yerel seçimlerin ilk turunda Kosova Demokratik Birliği (LDK) en fazla oyu almış, Kosova Demokratik Partisi (PDK) ise en fazla meclis üyesi çıkaran parti olmuştu. İlk tur sonuçlarında PDK 216, LDK ise 214 üye kazanmıştı. VV seçimde üçüncü, AAK dördüncü, NISMA beşinci, Sırp Listesi altıncı ve AKR ise yedinci parti olmuştu.

Kosova’da hükümet 70 gün önce kurulmuş, ülkedeki Türk partilerinden Kosova Türk Demokratik Partisi (KTDP)’de hükümet ortağı olmuştu. Genel başkanlığını Mahir Yağcılar’ın yaptığı KTDP, Müferra Şinik ve Fikrim Damka ile 2 milletvekili çıkardığı genel seçimlerden sonra katıldığı ilk yerel seçimlerin sonucunda 15 yıldan sonra 6 belediyenin 3’ünde Türk temsilci bulunduramayacak. Bir anlamda KTDP hüsrana uğradı da denebilir. Mamuşa’da KDTP’den Abdülhadi Krasniç zafer elde ederken 7’de meclis üyesi elde edildi. Parti Priştine, Mitroviça ve Vıçıtırın’daki temsilcilerini ise kaybetti. Prizren’de 3 ve Gilan’da ise 1 belediye meclis üyesi elde etti. Toplamda 11 meclis üyesiyle seçimi tamamladı.

KDTP’nin en büyük hatası ise Prizren’deki ikinci tur seçimlerinde oldu. Prizren’de Türklerin çoğunluğu Vetevendosje (VV) yani Kendin Karar Al Hareketi adayını desteklerken, KDTP ise “Mos ja leni Prizrenin turqelive” yani “Prizren’i Türklerin eline bırakmayın” diyen Cumhurbaşkanı Hashim Thaçi’nin ve genel başkanlığını Kosova Meclis Başkanı Kadri Veseli’nin yaptığı PDK’nın adayıyla ittifak etti. PDK, KDTP’ye Belediye Başkan Yardımcılığı, iki müdürlük ve kültür merkezinin inşası gibi vaatlerde bulunmuştu. KDTP’nin yanı sıra Kosova Geleceği İçin İttifak Partisi (AAK) ve Boşnak Partisi VAKAT’da PDK adayına desteğini açıklamıştı.

Kosova’daki diğer Türk partisi Kosova Türk Adalet Partisi (KTAP) ise sadece Mamuşa’da 7 meclis üyesi çıkarttı. Sonuç olarak KDTP 11, KTAP ise 7 meclis üyesi ile yerel seçimleri sonuçlandırmış oldu. İki partide Türklerin yaşadığı Priştine, Vıçıtırın ve Mitroviça’da meclis üyesi çıkaramadı. Bu durum soydaşlarımızın Türk partilerine bir tepkisi olarak algılandı. Türklerin Priştine’de büyük oranda Vetevendosje (VV) yani Kendin Karar Al hareketinin Arnavut adayı Shpend Ahmeti’yi desteklediği gözlendi. Başa baş geçen yarışta Ahmeti, LDK adayı Arban Abrashi’yi geride bıraktı. Güney Mitroviça’yı Yeni Kosova İttifakı (AKR) adayı Agim Bahtiri yeniden kazandı. Vıçıtırın’da ise LDK adayı Xhafer Tahiri önde geldi.

Prizren’de ise yine VV’nin adayı Mytaher Haskuka çok az bir oy farkıyla PDK adayı Shaqir Totaj’ı geride bıraktı. Haskuka aynı zamanda Türkiye’de Boğaziçi Üniversitesinde doktora eğitimini almış biriydi. Türklerin partisi KTDP PDK adayını desteklerken, Türklerin ise VV adayına oy verdiği görüldü. Bu iki örnek bize Makedonya’da geçtiğimiz haftalarda düzenlenen yerel seçimleri hatırlattı. Gostivar’da da Türk soydaşlar BDİ adayı Nevzat Beyta’ya FETÖ ile olan bağından ötürü büyük rahatsızlık duyarken, Türk partilerinden TDP buna rağmen bu aday ile ittifak kurmuştu. Sonuç Prizren’deki gibi Gostivar’da da Türk partisi için hüsran olmuştu.

İki ülke adına Prizren ve Gostivar örnekleri tuhaf benzerlikler taşıyor. Az önce değindiğim gibi iki parti de halkı değil, kendi çıkarlarını büyük oranda gözetmişti. Diğer bir benzerlik de şu; Makedonya’da BDİ FETÖ ile ilişkilerinden ötürü tepki görürken, Kosova’da da PDK aynı şekilde eleştiriliyor. Üstelik hem Kosova Cumhurbaşkanı Hashim Thaçi hem de Kosova Meclis Başkanı Kadri Veseli PDK mensubu ve Türkiye Cumhuriyeti devlet erkânı ile üst düzey görüşmelerde bulunuyor. Buna rağmen PDK aynı zamanda Kosova’nın Türkiye’den uzaklaşmasını ve Avrupa ile ABD’ye yakınlaşmasını da savunuyor. Üstelik PDK’nın Prizren adayı Shaqir Totaj seçimlerden önce “Prizren’i Türklerin eline bırakmayın” bile diyebiliyor.

Makedonya’da da benzer şekilde BDİ’nin FETÖ ile yakın ilişkiler içerisinde olduğu biliniyor. Ülkedeki FETÖ okulları yıllarca BDİ mensubu Eğitim Bakanı tarafından korunduğu ve kollandığı belirtiliyor. Partinin Gostivar belediye başkanı Nevzat Beyta’da FETÖ’ye destekleriyle biliniyordu. Belediyede Zaman Makedonya gazetesi ücretsiz dağıtılıyor, Beyta’ya dair haberler gazetede yer alıyordu. Bunlar bilinirken TDP’nin gidip BDİ adayıyla ittifak kurması akıllara ziyan görüldü. Hem Kosova hem Makedonya örneklerinde görüldüğü üzere Türk partileri kendi çıkarlarını halkın ve Türkiye’nin menfaatlerinden ısrarla üstün tutuyorlar. Balkanlardaki Türk karşıtı grupların güç kazanması karşısında Türkiye’nin desteği olmadan bu partilerin hiçbir güç elde edemeyeceğini bilmeleri gerekiyor.

Kosova’dan Makedonya’ya geçecek olursak Pazar günü ülkedeki Türkler için heyecanlı günlerden biriydi. SDSM önderliğindeki hükümetin ortaklarından Türk Hareket Partisinde kurultay heyecanı vardı. THP’nin genel başkanı ve devlet bakanı Adnan Kâhil kurultayla genel başkanlığı, partinin genel sekreteri ve milletvekili Enes İbrahim’e devretti. THP hükümet ortağı olmasından ötürü ülkedeki Türk soydaşlarımız için büyük bir önem taşıyor. Türk soydaşlarımızın dil, kültür, sosyal hizmetler, eğitim ve istihdam gibi birçok sorunu bulunuyor. THP’nin bu sorunlara daha fazla odaklanması ve çözümüne çalışması Türklerin en büyük beklentileridir.

Enes İbrahim’e geçecek olursak; İbrahim ülkenin önde gelen Türk politikacılarından biri konumunda olup gelecek adına yapacakları merakla beklenen isimlerden. Ancak İbrahim ile Türkiye’nin yaşadığı en büyük sorunlardan biri Türkiye’de 2013 yılında FETÖ tarafından organize edilen “17-25 Aralık Yargı Darbeleri” döneminde yaşandı. İbrahim o dönemde sosyal medya organlarında AK Parti hükümeti ve o dönem başbakanlık makamında bulunan Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ile “ayakkabı kutusu” üzerinden “dalga geçer” mahiyette paylaşımlarda bulundu. İbrahim’in daha sonra ise bu paylaşımlarından dolayı pişman olduğu ifade edildi. Genel başkanlığa geçince ilk akla gelende bu paylaşımlar oldu.

Enes İbrahim’in bu olayı geride bırakması hem Türkiye’nin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın gücünün farkında olması hem de ülkedeki Türklerin sorunlarının çözümüne kafa yorması gerekiyor. THP başta olmak üzere ülkedeki Türk partilerinin Türkiye ve büyükelçimizle uyumlu çalışması hem bu partilerin hem de ülkedeki soydaşlarımızın lehine olacaktır. Ayrıca Türk partilerinin FETÖ ile mücadelede Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve dış temsilciliklerinin daha fazla yanında yer alması ve efor sarf etmesi de şart.

Günlük çıkarların bir kenara bırakılması hem soydaşlarımızın hem de dindaşlarımızın omuz omuza yol yürümeleri en büyük arzumuz. Bu bağlamda Balkanlardaki soydaşlarımızın ve dindaşlarımızın desteğini alan tüm partilerin politika ile kadrolarını gözden geçirmeleri oldukça elzemdir. Evlad-ı Fatihan hiçbir zaman unutmamalıdır ki, anavatan Türkiye her zaman yanlarında olacaktır.

Yayın Tarihi: 21.11.2017

Kaynak: https://balkangunlugu.com/2017/11/21/kosova-ve-makedonyada-ki-guncel-siyasi-gelismeler/

16.10.2017 – Azerbaycan Trend Haber Ajansı – “Şanghay İşbirliği Örgütü ve Türk Dış Politikasında Alternatif Arayışı” Adlı Yazım Rusça Yayınlandı

БАКУ /Trend/ – Несмотря на то, что вступление в ЕС и полноправное членство в данной организации являются для Анкары приоритетом, альтернативой этому может стать членство в Шанхайской организации сотрудничества (ШОС). Об этом сказал Trend в понедельник турецкий эксперт по внешней политике и главный координатор политического движения Beyaz Hareket Эрдем Эрен.

Он отметил, что, как известно, в свое время Турция выдвигала различные инициативы по созданию региональных структур, где могла бы играть лидирующую роль. К примеру, экс-премьер-министр Турции Неджметтин Эрбакан выдвинул идею создания “Исламской восьмерки” (D-8), членами которой являются Бангладеш, Египет, Индонезия, Иран, Малайзия, Нигерия, Пакистан и Турция.

«Бывший президент Тургут Озал в свою очередь выдвигал идею создания союза, в который входили бы балканские страны, тюркоязычные страны, а также страны Ближнего Востока. Но США препятствовали реализации данной инициативы и вместо этого была создана Организация Черноморского экономического сотрудничества (ОЧЭС)», – сказал Эрен.

По мнению эксперта, проблемы в отношениях с ЕС подталкивают Турцию к поиску новых альтернатив членству в этой организации, и в экономическом, политическом, военном и культурном плане членство в ШОС является для Анкары очень привлекательным.

«Кроме того, Турцию также привлекает динамичное развитие ШОС за последние годы», – сказал Эрен.

Он не исключил, что в случае вступления в ШОС, Анкара может сыграть роль моста между этой организацией и Западом, а также балканскими странами и странами Ближнего Востока.

Отметим, что ранее президент Турции Реджеп Тайип Эрдоган заявил, что Турция намерена стать полноправным членом ШОС.

В ШОС входят Казахстан, Кыргызстан, Китай, Россия, Таджикистан и Узбекистан. Государствами-наблюдателями являются Афганистан, Индия, Иран, Монголия и Пакистан. Турция и Шри-Ланка имеют в организации статус партнеров по диалогу.

(Автор: Руфиз Хафизоглу. Редактор: Натаван Эфендиева)

https://www.trend.az/world/turkey/2808384.html?fbclid=IwAR3D8-Zeyd_umAsMWjDvLUYLMmYV4FgiSIS-hDFoEnQyU4e_TrPjOkxgKJM

13.09.2017 – Yeni Akit Gazetesi – “Balkanlar’da Kurban diplomasisi mi? Reel diplomasi mi?” Adlı Yazım Yayınlandı

Erdem Eren dikkatlerden kaçan Balkanlar ile ilgili önemli bir yazı kaleme aldı. Eren, bölgede oluşan Sırp ve Rus milliyetçiği yanı sıra diğer tehlikelere dikkatleri çekti.

İşte Eren’in yazısı:

Balkanlar’da bol bol hayır işlediğimiz bir Kurban Bayramını daha geride bırakırken, Balkanlar’ı FETÖ’ ye, Amerikan emperyalizmine, Sırp ve Rus milliyetçiliğine, Alman kamu diplomasisine, Şia ve Selefi kıskacına “teslim” ettiğimiz bir 10 aya daha giriş yaptık. 10 ay diyorum çünkü İnşAllah Ramazan ayında yeniden oradayız.

Balkanlar’la ilgili en temel hatalarımızdan biri ne yazık ki ego tatmininden başka bir şey değil. Osmanlı hafızası tarihimizin en değerli parçası olabilir ama tarihin değerini avuntular ve böbürlenmeler değil, günümüzdeki ve gelecekteki doğrularımız ve gerçeklerimiz gösterecek ve sürdürecektir. Devlet olarak Balkanlar’daki kamu diplomasisi faaliyetleri başlığı altındaki birçok çalışmamız geçmişte yaptıklarımıza kıyasla oldukça doğrudur evet ama daha fazlasına ihtiyacımız var. Bu faaliyetlerin Müslümanların ve Türklerin yaşadığı ülkelerde hatta şehirlerde daha fazla koordinasyon içinde yapılması gerekiyor. Yine Balkanların kapsamlı bir röntgeninin çekilip, çoğunluğun ve azınlığın her türlü istatistikî verileri, talepleri ve sıkıntıları tespit edilmeli. Çünkü Türkiye düne nazaran çok daha kapsamlı, tutarlı ve etkin reel politikalara ihtiyaç duyuyor.

Balkanlar’ın neredeyse hiçbir ülkesinde FETÖ’ ye karşı tam anlamıyla mücadele edilmiş ve başarı elde edilmiş değil. FETÖ hala tüm ülkelerde siyasi, ticari ve eğitim kurumlarıyla faaliyetlerine devam ediyor. Balkan ülkelerindeki siyasi kadrolaşmasını sürdürürken, ticari gücünü de arttırıyor. Amerikan kuruluşları ve büyükelçileri ise emperyalist manevralarla ülkelerin iç siyasetine doğrudan müdahale ediyor. Slav kökenli ve benzeri Balkan milliyetçiliği ise Müslümanları ve Türkleri dışlayıcı politikalarla asimile etmeye çalışıyor. Bunun yanında Alman kamu diplomasisi ise Balkanlar’ı bir insan kaynakları havuzu olarak görüyor. Kendi istediği tipte kadroları arka bahçesi olarak gördüğü Balkanlar’da yetiştirmekle uğraşıyor. Şiacı ve Selefi gruplar ise özellikle ekonomik yatırımlarla Balkanlardaki etki güçlerini arttırıyorlar. Türkiye’nin kamu diplomasisi kuruluşlarıyla, siyasi kadrolarıyla, büyükelçileriyle, sivil toplum gruplarıyla, hükümet dışı tüm organizasyonlarıyla, ekonomik lobileriyle neden ego tatminini, avuntu ve böbürlenmelerini bırakması gerektiğini anladınız mı? Karşımızda sadece yukarıda saydığımız karşıt gruplarlar yok birde kendimiz varız.

Makedonya’da Türkler 4. partilerini kurma girişimlerine başlamışlar. Bırakın ülkede Müslümanların Türk, Arnavut ve diğer toplumların tek çatı altında Makedonlara karşı siyaset üretebilme ve birlik olma girişimlerini, sadece Türkler siyasal açıdan 4. parçaya ayrılacaklar. Balkanların neredeyse tüm ülkelerinde vaziyet böyle, bu durum sadece Makedonya’ya has değil. Birçok ülkede azınlık ve çoğunluk fark etmeksizin Müslümanların Türk, Arnavut ve Boşnak gibi toplumların birden fazla siyasal partisi bulunmakta ve siyasal açıdan paramparça durumdalar. Çok detaya girip Google bilgileri vermeyeceğim. Ancak birkaç ülkedeki veya ülkeyle alakalı sorunlara da yer vermek istiyorum.

Sınırımızdan başlayalım. Bulgaristan evet kapalı bir rejim ancak ne yazık ki hala buna bir çözüm üretip bu ülkedeki Müslüman ve Türk azınlığın elinden sıkı sıkıya tutamıyoruz. Yunanistan’ın Batı Trakya’daki ihlalleri devam ederken, uluslararası kamuoyunu etkileyebilecek uluslararası bir akil heyetinin eksikliğini yaşıyoruz. Makedonya, Türk ve Arnavut Müslümanların siyasal ve toplumsal açıdan en çok ayrıldığı ülkelerden biriyken, köklü birleştirici girişimlere ihtiyaç duyuyoruz. Arnavut çoğunluğun hâkim olduğu iki ülke olan Arnavutluk ve Kosova ile Türkiye arasında sağlam köprülerin inşa edilmesini, dış politikada bu ülkelere daha net adımlar atılmasını, milliyetçi değil, Müslüman kimliğin ön planda tutulmasını arzu ediyoruz. Bosna’nın ekonomik ihtiyaçlarını göz ardı etmemeli, özellikle Selefi akımları iyi analiz ederek, yeni ekonomi politik gelişmeleri başlatmalı ve bunu tüm Balkanlara yaymalıyız. Bunlar sadece bazıları.

Balkanlar’la ilgili temel önerim geleneksel davranış ve politikalarımızı baştan aşağı değiştirmemiz değil, yeni politikalar da üretebilmemizdir. Giriş bölümlerinde söylediğim gibi; Balkanlar’da etkili veya başarılı olmuş; FETÖ, ABD, Sırp ve Rus, Alman, Şia ve Selefi politikalarını iyi analiz etmeli, bu tezlere karşı tez üretebilmeliyiz. Balkanlarla ilgili temel ve genel politikalarımızın yanı sıra ülke ülke hatta şehir şehir tüm Müslüman toplumlara yönelik etkin ve tutarlı reel ve ekonomi politik hamleler geliştirmeliyiz. Çünkü mevcut politikalarımızın yukarıda saydığımız grupların politikalarına karşı henüz başarılı olmadığı apaçık ortada. Mesele taklitçiliği övme ya da başarısızlığa sövme de değil. Biz geçmişimizle övünebiliyor ve ceddimizi yad edebiliyoruz. Ya gelecektekiler edebilecekler mi?

http://www.yeniakit.com.tr/haber/balkanlarda-kurban-diplomasisi-mi-reel-diplomasi-mi-376292.html?fbclid=IwAR3vGcCmmgd3YE_v9kUHiRCBiXsk83ACzHmCefOdDwPYMwJO0rg32KwXN1U

28 Mart 2017 – Diriliş Postası 16 Nisan 2017 Referandumu Röportajı

Diriliş Postası Gazetesi ile 16 Nisan 2017 Referandumuna yönelik yaptığım röportaj gazetenin 28 Mart 2017 tarihli sayısında yayınlandı.

Haberin linki ve içeriği ise şöyle: https://www.dirilispostasi.com/gundem/milleti-ustun-kilmak-icin-evet-5a78550818e540432e750e9c

 

Sabri İşbilen / Diriliş Postası

Beyaz Hareket Vakfı Genel Sekreteri Erdem Eren, parlamenter sistemde devlete yuvalanan bürokratik vesayetin, darbeler, muhtıralar, çift başlı krizlerle milletin iradesine sürekli kastettiklerini, Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ndeyse vesayetin biteceğini, milletin egemen güç olacağını, milletin adamlarına kimsenin dokunamayacağını vurguladı.

Sistem değişikliği konusunda yaptığı çalışmalarla adından epey söz ettiren Beyaz Hareket Vakfı Genel Sekreteri Erdem Eren ile parlamenter sistemin Türkiye’ye verdiği zararlar ve neden değişmesi gerektiğini, Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nin getireceklerini konuştuk. 16 Nisan’ın önemine değinen Eren, referandumun Türkiye için bir milat anlamını taşıdığını vurgulayarak, “16 Nisan 2017 günü Türkiye Cumhuriyeti tarihinin özellikle de hükümet sisteminin reforme edilmesi bakımından en önemli kırılma ve dönüm noktalarından biridir. Daha önce Türkiye hiçbir zaman defalarca içine düştüğü koalisyonlar bataklığından yani ‘parlamenter sistemin’ kriz doğuran yapısından kurtulma fırsatına bu kadar yaklaşmamıştı. Cumhurbaşkanlığı Sistemi her şeyden önce siyasal istikrarı temin etmesi için oldukça önemli bir imkândır” diye konuştu.

Milleti hiçe saydılar

Parlamenter sistemde milletin egemen olmadığını, milletin tercihlerinin daima darbeye uğradığını, vesayetin devleti ele geçirdiğini anlatan Eren, şu ifadeleri kullandı: “Türk Milleti her ne kadar 97 yıllık bir Meclis ve 94 yıllık bir Cumhuriyet deneyimine sahip olsa da, devlet üzerindeki hâkimiyetlerini bırakmak istemeyen ve kendini milletin iradesinden üstün gören vesayetçi gruplara karşı birçok kez direndi ve mücadele etti. İlk olarak Adnan Menderes ile daha sonra Turgut Özal, Necmettin Erbakan ile ve en son ise Recep Tayyip Erdoğan ile “Yeter! Söz Bizim, Hâkimiyet Bizim, İrade Bizim, Bu Devlet Bizim” dedi. Adnan Menderes’i bir darbe ile idam eden vesayetçiler, Turgut Özal’ı zehirlediler, Necmettin Erbakan’ı ise 28 Şubat ile tasfiye ettiler.”

Vesayetçilerin sonu geliyor

Bürokratik vesayetin Türkiye’nin en büyük düşmanı olduğunu vurgulayan Erdem Eren, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 15 yılda karşılaştığı alçak saldırıların, darbe girişimlerinin bile parlamenter sistemin zararlarını ortaya koyduğunun altını çizerek, “Gelelim Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a; vesayetçilerin ona dur deyişi daha Başbakan olmadan başladı ve sadece bir şiir nedeniyle hapsedildi. Milletin iradesiyle; Başbakan ve Cumhurbaşkanı oldu. Durdurmak ve devirmek için aslında sadece onu değil milletin iradesini milletin hâkimiyetini yıkmak için her şeyi yaptılar. Parti kapatma davası, e-muhtıra, darbe planları, Gezi ve bilumum terör olayları, 17-25 Aralık darbe girişimleri, ekonomik manipülasyonlar ve nihai olarak “15 Temmuz İşgal Girişimi” Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti nezdinde millete yapılan en büyük saldırılardır. İşte 16 Nisan referandumu ve Cumhurbaşkanlığı Sistemi, milletin iradesini vesayetçilere karşı temelli üstün kılmayı ve geleceğe taşımayı ifade ediyor” değerlendirmesini yaptı.

CHP çeribaşı

Eren, ayrıca “Hayır” cephesine ilişkin olarak çarpıcı bir analiz yaptı. Türkiye’deki bütün krizlerin arkasında, hayırcıların başı CHP’nin bulunduğunu belirten Eren, MHP’deki sözde muhalifler, haçlı ittifakı ve emrindeki terör örgütlerinin hep bir ağızdan Cumhurbaşkanlığı Sistemine karşı çıktığını dile getirerek, “Vesayetçilerin ülkemizdeki en sadık koruyucusu CHP ve onun Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, tercihini milletin iradesinden yana koyan MHP ve Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin muhalifleri Meral Akşener, Ümit Özdağ, Sinan Oğan, Koray Aydın, Müsavat Dervişoğlu, Mansur Yavaş gibi isimler, vesayetçilerin yargı ayağındaki Metin Feyzioğlu gibi şahsiyetler “Hayır” cephesini oluşturuyorlar” dedi ve şöyle devam etti:

Haçlılar ve teröristleri hayırcı

“Hayır cephesine ayrıca Türkiye ve İslam düşmanı Batılı gruplar da destek oluyor. Peki, kimler başka ‘Hayır’ diyor bakalım; Yıllardır asker, polis, sivil demeden vatan evlatlarını şehit eden PKK ve onun siyasi ayağı HDP ‘Hayır’ diyor. 15 Temmuz’da insanlarımızı katleden FETÖ de “Hayır” diyor. O zaman şu tespiti yapmak gerekiyor. Kişi sevdiğiyle beraberdir. ‘Hayır’ diyen vatandaşlarımıza tabii ki saygı duyuyorum. Tabii ki her ‘Hayır’ diyen terörist değildir ancak her teröristin de ‘Hayır’ dediğini görmeleri gerekiyor.”

Erdoğan ve Bahçeli’ye teşekkür

Beyaz Hareket Vakfı olarak Türkiye’nin makûs talihini değiştirmek için elini taşın altına koyan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Yıldırım ve MHP lideri Bahçeli’ye minnettar olduklarını ifade eden Eren, AK Parti’den bazı isimlerin “Evet” için çalışmadığını iddia ederken, bu durumun kendileri üzdüğünü aktararak, sözlerini şöyle sonlandırdı: “Sandıktan “Evet” yani milletin iradesinin geleceğe hükmetmesi sonucu çıksın diye canını dişine takan başta Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a, Başbakanımız Binali Yıldırım’a, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve parti teşkilatları ile sivil toplum kuruluşlarına ise şahsım ve hareketimiz olarak teşekkürü borç biliyorum. Ayrıca millet iradesinin tecellisi ve AK Parti ile Cumhurbaşkanlığı, Meclis Başkanlığı, Başbakanlık, Bakanlık ve Milletvekilliği yapmış; Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu, Bülent Arınç gibi önde gelen isimlerin millet ve dava arkadaşları Erdoğan için neden meydanlarda olmadıklarını da merak ediyorum. Bu millet ve Cumhurbaşkanımız adına üzülüyorum.”

Büyük Türkiye yolu açılıyor

Beyaz Hareket Vakfı Genel Sekreteri Erdem Eren, “Neden evet?” dediklerini ve Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nin Türkiye’ye getireceklerini şöyle sıraladı:

  • Başbakanlığın kaldırılmasıyla çift başlılık biterek koalisyon dönemleri tarihe karışacak.
  • Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı anayasal hüküm altına alınacak,
  • Milletvekili sayısı 600’e çıkarılarak, her bir vatandaşımızın temsiliyeti ve onlarla sorularıyla ilgilenen vekil sayısı artacak.
  • 18 yaşında seçebilen, evlenebilen, yasal olarak birçok hakka sahip olan gençlerimiz artık seçilebilecek.
  • Hükümetlerimiz; güvenoyu şantajı ve Güneş Motel gibi skandallarla değil bizzat millet iradesiyle oluşturulacak.
  • Meclis ve milletvekilleri ile Cumhurbaşkanımız aynı gün 5 yıllığına millet tarafından seçilecek.
  • Yasamanın yürütme yani Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı Yardımcıları ve Bakanlar üzerindeki denetimi artacağı gibi, yürütme bizzat milletin kendisi tarafından seçimlerle de denetlenebilecek.
  • Rahmetli Turgut Özal örneğinde olduğu gibi partili Cumhurbaşkanının partisiyle bağı koptuktan sonra siyasal krizler yaşanmayacak.
  • Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle bürokratik hantallık ortadan kalkacak, kararlar hızlı alınıp, yatırımlar hızlanacak ve bu kararnameler Anayasa Mahkemesi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi denetiminde olacak.
  • Savaş hali hariç askeri mahkemeler kaldırılarak yargı tamamen sivilleşecek.
  • Hâkimler ve Savcılar Kurulu ile Anayasa Mahkemesine üye atanmasında vesayetçilerin gücü kırılarak millet iradesinin yani TBMM’nin gücü arttırılacak…

 

7 Aralık 2013 – Genç Dergi Röportajı

Genç Dergi ile yaptığım röportaj derginin Aralık 2013 sayısında yayınlandı.

Kaynak: http://gencdergisi.com/6543-baris-ve-adalet-icin-toplaniyoruz.html

Image