Millet İttifakının Zihniyets(i)zliği

FETÖ’nün 248 kişiyi şehit ettiği, yüzlerce vatandaşımızın üzerine kurşun yağdırdığı 15 Temmuz 2016 darbe ve işgal girişiminin gecesinde Edirne’deki bir türkü barda kadeh kaldırıp darbeyi kutlayan ve zafer sarhoşluğu yaşayan CHP’li Edirne Belediye Başkanı Recep Gürkan…

Pendik’te seçim çalışması için AK Parti broşürü dağıtan gençle çay, makarna ve andımız üzerinden dalga geçip, onu aşağılamaya çalışan İyi Partili Mine Koraş…

Atatürk Havalimanında inançlı insanlarla, başörtülülerle dalga geçip, onlara ve Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret eden, bunu da Atatürk’ü kullanarak meşru gören Bülent Kökoğlu…

Bitmedi…

CHP insanların dini değerlerini hiçe sayıyor diyen vatandaşa sen git inancını gözden geçir, tek işiniz inanç deyip aşağılayan CHP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Ekrem İmamoğlu…

PKK’nın siyasi kolu HDP’nin Eşbaşkanı Sezai Temelli’nin seçilirlerse bizim oylarımızla seçildiklerini bilecekler ve dediklerimizi yapacaklar dediği Ekrem İmamoğlu ve Millet İttifakı Ankara Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mansur Yavaş…

O Mansur Yavaş ki çalıştığı iş adamını sahte senetle dolandırmaya çalışan ve tehditler savuran birisi…

Yine HDP’nin aday göstermediğimiz illerde Cumhur İttifakına rakip kim varsa ona oy verin dediği Millet İttifakı… Yani CHP, İyi Parti ve Saadet Partisi de fark etmiyor…

Rahmetli Necmettin Erbakan Hocaya 28 Şubat zulmünü yaşatan CHP ve zihniyetiyle utanmadan ittifak kurabilen Saadet Partisi…

FETÖ’cü asker kılıklı teröristlere, millete kurşun yağdıran ve hapse tıkılan teröristlere Mehmetçik diyebilen Meral Akşener…

Firari FETÖ’cülerin kilometrelerce uzaktan 7/24 destek verdiği Millet İttifakı…

CHP, İyi Parti, Saadet Partisi ve HDP fark etmiyor. Bu bir zihniyet meselesi. Durmadan nefret kusuyorlar. İntikam naraları atıp, ülkenin seçilmiş Cumhurbaşkanı’na, inançlı insanlara, Cumhur İttifakına ve bu partilere oy veren, gönül veren vatandaşlarımıza sürekli hakaret ediyorlar…

Demokrasiden, insan haklarından, çağdaşlıktan dem vurup, sandıktan çıkan hiçbir sonucu kabul etmedikleri gibi kendileri dışındaki herkesi yok sayıyorlar… Bir yandan AK Parti ve MHP ülkeyi kutuplaştırıyor deyip, diğer yandan kendilerini tek kutup ilan ediyorlar…

AK Parti geçmişte FETÖ ve HDP ile içli dışlıydı diye söylenip, diğer yandan hem HDP ile ittifaktan kaçınmıyorlar hem de FETÖ nedeniyle tutuklu bulunanları içeriden çıkarmaya çalışıyorlar…

Bu bir zihniyet meselesi hatta zihniyetsizlik…

Tek dertleri AK Parti ve MHP yeter ki güç kaybetsin, hükumet devrilsin, Erdoğan koltuğundan insin…

Bunun için hiç bir şey den çekinmiyorlar.

Adları Millet İttifakı ancak millete hakaret, millet düşmanlarına iltifat etmekten kendilerini alıkoymuyorlar.

Yeter ki koltuk onların olsun diye milleti, ekonomiyi, terörü önemsemeden FETÖ ve PKK’nın türlü oyunlarına ortak oluyorlar…

Ülke yıkılsın, millet zulme uğrasın ama geri kalan her şey onların olsun derdindeler…

Ülkemizde böyle bir zihniyet varken 31 Mart Pazar günü kullanacağımız oyun elbette ki büyük bir önemi var. Buna ister beka meselesi, ister istikrar meselesi deyin. İster seçim sonrası yapılacak projeleri önemseyin.

Böyle bir zihniyete karşı 1 oyun dahi önemi sanılandan çok daha büyük…

Erdem EREN

Türkiye, Türk ve İslam Dünyasının Çanakkale’sidir…

Çanakkale Zaferinin 104. yılında bugün hem Çanakkale’yi ve Çanakkale’de şehit oğlu şehitlerimizi, hem de ne yazık ki Yeni Zelanda’da canice katledilen şehitlerimizi anıyoruz. Tam 104 yıl önce bugün en kesif orduların ufacık bir karaya dördü beşi demeden yüklendiği bir mahşeri andıran savaştan, namusunu çiğnetmemek için vurulup tertemiz alnından toprağa düşen Bedrin arslanlarının zaferle çıktığı tarih…

Yeni Zelanda’da geçtiğimiz günlerde yaşanan vahşi katliamla Türk – İslam dünyasının cennet konağına; Çanakkale şehitlerinin, milli mücadele şehitlerinin, 15 Temmuz şehitlerinin, Arnavut, Boşnak, Çeçen, Filistinli, Arap, Doğu Türkistanlı şehitlerimizin, kutlu fetih İstanbul’un şehitlerinin yanına Yeni Zelanda’daki şehitlerimiz de yerleşti. Allah cümlesine rahmet eylesin.

Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde iki camiye düzenlenen iki terörist saldırıda 49 şehit ve bir o kadar da gazi verdik. Terörist Brenton Tarrant saldırıyı canlı yayınlarken, saldırıyı neden yapacağını anlatan 74 manifestoluk bir bildiriyi de sosyal medya hesabından paylaşmış. Saldırının yanında bu manifesto da en az saldırı kadar önemli. Öyle ki hem saldırı hem de yayınlanan manifesto Türk ve İslam dünyası için ciddi tehdit mesajları barındırıyor.

Terörist ilgili manifestoda “Türklere” başlığı altında şu ifadelere yer vererek açıkça bizleri tehdit ediyor; “Topraklarınızda huzur içinde yaşayabilirsiniz, size zarar gelmeyecek. Boğaz’ın doğu yakasında. Ama Boğaz’ın batı yakasında bir yerde yaşamayı denerseniz, Avrupa’ya gelirseniz sizi öldüreceğiz. Konstantinopolis’e gelir, tüm cami ve minareleri yıkarız. Ayasofya minarelerden kurtulacak ve Konstantinapol hak edildiği gibi tekrar Hıristiyan şehri olacak.”

Terörist sadece Türk milletini tehdit etmekle kalmıyor, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da İslam dünyasının lideri olarak öldürülmesi gerektiğini söylüyor. Manifestonun “Yüksek Profilli Düşmanları Öldür” balıklı bölümünde terörist; “Erdoğan, insanımızın en eski düşmanının ve Avrupa’daki İslamcı grubun lideri. Bu savaş ağası, Avrupa’yı işgal eden askerlerini ziyaret ettiğinin de kanının son damlasını görmeli. Onun ölümüyle Avrupa’da bulunan Türk işgalcilerden kurtulmuş olacağız. Aynı zamanda Rusya’yı da güçsüzleştirip, NATO’nun da bölünmesini sağlamış olacağız” ifadelerine yer veriyor.

Teröristi sadece aklını kaçırmış, cani, ırkçı, ya da vb. sıfatlarla niteleyip basitleştirmek mümkün de değil. Teröristin yazmış olduğu manifesto, silahındaki yazı ve semboller, bugüne kadar yapmış olduğu seyahatler ve güzergâhları ile o ülkelerde yaşanan olaylar, sosyal medya hesaplarındaki paylaşımlar ve hatta mahkemedeki el işaretleri bile terörist Brenton Tarrant’ın yetiştirilmiş biri olduğunu gözler önüne seriyor.

  • İlk olarak ünlü The Economist dergisinin 2019 kapağında bulunan köpek resmi ile terörist Brenton Tarrant’ın İnstagram hesabında paylaştığı köpek resmi büyük oranda benzer.
  • Brenton Tarrant’ın Türkiye’de bulunduğu 17-20 Mart 2016 ve 13 Eylül-25 Ekim 2016 tarihleri arasında ülkemizde 3 önemli eylem olmuş. Bunlar; 19 Mart 2016 İstiklal Caddesinde bombalı saldırı, 6 Ekim 2016 İstanbul Bahçelievler/Yenibosna bombalı saldırısı ve 15 Temmuz 2016’daki FETÖ darbe ve işgal girişimi.
  • Yine Tarrant’ın Pakistan’da bulunduğu 23 Ekim 2018’den yalnızca 2 gün sonra 25 Ekim 2018’de DAEŞ terör örgütü Pakistan’da eylem gerçekleştirmiş.
  • Teröristin silahında Türk ve İslam karşıtı isimler ve tarihi detayların yanı sıra tapınakçılara ait sembollerde kazınmış.
  • Teröristin mahkemede parmaklarıyla Donald Trump’ın da sıkça yaptığı “White Power” işaretini yapması ki bu işaret aynı zamanda İlluminati’nin meşhur göz işaretiyle de bire bir aynı…

Terörist ile ilgili bu kadar detayın, olayın ve onun arkasında farklı grupların olduğunu göstermesi sadece tesadüf olmasa gerek. Bu olayı sadece ırkçı ve İslam karşıtı bir terörist eylem olarak da göremeyiz. Bu apaçık Türk ve İslam dünyasına onun nezdinde Türk ve İslam dünyasının tartışılmaz lideri Türkiye Cumhuriyeti ile onun lideri Recep Tayyip Erdoğan’a açık bir tehdit ve savaş ilanıdır.

Nasıl ki Osmanlı Devleti’nin ve Türk – İslam dünyasının nefes alabilmesi için, İstanbul’un yani Türk – İslam dünyasının başkenti İstanbul’un güvenliği, Türk milleti ile ümmetin yaşam şansı için Çanakkale’nin geçilmemesi gerekiyordu; bugün Türkiye’nin de yıkılmaması, Anadolu’nun geçilmemesi, Türk milleti ile ümmetin lideri olarak görülen Recep Tayyip Erdoğan’ın diz çökmemesi gerekiyor. Kısacası bugün Türkiye; Türk ve İslam Dünyasının Çanakkale’sidir. Ülkemizin, milletimizin, ümmetimizin bekası için hem devletimizin bütünlüğü hem de Erdoğan’ın varlığı oldukça önemlidir. Neden mi?

Dün Türkiye Demokrasi ve İrade Platformunun düzenlediği bir programda AB ve Devlet Eski Bakanımız Egemen Bağış’ı dinleme fırsatı buldum. Bağış 31 Mart Seçimlerinin önemine binaen yaptığı konuşmada Erdoğan’ın önemine dair çok önemli bir örnek verdi. Bağış; dünyada herkese kafa tutan ABD Başkanı Trump, kendini ömür boyu devlet başkanı ilan eden Çin’li Xi, bakanlarının içtiği çorbayı bile takip edip seçim kazanmak için Pakistan’da Keşmir’i bombalayan Hindistan Başbakanı Modi, Almanya’da Merkel’in yerine gelmesi beklenen yabancı ve Türk karşıtı Karrenbauer gibi liderlerin olduğu bir süreçte Kılıçdaroğlu gibi ağzından çıkan lafın ne anlama geldiğini bile bilmeyen birinin değil Erdoğan’ın var olması çok önemli dedi.

Hem dünyadaki Türk ve İslam karşıtı liderler ile hem de Yeni Zelanda’daki vahim olay gösteriyor ki ülkemizin bekası ciddi bir tehdit altında. Bu ateşten çemberde Erdoğan’ın liderliği bugüne kadar birçok belayı savurmamıza yardımcı oldu. Bu süreçte sadece “31 Mart Yerel Seçimleri” değil, geçirdiğimiz her bir siyasi, toplumsal, ekonomik dönemeç hayati önem taşıyor. Bu bir siyasi propaganda da değil.

Binlerce şehit verdiğimiz bir terör örgütü olan PKK’yı ve uzantıları YPG/PYD’yi tehdit olarak görmeyen bir ana muhalefet partisi lideri ve onunla ittifaka hiçbir surette çekinmeyen partileri dikkatle izliyoruz. Aynı Kılıçdaroğlu Türkiye’yi, Türk milletini ve Müslümanları, ülkemizin resmi Cumhurbaşkanını bile tehdit eden Yeni Zelanda’daki teröristin düzenlediği saldırı sonrası; “İslam dünyasından kaynaklanan terör tüm dünyada farklı yorumlar yol açtı” diyebiliyor. PKK ile birbirine göbekten bağlı HDP’nin Eşbaşkanı Temelli; İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’da Ankara’da Mansur Yavaş’da büyükşehir belediye başkanı olarak seçilirse HDP oylarıyla seçilecek ve bunu bilip bizim istediğimiz gibi siyaset yapacaklar diyebiliyor.

Seçimler gelir geçer ancak geçmeyen ve değişmeyen bir şey var ki o da ülkemizdeki özellikle birçok muhalif parti ve siyasetçilerin kendilerini “Türk ve İslam Dünyası”na düşman olanların zihinleriyle ve duruşlarıyla aynı hizada konumlandırmalarıdır. Beka sorununu çok da uzakta aramamak gerek…

Erdem EREN

Tarih: 18 Mart 2019

Yerel Seçimler: İttifaklar, Beka Sorunu ve Yerel Yönetimlerde Mental Dönüşüm

Yerel seçimlere haftalar kala mitinglerle beraber proje tanıtımları ve tartışmalar da alevlendi. Genel olarak 24 Haziran 2018 Genel Seçimleri ve Cumhurbaşkanlığı Seçimlerine benzer bir atmosfer ile cepheleşme yaşanıyor. Cumhur İttifakında AK Parti ile MHP aynı safta ortak adaylarla mücadele ederken, Millet İttifakı ise bir önceki seçimlere göre farklı bir strateji güdüyor.

CHP, İyi Parti, Saadet Partisi ve HDP Cumhur İttifakına karşı aslında aynı safta olsalar da bunu farklı söylemlerle doğrudan değil dolaylı olarak dile getiriyorlar. Tabii ki burada asıl sorun HDP. Bu üç partide HDP ile aynı safta olduklarını dile getirmeye çekinseler de, HDP aday çıkarmadığı illerde Cumhur İttifakına karşı oy kullanılacağını dile getirerek aslında Millet İttifakını desteklediğini beyan ediyor.

 

Millet İttifakı: Asıl Olmayanların İttifakı

24 Haziran 2018 Genel Seçimleri ve Cumhurbaşkanlığı Seçimleri öncesinde Türkiye siyaseti iki farklı ittifakla tanışmıştı. Bir tarafta daha homojen bir yapıya sahip olup tabanları da birbirine yakın olan ve aslında tabiri “millet olan” AK Parti ile MHP’nin oluşturduğu “Cumhur İttifakı”; diğer tarafta oldukça heterojen duran tabanları da birbirine zıt görünen; CHP, İyi Parti, Saadet Partisi ve belirli oranlarda ittifakla ortak hareket eden HDP’nin içinde bulunduğu “Millet İttifakı”.

Cumhur İttifakı kazandığı seçimlerle doğal ve başarılı bir ittifak olduğunu kanıtladı ancak Millet İttifakı siyaset bilimi bakımından oldukça klinik bir vaka. Yıllar içinde bütün ittifak üyeleri kuruluş amaçlarının ya da söylemlerinin aslına bir olmayan hallere dönüştü. CHP Mustafa Kemal Atatürk ve Halk ile aslı bir olmayan; Saadet Partisi Necmettin Erbakan’la aslı bir olmayan, HDP Kürt vatandaşlarla aslı bir olmayan ve son olarak İyi Parti ise İyilik ile aslı bir olmayan…

            Devletin kurucu kadrosunun partisi olan CHP tarihsel olarak giderek darbeleri meşru gören, daha çok elit bir kesimin partisi olan, FETÖ ve PKK gibi terör örgütlerine bile tavır alamayan bir parti oldu. Necmettin Erbakan’ın partisi Saadet Partisi ise Erbakan’a 28 Şubat zulmünü yaşatan bir zihniyetle ortak değil mi? HDP Kürt vatanların partisi olarak lanse edilse de bugüne kadar PKK ile işbirliğini bırakıp Kürt vatandaşlarımızın hangi sorununu dile getirdi? İyi Parti ise daha kuruluş dönemlerinde adı ve kadrosu FETÖ ile ilişkilendirildi.

 

Yerel Seçimler ve Beka Sorunu Tartışmaları

Yerel seçim propagandalarında bir konu var ki hem mitinglerde hem de televizyon programlarında loto oyununa döndü. O da beka sorunu. Genel olarak Cumhur İttifakı yerel seçimlerde ittifak kazanmazsa ya da Millet İttifakı kazanırsa ülkede bir beka sorunu yaşanacağını dile getiriyor. Millet İttifakı ise böyle bir sorunun olmadığını dile getiriyor. Aslında iddia sahibi Cumhur İttifakı üyelerinin bu konuyu açıkça doğru anlatamadığı da görülüyor.

31 Mart 2019 Yerel Seçimlerinden Cumhur İttifakı değil de Millet İttifakı daha güçlü bir kazanımla çıkarsa ülkede beka sorunu yaşanabilir mi yaşanabilir. Nasıl? “Yerel seçimler ve beka sorunu” ilk etapta anlamsız gelebilir ancak 2 ana temeli var;

  • İlki “Doğu ve Güney Doğu’daki” belediyelerin yine HDP’nin eline geçmesi neticesinde bölge genelinde “çukur ve hendek olaylarına” neden olan süreç PKK eliyle tekrardan yaşatılmaya çalışılabilir.
  • İkincisi “Cumhur İttifakında” özellikle AK Parti’nin oylarında yaşanacak büyük bir kayıp “erken genel seçim” tartışmalarını doğal olarak alevlendirecektir. Bu tartışma ve istikrarsızlık ortamı FETÖ ve PKK ile ve de ekonomik olarak sürdürülen ulusal ve uluslararası mücadeleyi büyük bir sekteye uğratacaktır. Çünkü Millet İttifakının ana gündem maddeleri FETÖ ve PKK ile mücadele etmek değildir. Zaten ittifak bu örgütlerle büyük oranda içli dışlıdır.
  • Üçüncüsü Türkiye’nin ana muhalefet partisinin, Atatürk’ün partisi CHP’nin genel başkanının YPG’yi dolayısıyla PKK’yı tehdit olarak görmemesi bile büyük bir beka sorunudur.

 

Yerel Yönetimde Mental Sorunlar ve Projelere Yansımaları

Partilerin ve belediye başkan adaylarının yerel seçimlere yönelik söylem ve projelerine bakıldığında birçoğu halka hizmet amacıyla özellikle önemli tesis projelerini öne sürüyorlar. Amaç ve iyi niyet doğru ama gerçekçi mi? Belediyelerin birçoğu bugün çok ciddi borç yüküyle boğuşurken, yeni gelen ya da devam edecek yönetimler bu borç yükü içerisinde büyük tesis projelerini nasıl yapacaklar nasıl kaynak yaratacaklar? Buna cevap verilmiş değil ya da dile getirilmiyor.

Yerel yönetimlerde halka hizmetin yalnızca tesisleşmenin ve yerel hizmetin arttırılmasından geçmediğinin anlaşılması gerekiyor. Bunun yolu da hem belediyenin hem de vatandaşın gelirini arttırıcı projelere odaklanılması. İlk olarak yerel yönetimlerde mental bir değişiklik şart. Belediyeler sadece belirlenen ya da tayin edilen bütçenin harcanacağı ya da idare edileceği kurumlar olarak görülmemeli. Ulusal ve uluslararası projelerle gelir arttırıcı kurumlar olarak da idare edilmeli. Ulusal çapta model olabilecek çözümler getirmeli, uluslararası fonlara daha çok başvurmalı, uluslararası yerel yönetim model, hizmet ve projelerini daha doğru analiz edebilmeli…

Belediyeler sahip oldukları bütçelerle merkezi bütçeden ciddi bir pay almakla birlikte devlet gelirleri ya da vatandaşların vergilerinde ciddi bir yeri kaplıyorlar. Bu manada yerel bütçenin iktisadi doğrularla yönetilmesi merkezi bütçenin performansını da doğrudan etkilediği gibi vatandaşın devletle karşılaştığı ilk birimler olarak belediyelerin başarısı vatandaşında refahını büyük oranda belirliyor. Bu nedenle belediyelerin ellerindeki bütçeleri sadece klasik belediyecilik hizmetleriyle harcaması aslında merkezi bütçeyi de olumsuz etkilediği gibi vatandaşın refahını arttırabilecekken vatandaşla merkezi idare arasında bazı temel sorunlara da neden oluyor.

Günümüzde vatandaşın refahını doğrudan ilgilendiren konuların başında; gelir seviyesi, devletin sosyo-kültürel politikaları ile güvenlik ortamı gibi konular geliyor. Yerel yönetimler genel olarak kendilerini devletin sosyo-kültürel politikalarının yerelde hizmete dönüşmesi ekseninde konumlandırsalar da diğer konularda da aktif olmaları gerekiyor. Ki sosyo-kültürel politika ve projelerde büyük bir eksiklik ve plansızlık göze çarpıyor. Belediyelerin il ve ilçe yapısına uygun hazırlanmış kısa, orta ve uzun vadeli sosyo-kültürel plan ve projeleri de mevcut değil. Sosyal yardımlar ve kültürel faaliyetler gibi çalışmalar da belirli bir tekdüzelik de gerçekleştiriliyor.

Güvenlik gücü her devlette merkezi idarenin elinde bulunan bir tekeldir federal devletler hariç. Güvenlik daha çok siyasi erkin elinde bulunması gerektiğinden kasıt belediyelerin güvenlik ortamına katılmaları değil. Ancak belediyeler vatandaşın daha güvenli bir şehir yapısında yaşamalarına imkân sağlayabilirler. Bu noktada emniyet güçleri ile koordineli olarak gerekli sorunlu bölgelerde TOKİ veyahut ilçelerdeki mevcut iş adamları gibi paydaşlarla kentsel dönüşümü fiziken ve manen yapabilirler.

Yine vatandaşın gelir seviyesini arttırıcı ve refahını doğrudan ilgilendiren önlem ve projeler de belediyelerin görev alanlarına giren konulardır. Burada sadece vatandaşa gelir ya da istihdam sağlamak da söz konusu değil. Gider azaltıcı politikalar ve projelerle de vatandaşa maddi katkı sunulabilir. Yakın dönemde en güzel örneklerin başında “tanzim satışlar” geliyor. Uygun fiyatlarla sunulan ürünler aslında vatandaşın parasının en azından bir kısmının cebinde kalmasını sağlamadı mı?

Ezcümle ülkemizdeki yerel yönetim anlayışının çevresel ve sosyal hizmetlerin yanı sıra alt ve üst yapı çalışmaları gibi teknik ve tesissel anlayıştan daha stratejik, pratik ve çözüm odaklı modern bir mental yapıya dönüştürülmesi şart gibi görünüyor. Mevcut bu dönüşüm hem yerel bütçenin daha doğru kullanılmasını süre gelen ekonomik şartlarda sağlayabileceği gibi hem de vatandaşa maddi ve manevi büyük bir kazanım sağlayacaktır.

Erdem EREN

Tarih: 08.03.2019

Tarihsel Olarak Pakistan – Hindistan Gerilimi ve Türkiye’nin Arttırılabilir Rolü

Pakistan ve Hindistan; bugün Hint yarım adasının geleneksel iki düşman devleti olsalar da, 1947’ye kadar ortak bir çatı altında yaşamış “Hint Müslümanları ile Hindu” toplumların devletleridir.

Tarihsel Olarak Hint Yarım Adası’ndaki Gelişmeler

Tarihsel olarak Hintliler ilk olarak Emeviler döneminde Müslüman olmaya başlamışlar, Gazneliler döneminde ise Müslümanlaşma devam etmiştir. Osmanlı Devleti döneminde ise Hint yarım adasında İslam’ın yayılışı hız kazanmıştır.

1500’lerden İngiliz’lerin işgaline kadar yarım adayı Babür Şah ve torunları yönetmiş, bu dönemde Müslümanlar toplumun çoğunluğunu oluşturmuştur. Osmanlı Devleti ise İran ve Safevi engellerinin yanı sıra Portekiz’lilere karşı Umman Denizinde alınan yenilgiden dolayı askeri olarak yarım adaya açılamamıştır. İngilizler ise “Orient Company” gibi şirketlerle Hindistan’a girmeyi başarmış, kurulan ekonomik nüfuz daha sonra işgale dönüşmüştür. Bu işgal, 1857’de Babür İmparatorunun idam edilmesiyle ve İngiliz hâkimiyetinin pekişmesiyle sonuçlanmıştır.

İngilizlerin yarım adaya girişinden 1947’ye kadar “Hint Müslümanları ile Hindular” bir arada yaşamış, “Muhammed Ali Cinnah’ın ve Muhammed İkbal’in” öncülüğünde Pakistan devleti ve kimliği oluşturulmuştur. Nitekim bunun sonucunda aynı yıl içerisinde hem Hindistan hem de Pakistan Birleşik Krallık’tan bağımsızlıklarını elde etmiştir. 1972’de Bangladeş’in de bağımsızlığını kazanmasıyla Hint Müslümanları ayrı devletlere dağılmıştır. Dönemin Birleşik Krallık stratejisi de bölgede Hint Müslümanlarının bölünmesinden yana olmuştur. Pakistan, Hindistan ve Bangladeş dışında yarım ada da; Burma, Nepal, Myanmar gibi irili ufaklı devletlerde ortaya çıkmıştır.

Bugün yalnızca Hindistan’da tahmini olarak 200 milyona yakın Hint Müslüman’ı yaşarken, Pakistan’da tahmini 180 milyon, Bangladeş’te tahmini 150 milyon Hint Müslüman’ı mevcuttur. Kısacası Hint yarım adasında farklı devletlerin çatısı altına dağılmış halde ciddi bir Hint Müslüman’ı toplumu bulunmaktadır. Hint Müslümanları da Hindistan nüfusunun en az %20’sinin Müslüman olduğunu iddia etmekte olup, bu da yaklaşık 270 milyona denk gelmektedir. Eğer Hindistan parçalanmasaydı bugün Müslümanların nüfusun en az %40-45’ini oluşturacağını söylemektedirler. Bu da yaklaşık 1 milyar 330 milyonluk Hindistan nüfusunda en az 550-600 milyonluk bir Müslüman topluluğu demek olacaktır.

Osmanlı Devleti Hint yarım adasında hâkimiyet süremese de Türkler ile Hint Müslümanları arasındaki bağ hiçbir zaman kopmamıştır. Bilindiği üzere hem Osmanlı’daki ilk bankanın kurulmasında hem de Kurtuluş Savaşı sürecinde ve Türkiye İş Bankasının kurulmasında Hint Müslümanlarının önemli bir desteği olmuştur.

Bağımsız Devletler Sonrası Hint Yarım Adası

1947 yılı sonrasında Pakistan ve Hindistan bağımsız devletler olarak hayatlarına devam etseler de, iki devlet arasında önemli bir gerilim de doğmuştur. Pakistan Hint Müslümanların çoğunlukta olduğu bir devlet olarak kalmışken, Hindistan ise “Hinduların” yönetiminde bir devlete dönüşmüştür. Hindistan bu süreçte Kuzey Hindistan ve Güney Hindistan olarak iki ana bloğa ayrılmış, Kuzey Hindistan Hint Müslümanlarının çoğunlukla yaşadığı bir blok olmuştur.

İktidara gelen her bir hükümette Kuzey Hindistan’daki Müslümanlara yönelik İslam ve azınlık karşıtı politikalar yürütmüştür. Hindistan’daki mevcut BJP Hükümeti ve Başbakan Modi’de bu anlayışa mensup bir siyaseti temsil etmekte olup, BJP köken olarak RSS teşkilatına bağlı bir partidir. RSS teşkilatı tarihsel olarak bağımsızlık yıllarında Hinduların İngilizlerle değil Müslümanlarla savaşmasını dile getiren bir harekettir.

Bugün Hindistan’ın %40’ı üst kast grubuna mensupken bu grup büyük oranda Müslüman karşıtı bir pozisyona sahiptir. Başta İngiltere olmak üzere ABD, İsrail ve İran ile ciddi ilişkileri bulunmaktadır. Bu grup içerisindeki Radikal Hindular Yahudilerle bir medeniyet bağlarının bulunduğunu dahi iddia etmektedirler. Geri kalan alt kast grubu ise yoksul bir toplumdur. Müslümanlar toplumun bu %60’ı ile entegrasyonu sağlayarak devleti dönüştürmeye çalıştırmaktadır.

Pakistan Hindistan’a göre nüfus ve ekonomik güç olarak daha dezavantajlı bir konuma sahip olsa da, askeri olarak Hindistan’dan hiç de geri kalır bir yanı yoktur. Bugün iki devlette nükleer güce sahipler ve askeri olarak birbirleri için büyük bir tehditler. Nitekim iki devletten birinin bir diğerini büyük oranda sindirememesinin altında da bu askeri güç yatmaktadır. Aralarındaki gerilim dönem dönem sıcak çatışmalara da dönüşmektedir.

 

Keşmir Sorunu

Keşmir Sorunu iki devlet arasındaki en büyük gerilim ve sıcak çatışma sebebidir. Keşmir bölgesi Hindistan, Pakistan ve Çin sınırlarında bulunan bir dağlık bölge olup, Pakistan’ın Kuzey Doğusunda ve Hindistan’ın da Kuzeyinde yer alıyor. Pakistan ve Hindistan’ın bağımsızlığı kazandığı 1947 yılında, Keşmir bir Emirlik olarak kalmıştır.

Keşmir halkının büyük bir çoğunluğu Müslüman olduğu için Pakistan buranın kendisine bağlanmasını talep etmiştir. Keşmir halkı da Pakistan’a katılmaktan yana tavır alsa da dönemin Emiri de Hindistan’a bağlanmak istemiştir. Bu nedenle Hindistan’da bölgeye talip olmuştur.

1947’de patlak veren ve iki devlet arasında yaşanan ilk çatışmaları 1965 ve 1999’daki savaşlar izlemiştir. Bu savaşlar sonrasında bölgenin güney kısmı Cammu Keşmir Eyaleti olarak Hindistan’a bağlanmış, kuzey kısmı ise Azadi yani Bağımsız Keşmir olarak Pakistan’a bağlanmıştır. 1960 yılında Keşmir’in doğu kısmı olan Aksai Çin’i de Çin Halk Cumhuriyeti işgal etmiştir.

Günümüzde Pakistan ve BM halk oylamasını öngörerek Hindistan’ın Keşmir halkının iradesini yok saydığını ve Cammu Keşmir’i işgal ettiğini savunuyor. Hindistan ise bu toprağın kendi toprağı olduğunu ileri sürerek, Pakistan’ı ayrılıkçılara destek vermekle suçluyor.

Şubat 2019 İtibariyle Yaşanan Sıcak Çatışmalar…

Keşmir bölgesinde özellikle Cammu Keşmir bölgesindeki halk ile Hint askerleri arasında dönem dönem çatışmalar yaşansa da,  14 Şubat’ta bu gerilim Pakistan – Hindistan arasında sıcak çatışmaya dönüştü. Hindistan ilk olarak Keşmir hava sahasına girerek ayrılıkçı olarak iddia ettiği bir grubu vururken, Pakistan’da Hindistan uçağını düşürerek karşılık verdi. Bu gerilimle birlikte iki ülke bir anda yeniden savaşın eşiğine geldi.

Pakistan – Hindistan Geriliminde Türkiye’nin Arttırılabilir Rolü

İki ülke arasındaki en büyük kriz konusu olan Keşmir Sorununda Türkiye Birleşmiş Milletler ve Pakistan ile uyumlu hareket ederek bölgede bir halk oylaması yapılmasını ve Cammu Keşmir halkının kendi kaderini kendisi tayin etmesini savunuyor. Hindistan ise tahmini 14 milyon nüfusa sahip bölgeyi yaklaşık 700 binlik bir askeri güç ile kontrol altında tutmaya çalışıyor. Bölgedeki egemen Müslüman nüfus düşünüldüğünde bölgenin Pakistan’a katılması da mantıklı gelse de, Hindistan bu sürecin sınırları altında yaşayan Müslüman topluma da örnek olmasını istemiyor. Güvenlik refleksiyle hareket ediyor.

Son yaşanan çatışmalarda da Türkiye bölgeyle ilgili geleneksel diplomasisini sürdürerek diyalogun sürmesini ve Keşmir sorununun çözümünü yeniden dile getirdi. Ancak Türkiye’nin iki ülke arasındaki krizde arabulucu rolünü devralıp, barış sürecinde rolünü arttırması hem ülkemiz adına hem de Hint yarım adasında yaşayan yaklaşık 600 milyonluk Müslüman nüfusun menfaati açısından da oldukça önemli olacaktır.

Nitekim hem Türkiye hem de Pakistan bunu görecek ki, krizin başladığı günden beri diplomatik söylemlerini bu yönde arttırmıştır. Pakistan Başbakanı İmran Khan ile Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’da bir görüşme gerçekleştirmiştir. Bu süreçte Erdoğan’ın Hint tarafıyla da görüşmelerini sürdürmesi ve arttırması, hatta bölgede ya da Ankara veyahut İstanbul’da üçlü görüşmelerin yapılması da gerekmektedir. Bu görüşmelerde ABD-Hindistan ve Çin-Pakistan ilişkilerinin dengesi de unutulmamalıdır.

Bugün Hindistan hem Çin ile birlikte Şanghay İşbirliği Örgütü üyesiyken, diğer bir yandan ABD ve İsrail’le çok güçlü ilişkilere sahip bir devlettir. Benzeri şekilde Pakistan’da Şanghay İşbirliği Örgütü üyesiyken, Çin ile Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru ve Kuşak Yol Projesi üzerinden ciddi bağlara sahiptir.

Türkiye Pakistan – Hindistan krizinde üstleneceği arabuluculuk rolü ile hem Hint yarım adasındaki istikrarın korunması ve Müslümanların refah içerisinde yaşamalarına katkı sunacağı gibi, Şanghay İşbirliği Örgütü üyeliği ve Kuşak Yol Projesi açısından önemini de kanıtlayabilir. Hem de ABD-Hindistan ve Çin-Pakistan blokları arasında bir diplomatik köprü vazifesi de görerek, Rusya ve İran ile de sürdüreceği diplomasi ile bu iki devletinde krize sıcak manada katılmalarını engelleyebilir. Sadece Pakistan ve Hindistan arasında yaşanacak bir savaş ve özellikle nükleer boyutta bir savaş tüm bölge için bir felaket olacakken, diğer devletlerin herhangi bir katılımıyla tüm dünya için bir felaket olacaktır. Türkiye’nin tüm bu dengeleri gözeterek rolünü arttırması Türkiye’nin küresel rolüne de katkı sağlayacaktır.

Erdem EREN

Tarih: 01.03.2018

Demokrasi ve Uluslararası Hukukun Yeni Sınavı: Dış Müdahaleler ve Halk Eylemleri

Fransa’da 17 Kasım’da başlayan “Sarı Yelekliler” eylemlerinin üzerinden çok geçmezken, uluslararası kamuoyu şimdi de Venezuela’da ki olayları konuşur oldu. Bilindiği üzere Bolivarcı Venezuela devletinde bir süredir halk, pahalı yaşam koşullarından aşırı şikâyetçi durumda. Ülkede dönem dönem önemli gösteriler de yaşanıyor. Hatta bu atmosferde ülke bir devlet başkanlığı seçimini de geride bırakmıştı.

20 Mayıs 2018’de mevcut devlet başkanı Nicolas Maduro, muhalefet adayları Henry Falcon ve Javier Bertucci’nin katıldığı seçimleri; yaklaşık 6 milyon oy ile oyların %65’ini alan Maduro kazanmış, bir kez daha devlet başkanı seçilmişti. Seçimlere katılım oranı ise %46’larda kalmıştı. Ayrıca seçimlerde 90 uluslararası gözlemcinin yer aldığı da belirtilmişti.

Venezuela’daki seçim katılım oranı bakımından düşük seviyelerde kaldığıyla eleştirilse de demokrasi beşiği sayılan birçok ülkede de katılım oranlarının çok yüksek olduğunu söylenemez. Örneğin; Avrupa nezdinde bu oranların İsviçre’de %49, Slovakya’da %50, Portekiz’de %58, İngiltere’de bile %66 olduğu görülüyor. Venezuela’yı bu konuda eleştiren ABD’de de 2016 başkanlık seçimlerine katılım oranı %67 olarak kayda geçmişti. Bir öncekisi ise %54’tü.

Venezuela demokrasisinin kritiğini yapmaya gerek yok, bu bir eleştiri ya da savunma da değil. Venezuela demokrasisi de Maduro’nun ekonomi politikaları da başarılı olsun olmasın bizlerin asli gündemi değil. Ülkedeki ekonomik sorunlar tabii ki her şeyden önce kendi halklarını ilgilendiren bir gündem maddesi. Ancak öyle bir konu var ki bu bizleri de yakından ilgilendiriyor.

Geçtiğimiz günlerde Venezuela muhalif lideri Juan Guaido’nun kendini geçici devlet başkanı ilan etmesiyle yeni bir tartışmanın fitili ateşlendi. Bunun üstüne 20 Mayıs 2018’deki seçimlerin sonuçlarını da tanımadığını beyan eden ABD Başkanı Donald Trump, Guaido’yu fiilen tanıdıklarını bildirdi. Ülkede meşru bir devlet başkanı varken yapılan bu dış müdahale aslında bizi, dünya demokrasi tarihini ve uluslararası hukuku da son derece ilgilendiren bir konu.

Bugüne kadar başta Türkiye’deki askeri darbeler olmak üzere; Rusya’da Bolşevik Devrimi, Fransa’da Fransız İhtilali gibi darbe, devrim ve ihtilaller göstermiştir ki mevcut yönetimlere karşı yapılan girişimler eğer yönetim ele geçirilir anayasa da değiştirilir ya da yeni bir anayasa ilan edilirse meşruiyet kazanmış ya da kazandırılmıştır. Bir de sonuca ermemiş darbe girişimleri, dış müdahaleler ve halk eylemleri dünya ve Türkiye tarihine yakın dönemde girdi.

Ukrayna, Gürcistan vb. ülkelerde yaşanan “Renkli Devrimler”, ABD’nin Irak işgali ve müdahalesi, Türkiye’deki “Gezi Olayları” ve “15 Temmuz Darbe ve İşgal Girişimi”, Arap Baharı, Fransa’daki “Sarı Yelekliler” eylemleri de yeni ve farklı girişimler olarak siyasi tarihe adını yazdırdı. Şimdide dünya siyasi tarihine ve literatürüne ABD destekli Venezuela müdahalesi girmek üzere.

Yukarıda saydığımız birçok devrim ve eylemin birçoğunun aslında faili az çok bilindi ya da duyuldu. Bu fail ya da aktörün FETÖ, Soros destekli vakıflar olması uluslararası kamuoyunda neyi değiştirdi? Bugün FETÖ ABD tarafından korunuyor, Soros destekli vakıflar ise birçok ülkede son sürat çalışıyor.

Türkiye’deki başta “Gezi Olayları ve 15 Temmuz Darbe ve İşgal Girişimi”, Fransa’daki “Sarı Yelekliler Eylemleri” ve son olarak Venezuela’da meşru devlet başkanı Maduro’ya ABD tarafından yapılan son müdahale açıkça gösteriyor ki dünyada demokrasiler ve uluslararası hukuk büyük bir tehdit altında sınav veriyor.

Başta ABD olmak üzere ABD’nin şemsiyesi altındaki FETÖ, Soros destekli vakıflar, dünyada kendi taleplerine boyun eğmeyen devletler ve devlet başkanları olduğu takdirde; demokrasileri, demokratik seçimleri ve uluslararası hukuku yok sayarak dış müdahaleler, ekonomik ve askeri yaptırımlar, destekledikleri muhalif isimler ve gruplar, fonladıkları ve organize ettikleri halk eylemleriyle o devletleri ve devlet başkanlarını boyun eğdirmeye çalışıyorlar.

Venezuela’da halk ekonomik olarak büyük sorunlar yaşıyor olabilir. Fransa’da Cumhurbaşkanı E. Macron’un ekonomik kararları yanlış olabilir. Türkiye’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ve AK Parti hükümetinin varlığı ve politikaları Türkiye’deki de dünya siyasetindeki muhaliflerini rahatsız da edebilir. Ama tüm bu durumların çözümünün dış müdahaleler, askeri darbe girişimleri, anti demokratik hatta vandallığa varan halk eylemleri olduğu kabul edilemez.

Demokrasilerin en büyük sınavının, ülke halklarının en büyük hesap ve meşruiyet sorma mekanizmasının demokratik seçimler olduğu gerçeğinin unutulmaması, başta Türkiye olmak üzere bu konularda muzdarip devletlerce uluslararası kamuoyunda bir platform kurularak ilan edilmesi ve hatırlatılması gerekir. Hatta bu noktada uluslararası hukuka yeni doktrinlerin ve antlaşmaların kazandırılması da elzem görülmektedir.

Tarih boyunca en iyi demokrasi şekli hep tartışıla gelmiştir. Ancak önemli noksanları bulunsa ve sıklıkla eleştirilse de demokrasi, çağımızın en ideal yönetim modelidir. Demokrasiyle birlikte hukuk ve adalet ise İslamiyet’ten diğer dinlere kadar net olarak kabul edilen ve en olması gereken asli unsurdur…

Erdem EREN

Tarih: 25.01.2019

Avrasya Jeopolitiğinde Doğu Türkistan Meselesi ve Türkiye’nin Bakış Açısı

Son günlerde kamuoyunda ve sosyal medyada Doğu Türkistan ya da Uygur meselesi sıkça gündeme gelen bir konu olarak oldukça dikkat çekiyor. Bu mecraları kullanan birçok kişi, ilgili konuya dair muhakkak fotoğraflar, görüntüler veya haber ve paylaşımlara rast gelmiştir. Bugünlerde bu paylaşımlara daha sık rastlar olduk. Konunun uzmanları, ilgilileri hatta bihaber olanları dahi bu konuya değinmeden duramaz oldular.

Öncelikle bende kendimi konunun uzmanı olarak nitelendiremeyeceğim ama bölgeyle ilgili okumalarıma, kamuoyunda ve sosyal medyada denk geldiğim paylaşımlara dayanarak bu meseleyle ilgili bir analiz yapmak istiyorum.

Coğrafi Olarak Türkistan ve Doğu Türkistan

İlk olarak Doğu Türkistan meselesine gelmeden önce coğrafyayı bir tanımlamak gerekiyor. Doğu Türkistan olarak adlandırdığımız bölge yaklaşık 2 milyon metrekarelik bir bölge olup, Çin’in Batısında yer alan ve Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Pakistan ve Hindistan ile komşu olan bir bölgedir. Başkenti Urumçi olan Doğu Türkistan ya da Uygur Devleti’nin nüfusuyla ilgili ise çok farklı sayılar telaffuz ediliyor. Yaklaşık 20 milyondan 50 milyona kadar farklı sayılar dillendiriliyor. Bu nüfusun büyük çoğunluğunu ise Müslüman Uygur Türkleri oluşturuyor.

Türkistan kelime anlamı olarak “Türklerin oturduğu” yer anlamına gelen bir ifadeye karşılık geliyor. Coğrafi olarak ise Türkistan literatürde genel olarak Batıda Hazar Denizi’nden Doğuda Altay ve Altın Dağları’na, Güneyde Horasan, Karakurum Dağları’ndan Kuzeyde Ural Dağları ile Sibirya’ya kadar uzanan bir bölge olarak tarif ediliyor. Bazı tariflerde Türkiye’de Batı Türkistan olarak geçebiliyor. Bu tariflere Azerbaycan’ı da dâhil etmek gerekiyor. Mevcut tanımla Türkistan; Türkiye, Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan, Tacikistan, Rusya ve Çin topraklarının bir kısmını kapsayan, Türk halkların yaşadığı coğrafi bir bölgedir.

ABD menşeili bölgesel okumalarda Türkistan bölgesi Orta Asya olarak da adlandırılıyor. Ölçeği biraz genişletirsek; Doğu Türkistan önce Çin’e bağlı özerk bir bölge, Türkistan coğrafyasının en doğu sınırında, Asya kıtasının ise tam ortasında yer alıyor. Doğu Türkistan hem Asya hem de Avrasya coğrafyasının merkezinde.

Avrasya terimi kelime bütünü olarak Avrupa ve Asya kelimelerini birleştiren, coğrafi olarak da iki kıtayı kapsayan bir haritayı tanımlıyor. Bu tanımda Avrasya; Avrupa, Balkanlar, Türkiye, Orta Doğu, Kafkaslar, Türkistan ve Asya bölgelerini içine alıyor. Doğu Türkistan meselesinde hayati öneme sahip kavramlardan biri aslında tam da bu Avrasya terimi. Neden olduğuna döneceğiz.

Kamuoyunda Doğu Türkistan Meselesi

Doğu Türkistan’ın mesele kısmını oluşturan en önemli durum Çin’in bölgedeki Müslümanlara yönelik yaptığı uygulamaları kapsıyor. Kamuoyunda bu uygulamalar; Çin’in asimilasyon politikaları, gayri hukuki ve işkenceye varan haksız fiiller olarak nitelendiriliyor. Bu konuda dikkatimi çeken bazı hususlar var.

Doğu Türkistan’da yaşananlarla ilgili çok farklı görüşler kamuoyunda dolaşıyor. Bu görüşleri ve paylaşan kesimi büyük oranda şöyle kategorize etmek mümkün;

– Doğu Türkistan’da Çin’in bölge Müslümanlarını toplama kampları, yasaklar ve şiddet eylemleriyle asimile ettiğini ve Çin’in haksız uygulamalarını dile getiren muhafazakar ve milliyetçi kesim,

– Çin’in bölgedeki tüm insan haklarını ihlalini hem Türkiye’de hem de uluslararası basında dile getiren ve öne çıkaran ABD ve Batı menşeili gruplar,

– Doğu Türkistan’da şiddeti CIA’in tırmandırdığını ve haksız uygulamaların büyük oranda olmadığını iddia eden ve Çin ile bağlantıları da olan bir grup…

Kamuoyunda ve sosyal medyada bu üç grubun daha büyük oranda Doğu Türkistan meselesini ve bölgedeki olayları dillendirdiğini görüyoruz.

Doğu Türkistan’da bu doğrultuda;

  • Yüz binlerce Müslüman’ın toplama kamplarına kapatıldığı,
  • Toplu işkence ve infazların yapıldığı,
  • Bölgedeki kadınların Çin’li erkeklerle zorla evlendirildikleri,
  • Bölgede kasıtlı olarak nükleer ve çeşitli silah denemeleri yapıldığı,
  • Doğum sınırlamalarının getirildiği ve kısırlaştırmaların yapıldığı,
  • İbadet özgürlüklerinin engellendiği,
  • Zorunlu Çince eğitimlerinin verildiği gibi olayların yaşandığı iddia ediliyor.

Ayrıca bu iddialar birçok uluslararası rapora da yansımış durumda. Gelelim Doğu Türkistan meselesinde Avrasya kavramının önemine…

Avrasya Jeopolitiği ve Doğu Türkistan

Çin bugün yalnızca Asya’nın değil Avrasya ve dünyanın da en büyük aktörlerinden biri konumunda. Yaklaşık 1.4 milyar nüfusu ve 12 trilyon dolarlık ekonomisiyle Çin büyük bir dev. Bunlar istatistiksel gerçeklikler. Asya bölgesinde Çin; Hindistan, Rusya, Japonya ve Pakistan ile birlikte siyasal ve askeri olarak da büyük bir nüfuza sahip.

Çin bugün hem BM Güvenlik Konseyinin daimi üyesi hem de Şanghay İşbirliği Örgütü’nün kurucu üyesi. ABD ve Batı tarafından Çin’in Doğu Türkistan’daki haksız fiilleri uluslararası kamuoyunda sıkça dillendirilse de Çin’e karşı hem siyasi ve askeri hem de uluslararası hukuk gereğince adım atmak çok zor.

Avrasya jeopolitiğine gelecek olursak; Şanghay İşbirliği Örgütü 1996 yılında Çin ve Rusya tarafından kurulmuş bir örgüt olmak üzere Çin’in bölgedeki politikalarına da alt zemin sağlayan bir uluslararası örgüttür. İlk olarak başta Rusya olmak üzere örgüte üye bulunan Kazakistan, Tacikistan, Tacikistan, Özbekistan ve yeni üyeler Hindistan ve Pakistan Çin’e karşı bölgede cereyan eden veya edecek aşırı milliyetçi ya da dinsel hareketlerde Çin’i desteklediklerini ve destekleyeceklerini de taahhüt etmişlerdir. Ayrıca bu devletler Çin’in Doğu Türkistan politikalarını desteklerini de kuruluş anlaşmalarında ve zirvelerinde beyan da etmişlerdir. Türkiye’de 2007 yılında üyelik başvurusu yaptığı Şanghay İşbirliği Örgütüne dâhil olması halinde bu politikaları kabul etme dayatmasıyla karşı karşıya kalacaktır.

Türkistan bölgesinin tümü gibi bugün Doğu Türkistan’da da zengin yer altı ve yer üstü kaynakları bulunmaktadır. Ayrıca Çin’in en zengin petrol ve madenlerinin Doğu Türkistan’da olduğu ve bölgenin zengin petrol, doğalgaz ve uranyum kaynaklarıyla altın ve bakır yataklarına sahip olduğu da iddia edilmektedir. Sincan’da 138 kıymetli madenin çıkarıldığı, Urumçi’de 100 milyarlarca tonluk birçok yeni madeninde keşfedilmeye devam edildiği belirtilmektedir.

Çin’in bu bölgenin yer altı ve yer üstü kaynaklarından faydalanmak istemesi ve bu doğrultu da bölgeye yaşayan Müslüman ve Türk toplumu tehdit olarak görmesi de gayet doğal. Özellikle Urumçi’nin Çin için başka bir önemi daha var. O da “Kuşak ve Yol Projesinde” gizli.

Kuşak ve Yol Projesi ve Doğu Türkistan

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, ilk kez 7 Eylül 2013 tarihinde Kazakistan Nazarbayev Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmada “Avrasya bölgesindeki bütün ülkeler arasındaki ekonomik bağlantıları daha da yoğunlaştırmak” amacıyla “İpek Yolu Ekonomik Kuşağının” oluşturulması gerektiğini ifade etti. O tarihte başlayan süreçle birlikte “Kuşak ve Yol Projesi” ortaya çıktı.

Maliyeti ilk hesaplamalara göre 1.4 trilyon doları aşabilecek proje ile aralarında Türkiye, İran ve Rusya’nın da yer aldığı Avrupa ve Asya’daki 60 ülkenin birbirine bağlanması hedefleniyor. Projeye dâhil edilmek istenen ülkeler dünya nüfusunun yüzde 70’ini oluşturuyor. Toplamda 20 trilyon dolarlık ekonomiler deniz, demir ve kara yollarıyla birbirine bağlanıyor.

Kuşak ve Yol Projesinin “21. yy Deniz Yolu Rotası”, Çin’in Fuzhou limanından Kenya Nairobi, Yunanistan Atina, Venedik güzergâhından kıta ve ada Avrupa’sına ulaşıyor. Asıl mesele ise tarihi “İpek Yolu Kuşağının” rotasında. Bu kuşağın rotası ise Çin’in Xian kentinde başlarken; Doğu Türkistan’da Urumçi’den Kazakistan’ın Almatı kentine, oradan Semerkant ve Duşanbe’den İran’da Tahran’a, Türkiye’de İstanbul’dan, Rusya’da Moskova’ya ve oradan da kıta Avrupa’sında Almanya üzerinden ada Avrupa’sına varıyor.

Kısaca “Kuşak ve Yol Projesi” sadece projede yer alacak ülkeler için değil, Türkiye ve Çin içinde hayati öneme sahip durumda. Projenin en önemli güzergâhının Doğu Türkistan’da Urumçi üzerinden geçecek olması Çin’in bölgeye yönelik politikalarını da sertleştiriyor. Çin bölgede kendisine ve projeye karşı herhangi bir istikrarsızlık ve kaos ortamı oluşmasını da istemiyor.

Sonuç Olarak…

Doğu Türkistan’da kabul edilse de edilmese de Müslüman ve Türk Uygur toplumunun hak ihlalleriyle, baskı ve şiddet uygulamalarıyla karşılaştığı ulusal ve uluslararası tüm kamuoyunun malumu. Bugün Uygur halkının yaşadıklarının Yunanistan’da Batı Trakya Müslüman ve Türk Azınlığının ve Filistinli Müslümanların yaşadıklarından ayırmak çok da mümkün değil. Batılı ve modern saydığımız Avrupa’da ve ABD’de Müslümanların ve hatta siyahîlerin yaşadıklarını unutabilir miyiz?

Ancak bunlarla beraber malum olan bir diğer durum daha var. O da küresel siyasetteki gerçekler. Çin bugün karşısında öyle ya da böyle siyaseten, ekonomik olarak ya da bazı bölgelerde askeri olarak ABD’nin bile karşısında kolaylıkla duramadığı bir devlet. Nitekim Türkiye-Çin ilişkileri de hem “Kuşak ve Yol Projesi”, hem diğer ekonomik ilişkiler hem de Şanghay İşbirliği Örgütü gibi ikili ve çoklu platformlar açısından hayati önemde.

Bu gerçekleri göz önünde bulundurduğumuzda Doğu Türkistan meselesini ikili ilişkilerde, ulusal ve uluslararası platformlarda duygusal reflekslerle değil, daha akılcı ve reel politik bir vizyonla dile getirmek zorundayız. Ayriyeten konuyla ilgilenen siyasilerimizin, akademisyen ve gazetecilerimizin, bu alanda çalışan sivil toplum kuruluşlarımız ile kurumlarımızın da  diğer uluslararası meselelerde de olduğu gibi duygusal serzenişlerden öteye geçmeleri gerekiyor. Daha akılcı davranarak diplomasinin çok boyutlu ve akılcı kanallarını kullanarak bu meseleyi çözmek ya da hafifletmek hususunda hareket etmek şart.

Son olarak ise; Doğu Türkistan’ın özellikle Türkiye’deki diasporasının ise Türkiye Cumhuriyeti Başkanı Sn. Recep Tayyip Erdoğan’a güvenmeleri gerek. Bununla birlikte ülkemizin genel dış politikalarına uygun hareket ederek, Doğu Türkistan’daki meselelere diplomasi aklına ve metotlarına da uygun olarak dikkat çekmeliler.

Bu minvalde özellikle doğru ve gerçek bilgilerle, manipülatif olmayan bilgileri kamuoyu ve ilgililerle paylaşmalılar ve bu mesele üzerinden çıkar elde etmek isteyen yabancı ajan sivil toplum kuruluşlarından uzak durmalılar. Unutulmamalıdır ki; Sn. Erdoğan hiçbir mazlum millete bunca yıllık siyasi yaşamı müddetince kayıtsız kalmamış ve kalmayacaktır.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 18.01.2019

AK Partinin İstanbul’daki Belediye Başkan Adayları ve Balkan-Rumeli-Trakya Camiasının Temsili Meselesi

Geride bıraktığımız Cumartesi günü Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve 39 ilçe belediye başkan adaylarını ilan etti. 39 ilçenin 36’sında AK Parti kendi adaylarını açıklarken, geri kalan 3 ilçe olan Beşiktaş, Maltepe ve Silivri de ise Cumhur İttifakının ortak aday çıkaracağı duyuruldu.

İstanbul’un 36 ilçesinde açıklanan adayların özellikle memleket ve kökenleri incelendiğinde;

  • 19 adayın Karadeniz kökenli (Rize, Trabzon, Giresun, Ordu vb.),
  • 7 adayın Doğu Anadolu kökenli (Erzurum, Erzincan, Malatya vb.),
  • 5 adayın İç Anadolu kökenli (Sivas, Ankara, vb.),
  • 1 adayın Akdeniz kökenli (Antalya),
  • 2 adayın Güneydoğu Anadolu kökenli (Adıyaman),
  • 5 adayın İstanbul ve yurt dışı doğumlu olduğu görülmektedir.
  • İstanbul’un 36 ilçesinde aday gösterilen isimlerden ise sadece bir tanesi Selanik göçmeni olup “Balkan-Rumeli-Trakya” mensubudur.

AK Parti’nin İstanbul’un 36 ilçesindeki belediye başkan adaylarından yalnızca bir Selanik göçmeni olan ve “Balkan-Rumeli-Trakya” mensubu aday ise Çatalca Belediye Başkan adayı Mesut Üner’dir. AK Parti adaylarından yalnızca birinin “Balkan-Rumeli-Trakya” kökenli olması bu camiaya mensup ya da köken itibariyle aidiyet hisseden insanlarda şüphesiz bir üzüntüye ve kırgınlığa neden oldu.

Peki, AK Parti 36 ilçe içerisinde neden sadece 1 ilçede “Balkan-Rumeli-Trakya” kökenli bir ismi aday gösterdi bunu 2 farklı bakış açısıyla anlatmak gerekiyor. Birincisi AK Parti bu geri kalan 35 ilçe için aday gösterecek “Balkan-Rumeli-Trakya” kökenli bir isim mi bulamadı? İkincisi “Balkan-Rumeli-Trakya” camiası güçlü bir aday ortaya çıkaramadı mı? Bu sorulara cevap vermeden önce “Balkan-Rumeli-Trakya” camiası ya da toplumuyla ilgili bazı genel bilgilere değinmek gerekiyor.

 

Türkiye ve İstanbul İçin Balkanların ve “Balkan-Rumeli-Trakya” önemi;

  • Osmanlı Devleti’nin yayılma alanı olan Balkanlar 550 yıl hâkimiyet altında kalmış, bu dönemde devletin 215 sadrazamından 62’sini Balkan kökenli isimler oluşturmuştur.
  • 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Balkanlardan günümüze kadar uzanan göç dalgası Türkiye’de yaklaşık 5-7 milyon Balkan kökenli nüfus meydana getirmiştir. Ayrıca bu sayının “Balkan-Rumeli-Trakya” kökenli nüfusla birlikte 15 milyonun üzerinde olduğu da söylenmektedir. Bu nüfusun büyük bir kısmı ise İstanbul’da yaşamaktadır.
  • Ayrıca bugün Balkanlarda ise yaklaşık 1 milyon 70 bin Türk ve 8,2 milyon Müslüman nüfus yaşamaktadır.
  • Bugün Türkiye’nin 40’a yakın ilinde “Ru­meli”, “Balkan”, “Trakya” adlarını içeren 2200’ün üzerinde sivil toplum kuruluşu faali­yet göstermektedir.
  • “Balkan-Rumeli-Trakya” kökenli nüfusun en yoğun yaşadığı İstanbul ilçeleri; Bayrampaşa, Gaziosmanpaşa, Sultangazi, Çatalca, Eyüpsultan, Silivri vb.dir.

İstanbul’da “Balkan-Rumeli-Trakya” kökenli nüfusun en yoğun yaşadığı ilçeler incelendiğinde bu ilçelerin aynı zamanda hem İstanbul’un en kalabalık ilçeleri hem de AK Parti’nin en yüksek oy oranına eriştiği ilçeler olduğu görülüyor. Bu ilçelerden sadece Çatalca’da bir “Balkan-Rumeli-Trakya” kökenli aday gösterilmiş olması şüphesiz küskünlük yaratmıştır. Bu küskünlük seçimlerde oy oranlarına yansıyacak mı görülecektir.

 

AK Partinin İstanbul’daki belediye başkan adayları ve “Balkan-Rumeli-Trakya” camiasının/toplumunun temsili meselesi;

İlk olarak yazıyı okuyanlar başka partilerin “Balkan-Rumeli-Trakya” kökenli aday gösterdiğini söyleyebilirler. Bu noktada MHP, CHP ve İYİ Parti adaylarını da örnek verebilirler. Ancak bu yazıda AK Parti adaylarının analiz edilmesinin ve “Balkan-Rumeli-Trakya” camiasının/toplumunun temsili meselesinin ele alınmasının en temel önemi şudur; AK Parti bugün devleti idame etme mührünün sahibi bir parti olup, iktidardır. Yani bu partiden belediye başkan adayı olan isimlerin hem seçilme şansları daha yüksek olup, hem de bu isimler daha güçlü siyasi ve ekonomik imkânlarla ilçelerinde faaliyet göstermektedir.

İkinci olarak AK Partinin adayları incelendiğinde “Balkan-Rumeli-Trakya” camiasının/toplumunun nüfusuna oranla doğru orantıda temsil edilmediğini açıklıkla söylemek gerekmektedir. Öyle ki; Bu toplumun nüfusunun yoğun olarak yaşadığı ilçelerde daha çok Karadeniz kökenli ve Adıyamanlı adaylara yer verilmiştir. Bu noktada bu toplumun itirazlarının ve rahatsızlıklarının son derece haklı olduğunu da söylemek gerekir. Ancak şu da bir gerçek ki AK Partinin aday listesi “Balkan-Rumeli-Trakya” camiasının/toplumunun nüfuzuyla da doğru orantılıdır. Burada başa dönmek gerekiyor.

AK Parti 36 ilçe içerisinde neden sadece 1 ilçede “Balkan-Rumeli-Trakya” kökenli bir ismi aday gösterdi bunu 2 farklı bakış açısıyla anlatmak ya da farklı iki pencereden bakmak gerekiyor. Birincisi AK Parti bu 35 ilçe için aday gösterecek “Balkan-Rumeli-Trakya” kökenli bir isim mi bulamadı? İkincisi “Balkan-Rumeli-Trakya” camiası güçlü bir aday ortaya çıkaramadı mı?

Aslında iki sorunun da cevabı bir tespitte birleşiyor; AK Parti ya da hükumet içerisindeki ya da nezdinde ki; “Balkan-Rumeli-Trakya” nüfuzu nüfusuyla eş değer değil. Bugüne kadar AK Parti ve hükumet kanadında ya da devletin etkin kurumlarında çok sayıda “Balkan-Rumeli-Trakya” mensubu ismin aktif görevde bulunduğunu biliyoruz. Kısaca birkaç örnek verilirse;

  • Hakan Çavuşoğlu – Başbakan Yardımcılığı,
  • Mehmet Müezzinoğlu – Sağlık Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı,
  • Mustafa Şentop – AK Parti Genel Başkan Yardımcılığı,
  • İbrahim Eren – TRT Genel Müdürlüğü,
  • Abdullah Eren – YTB Başkanlığı gibi görevlerde bulundu ya da bulunmaya devam ediyor.

AK Parti ve hükumet kanadında ya da devletin etkin kurumlarında görev alan “Balkan-Rumeli-Trakya” mensubu isimlerin sayısını arttırmanın yolu ise bu toplumun nüfusuyla nüfuzunu eş değere getirmekten geçiyor. Aslında yerel yönetimlerde yani belediye başkan adaylarında da benzer konu aynı öneme sahip.

“Balkan-Rumeli-Trakya” nüfuzunun neden nüfusuyla aynı oranda olmadığının da sorgulanması gerekiyor. Başlıca nedenlerini ise şöyle sıralamak mümkün;

  • “Balkan-Rumeli-Trakya” toplumu siyasi, ekonomik, kültürel ve sivil toplum düzeyinde bir bütün olarak hareket etmiyor. Bu toplum içinde farklı gruplar var. Yunanistan Batı Trakya muhacirleri, Bulgaristan göçmenleri, Arnavutlar, Boşnaklar, Makedonya kökenliler gibi ayrı gruplar mevcut.
  • Sadece Türkiye’de değil İstanbul’da da yüzlerce “Balkan-Rumeli-Trakya” sivil toplum kuruluşu faaliyet gösteriyor. Bunların büyük bir çoğunluğu irili ufaklı STK’lar olup, çatı kuruluşları da büyük oranda bulunmuyor.
  • Türkiye’nin başka bölgelerinde ve başka etnik gruplarında siyasal eğilim 2-3 parti üzerinden şekillenirken; “Balkan-Rumeli-Trakya” toplumunda ise siyasi eğilim AK Parti, CHP, MHP ve İYİ Parti olmak üzere 4 ve üzeri partiyle şekilleniyor.
  • “Balkan-Rumeli-Trakya” toplumunun eğitim düzeyi, sosyo-kültürel ve ekonomik seviyesi belirli bir ortalamanın üzerinde seyrediyor olmasına rağmen, belirli bir kategorizasyon altında birlik oluşturulamıyor.
  • “Balkan-Rumeli-Trakya” toplumu en azından aynı siyasi ve sosyo-kültürel sınıfta bile büyük bir çatı organizasyon kurmakta sıkıntı yaşıyor.
  • “Balkan-Rumeli-Trakya” toplumu siyasi ya da sivil toplum düzeyinde çatı organizasyonlar kuramadığından dolayı ortak aday ya da lider isimler çevresinde de birleşemiyor.

Yani aslında mesele sadece başta AK Parti ya da diğer partilerin “Balkan-Rumeli-Trakya” kökenli aday gösterme meselesi değil, aynı zamanda bu toplumun bütüncül bir lobi oluşturup oluşturamaması meselesidir. Bu doğrultuda;

  • “Balkan-Rumeli-Trakya” toplumu farklı siyasi eğilimlere sahip olsa da; sosyo-kültürel, sportif ve ekonomik çatı organizasyonlar oluşturabilmeli,
  • “Balkan-Rumeli-Trakya” toplumu en azından aynı siyasi eğilimler içerisinde çatı kurumlar meydana getirip, ortak adaylar ve liderler gösterebilmeli ve destekleyebilmeli,
  • “Balkan-Rumeli-Trakya” toplumu ve sivil toplum kuruluşları kültürel yönlerinin yanı sıra siyasi ve ekonomik eğilimlerini kuvvetlendirmeli, siyasi partilerde ve ekonomik kuruluşlarda daha fazla görev almalı,
  • “Balkan-Rumeli-Trakya” toplumu ve sivil toplum kuruluşları bir an önce çok başlılıktan ve sivil toplum kuruluşu bolluğundan kurtulmalı, bölgesel düzeyde ya da köken bazında birlikler oluşturmalı,
  • “Balkan-Rumeli-Trakya” toplumu ve sivil toplum kuruluşlarının önde gelenleri hata ve kibirlerini bir kenara bırakarak “ben” dilini değil, “biz” dilini tercih etmeli, kolektif hareket etme alışkanlığını elde etmeli ve toplumu kucaklayabilmeli,
  • “Balkan-Rumeli-Trakya” toplumu ve sivil toplum kuruluşları nitelikli insanlar yetiştirmeli, yetişen nitelikli insanları ise hem kendi organizasyonlarında hem de kurum ve kuruluşlarında görevlendirmeli,
  • Son olarak ise her şeyden önce “Balkan-Rumeli-Trakya” toplumu kendini temsil eden bir lider seçmeli; siyasi, sosyo-kültürel, ekonomik ve sivil toplum düzeyinde ise onun liderliği altında teşkilatlanmalıdır.
  • Başta AK Parti olmak üzere ise diğer siyasal partiler ile kurum ve kuruluşlar ise “Balkan-Rumeli-Trakya” toplumunun nüfusunun ve beklentilerinin karşılığını doğru analiz etmelidir.

Tarih: 02.01.2019

Erdem EREN

 

Fırat’ın Doğusundan Ege’ye Türkiye’nin Beka Sorunu

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Fırat’ın Doğusuna” harekât düzenleneceğini açıklamasının ardından Suriye ile ilgili bir karşı hamle de ABD Başkanı Donald Trump’tan geldi. Trump, ABD askerlerinin Suriye’den çekileceğini ilan etti. Sebep olarak ise DAEŞ’in Suriye’de mağlup edilmesini gösterdi. Tabii bu kararın hangi anlamlara geldiğini iyi analiz etmek gerekiyor.

İlk olarak Türkiye kamuoyunda Trump’ın bu ani asker çekme kararı tam bir zafer olarak algılandı. ABD askerlerinin PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD/YPG terör örgütünün hamisliğini bırakacağı şeklinde yorumlandı. İlk etapta ABD askerlerinin bölgeden ve Türkiye’nin operasyonları karşısında PYD/YPG’nin tarafgirliğinden çekilmesi elbette Türkiye’nin özelinde Erdoğan’ın diplomatik zaferidir. Ancak unutulmaması gereken bazı gerçekler vardır.

ABD Suriye’den çekileceğini ilan etmişse de, ABD bugüne kadar Afganistan’dan, Irak’tan, Kosova’dan mı çekilmiştir ki Suriye’den çekileceğine inanılmaktadır. Velev ki ABD Suriye’den askeri misyonlarını çekse de Suriye’de binlerce tır silah desteğinde bulunduğu PYD/YPG’yi daha ziyade bölgedeki pozisyonunu korumak adına muhakkak bir vesayet gücü bırakacaktır.

Nitekim daha önce Wall Street Journal’da da birçok defa dillendirildiği gibi, ABD ağırlığını başka bir meseleye kaydırmak üzere, Suriye’nin Kuzeyindeki pozisyonu korumak adına içinde Mısır ve Suudi Arabistan’ın bulunacağı bir “Arap Gücünün” konuşlanmasını sağlayabilir. Bu durum Türkiye’yi diplomatik manada da bazı zorluklarla da karşı karşıya bırakacaktır.

Öyle ki Türkiye – Mısır ilişkileri Mısır’ın seçilmiş Cumhurbaşkanı M. Mursi’ye Sisi tarafından yapılan askeri darbe sonrası büyük oranda askıya alınmış, Suudi Arabistan ile de Veliaht Prens Selman’ın Kaşıkçı cinayetinin sorumlusu olmasından ötürü büyük sorunlar yaşanmaktadır. Bir de Suudların İran ile bölgede yaşadığı gerilim düşünüldüğünde ABD’nin Suriye’den çekilmesi hayrında bölge için yeni kaos ve şerlerin çıkabileceği gerçeği görünmektedir.

Sonuç olarak Türkiye’nin ABD’nin Suriye’den asker çekme planını daha rasyonel bir bakış açısıyla analiz etmesi, ABD’nin yerine tahsis edebileceği vesayet gücüne karşı şimdiden pozisyonunu planlaması gerekmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki; Suriye’nin Kuzeyinde PYD/YPG askerlerinin yanında ABD askeri de olsa başka bir üniformada olsa Türkiye için Fırat’ın Doğusu meselesi bir beka meselesidir. Türkiye elbette kendi güvenliğini sağlamak adına karşısına hangi üniforma çıkarsa çıksın diplomatik ve saha operasyonlarıyla kendi göbek bağını kendisi kesmelidir.

 

Gelelim Suriye’den Ege ve Doğu Akdeniz’e…

Fırat’ın Doğusu kadar Türkiye’nin bir diğer beka meselesi de Ege ve Doğu Akdeniz’deki sorunlardır. Bir süredir Yunanistan’ın Ege’de bulunan ve silahlandırılması yasak olan ada ve kayalıkları ele geçirerek silahlandırdığı bilgileri gelmektedir. Bu gelişmeyi daha öncede ele aldığımız bir diğer konu takip etmedir. Yunanistan Girit’te bulunan ABD askeri üssünün yanında  Batı Trakya’da Dedeağaç’ta da bir askeri üs kurmasını da talep etmektedir.

Doğu Akdeniz’de ise bir süredir bölgenin enerji kaynaklarının Avrupa’ya arzı için içinde ABD, İsrail, Mısır, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın bulunduğu bir ittifakın adım adım çalıştığı bilinmektedir. Bu olaylar bizlere şunları gösteriyor ki ABD ağırlığını Suriye’den Ege ve Doğu Akdeniz’e kaydırmaktadır.

Türkiye Suriye’de Fırat’ın Doğusuna düzenleyeceği harekâta odaklanmakta iken, ABD Suriye özelinde Türkiye ve İran’ı kendisi yerine başka vesayet güçleriyle karşı karşıya getirmeyi planlıyor olabilir. Ancak ABD’nin arka plandaki hedefi Ege ve Doğu Akdeniz’deki pozisyonunu daha çok kuvvetlendirmektir.

Kısacası Türkiye’nin hem Suriye’de karşısına çıkabilecek yeni durumlara karşı hazırlıklı olması hem de Ege ve Doğu Akdeniz’de aleyhine gelişen yeni hamlelere karşı hamle yapması gerekmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin Yunanistan’ın Batı Trakya’da ABD’ye kurdurmaya çalıştığı askeri üsse Lozan Barış Antlaşması hükümleriyle karşı durması elzemdir. Yine Türkiye’nin Yunanistan’ın Ege adalarındaki silahlanma faaliyetlerini de geri püskürtmesi en önemli beka sorunumuz haline gelmiştir. Suriye göz önünde olduğu için bu sorunlarda göz ardı edilmemelidir.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 21.12.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/firat-in-dogusundan-ege-ye-turkiye-nin-beka-sorunu

Sarı Yeleklilerden Yerel Seçimler ve Fırat’ın Doğusuna….

Kamuoyu olarak partilerin açıkladıkları ve açıklayacağı belediye başkan adaylarına odaklanmış, yerel seçim atmosferini yaşarken ve Avrupa’daki sarı yeleklilerin eylemlerini takip ederken; bir anda üst üste gelen ölüm haberleri ile Fırat’ın Doğusuna yapılacak sınır ötesi harekâtı gündemimizde bulduk.

Sarı Yelekliler Eylemi ve Diplomatik Zekâ

İlk olarak Fransa’da başlayıp Avrupa’ya yayılan “sarı yelekliler” eylemini değerlendirmekte fayda var. Fransa’da vergiler, zamlar ve pahalılaşan yaşam koşullarından dolayı hükümete ve özelikle Fransa Cumhurbaşkanı E. Macron’a yönelik başlayan protestolar aynı Gezi olaylarında olduğu gibi Vandallığa dönüşerek, sokaklarda terörizme neden oldu. Devlet kurumlarını basan, araçlarını yakan, polisle çatışan, mağazaları yağmalayan bir eylemi Türkiye’deki muhalifler demokratik gösteri olarak nitelendirdiler.

Türkiye’de ise hükumet kanadı sarı yelekliler eylemini Gezi olaylarına destek olan Batının ikiyüzlü siyasetinden ilk etapta intikam almaya çalışarak yanlış okudu. Hatta Sayın Cumhurbaşkanımız; “Umarız yakında Paris sokaklarında zulüm 1789’da başladı yazıları görmeyiz” bile dedi. Şüphe yok ki dönemin Fransız hükumeti de Erdoğan karşısında Gezi olaylarına ve göstericilere destek verir bir pozisyon almıştı. Ancak diplomatik zekâ gereği sadece intikam vari söylemlerle yetinilmemeliydi.

Herşeyden evvel şu unutulmamalı; Fransa’daki sarı yelekliler eylemi ile Gezi olaylarındaki objeler ve bazı öğeler büyük oranda benzerlik taşıyor. Bu durum iki eyleminde aynı laboratuvardan çıktığını bizlere gösteriyor. Kaba tabirle Soros mutfağı… Macron’un “Avrupa Ordusunu” savunmasının faturası bu aslında.

Diplomatik zekâ gereği hükumet nezdinde Türkiye’nin yapması gereken en başta kendisi gibi seçilmiş hükumetlere yönelik yapılan bu tür dış müdahalelere karşı “uluslararası bir duruşun” sağlanmasına öncülük etmek olmalı. Bu tür eylemleri finanse eden, örgütleyen kurum ve kuruluşlara, şahıs ve organizasyonlara yönelik uluslararası yargılamalar ve yaptırımlar dâhil olmak üzere “uluslararası hukuku ve örgütleri” organize etmek görevini üstlenmeli Türkiye. Gezi ve 15 Temmuz’u organize edenlerle ancak söylemle değil bu tür icraatlar ile mücadele edilebilir.

Türkiye mücadeleyi sınır ötesinde vermelidir ki Gezi ve 15 Temmuz gibi benzeri sınır dışında planlanan deneyler tekrardan ülkemizde yaşanmamalıdır. Bu noktada ülkemizde ki eylem çağrıları ile kamu görevlilerine yönelik yapılan sansasyonel cinayetlerde göz ardı edilmemelidir. Açık açık Avrupa’daki kaostan Türkiye’nin de mahrum bırakılmaması planlamakta gibi gözükmektedir.

Yerel Seçimler ve Adaylar: Bir Yandan Yapmak, Bir Yandan Yıkmak…

Yerel seçimlere gün be gün yaklaşırken, ittifaklar ve adayları da büyük oranda şekillenmeye başladı. AK Parti İstanbul dışında büyük oranda belediye başkan adaylarını açıklarken, CHP ile İyi Parti ise pazarlıklarında sona yaklaştı. AK Parti’nin İstanbul adayı da büyük oranda belli. Bu noktada Binali Yıldırım’a artık kesin gözüyle bakılıyor. Ancak diğer il ve ilçelerin adayları ile ilgili kamuoyunda ve sosyal medya da çok ciddi tartışmalarda yaşanmıyor değil.

AK Partinin açıkladığı adaylarla ilgili öne çıkan bir takım eleştiriler göze çarpıyor. Bunlar;
– Açıklanan adaylar arasında geçmişte PKK sempatizanı isimler olması,
– Özellikle büyükşehirlere aday gösterilen bazı isimlerin geçmişte FETÖ ile irtibatlarının olması,
– Bazı Trakya ve Ege illerinde Cumhur İttifakı ortağı MHP ile ortak aday çıkarılmamasından ötürü bu illeri büyük oranda CHP’nin kazanacağı eleştirisi.

Açıklanan adaylarla ilgili bu eleştiriler neticesinde kamuoyunda Sayın Cumhurbaşkanımızın yanlış yönlendirildiği de sıkça konuşuluyor. Bu mümkün olsa da olmasa da adayların geçmişlerinden dolayı seçimlerde ciddi oy kayıplarının yaşanacağı da dillendiriliyor. Özellikle İstanbul ilçe belediyelerinde FETÖ ile irtibatlarından dolayı adı sıkça konuşulan isimlerin yeniden aday gösterilip gösterilmeyeceği de çokça beklenen konuların başında geliyor.

Henüz geç değilken AK Parti’nin gösterilen ve gösterilecek adaylarla ilgili iyi düşünüp taşınması şart. Hatta bazı illerde adayların tekrar değerlendirilip Cumhur İttifakının ortak aday göstermesi de yeniden düşünülebilir. Aksi halde vatandaşın 7 Haziran 2015 seçimlerinde gösterdiği reaksiyonun bir benzerinin yaşanabileceği gözden kaçırılmamalıdır.

Fırat’ın Doğusuna Harekât…

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan milli ve yerli maksat helikopteri Gökbey’in tanıtımını yaptığı ve hükümetin ikinci 100 günlük icraat programını açıkladığı bu günlerde Fırat’ın Doğusuna yönelik yapılacak harekâtın da müjdesini de verdi. 15 Temmuz sonrası Fırat Kalkanı ve ardından Zeytin Dalı Harekâtı ile başlayan Suriye’ye yönelik sınır ötesi operasyonların üçüncü aşamasına geçileceği belli olmuş oldu.

Bir süredir Suriye’nin Doğusu ile Irak’ın Batısındaki PKK kamplarına yönelik hava ve kara harekâtı zaten kamuoyuna çokça yansımadan devam ediyordu. Kandil ve Sincar odaklı sürdürülen bu harekâtın, Tel Abyad, Münbiç ve Fırat’ın Doğusuna yönelikte devam edeceği bekleniyordu. Fırat Doğusuna yönelik bir operasyon hazırlığı ve bölgede mevcut terör unsurlarının temizlenmesi gerektiği zaten milletimizin de hassas noktasıydı.

Herşeyden evvel şunu unutmamak gerekiyor ki; Suriye ve Irak’taki terör varlığı bitirilmedikçe rahat nefes almamak gerekiyor. Çünkü bu ülkelerdeki PKK ve herhangi bir terör varlığı Türkiye’nin Güneyinde bir terör koridoru oluşturmaktan, Türkiye’yi cephelemekten ve kuşatmaktan başka bir anlam ifade etmiyor. Bu noktada sınır ötesi operasyonların kararlılıkla sürdürülmesi şart.

Ankara’daki Tren Kazası ve Bilim Adamlarının Korunması Gerekliliği…

Sayın Cumhurbaşkanımızın hükümetin ikinci 100 günlük icraat programını açıkladığı müjdelerden biri de Türkiye Uzay Ajansının kuruluşuydu. Aynı gün yaşanan Ankara’daki tren kazasında ise Türkiye değerli bir evladını daha kaybetti. Kazada Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Berahitdin Albayrak da vefat etti.

İster olaya komplo gözüyle bakalım istersek de ilahi kader diyelim, onlarca yıldır yetişen ve/veya ülkemizin yetiştirdiği bir değer son nefesini verdi. Daha niceleri gibi… Isparta’da Türk Hızlandırıcı Merkezini kurmaya giden ve Atlasjet’in uçağının düşmesi sonucu şehit olan, Aselsan’da devletimiz ve ordumuz için çok önemli projelere imza atan mühendislerimiz gibi… Kaderleri aynı ya da farklı olsun bir gereklilik açıkça ortaya çıkıyor.

Devletimiz acilen harekete geçip, ülkemiz için kritik projelerde çalışan, eserler yapan ve araştırmalarda bulunan bazı önemli bilim adamlarını korumaya almalıdır. Bugün birçok eski milletvekili ile bakana, hatta birçok siyasetçiye makam aracı ile koruma polisi verildiğini biliyoruz. Şüphesiz ki devletimiz ve milletimiz için önemli işlere imza atan bazı bilim adımlarımızda en az siyasetçilerimiz kadar hayati öneme sahiptir.

Erdem EREN
Tarih: 14.12.2018

Yayın
Sır Haber: https://www.sirhaber.com/sari-yeleklilerden-yerel-secimler-ve-firat-in-dogusuna
Azerbaycan Trend Haber Ajansı: https://tr.trend.az/other/commentary/2993877.html

Yerel Seçimler: Kritik Hususlar ve Beklentiler

1856 Tanzimat Fermanı ve devrine kadar ülkemiz topraklarında yerel yönetim ya da belediye kavramı ne isimsel ne de kurumsal anlamda henüz olan bir şey değildi. Bugün belediye hizmeti olarak sayılan birçok hizmet dönemin vakıfları ve vatandaşın görevlendirdiği kimselerce yapılırdı. Önce Tanzimat devri ve Islahat fermanı, sonrasında ise 1908 tarihli İkinci Meşruiyet ile birlikte yerel yönetim ya da belediye kavramı yavaş yavaş kurumsal olarak hayatımıza girmeye başladı.

Bu dönemde yaşanan en önemli gelişme ise 1854 yılında yayınlanan nizamname kurulan ve ilk yerel yönetim örgütü olan “İstanbul Şehremaneti” oldu. Modern anlamda ilk belediye ise 1857 yılında Paris model alınarak Beyoğlu ve Galata civarında kurulan “Altıncı Daire-i Belediyye” olmuştur. İşte o tarihlerden beri belediyeler vatandaşa hizmet noktasında onlara en yakın birimler olarak hayati önem taşımaktadır.

Zaman içerisinde belediyelere anayasal olarak çok farklı anlamlar ve görevler yüklenmiştir. Örneğin Cumhuriyet döneminin en önemli yerel yönetim yasalarından biri olan 1930 tarihli 1580 sayılı Belediyeler Yasasında; Sağlık ve sosyal yardımdan bayındırlığa, kolluk ve itfaiye faaliyetlerinden kültür ve eğitime, tarım ve veteriner işlerinden ulaştırma ve ekonomik konulara 202 belediye görevi sayılmıştır. Nitekim günümüzde geçerli olan Büyükşehir Belediyesi Kanunu ve Belediye Kanununda da belediyelerin görevleri genel olarak bellidir.

Gelelim günümüze…

Bugün başta İstanbul ve Ankara olmak üzere Türkiye’nin en önemli metropollerinde uzun yıllara dayanan bir AK Parti belediyeciliği gerçeği var. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı ile başlayan bu süreçte, İstanbul ve Ankara gibi büyük kentler ve ilçe belediyeleri ile diğer kentlerde alt yapı ve üst yapısal birçok değişimin olumlu manada yaşandığını gördük. Eski İstanbul’un susuz günleri ve çöp dağları tarihin tozlu sayfalarında kaldı örneğin.

Bugün AK Parti belediyelerinin sosyal ve teknik hizmetlerine diğer parti belediyelerinin ki özellikle CHP belediyelerinin erişemediğini o il ve ilçede yaşayan ve AK Partili olmayan vatandaşlarında kabul ettiğini sıkça duyuyoruz. Ancak 16 yıldır AK Parti’nin CHP’nin de kalesi olarak nitelendirilen bazı il ve ilçe belediyelerinde seçim zaferi ilan edemediğini de gördük. Üstelik “31 Mart Yerel Seçimleri” AK Partinin elindeki mevcut belediyeleri koruması adına da oldukça kritik. Peki neden?

31 Mart Yerel Seçimlerini Çok Daha Kritik Yapan Nedenler…

“31 Mart Yerel Seçimlerini” önceki yerel seçimlere göre daha kritik yapan bazı geniş sebepler var. Başlıca bunlar;

  • Vatandaşların yerel yönetimlerden tarihsel beklentilerinin değişmesi,
  • Ekonomideki döviz, enflasyon ve borçlanma gibi olumsuz gelişmelerin etkisi,
  • Yanlış aday tercihleri,
  • Yerel yönetim idarecilerine karşı yıllar içinde biriken tutum,
  • FETÖ ile irtibatlı adaylar…

İlk olarak Osmanlı’dan günümüze ya da yakın dönemde AK Parti belediyeciliği diye adlandırılan anlayışa yönelik vatandaş beklentisinin büyük oranda değiştiğini görüyoruz. Vatandaş genel manada örneğin eski İstanbul’un olumsuz yanlarını unutmasa da, günümüzde sunulan hizmetlere de alıştı ve bunları da normalleştirdi. Belediyelerce yapılan alt yapı ve üst yapı faaliyetleri kaba tabirle kanalizasyon, çöp toplama, ulaşım, park ile yeşillendirme faaliyetleri, sosyal tesisler ve sosyal yardımlar vatandaşlarca zaten yapılması gereken hizmetler olarak görülüyor.

Peki, vatandaş belediyelerden daha başka neler bekliyor diye sorulduğunda; Karşımıza ekonomik ve sosyo-kültürel beklentiler çıkıyor. Vatandaş artık eskiye oranla yerel yönetimleri daha fazla istihdam merkezi görüyor. Ya da belediyelerin kendisinin sosyal ve ekonomik gelişimine katkı sunmasını bekliyor. Sosyo-kültürel açıdan ise daha rahat erişebileceği ve daha sık faydalanabileceği sosyal ve kültürel hizmetler bekliyor.

Peki, vatandaş belediyeler ve idarecilerin nelerinden rahatsız oluyor? İlk olarak yukarıda sayılanlara cevap bulamaması ilk büyük rahatsızlık. Vatandaş belediye ve idarecilerden ilk olarak iş ve istihdam ile sosyal ve ekonomik yardım talep ediyor. Sıkıntılarına çözüm aranmasını ve kapının kendisine daima açık olmasını istiyor.

Bunların yanında vatandaşı en çok rahatsız eden husus, yıllar içinde bir kere bile yüzünü göremediği ve dokunamadığı belediye başkanlarına veya başkan yardımcıları ile idarecilere karşı içinde biriken tepki. Yanlış yapılan hizmetler, yerel idarecilerin halka mesafeli duruşu veya lüks tutumu, geçmişte ya da bugün FETÖ ile bağının olması, halk tarafından tanınmaması, ilçe ya da ilin sosyo-kültürel yapısına uygun olmaması yani yanlış aday olması da vatandaşın tepkisini arttıran diğer hususlar. Aday tercihlerinde partilerin en çok dikkat etmesi gereken başlıklar bunlar.

31 Mart ve 7 Haziran Arasında Benzerlikler…

7 Haziran 2015 seçimleri ile sonuçları hepimizin malumu. 31 Mart 2019 yerel seçimleri ile 7 Haziran 2015 genel seçimleri arasında bazı benzerlikler var. Vatandaş nabzı ölçüldüğünde iki seçim öncesinde de vatandaşın tavrı büyük bir bilinmezdi. O dönemin iç dinamikleri bugün dinamikleri farklı olsa da temel bazı benzerlikler var. Bunları aday tercihleri ve sosyo-ekonomik sıkıntılar üzerinden temellendirmek gerekiyor.

7 Haziran seçimlerinde vatandaş ve kamuoyu tarafından en çok sorgulanan husus milletvekili aday listeleriydi. Özellikle listelerde bölgede çok tanınmayan, vatandaşın ve bölgenin nabzını yansıtmayan adaylar, seçim sonucunu da büyük oranda etkilemişti. Bugünde benzerinin olduğuna dair eleştiriler yükseliyor. Örneğin; bazı illerde “Cumhur İttifakı”nın ortak aday çıkarmaması, çıkarılan bazı adayların geçmişte FETÖ ile bağlarının bulunması, isimlerinin kamuoyunda çok yıpranmış olması ya da aday gösterildikleri ile ve bölgeye dair projelerinin olmaması vatandaşı 7 Haziran’a benzer şekilde rahatsız eden en önemli konular.

İkinci en önemli konu ise; vatandaşın sosyo-ekonomik tutumuyla ilgili. 7 Haziran’da vatandaşın en çok tepki gösterdiği konuların başında hem ekonomik durgunluk hem de açılım sürecinin rahatsızlıkları yatıyordu. Bugünde vatandaşın en belirsiz tutumu ekonomik sıkıntılara ne tepki vereceğine yönelik.

Hem aday odaklı hem de ekonomik sıkıntılar temelinde 7 Haziran sonuçlarının yaşanmaması için partilerin ve özellikle de “Cumhur İttifakının” hem doğru adaylara yönelmesi hem de sosyo-ekonomik bazı hamleleri seçim öncesinde yapmaları gerekiyor. Olası kötü sonuçlar hiç istenmese de erken genel seçim gibi muhalefetin hayalini kurduğu atmosferi ülkemize yaşatacaktır ki bu da mevcut siyasi ve ekonomik koşullarda ülkemiz istikrarı için en kötüsü olacaktır.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 07.12.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/yerel-secimler-kritik-hususlar-ve-beklentiler

İsimler Değişir, Piyonlar Bitmez

15 Temmuz darbe ve işgal girişiminden beri Cumhurbaşkanlığının ve Türk Dışişlerinin var gücüyle yürüttüğü çalışmalardan biri malumu olduğu üzere FETÖ elebaşı Gülen’in ABD’den Türkiye’ye iadesi konusu. Bugünlerde bu konuda ABD’den üst üste gelişmeler yaşanıyor. İlk olarak ABD basını Başkan Trump’ın Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iadesi için bakanlıklara talimat verdiğini iddia ederken, ardından ABD Dışişleri Bakanlığı “Beyaz Saray Gülen’in iadesiyle ilgili herhangi bir görüşme yapmadı” açıklamasını yaptı.

ABD basınında bu aralar Gülen’in iadesiyle ilgili gündem oluşturulmaya çalışılması tesadüf mü bilinmez. Çünkü 19 Kasım’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Türk Akımı’nın deniz kısmının tamamlanması törenine katılmak üzere İstanbul’a gelecek. Türk-Rus ilişkilerinin “Uçak Krizi” ile dibe vurduğu, “15 Temmuz” sonrası ise oldukça zirveye çıktığı bir gerçek. Bu ilişkilerin siyasi ve ekonomik boyutu, başta Suriye krizinde Astana ve İdlib mutabakatlarının yanı sıra “Türk Akımı” gibi enerji ve S-400 gibi askeri-savunma işbirlikleri ile çok farklı bir evreye ulaştı.

ABD bu süreçte Türk-Rus ilişkilerinin geldiği seviyeden oldukça rahatsız oldu ki; bir yandan Suriye’de PKK/PYD/YPG terör örgütüne olan desteğini giderek arttırdı, S-400 alımını engellemek adına başta F-35 ambargosu olmak üzere birçok siyasi ve ekonomik baskıyı Türkiye’ye yapmaya çalıştı. ABD’nin kendince hem suçlu hem güçlü tavrı Türk-Amerikan ilişkilerinde daha ne kadar sürecek bilinmez ama bazı değişmeyecek hakikatler var.

15 Temmuz darbe ve işgal girişimi Türk-Amerikan ilişkilerinde kolay kolay tamir edilemeyecek sorunlara yol açtı. Bunun üstüne ABD’nin darbenin mimarı FETÖ’ye ve elebaşı Gülen’e yönelik koruyucu tavrı ile Suriye’de PKK’nın kolu PYD/YPG’ye olan desteği eklenince ilişkilerin normale dönmesi iyice imkânsız hale geldi. ABD mevcut bu tavırlarından vazgeçmedikçe Türk-Amerikan ilişkilerin olumlu bir yola girmesi de çok zor.

Ajan Brunson’ın salıverilmesi ve Türkiye’nin 6 aylığına İran yaptırımlardan muaf tutulması ikili ilişkilerin yumuşadığı izlenimini uyandırsa da gerçeği çokta böyle görmemek gerekir. FETÖ elabaşı Gülen’in iadesi konusunun ABD basınında dillendirilmesi de bu gerçek içinde değerlendirilmelidir.

ABD siyasetinde Orta Doğu’nun birçok açıdan büyük bir öneme sahip olduğu bilinmektedir. Bu noktada ABD’de Suriye başta olmak üzere birçok konuda Türkiye ile birlikte bir Orta Doğu politikası yürütülmesi hep tartışılmıştır. Bu görüşçe Türk-Rus ilişkilerinin seyri hep bir rahatsızlık uyandırmıştır. Ancak içinde Başkan Trump’ın da bulunduğu Evanjelik siyasetin Türkiye’yi Orta Doğu’da hem Amerikan ama her şeyden önce İsrail’in çıkarlarına tehdit gördüğü en büyük hakikatlerden biridir.

Hal böyleyken, ABD’den gelen Gülen’in iade edileceği haberlerini, Türkiye ile ilişkilerin düzeltilmesi gerektiği görüşlerini de çok önemsememek gerekmektedir. Bunları Türk-Rus ilişkilerinin seyrini etkilemek için yapılan bazı kurnazca hamleler olarak görmek de mümkündür. Herşeyden önce Türkiye bölgesinde bağımsız hareket eden güçlü bir aktördür. Bugün Türkiye olmadan Orta Doğu’da da, Balkanlarda da birçok farklı coğrafyada da başarı elde etmenin olası olmadığı görüşü kabul edilir bir olgu haline gelmiştir.

ABD’nin hele hele Evanjelik bloğun Türkiye ile ilişkilerin normalleşmesi sürecinde vereceği en büyük samimiyet sınavı; FETÖ elebaşı Gülen’i iade etmesi, FETÖ, PKK/PYD/YPG gibi terör örgütlerini tarihin karanlık sayfalarına gömmek konusunda Türkiye’ye yardım etmesinden geçecektir. Ancak realist olmak gerekir ki bunlar imkânsızı istemekten başka bir şey değildir. Çünkü FETÖ de, PKK gibi terör örgütleri de kimileri için küresel çıkarlarını korumak adına kullandıkları piyonlardan başka bir şey değildir. Dün ASALA’yı kullananlar bugün Türkiye’ye karşı bunları kullanmaktadır. İsimler değişir, piyonlar bitmez…

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 17.11.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/isimler-degisir-piyonlar-bitmez

50. Yazı: ABD’nin İran Yaptırımları ve Haydut Devlet Politikası

Bugün Sır Haber’de 50. yazımı yayınlıyorum. 1 seneyi geride bıraktığımız bu serüvene bugüne kadar 50 yazı sığdırmış oldum. İç siyasetten dış politikaya, bölgesel konulardan ekonomik meselelere kadar birçok konuda yazılar kaleme aldım. Daha nice yazıları yazmak nasip olur İnşAllah…

Gelelim yeni yazımızın konusuna. Geçtiğimiz günlerde ABD’de Donald Trump yönetimi hem dünyayı hem de ülkemizi yakından ilgilendiren iki yeni hamle yaptı. Bunlardan ilki İran’a yönelik açıklanan yeni yaptırımlar iken, diğeri de terör örgütü PKK’nın üst düzey 3 sorumlusunun başlarına ödül koyması oldu.

ABD İran’a yönelik yaptırımlarında yeni bir perdeyi de açtı. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo İran’a yönelik yeni yaptırımların enerji, finans ve deniz taşımacılığını kapsayacağını ve İran ekonomisine ciddi bir zarar vereceğini söyledi. Şüphesiz ki ABD’nin asıl amacı bu ve benzeri yaptırımlarla İran’ı hem ekonomik olarak çökertmek hem de İran’ın askeri bir tehdit olmasını özellikle de nükleer silah geliştirme kapasitesini arttırmasını engellemek.

Pompeo açıklamalarında ayrıca bu yaptırımlardan 6 aylığına Türkiye’nin yanı sıra Çin, Hindistan, Güney Kore, İtalya, Yunanistan, Tayvan ve Japonya’nın aralarında bulunduğu 8 ülkenin petrol ithalatı konusunda muaf tutulacağını ilan etti. Açıkçası İran ile olan ilişkilerinizi 6 ay içerisinde gözden geçirin demek bu. Türkiye’nin mevcut enerji ithalatı ile enerji stratejisi düşünüldüğünde Türkiye’nin İran ile olan münasebetini enerji talebi ve arzı noktasında bütünüyle kesmesi neredeyse imkânsız.

Peki, ABD İran’a neden bu kadar kafayı taktı ve arkasında yatan sebep ne? Eski ABD Dışişleri Bakanlarından Condoleeza Rice yıllar önce uluslararası ilişkilerde yeni bir kavram olarak “haydut devlet” tabirini kullanmıştı. Rice’a göre küresel barışı tehdit eden, insan haklarını çiğneyen, terörizmi destekleyen ve uluslararası hukuku ve kurallarını tanımayan aralarında İran’ında bulunduğu Küba ve Kuzey Kore gibi birçok devlet haydut devletti.

ABD’nin yukarıdaki fiilleri defalarca işlediği düşünüldüğünde ABD’nin de bir haydut devlet olduğu yadsınamaz bir gerçek olsa da, meselenin sadece bu fiiller olmadığını söylemek gerekir. ABD’nin İran’a yönelik en açık ve aleni hedefi ABD ve İsrail’in Orta Doğu’daki çıkarlarının ve güvenliğinin korunmasıdır.

ABD ve İsrail’e göre; İran son yıllardaki nükleer enerji ve arka plandaki nükleer silah geliştirme planlarıyla her şeyden önce İsrail’in güvenliğini tehdit ediyor. Ülkenin bölgede Rusya ile birçok konuda ortak hareket etmesi, ayrıca “Şia yayılmacılığı” diye lanse edilen dış siyaseti hem ABD’yi hem de ABD’nin bölgedeki başta İsrail olmak üzere Suudi Arabistan ve Mısır gibi stratejik ortaklarını da rahatsız ediyor. Yani ABD’nin amacı yine küresel barış, demokrasi ve insan hakları ile uluslararası hukuk filan değil.

ABD İran’ı dizginleyerek hem İsrail’in yaşam sahasını genişletip ve güvenliğini korumayı hem de bölgede enerji arzı, askeri ve ekonomik işbirliği gibi konularda kurduğu düzeni devam ettirmeye çalışıyor. İsrail’in İran’dan sonra bölgede Türkiye’yi de bir tehdit olarak gördüğünü söylemeye gerek yok diye düşünüyorum. Yani İran’ın dizginlenmesi sonrasında mesele yine Türkiye olacaktır. Bu nedenlerle ABD’nin yaptırımlarından Türkiye şimdilik muaf olsa da, İran’a yönelik yaptırımlar ile ambargo asla kabul edilemez niteliktedir.

 

PKK’ın Üst Düzey Yöneticilerinin Başlarına Ödül Konması Meselesi

Gelelim ikinci konuya. ABD İran’a yönelik yeni yaptırımların yanında Türkiye’yi ilgilendiren ikinci bir duyuru daha yaptı ve terör örgütü PKK’nın üst düzey yöneticileri Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan’ın kimlik ya da yer tespitini mümkün kılacak bilgiler karşılığında para ödülü verileceğini duyurdu.

İlk olarak bu duyurunun zamanlamasına dikkat etmek gerekiyor. Türkiye yakın dönemde Suriye meselesinde iki önemli adım birden attı. Bir yandan Fırat’ın Doğusuna yönelik ve ayrıca da Münbiç meselesinde operasyon vurgusuna dikkat çekti. Diğer yandan Rusya ve İran’la sürdürülen Astana ve İdlib zirvesine ek olarak; Türkiye, Rusya, Almanya ve Fransa liderlerinin bir araya geldiği zirveye ev sahipliği yaptı. Bu iki önemli adım ABD’nin PKK’ya yönelik sözde mesafe koyma mesajlarına açıkça neden oldu denebilir.

Türkiye’nin son dönemde başta Suriye olmak üzere birçok uluslararası meselede sürdürdüğü çok boyutlu diplomasi atakları ABD’nin ister istemez geri adımlarına ve Türkiye’yi temelli kaybetmeme adımlarını atmasına neden oluyor. PKK’nın üst düzey yöneticilerinin yakalanmaları için konulan ödülleri de bir nebze böyle okumak gerekiyor. Ancak bu ödül oyunu bile içinde birçok sinsi planlar barındırıyor.

ABD özellikle Münbiç’te bir yandan Türkiye ile devriye atarken diğer yandan terör örgütü PKK’nın diğer bir kolu YPG ile aşık atıyor. Yani ABD kısacası PKK benim içinde terör örgütü ama YPG değil diyor. Nitekim ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’de birçok kez PKK’nın Suriye kolu “PYD/YPG’yi PKK gibi terör örgütü olarak değerlendirmiyoruz” açıklamasını yapmıştı. Yani ABD hem İran’ı haydut devlet olarak nitelendirirken hem de Suriye’de bir haydut terör örgütü ile işbirliği güdüyor.

Türkiye’nin ve özellikle de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu konudaki görüşleri gayet net. Zaten önce Fırat Kalkanı Harekâtı sonra ise Zeytin Dalı Harekâtı da bu görüşün açık beyanı oldu. Suriye’nin Kuzeyinden Münbiç’ten Kandile kadar kurulmak istenen terör koridoru temizlenecektir. ABD ise ödül koymalar ile bir gerçeğin üstünü örtemeyecektir. YPD ve PYD de PKK’nın bir koludur ve terör örgütüdür. Bununla birlikte YPG-PYD-PKK ve FETÖ ABD tarafından aynı kategoride değerlendirilmediği müddetçe Türkiye-ABD ilişkilerinin olumlu bir seyre dönmesi mümkün olmayacaktır.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 9.11.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/50-yazi-abd-nin-iran-yaptirimlari-ve-haydut-devlet-politikasi

İlm-i Siyaset ve Cumhur İttifakı

Geçtiğimiz hafta siyasete ve gelişen olaylara çok boyutlu bakabilmenin ve kamuoyunun doğru yönlendirilmesinin iç ve dış politikadaki etki ile önemine binaen bir yazı kaleme almıştık. “Cumhur İttifakının” sarsılmasına neden olan süreçte yaşananlarda bize bir anlamda yazdıklarımızın değerini gösterdi.

Bilindiği üzere Salı günü MHP lideri Devlet Bahçeli önce yerel seçimlerde kendi yollarına gidecekleri açıklayarak “Cumhur İttifakının” yerel seçimlerde sürmeyeceğini ilan etti. Buradan İttifakın bittiği sonucu çıkarken, Bahçeli yeni bir açıklamayla sadece yerel seçimlerde İttifak olmayacağını onun dışında sürecin devam edeceğini beyan etti. Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’da Bahçeli’nin ilk açıklaması sonrası grup toplantısında oldukça sert açıklamalarla, kendi yollarına bakacaklarını duyurdu.

Yerel seçimler aslında olayların son halkası. Seçim beyannamelerinde ortaya konan farklılıklar, iki partinin kendine has duruşları ve iki liderin özel kişilikleri İttifakın sarsılmasına neden olan etkenler denebilir. AK Parti ile MHP iki ayrı ideoloji, iki ayrı kadro ve iki ayrı lider profilini temsil ediyorlar. Elbette anlaşmazlıkları olacaktır ancak bu anlaşmazlıkların “ilm-i siyaset dışı” nedenlerden olması bu İttifakı destekleyen vatandaşları da derinden üzmüyor mu?

“Cumhur İttifakı” her şeyden önce “15 Temmuz işgal ve darbe girişiminin” üstüne, milletin direnişi ve sağduyusuyla, toplumsal uzlaşıyla inşa edilmedi mi? Nitekim bu İttifak “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi Referandumu, Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilli Genel Seçimlerini” de kazanarak yapay bir ittifak olmadığını da kanıtladı. Hal böyleyken iki parti temsilcilerinin de bu anlayışı kaybetmemeleri gerekir.

Bakıldığında genel af, andımız ve yerel seçimlerde ittifak konuları iki parti arasında önemli tartışmalara neden oldu. Bu tartışmaların ise büyük oranda sebebinin; uzlaşma adımlarının atılmaması ve iki partiden de ilm-i siyaset dışı açıklamalar ile davranışların gelmesi olduğu görülüyor.

Her şeyden önce genel af konusunda MHP’nin ısrar nedeninin hem seçmenine verdiği söz, hem de iç savaş endişesi olduğu düşünülüyor. Andımız konusunda da ise MHP, Millet İttifakına oranla daha milliyetçi ve saf bir duyguyla hareket ediyor. Nitekim yerel seçimlerde de MHP mevcut belediyelerini koruyup hatta arttırarak hem İYİ Partiye karşı gücünü göstermek hem de ekonomik olarak elini güçlendirmek istiyor. AK Partinin de MHP’nin bu ısrar ve taleplerine “uzlaşı kültürüyle” yaklaşması “Cumhur İttifakının” anlayışına daha uygun olacaktır.

Türkiye siyasetinde ve siyasetçilerinde ne yazık ki var olan en temel eksiklerden biri çok boyutlu düşünmeden, fevri bir şekilde, ilm-i siyaset dışı açıklamalar ve söylemlerde bulunma sendromudur. Siyasetçiler tabii ki en doğalında bir insanlar ve duyguları, düşünceleri, temsil ettikleri bir toplum ve partileri var. Hem kendi düşüncelerini hem de temsil ettikleri toplum ve partiyi dikkate alarak, hem de oy kaygısıyla açıklamalarda bulunup, politika üretiyorlar. Ancak siyasetçilerin bu süreçte devlet menfaatlerini de unutmaması gerekiyor. “Cumhur İttifakının” sarsılmasına neden olan bir diğer etkenin de İttifakı düşünmeden yapılan açıklamalar olduğu gayet net görülüyor.

Gelinen süreçte siyasetçilerin 90’lı hatta 2000’li yılların refleksleriyle ve söylemleriyle hareket etmeleri günümüzde çok kabul görecek bir metot değildir. Toplum ve siyaset değiştiği gibi, siyasetçilerin söylem ve düşünce tarzları da değişmelidir. Çünkü her bir söylem, gelişen iletişim teknolojisi ve bunun kamuoyuna olan etkisi düşünüldüğünde toplum içinde büyük bir etkiye ve tepkiye neden oluyor. Bu etki ve tepkide kendini seçimlerde kanıtlıyor. Meclisteki tüm partilerin bunu düşünerek özellikle kamuoyu açıklamalarında “ilm-i siyaset” sahibi kişilere söz hakkı vermesi hem parti hem de devlet ve toplum menfaatleri açısından daha iyi olacaktır.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 26.10.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/ilm-i-siyaset-ve-cumhur-ittifaki

Çok Boyutlu Bakabilmek: Kamuoyu ve Dış Politika

Ajan Brunson, dövizde dalgalanma ve enflasyon ile Cemal Kaşıkçı… Haftalardır ülke kamuoyumuz ile dış politikamızı şekillendiren, vatandaşlarımızın da ana gündem maddeleri olan meseleler. Peki, ülke kamuoyunu sürekli olarak güncel meseleler ile meşgul etmek ne kadar doğru?

Brunson ekonomik değil; siyasi, hukuki ve diplomatik bir meseledir…

Üç konu da elbet önemliydi. İlk olarak Brunson’ın tutukluluk süreci bir anda milli bir dava haline getirilerek, olumlu ve olumsuz yanlarıyla herkesçe tartışılır bir konu oldu. Hukuki mecrada siyasetle ve diplomatik pazarlıklarla çözülebilecek konu, ekonomik bir savaşa dönüşerek kucağımıza önce dövizde yanan ateşe sonra evlerimize düşen enflasyon ateşine dönüştü. Tabii ki ekonomi yönetimimizde eğrilerde doğrularda var, tek olumsuz etkenin Brunson meselesi olduğunu söyleyemeyiz. Ama asıl sorun kamuoyunun bunun ekonomik olumsuzluklarına odaklanması, hukuki süreci, siyasi ve diplomatik pazarlığı arka plana itmesiydi.

Cemal Kaşıkçı ve polisiye sevdamız…

Cemal Kaşıkçı cinayetinde de benzer şekilde kamuoyu olayın cinayet şekliyle ve Türkiye’de işlenmesine odaklandı. Hatta cesedin nasıl yok edildiği ve cinayetin nasıl işlendiği detayları evlerimize, işyerlerimize kadar giren bir bilgi oldu. Evet, teknoloji bu dememek gerek. Aslında Kaşıkçı konusunda bizleri ilgilendiren Türkiye’nin diplomaside bunu ABD ve Suudi Arabistan’a karşı koz olarak kullanması, demokrasi ve basın özgürlüğü çerçevesinde ABD ve Suudi Arabistan’a gerekli dersleri vermesiydi. Ancak biz yine olayın polisiye kısmıyla ilgilendik, ilgilendirildik.

İç ve dış politikada gündem yoğunluğunu iyi yönetebilmek…

Ülke kamuoyumuzda hem iç hem de dış kaynaklı konulardan ötürü gündem hak verelim ki sürekli olarak değişmekte. Ancak asıl önemli olan bu gündemi iyi yönetebilmekten geçiyor. Devletler, daha büyük oranda da özellikle hükümetler kamuoylarına yön verirler evet ama bunu da her zaman beklememek gerek. Kamuoyundaki önemli aktörlerin de rol çalıp, güncel olaylara genel geçer görüşlerle değil, devlete ve topluma katkı sağlayacak hukuki, uluslararası ilişkiler ve ekonomi gibi görüşlerle yaklaşmaları gerekir.

Saydığımız üç mesele, Ajan Brunson, dövizde dalgalanma ve enflasyon ile Cemal Kaşıkçı örneklerinde mesela. Kaşıkçı’nın nasıl öldürüldüğü emniyet güçlerinin meselesi değil midir? Önemli olan; Türkiye’nin bu olay üzerinden ABD ve Suudi Arabistan’a karşı hukuki, ekonomik ve siyasi pozisyon alabilmesidir. Dövizdeki dalgalanma ile enflasyonu sokak kavgasına çevirmek değil, sistemsel reformları ve çözüm hamlelerini yapmaktır. Brunson üzerinden ülkenin imaj tartışmalarını yapmak değil, Brunson gibi ajanların ülkemizde faaliyetlerinin nasıl engellenebileceğini tartışmak ve öyle bir düzen inşa etmektir. Yani mesele kamuoyu ile dış politikamıza çok boyutlu bakabilmek ve yönetebilmektir.

Çok boyutlu bakabilmek ve geleceğe odaklanabilmek gerek…

Yanı başımızda Batı Trakya’da ABD ve Yunanistan Lozan Barış Antlaşmasını da delerek askeri üs inşa etmeye çalışıyor. Yine ABD, İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve Mısır Akdeniz’de enerji kaynaklarının paylaşımı için zemin kuruyor. Suriye’de Münbiç ve Fırat’ın Doğusundaki terör varlığı hala ortadan kaldırılmış değil. Brunson’ın serbest bırakılması dövizde bir düşüş eğilimi sağlasa da, hem işverenler hem de vatandaşlar dövizdeki dalgalanma ve enflasyon nedeniyle ciddi bir ekonomik bunalım yaşıyor. Ülkemiz ekonomik, toplumsal, kültürel, siyasi ve hukuki olarak çok sayıda reforma da ihtiyaç duyuyor.

Hal böyleyken kamuoyunun tekil gündemlere hapsedilmemesi, çok boyutlu bakarak hem devletimizin olası ve kronik sorunlarına çözüm araması, hem de sadece bugüne değil geleceğe odaklanabilmesi gerek. Geleceğe odaklanmazsak, kısa vadede uzun vadeli sorunlara çözüm aramak zorunda kalırız…

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 19.10.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/cok-boyutlu-bakabilmek-kamuoyu-ve-dis-politika

ABD ile Yunanistan’ın Batı Trakya Planları

Geçtiğimiz günlerde Yunanistan Savunma Bakanı Panos Kammenos Türkiye’yi de yakından ilgilendiren skandal bir öneri de bulundu. Kammenos, ABD’nin Yunanistan’da yeni askeri üsler kurarak, kalıcı askeri güç bulundurmasını önerdi.

ABD’nin şu anda Girit Adasında Suda Körfezinde donanma üssü bulunurken, Larissa’daki hava üssünde de İnsansız Hava Aracı (İHA) birimleri bulunuyor. Kammenos bunların yanında ABD’nin Volos ve Aleksandrapolis’te yani Batı Trakya’da Dedeağaç’ta kalıcı askeri güç konuşlandırmasını istediklerini dile getirdi.

ABD’nin de açıkça Dedeağaç’ta bir askeri üs kurma niyetinin ve talebinin olduğu da biliniyor. ABD Atina Büyükelçisi Geoffrey Pyatt’da sık sık Dedeağaç’ta ziyaretlerde bulunurken, bölgenin ABD için stratejik bir önemde olduğunu ifade ediyor. Peki, hem Yunanistan hem de ABD neden Dedeağaç’ta bir askeri üs kurulmasını istiyor?

Yunanistan’ın Batı Trakya konusundaki baskı ve asimilasyon politikaları zaten malumun ilanı olsa da Atina, Türkiye’nin özellikle siyasi, askeri ve ekonomik gelişimini kendisine tehdit olarak görüyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Atina ve Batı Trakya ziyaretleri ile Ankara’nın Batı Trakya konusundaki sert ve güçlü tutumu Atina’da rahatsızlık uyandırdı ve uyandırmaya da devam ediyor.

Dönem dönem Lozan Barış Antlaşması tartışmalarının yükselmesi ve Batı Trakya konusunda hem Ankara’nın hem de bölgedeki kanaat önderlerinin, hak ve özerklik talepleri de eklenince Atina gelecekte Batı Trakya’nın elinden kopabileceğini düşünüyor. Bölgeye ABD askerini konuşlandırarak kendini ve bölgeyi garanti altına almayı planlıyor.

ABD’nin ise Yunanistan’ın Batı Trakya konusundaki endişelerini önemsediğini söyleyemeyiz. ABD’nin ilk ve en önemli amaçlarından biri Batı Trakya’da özellikle Boğazlar ve Ege’yi gözlem altına alabileceği geniş bir bölgeyi kapsayan bir radar sistemi kurabilmek. ABD hem bu sistem hem de üsteki konumu itibariyle Rusya ve de Türkiye’ye karşı pozisyonunu genişletmek ve güçlendirmek istiyor.

ABD’nin Batı Trakya’ya ilişkin diğer bir gizli amacı ise bölgeye yönelik yeni planlamalar üzerine olabilir. Bilindiği üzere Yunanistan; ABD, İsrail, Güney Kıbrıs ve Mısır’ın Akdeniz’deki enerji kaynaklarının ve özellikle kaya gazının Avrupa’ya arzı planlamasında en önemli güzergâh konumunda. Batı Trakya’da bu güzergâh doğrultusunda alternatif transfer noktalarından biri. ABD’nin Dedeağaç’ta kuracağı üsle özellikle İsrail’in Avrupa’ya yapacağı enerji arzının geleceğini de güvence altına almayı planladığı da düşünülüyor.

Ülkemizde Lozan Barış Antlaşması birçok defa gündeme getirilse de, başta Batı Trakya olmak üzere Ege Adaları, Musul ve Kerkük gibi meselelerin hala çözülemeyen problemler olarak hafızamızda kaldığı açık bir gerçek. Bu problemlerin gelecekte çözüleceği umudunu birçoğumuzun taşıdığı da açık bir diğer gerçek.

Reel politik olarak bu problemlerin günümüzde bir çırpıda çözülecek meseleler olmadığı bilinse de, Batı Trakya konusunda Türkiye’nin söz sahibi olduğu, Batı Trakya toplumunun da Lozan’dan kaynaklanan birçok özerk haklarının olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Yunanistan birçok hak ihlaliyle Batı Trakya toplumunu Lozan’dan beri asimile etmeye uğraş verirken, bölgeye Amerikan askeri konuşlandırarak durumu kaosa sürüklemeyi ve bölgenin özerk bir bölge değil, işgal bölgesi olmasını arzuluyor.

Bölgeye konuşlanacak askeri güçlerin bölgedeki toplumsal, siyasal ve ekonomik durumu daha da kötüye götüreceği ortada. Batı Trakya toplumuna yönelik baskı ortamının artması, bölgeye yönelik yapılabilecek hukuki veya gayri hukuki saldırılar, bölgede oluşturulacak paramiliter gruplar, bölgede sonu alınamayacak bir kaosa neden de olabilir. Türkiye’nin şimdiden olumlu ve olumsuz tüm senaryolara göre planlarını hazırlaması şarttır.

Yapılacak en net hamle; Türkiye’nin Batı Trakya toplumunun Lozan’dan ve diğer uluslararası anlaşmalardan doğan haklarını ve özerkliklerini daha da dillendirmesi ve bölgeye yönelik ABD menşeli bir “işgal” girişimine engel olmaya kalkışmasıdır. Batı Trakya’da kurulacak askeri bir üs sadece Batı Trakya toplumunu asimile etme ya da sürgün etme amacı taşımamakta, Türkiye’yi kuşatma amacı da taşımaktadır. Uyanık olmalı…

Yayın Tarihi: 13.10.2018

Kaynak: https://www.batitrakya.org/yazar/erdem-eren/abd-ile-yunanistanin-bati-trakya-planlari.html?fbclid=IwAR1VvS_mW1_IBzx335E1gxuCc5o3gD0LO3YRN_adzNSzXxC4YeXCCHlBczM

Bosna Hersek Seçimleri ve ABD ile Yunanistan’ın Batı Trakya Planları

7 Ekim Pazar günü yakinen takip ettiğimiz Bosna Hersek seçimleri nihayete erdi. Seçimler sonucunda Boşnak, Hırvat ve Sırp üyelerin oluşturacağı Cumhurbaşkanlığı Konseyi’nin yeni üyeleri de seçildi. Konseyin Boşnak üyesi rahmetli Aliya İzzetbegoviç’in partisi Demokratik Eylem Partisi – SDA’nın adayı Sefik Dzaferovic olurken, Hırvat üye Demokrat Cephe – DF’nin adayı Zeljko Komsic ve Sırp üye ise Bağımsız Sosyal Demokratlar Birliği – SNSD’nin adayı Milorad Dodik oldu.

Hırvat üye Komsic’in Bosna’daki savaş döneminde Sırplara karşı Boşnaklarla beraber savaşan bir Hırvat komutanı olmasından dolayı Komsic; kendi kantonlarındaki Boşnaklardan da oy alabildiği gibi onun seçilmesine Boşnaklarda Hırvatlarla beraber sevindi. Şüphe yok ki Bosna’daki önümüzdeki siyasi süreçte Boşnak-Hırvat işbirliğine şahit olabiliriz ancak yeni dönemde Bosna’da ihtiyaç olan daha geniş bir toplumsal ve siyasal uzlaşı ile işbirliği ve istikrardır. Bunun nasıl mümkün olabileceğinin üzerinde düşünülmelidir.

Öyle ki, Türkiye-Rusya ilişkilerinin olumlu seyrinin bir paralel düzlemi de Türkiye-Sırbistan ilişkilerinde görülmektedir. Bunda hem Türk-Rus ilişkilerinin seyri etkili olduğu gibi hem de Türkiye’nin Sırbistan’daki yatırımları ve ekonomik işbirliği etkilidir. Türkiye’nin bu noktada Sırbistan ile olan olumlu ilişkilerini Bosna’daki Boşnak-Hırvat ve Sırp uzlaşmasına da yansıtması, Sırbistan ile Bosna Hersek’te Sırpları Bosna’daki istikrarın inşa edilmesine teşvik etmesi gerekmektedir. Ayrıca bu sürece Türkiye’nin öncülüğünde Hırvatistan’da dâhil edilmelidir. Türkiye-Sırbistan ve Bosna Hersek arasındaki otoban ihalesi görüşmeleri bu sürecin geleceğine ışık tutmaktadır. Eğer Bosna’da Boşnak-Hırvat ve Sırp uzlaşması sağlanabilirse ancak Bosna; toplumsal, siyasal ve ekonomik olarak refaha erişebilecektir.

 

ABD Batı Trakya’yı işgale mi hazırlanıyor?

Geçtiğimiz günlerde Yunanistan Savunma Bakanı Panos Kammenos Türkiye’yi de yakından ilgilendiren skandal bir öneri de bulundu. Kammenos, ABD’nin Yunanistan’da yeni askeri üsler kurarak, kalıcı askeri güç bulundurmasını önerdi.

ABD’nin şu anda Girit Adasında Suda Körfezinde donanma üssü bulunurken, Larissa’daki hava üssünde de İnsansız Hava Aracı (İHA) birimleri bulunuyor. Kammenos bunların yanında ABD’nin Volos ve Aleksandrapolis’te yani Batı Trakya’da Dedeağaç’ta kalıcı askeri güç konuşlandırmasını istediklerini dile getirdi.

ABD’nin de açıkça Dedeağaç’ta bir askeri üs kurma niyetinin ve talebinin olduğu da biliniyor. ABD Atina Büyükelçisi Geoffrey Pyatt’da sık sık Dedeağaç’ta ziyaretlerde bulunurken, bölgenin ABD için stratejik bir önemde olduğunu ifade ediyor. Peki, hem Yunanistan hem de ABD neden Dedeağaç’ta bir askeri üs kurulmasını istiyor?

Yunanistan’ın Batı Trakya konusundaki baskı ve asimilasyon politikaları zaten malumun ilanı olsa da Atina, Türkiye’nin özellikle siyasi, askeri ve ekonomik gelişimini kendisine tehdit olarak görüyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Atina ve Batı Trakya ziyaretleri ile Ankara’nın Batı Trakya konusundaki sert ve güçlü tutumu Atina’da rahatsızlık uyandırdı ve uyandırmaya da devam ediyor.

Dönem dönem Lozan Barış Antlaşması tartışmalarının yükselmesi ve Batı Trakya konusunda hem Ankara’nın hem de bölgedeki kanaat önderlerinin, hak ve özerklik talepleri de eklenince Atina gelecekte Batı Trakya’nın elinden kopabileceğini düşünüyor. Bölgeye ABD askerini konuşlandırarak kendini ve bölgeyi garanti altına almayı planlıyor.

ABD’nin ise Yunanistan’ın Batı Trakya konusundaki endişelerini önemsediğini söyleyemeyiz. ABD’nin ilk ve en önemli amaçlarından biri Batı Trakya’da özellikle Boğazlar ve Ege’yi gözlem altına alabileceği geniş bir bölgeyi kapsayan bir radar sistemi kurabilmek. ABD hem bu sistem hem de üsteki konumu itibariyle Rusya ve de Türkiye’ye karşı pozisyonunu genişletmek ve güçlendirmek istiyor.

ABD’nin Batı Trakya’ya ilişkin diğer bir gizli amacı ise bölgeye yönelik yeni planlamalar üzerine olabilir. Bilindiği üzere Yunanistan; ABD, İsrail, Güney Kıbrıs ve Mısır’ın Akdeniz’deki enerji kaynaklarının ve özellikle kaya gazının Avrupa’ya arzı planlamasında en önemli güzergâh konumunda. Batı Trakya’da bu güzergâh doğrultusunda alternatif transfer noktalarından biri. ABD’nin Dedeağaç’ta kuracağı üsle özellikle İsrail’in Avrupa’ya yapacağı enerji arzının geleceğini de güvence altına almayı planladığı da düşünülüyor.

Ülkemizde Lozan Barış Antlaşması birçok defa gündeme getirilse de, başta Batı Trakya olmak üzere Ege Adaları, Musul ve Kerkük gibi meselelerin hala çözülemeyen problemler olarak hafızamızda kaldığı açık bir gerçek. Bu problemlerin gelecekte çözüleceği umudunu birçoğumuzun taşıdığı da açık bir diğer gerçek.

Reel politik olarak bu problemlerin günümüzde bir çırpıda çözülecek meseleler olmadığı bilinse de, Batı Trakya konusunda Türkiye’nin söz sahibi olduğu, Batı Trakya toplumunun da Lozan’dan kaynaklanan birçok özerk haklarının olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Yunanistan birçok hak ihlaliyle Batı Trakya toplumunu Lozan’dan beri asimile etmeye uğraş verirken, bölgeye Amerikan askeri konuşlandırarak durumu kaosa sürüklemeyi ve bölgenin özerk bir bölge değil, işgal bölgesi olmasını arzuluyor.

Bölgeye konuşlanacak askeri güçlerin bölgedeki toplumsal, siyasal ve ekonomik durumu daha da kötüye götüreceği ortada. Batı Trakya toplumuna yönelik baskı ortamının artması, bölgeye yönelik yapılabilecek hukuki veya gayri hukuki saldırılar, bölgede oluşturulacak paramiliter gruplar, bölgede sonu alınamayacak bir kaosa neden de olabilir. Türkiye’nin şimdiden olumlu ve olumsuz tüm senaryolara göre planlarını hazırlaması şarttır.

Yapılacak en net hamle; Türkiye’nin Batı Trakya toplumunun Lozan’dan ve diğer uluslararası anlaşmalardan doğan haklarını ve özerkliklerini daha da dillendirmesi ve bölgeye yönelik ABD menşeli bir “işgal” girişimine engel olmaya kalkışmasıdır. Batı Trakya’da kurulacak askeri bir üs sadece Batı Trakya toplumunu asimile etme ya da sürgün etme amacı taşımamakta, Türkiye’yi kuşatma amacı da taşımaktadır. Uyanık olmalı…

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 12.10.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/bosna-hersek-secimleri-ve-abd-ile-yunanistan-in-bati-trakya-planlari

Dış Politikayı Akışına Bırakmamak

TRT World Forum Kamu Diplomasisi Başarısı

Türkiye kamu diplomasisi açısından çok önemli bir program olan TRT World Forum’a ev sahipliği yaptı. Bu yıl “Parçalanmış Bir Dünyada Barış ve Güvenliği Yeniden Düşünmek” temasıyla düzenlenen programda, yerli ve yabancı 600’ün üzerinde katılımcı da bir araya geldi. Kapanış oturumunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’da bir sunum gerçekleştirdi.

Türkiye’nin dış politikada ve uluslararası ilişkilerdeki politikalarını, söylemlerini, görüş ve önerileri ile başta uluslararası krizler olmak üzere birçok alanda duruşunu net ifade edebilmesi adına TRT World Forum gibi kamu diplomasisi organizasyonlarının devam etmesi, geleneksel hale getirilmesi, kapsayıcılığının geliştirilerek çeşitlendirilmesi hayati önem arz ediyor. Açıkçası bu başarısından ötürü TRT Genel Müdürü Sn. İbrahim Eren de kutlanmalı.

 

Türk Dış Politikasının Olağan Seyri

Türkiye 85 yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca dış politikasında hem geleneksel devlet politikalarına hem de hükümetlerce şekillenen ve dönem dönem proaktif ya da girişimci diye nitelendirilen dönemlere ve seyre sahip olmuştur.

Erken Cumhuriyet döneminde özellikle kurucu kadro ve Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı süresince dış politikada “Yurtta Barış, Dünyada Barış” düsturuyla hareket edilmiş, özellikle Balkan Paktı ve Sadabat Paktı ile hem Balkanlarda hem Orta Doğu’da barış ve güvenlik temelli çok taraflı bir düzen inşa edilmeye uğraşılmıştır. Diğer yandan ise hem Atatürk hem de İsmet İnönü dönemlerinde Batı ile ilişkilere ağırlık verilmiştir. İnönü’nün Cumhurbaşkanlığında özellikle II. Dünya Savaşı döneminde ABD ile güçlenen ilişkiler ve SSCB ile yaşanan kriz sonrasında Adnan Menderes döneminde Türkiye’nin NATO’ya dâhil olmasıyla sonuçlanmıştır.

Türkiye’nin büyük oranda ABD ve NATO ekseninde 1990’lı yıllara kadar süren dış politikasındaki seyri Turgut Özal döneminde farklı bir konsepte bürünmüştür. Hem SSCB’nin hem de Yugoslavya’nın dağılma sürecine girmesi ve bu coğrafyalarda hem soydaş hem de dindaş olarak nitelendirebileceğimiz toplulukların bağımsız devletlere kavuşmaları Türkiye’nin bu bölgelere daha fazla ağırlık verme eğilimini sağlamıştır. 2002 sonrasında Türkiye’nin Balkanlar, Orta Asya ve Orta Doğu’ya yönelik gerçekleştirdiği dış politikadaki yeni açılımlarda işte büyük oranda bu temellere dayanmaktadır denebilir.

 

2002 Sonrası Türk Dış Politikasındaki Önemli Evrim

AK Parti iktidarıyla birlikte Türkiye 2002 sonrası dış politikasında özellikle kamu diplomasisi faaliyetleri kapsamında birçok önemli kavramsal ve kurumsal yenilikle karşılaşmıştır. Kamu diplomasisi kurumları olarak nitelendirilen ve Türkiye’nin kamu diplomasisi faaliyetlerine hizmet eden başta TİKA, YTB, YEE, KDK, TRT, AA, Türkiye Maarif Vakfı, Türkiye Diyanet Vakfı, AFAD, BYEGM, VGM, ilgili bakanlıklar ve sivil toplum kuruluşları Balkanlarda, Orta Doğu’da ve Orta Asya’da çok önemli başarılara imza atmıştır.

Türkiye 2002’den günümüze kadar gelinen süreçte tüm bu sayılan coğrafyalarda insani yardımlar, kalkınma yardımları, teknik destekler, nakdi yardımlar, restorasyon faaliyetleri, eğitimsel ve kültürel faaliyetler, dini hizmetler, siyasal ve medya iletişimi ile son olarak güvenlik faaliyetleri ekseninde büyük bir etkinliğe de sahip olmuştur. Türkiye’nin mevcut bu konumunun sürdürülerek güçlendirilmesi, dış politikada menfaatlerimiz açısından büyük önem taşımaktadır.

 

Balkanlar ve Orta Doğu’daki Güncel Siyasi Gelişmeler

Türk dış politikası açısından Balkanlar ve Orta Doğu merkez teşkil eden coğrafyalar olduğu için bölge ülkelerindeki siyasi, askeri, toplumsal ve ekonomik gelişmeler de bizleri çok yakından ilgilendirmektedir. Bugünlerde Makedonya, Irak ve Bosna Hersek siyaseti için önemli gelişmeler yaşanıyor. Sırasıyla önce Makedonya’da ulusal bir referandum yapılırken, Irak’ta Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılmış, 7 Ekim Pazar günü ise Bosna Hersek’te Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılacaktır.

 

 

  • Makedonya

 

30 Eylül Pazar günü Makedonya’da ülkenin isminin “Kuzey Makedonya” olarak değiştirilmesi adına bir referandum oylaması yapıldı. Seçmenlere “Makedonya ve Yunanistan arasındaki anlaşmayı kabul ederek AB & NATO üyeliğine var mısınız?” sorusu yöneltildi. Katılanların yaklaşık %91’i Evet dese de, katılımın %36’da kalması neticesinde referandum geçersiz sayıldı. Başarısız referandum sonrasında Başbakan Zoran Zaev’in parlamentodan güvenoyu alamazsa Makedonya’da erken seçim yapılacağı bildirildi.

İsim sorunu Makedonya ve Yunanistan arasında tarihsel bir sorun. Yunanistan Makedonya isminin tarihsel olarak kendisine ait olduğunu ifade ederek, Makedonya’nın başta NATO olmak üzere AB gibi uluslararası örgütlere üyeliğini onaylamıyor. Zaev hükümeti ise ülkenin hem NATO hem de AB ile entegrasyonunu sağlamak adına isim sorununu çözmek için Yunanistan ile yoğun görüşmeler yapmıştı. Referandumdan geçerli ve olumlu bir sonucun çıkması sonrasında Makedonya’nın NATO ve AB üyelik süreci de başlatılacaktı.

 

 

  • Irak

 

5 Mayıs’ta Irak’ta yapılan parlamento seçimlerinin ardından Cumhurbaşkanlığı seçimleri de gerçekleştirildi ve Irak’ın yeni Cumhurbaşkanı Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (KYB) adayı Berhem Salih oldu. 5 Mayıs’ta yeni parlamento başkanı Muhammed Halbusi olmuşken yeni Başbakan da Irak İslam Devrim Konseyi üyesi Adil Abdulmehdi oldu. Bu isimlerin büyük oranda ABD Başkanı G. Bush döneminden beri ABD ile yakın ilişkiler içerisinde olduğu ifade ediliyor. Ayrıca Başbakan Abdulmehdi’nin İran’a da yakın olduğuna dikkat çekiliyor.

 

 

  • Bosna Hersek

 

7 Ekim’de de Bosna Hersek’te Cumhurbaşkanlığı seçimleri olacak. Parlamentonun da şekilleneceği seçimlerde Cumhurbaşkanlığı Konseyi’nin Boşnak, Hırvat ve Sırp üyeleri de seçilecek. Boşnakların siyasal olarak yine bölünmüş gireceği seçimde; Aliya İzzetbegoviç’in partisi SDA’nın adayı Sefik Dzaferovic, SBB adayı Fahrudin Radoncic ile SDP BİH adayı Denis Becirovic öne çıkan adaylar. Bu adaylardan SDA adayı Dzaferovic’in Türkiye lehtarı bir pozisyona sahipken, diğer adayların karşıt bir pozisyonda yer aldıkları biliniyor.

 

Dış Politikayı Akışına Bırakmamak

Makedonya, Irak ve Bosna Hersek’te gerçekleşen bu siyasi süreçler aklımıza Türk dış politikası adına bazı temel soru işaretlerini getiriyor;

  • Türkiye Bosna Hersek’te Türkiye lehtarı pozisyon alan SDA adayı Sefik Dzaferovic’in yanında, Türkiye aleyhtarı diğer adayların karşısında bir pozisyon alarak seçime yönelik sahada ve kamuoyunda herhangi bir çalışma yaptı mı?
  • Türkiye Bosna Hersek’te ayrılma karşıtı, Bosna’nın bütünlüğünü savunan ve Boşnaklar ile Türkiye’ye olumlu bakan Hırvat ve Sırp adaylar ve siyasetçilere yönelik faaliyetler yürütüyor mu?
  • Türkiye’nin Bosna Hersek’te Türkiye karşıtı bir adayın kazanma ihtimaline karşı planları ve politikaları hazır mı?
  • Makedonya’daki referandumun olası sonuçları ile ilgili Makedonya’daki soydaşlar referandum öncesinde bilgilendirildi mi?
  • Makedonya’nın AB üyesi olması durumunda Türkiye’nin Makedonya’ya yönelik planları ne olacak?
  • Türkiye Irak’ta Türkiye lehtarı isimlerin aday olması ve kazanabilmesi adına seçimlere yönelik herhangi bir çalışma yaptı mı?

Bu sorulara Türk dış politikasının olumlu seyri adına olumlu cevaplar verebilmek neredeyse zor. Türkiye’nin tarihsel arka planı ve devlet geleneği ekseriyetinde dış politikasında kısa, orta ve uzun vadeli ölçekli planlarla hareket edip, bölgesel siyasal gelişmeleri akışına bırakmaması, sahada müdahil olması ve sonuç odaklı hareket etmesi gerekir.

Türkiye’nin bölgesel güçten küresel bir güce evriminin yanı sıra ulusal ve uluslararası güvenlik, çıkar ve menfaatlerinin korunması ve geliştirilmesinin yolu aynı zamanda etki alanındaki hükümetler ile uyumlu çalışabilmesinden geçmektedir. Bu nedenle Balkanlar, Orta Doğu ve Orta Asya fark etmeksizin, bu coğrafyalardaki siyasi seçimler de, yapmış olduğumuz kültürel ve insani çalışmalar kadar hatta daha fazla önemlidir.

Mevcut bu dönemlerde Türkiye bu ülke seçimlerinde kendi adaylarını çıkarabilmeli, Türkiye lehtarı adayları hem saha hem de kamuoyu nezdinde destekleyebilmeli, propoganda süreçlerini yönetebilmelidir. Bu politika; ABD ve çeşitli devletlerin büyükelçi ile kurum ve kuruluşlarının yapmış olduğu faaliyetler incelendiğinde o devletlerin içişlerine karışmak değil, coğrafyadaki tüm devlet ile toplumların menfaatlerini korumak olacaktır.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 05.10.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/dis-politikayi-akisina-birakmamak

Yeni Dünya Düzeni: Erdoğan ve Trump

MTTB yıllarından İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na, oradan da Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığına uzanan siyasi bir ömür: Recep Tayyip Erdoğan. 2002 yılından günümüze kadar gelen AK Parti iktidarıyla da soluksuz liderliği de halen devam ediyor. Bir yandan da Türkiye’nin 2002’den beri süregelen değişimine öncülük ediyor. Türkiye’nin geride kalan 16 yılda siyasetten ekonomiye, toplumsal ve sosyal yapıdan, hukuki ve kalkınma reformlarına değin bir çok alanda önemli mesafeler kat ettiği şüphesiz. Ama bunlardan belki de en önemlisi Türkiye’nin uluslararası platformlarda proaktif bir şekilde ön plana çıkışıdır.

 

Türkiye bugün uluslar üstü siyasette insani diplomasisi, insan haklarını, adalet ve barışı savunuşuyla ne yazık ki yalnız başına bir koltukta da oturuyor. “New World Order” yani “Yeni Dünya Düzeni” küresel siyasette sıkça kullanılan bir kavram oldu hep. Başını ABD’nin çektiği küreselci blok insan haklarını, barış ve adaleti sömürerek Afganistan’da, Bosna’da, Irak’ta o yeni düzeni kurmaya çalışmadı mı? Yeni olan ne tartışılır ama eski ve daima olan dünya düzenini hep gördük, bir örneğine de 73. BM Genel Kurulu’nda şahit olduk.

 

Genel kurul toplantısı iki şaşırtıcı konuşmacı ve konuşmaya sahne oldu. Bunlardan biri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan iken, diğeri ise ABD Başkanı Donald Trump ve konuşmalarıydı. “Yeni Dünya Düzeni”nin ne olduğunu BM’de reform diyerek, adalet, eşitlik, barış diyerek dillendiren Erdoğan’dı. Trump ise sadece ABD dedi. Erdoğan “Dünya Beşten Büyüktür” derken Trump yalnızca ABD herkesten büyüktür dedi.

 

Erdoğan ekonomik savaşlara son derken, Trump ekonomik yaptırımlarla dünyayı tehdit etti. Trump insan haklarına ve küreselleşmeye sırt dönerken, Erdoğan ise düzeni, küreselleşmeyi ve insan haklarını savundu. Nitekim dünya Türkiye’nin ve Erdoğan’ın dünya insanlığının ve vicdanının sesi olduğunu bir kez daha gördü. Gerçek şu ki; eğer barış ve adalet temelli bir küresel yönetim sistemi kurulacaksa yıllardır bunun mücadelesini veren Erdoğan ile Türkiye işte bu yönetim sistemini öncüsü olacaktır.

 

İskender Güneş: Trump’la Yeni Dünya Düzeni

 

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın da iştirak ettiği 73. BM Genel Kurulunda yaptığı konuşmayla küresel sistemin ve düzenin yeni bir çağa girdiğinin vurgusunu yapan ABD Başkanı Donald Trump 21 trilyon dolar toplam borcu ve 915 milyar dolar bütçe açığı olan ülkesinin daha fazla içine kapanacağının sinyallerini verdi.

Beyaz Saray Kıdemli Danışmanı Stephen Miller tarafından hazırlanan konuşma metninde ABD’nin aşırı sağ kesimi olarak nitelendirilen Evanjeliklerin dünya görüşünün yansıtıldığı görülmektedir. Konuşmanın içeriğinde anlaşıldığı üzere küresel sistemin artık daha fazla dışlayıcı ve kendi ekseni etrafında dönen bir ABD göreceği anlaşılmaktadır. Günümüzde kendi ülkesini koruma maksadıyla refleks gösteren Pentagon, CIA ve diğer kurumların da buna göre kendilerin şekillendirdikleri anlaşılmaktadır. Dünya üzerinde barışın tesis edilmesi iddiası ile kurulmuş olan BM çatısı altında ABD’nin artık daha fazla kendisi için hareket edeceğinin ifade edildiği konuşmada, küresel barışın ise artık daha fazla üzerinde durulmayacak bir mesele halini aldığı görülmektedir.


Kendisinin yönetimde olduğu iki yıllık başkanlık dönemini dikkate alarak kendisine kadar tüm başkanların yaptıklarını dikkate almayan bir tavırla yaptığı konuşmanın salondan aldığı ironik tepkinin de pek önemsenmediği konuşmasında “Önce Amerika” sloganını kullanan Trump yönetimi, yalnız kalmaya doğru hızla yol alan bir Amerika olgusunun gittikçe güçleneceği bir sürece girdiğinin de işaretini vermiş oldu.

 

İsrail’in kuruluşunun 70. yılını kutlayan ve gelişen bir demokrasi olarak niteleyen ifadeleriyle ve Kudüsü İsrail’in başkenti olarak tanımasıyla da Evanjelik seçmen kitlesine göz kırpmaktadır.  Bölgeyi kendi kutsal toprakları olarak gören kitlenin gittikçe yalnızlaştığı bir sürece istekli bir biçimde sürüklenirken, bir yandan da bölgede kendisine yeni müttefik arayışı içerisinde “Arap NATO” kurmak için yeni adımlar attığını da kaydetmek gerekir.

Yaptığı konuşmasında İran’ı doğrudan düşman olarak niteleyen Trump; Çin, AB, OPEC, Uluslararası Ceza Mahkemesi ve DTÖ gibi birçok küresel devlet ve kuruma da farklı yöntem usullerle konuşmasında tehditkar bir üslupla yer verdi. ABD’nin savunma bütçesinin 716 milyar dolar seviyelerini gördüğünü belirten Trump, esasında katılımcı ülkeleri üstü örtülü bir biçimde tehdit etmekten de geri kalmadı.

 

ABD Hava Kuvvetlerine bağlı bir B-52 nükleer kapasiteli bombardıman uçağının, iki Japon savaş uçağı ile birlikte 26 Eylül 2018 tarihinde Çin’in “Hava Tanımlama Sahası” olarak bilinen bölgeyi ihlal etmesinin de bu ifadelerin basit bir tehdit olmaktan öte artık bir gövde gösterisine döndüğünü göstermektedir.

 

Erdem Eren – Beyaz Hareket Vakfı Genel Sekreteri

İskender Güneş – Beyaz Hareket Vakfı Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı

Yayın Tarihi: 28.09.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/yeni-dunya-duzeni-erdogan-ve-trump

Zihinsel Dönüşüm: Yeni Ekonomi Programı ve Teknofest

Türkiye, Rusya ve İran üçgeninde gelişen İdlip bilmecesinin yanında bu hafta 2 önemli olay daha ülkemizde gerçekleşiyor. Bunlardan biri “2019-2021 Yılı Yeni Ekonomi Programı” iken diğeri ise 3. Havalimanı yerleşkesinde gerçekleşen “Teknofest”tir. Bu iki olay aynı zamanda bir zihinsel dönüşümün başladığını da bizlere gösteriyor.

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak Türkiye’nin 2019-2021 yıllarını kapsayan “Yeni Ekonomi Programını” kamuoyuyla paylaştı. Ekonomik olarak teknik yorumlardan daha ziyade bazı sorunların artık daha net saptanıp, çözüm önerilmesi bakımından bir zihinsel dönüşümü içerdiğini öne çıkarmak gerekiyor. Program Türkiye’nin enflasyonla ve cari açıkla mücadelesi, özellikle kamu tasarruflarının arttırılması ve ihracatta katma değer odaklı değişim gibi ana sorunlarının artık daha fazla dikkate alınacağını gösterdi. Asıl mesele tabii ki bu dikkatin eyleme dönüşmesidir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yerel seçimlere yönelik teşkilat mensuplarına vatandaşlara karşı “kravatlarınızı çıkarın” cümlesi aklımıza geliyor. Her ne kadar bu vatandaşlara karşı kibirli olmayın, onlar gibi olun demek olsa da bunu tasarrufla ilişkili de yorumlayalım. Kamu yöneticileri, teşkilat mensupları ve siyasetçiler lüks takım elbiseler, makam araçları, modern binalar vs. ile bir hayat yaşarken kravat çıkarmalarının vatandaş ve devlet nezdinde etkisi ne olabilir ki?

Kamunun gerçekten tasarruf yapması, devletin kıt kaynaklarını nitelikli, verimli ve etkin kullanması, özel sektörü ve vatandaşları da bu noktada teşvik etmesi gerekiyor. Kurumlarımızın ve yöneticilerimizin kibirden ve lüksten arındırılıp, üretici düşünceye ve üretime odaklanması, üretici düşünceye sahip ve vizyoner isimlerin önünün açılması şart. İşte bunun en güzel örneklerinden biri “Teknofest” değil mi?

İstanbul 4 gün boyunca teknolojinin konuşulacağı bir festivale ev sahipliği yapıyor. Bu da bir zihinsel dönüşümdür. Üreten isimler hünerlerini, projelerini ve vizyonlarını yarıştırıyor. Ülkemiz için en çok umut vadeden programlardan biridir bu. Ekonomiden siyasete, akademiden bilime, sanattan spora ülkemizin tüm sinir uçlarına kadar ihtiyacımız olan zihinsel dönüşümdür bu. Üretmek üretmek üretmek… Bilim üretmek, teknoloji üretmek, ürün üretmek, hizmet üretmek…

Bugün siyasetten ekonomiye, savunma sanayinden bilim ve sanata birçok alanda üretmezsek, üreten insanların önünü açmazsak yarınımız olmaz. Bunun en güzel örneği de işte Teknofest’tir. İhtiyacımız olan bu üretici düşünceyi bir sistem ve metodoloji çerçevesinde siyasete, ekonomiye, eğitim sistemine kamu, özel sektör ve vatandaşlarımızın iştirakiyle hakim kılmaktır. “Yeni Ekonomi Programı”nda olduğu gibi sorunlarımızı net saptayıp, “Teknofest”te olduğu gibi düşünerek, üreterek ve uygulayarak çözmeliyiz. Kurtuluşumuz bu: Zihinsel dönüşüm, üretici düşünce ve üretmek…

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 21.09.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/zihinsel-donusum-yeni-ekonomi-programi-ve-teknofest

İdlip’ten Ekonomi ve Yerel Seçimlere Türkiye’nin Yoğun Gündemi

Haftalar önce özel bir televizyon kanalının muhabiriyle telefonda Türk-Rus ve Türk-Amerikan ilişkileri üzerine bir görüşme yaptık. Görüşmede ikili ilişkileri ve kriz noktalarını değerlendirdikten sonra, Suriye konusunu da konuştuk. Muhabir Rus tarafıyla bir röportaj yapılacağını, bana göre hangi soruları sorması gerektiğini iletti. Sorularımdan biri Suriye üzerineydi. Ona temel olarak şunu söylemiştim; “Suriye’nin geleceği ve/veya İdlip konusunda ABD Rusya’ya Türkiye’yi saf dışı bırakarak anlaşma teklif ederse ne olacak? Rusya’nın Türkiye ile kurduğu ittifak Suriye temelinde daha ne kadar sürebilir? Rusya Türkiye’yi kaybetme pahasına Suriye konusunda karar alabilir mi?”

Gündemimiz İdlip… Bir süredir İdlip’e Esad rejiminin askeri operasyon düzenleyeceği konuşuluyordu. Bu iddiaya Rus uçaklarının İdlip’i bombalaması da eklenmişti. Türkiye İdlip’e yönelik askeri operasyona sıcak bakmıyor. Çünkü şehirde 3 milyondan fazla nüfus barınırken, herhangi bir operasyonda Türkiye’ye doğru yeni bir göç dalgasının başlamasından korkuluyor. Türkiye’nin mevcut ekonomik sorunlarını düşündüğümüzde bu sonuç Türkiye için oldukça vahim olur. Rusya’nın İdlip’in ikiye parçalanarak Türkiye ve rejimin kontrolüne verilmesini savunduğu haberleri geliyordu. ABD ise samimiyeti sorgulansa da sivil katliamların olacağını öne sürerek operasyona karşı çıkıyordu.

Gelelim sorumuza: Rusya ve ABD Türkiye’yi saf dışı bırakarak Suriye’nin geleceği konusunda anlaşırlar mı? Rusya Türkiye’yi kaybetme pahasına Suriye konusunu çözmek ister mi? Bunu zaman gösterecek ama Suriye konusunda Türkiye ve Rusya arasındaki ittifakın İdlip konusunda sarsılacağı bir gerçek. Bu sarsıntının şiddeti Tahran’daki Türkiye, Rusya ve İran arasında düzenlenen üçlü zirvede de hissedildi.

Zirve öncesi Putin’in İdlip konusunda operasyonda ısrar edeceği görüşü üzerinde duruluyordu. Erdoğan’ın bu konuda ki tavrı merak konusuydu. Beklenen de oldu. Erdoğan Türkiye’nin ve bölgedeki sivillerin çıkarlarını ve ateşkesi sonuna kadar uluslararası kamuoyunun gözü önünde şiddetle savundu. Adeta tüm dünyaya insan hakları daha da öteye insanlık dersi verdi. Rusya ve İran İdlip’teki teröristlerin temizlenmesi gerektiğini, İran ise Esad rejimi ile işbirliği yapılmasını ve ABD’nin Fırat’ın doğusundan çıkarılması gerektiğini savundu.

Türkiye masadan eli ne kadar güçlü kalktı tartışılsa da, Türkiye’nin bölgeye yönelik operasyona sonuna kadar dur diyeceği açık, mevcut şartlar göz önünde bulundurulduğunda yapması gereken de bu gibi gözüküyor.

Spekülatif Döviz ve Enflasyon Hareketlerinden Yerel Seçimlere…

Türkiye’nin dış gündemi kadar iç gündemi de oldukça yoğun seyrediyor. Haftalardır spekülatif döviz hareketleri ve manipülasyonlarla mücadele edilirken, artık gündemimizde spekülatif enflasyon hareketleri ve manipülasyonları da var. Af tartışmaları ve ardından gelen yerel seçimlere ilişkin açıklamalar da ülkece bizleri meşgul ediyor.

Dövizin istikrarlı düşüş eğilimine bir türlü girememesi, bunun üstüne bir de başta temel tüketim malzemeleri olmak üzere birçok üründe yaşanan gramaj düşüşleri ve fiyat artışları yani reel ya da spekülatif enflasyonist manipülasyonlar da eklenince vatandaş oldukça bunalmaya başladı. Merkez bankasının faiz arttırıcı kararı ise hem devletimize hem de milletimize 62 milyar TL yeni yük olarak yansıyacak. Bunun etkileri de uzun vadeli herkese yansıyacaktır. Gündem ekonomik sorunlarla bu kadar meşgulken yerel seçim tartışmalarının başlaması bizlere hiç de doğru gelmiyor.

AK Parti ve MHP arasındaki Cumhur İttifakının yerel seçimlerde de devam edeceği görüşü, ittifakın elini özellikle CHP’ye karşı oldukça güçlendirecektir. Başta İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyükşehirlerin yanı sıra CHP’nin güçlü olduğu Trakya ve Ege bölgelerinde MHP tandanslı adayların CHP adaylarına karşı daha mücadele edebilir olacağı açık bir gerçek. Ancak genel seçimdeki Millet İttifakı adayları CHP, İP ve SP şimdiden yerel seçimlere yönelik yatırım yapmaya başlayıp, hükümeti ekonomi üzerinden köşeye sıkıştırmaya başladılar bile.

Hükümetin yerel seçimleri gündemde tutmasından daha çok ekonomik sorunların çözümüne odaklanması daha yararlı olacak gibi görünüyor. Önümüzde seçimler olağan seyrinde yapılırsa 6 aylık bir süreç var. Ancak ekonominin performansı ve gidişatı bu seçimlerin öne alınmasıyla sonuçlanırsa şaşırmamak da gerek.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 7.9.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/idlip-ten-ekonomi-ve-yerel-secimlere-turkiye-nin-yogun-gundemi

Krizi Fırsata Dönüştürmek

Şüphesiz ki haftalardır ülkece en büyük gündemimiz Türkiye-ABD arasındaki sözde rahip Brunson temelli başlayan siyasi ve ekonomik kriz. Farkında mısınız bilmiyorum ama toplumların en büyük afyonu olarak nitelendirilen futbol yani süper lig bile bize bu gündemi unutturamıyor. Türkiye’nin döviz üzerinden verdiği mücadele hem devlet hem de millet olarak onurlu bir direnişe de dönüştü.

Bunun meyveleri olarak hem dolarda hem de avroda düşüş eğilimi gösterdi. Devam edecek mi göreceğiz. Sürdürülebilir olması yolunda hükümetin hamleleri de ard arda geldi. Bu hamleleri ABD ürünlerine konulan ek vergiler ve ABD ürünlerine yönelik yapılan boykot çağrısı izledi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geçtiğimiz günlerde ABD ürünlerine karşı boykot çağrısını devletin zirvesi olarak dile getirerek yerli ürünlerin ya da muadil ürünlerin tercih edilmesini söyledi.

ABD ile yaşanan döviz ve ekonomi temelli bu kriz bana bir şeyi hatırlattı. Yıllar önce bir ekonomist hocam her derste “Çincede kriz fırsat demektir” sözünü tekrarlar dururdu. Ülke olarak bu söylemi ezberleyip defalarca kendimize hatırlatmamız gerekiyor. ABD ile yaşanan bu krizi gelin fırsata çevirelim. Başta kamu kurumları olmak üzere özel sektör ve vatandaşlar olarak mümkün olduğunca yerli ürünleri tercih edelim. Burada mesele sadece ABD ürünleri de değil.

İlk olarak kamu kurumlarında hem demirbaşlarda hem de ihale ve diğer teknik işlerde yerli ürün varsa onu kullanalım. Başta belediyeler olmak üzere tüm kurumların ihale ve satın alımlarına yerli ürün şartı koyalım. Özel sektörün yerli ürün kullanımına teşvikler verelim. Vatandaşların yerli ürün seçmesi noktasında indirimler ve vergiler gibi caydırıcılıklarla yönlendirmelerde bulunalım.

ABD ile yaşanan bu krizi fırsata çevirmede en büyük sorumluluk tabii ki hükümete düşüyor. AK Parti 16 yıldır özellikle üretim ekonomisine geçmediği noktasında sıkça eleştirildi. Bu eleştirilerin haklı yönleri de haksız yönleri de elbette var. Ancak konumuz bu değil. Geçmişi bir kenara bırakıp hükümet, kesin bir kararla yapacağı tüm yatırımlar ve projelerde katma değer üretilmesi hassasiyetini takınmalıdır.

Hükümetin kısa ve orta vadede yapabileceği en büyük hamle ithalatı ve tüketimi azaltıcı,  tasarrufu ise arttırıcı önlemlere derhal başlamasıdır. Bu nedenle ulusal boyutta tasarruf seferberliği başlatılmalı, vatandaşın yerli mala yönelmesi adına yönlendirici ve tüketim alışkanlıklarını değiştirici eğitimler ve bilgilendirmeler yapılmalıdır.

Son olarak hükümetin kısa ve orta vadede yapabileceği en önemli bir diğer strateji ise ithalatı azaltıcı önlemler ve hamlelerdir. İlk olarak Türkiye’nin acilen bir üretim strateji planı oluşturulmalı, güçlü olduğu sektörlerden devletin teşviği ile ithalata bağımlı olunan sektörlere sermaye, tecrübe ve işgücü transferi yapılmalıdır. İthalata bağımlı olunan en ciddi sektörler listelenmeli, tespit edilen ve aciliyet gerektiren sektörlere yatırım yapılarak, üretim planlaması şekillendirilmelidir.

ABD’nin Türkiye’ye yönelik ekonomik yaptırım sözleri ilk değil. Aynı ABD; Almanya, Suudi Arabistan, Katar, Rusya ve Çin’e cezalar kesmedi mi? Yine aynı Almanya, Temmuz ayında 20 Milyar Avro bütçe fazlası açıklamadı mı? Üretirsek, güçlü ve bağımsız bir ekonomiye sahip olursak, dışarıdan gelen müdahale ve yaptırımlara yönelik direncimizde o kadar kuvvetli olur. Devlet ve toplum olarak eğitimden kültüre, bilimden sanayiye, askeri teknolojiden birçok sektöre kadar üretmenin farkına varalım. Üretmeyi ve üretken düşünceyi en büyük ilke olarak benimseyip, her krizi bir fırsat olarak görelim.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 17.08.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/krizi-firsata-donusturmek

Mücadele, Uzlaşma, Boyun Eğme

24 Haziran Seçimlerinden beri büsbütün bir ülke olarak tek bir gündeme hapsedildik: Dolar ile cezalandırılmak. FETÖ’nün 15 Temmuz hain darbe ve işgal girişimi sonrası Türkiye – ABD ilişkilerinin uçuruma sürüklendiği herkesin malumu. Türkiye 2 yıldır süreci rasyonelce yürütmeye çalışırken, ABD ise diplomasi de “hem suçlu hem güçlü” tavrını sürdürmeye devam ediyor.

Türkiye defalarca haklılığını hem ulusal hem de uluslararası kamuoyunda ilaveten ikili görüşmelerde ABD’ye iletse de ne FETÖ ne de PKK/PYD noktasında neredeyse hiçbir kazanım elde edilemedi. Türkiye bu dönemde ABD ile gerilen ilişkileri diplomasi yoluyla düzeltmeye çalışırken, bu gerilen ilişkilerden doğan zararları da Rusya ve Çin gibi ülkeler ve bloklarla geliştirdiği ilişkilerle çözmeye çalıştı.

Gelinen süreçte Türkiye rasyonel adımlarının ve attığı adımların sonuçlarını yaşıyor. Gerçek şu ki; ABD ile anlaşmazlık yaşadığınız noktalar varsa Rusya, Çin veya Türkiye olmanız, sahip olduğunuz siyasi, askeri ve ekonomik gücün önemi yoktur. Ya ABD’nin isteklerine boyun eğersiniz ya da ABD’ye direnip bedel ödersiniz, kazanırsınız ya da kaybedersiniz. Biz de Dolar üzerinden bedel ödüyoruz. Haklıyız ama mevzu bu…

  • 15 Temmuz’un arkasında FETÖ ve ABD mi var? Evet…
  • Türkiye’de, Irak’ta, Suriye’de PKK/PYD’ye destek veren ABD mi? Evet…
  • Türkiye’yi istikrarsızlaştıran birçok olayın sorumlusu ABD mi? Evet…
  • Türkiye’yi Dolar üzerinden cezalandıran ABD mi? Evet…

Türkiye haklı; FETÖ, PKK/PYD ile mücadelesini sürdürmeli, bağımsız iç ve dış politikasını hatta ekonomi ve enerji politikalarını sürdürmeli, askeri modernizasyonunu ve atılımlarını sağlamalıdır. İşte bunları yaptığınızda yine ABD’nin sözde rahip Brunson üzerinden yaptırımlarıyla karşılaşıyorsunuz.

Sonuç olarak Türkiye’nin önündeki yollar belli; Mücadele, uzlaşma ya da boyun eğme. Türkiye ya bağımsızlığını korumak ve kendi politikalarını Ankara’dan belirlemek adına tüm yaptırımlarla mücadele edecek kazanacak ya da kaybedecek, ya ABD ile tavizler vererek uzlaşacak ya da ABD’nin isteklerine boyun eğecek. İşte bunların sonucunu zaman gösterecek…

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 10.08.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/mucadele-uzlasma-boyun-egme

Türk-Amerikan İlişkilerinde Yeni Perde ve Türkiye’nin Çıkış Yolu

Geçtiğimiz hafta Amerikalı sözde rahip Brunson’un salıverilmesi konusunda Türkiye ile ABD arasında büyük çaplı bir kriz patlak vermiş, bunun neticesinde ABD Brunson’ın salıverilmemesi halinde yaptırım uygulamaya başlayacağı tehdidinde bulunmuştu. O yaptırımlar bu hafta birer birer ortaya çıkmaya başladı.

ABD ilk olarak İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile Adalet Bakanı Abdülhamid Gül’ü hedef tahtasına oturturken; ilgili Bakanların ABD’deki mülkiyetlerinin bloke edileceği ve ABD’li kişi ve kurumların iki Bakanla iş yapmasının engelleneceği ilan edildi.

Her ne kadar bu yaptırımlar makro ölçüde yaptırımlar olmasa da; ABD açıkça Türkiye’yi sözde rahip Brunson konusunda boyun eğdirmeye çalıştığı ortada. ABD ya da ABD’deki güçlü Evanjelist ve Siyonist ittifak sadece bazı konularda Türkiye’yi değil, ticaret savaşında Çin’i, ekonomik yaptırım ve cezalarla Almanya’yı da hizaya getirmeye uğraşıyor. Yani bu sadece Türkiye’ye yönelik bir tavır değil. Ancak bizi bu gerilimin nerelere gideceği yakından ilgilendiriyor.

ABD sömürgeci bir zihniyetle hareket ediyor. Bağımsız olmaya, ABD karşısında güçlü durmaya, siyasal, askeri ve ekonomik olarak kendi kararlarını Washington’dan izinsiz vermeye kalkanları cezalandırmaya niyetleniyor. Her ne kadar ABD sömürgeci zihniyetli bir devlet olsa da; Türkiye “içişlerine ve hukuk sistemine” müdahale edilebilecek bir sömürge devlet değil, ABD’nin her şeyden önce haddini bilmesi gerekiyor.

Açık bir gerçek var ki; ABD yönetiminde güçlü bir pozisyona sahip Evanjelist – Siyonist blok Türkiye’ye özellikle de Erdoğan yönetimine ciddi bir cephe açmış durumda. Diplomatik kanallarla bu krizin derinleşmesi ne kadar engellenebilir süreç gösterecek ancak bu bloğun gerçek niyetlerinin doğru analiz edilmesi şart.

Bu blok; Erdoğan yönetimini koşulsuz şartsız devirmek mi istiyor? Yoksa Çin ve Almanya örneklerinde hatta Suudi Arabistan’da olduğu gibi ekonomik hamlelerle cezalandırıp boyun eğdirmek mi istiyor? Türkiye’nin bu noktada ciddi bir niyet okumasına ihtiyacı var. Bu okumaya göre de Türkiye; ABD’nin olası diğer hamlelerine yönelik kısa, orta ve uzun vadeli stratejiler ve planlar hazırlayarak, önlemler almalıdır.

Şüphe yok ki özellikle dış politikada eskisi gibi yönü sadece ABD ve AB ekseni olan bir Türkiye yok. Hal böyle olunca da; Türkiye’nin başta Balkanlar, Orta Doğu ve Afrika’nın yanı sıra Rusya ve Çin ile olan bağımsız ilişkileri ABD’yi rahatsız ediyor. Ülkesel ve bölgesel bu ilişkilerin yanı sıra Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü, BRICS ve ASEAN ile de derinleştirdiği ilişki ağı ve olası üyelik gündemleri ABD’nin sinir harbini oldukça yükseltiyor.

Türkiye’nin olası Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS üyelikleri özellikle siyasi ve ekonomik olarak elini hem küresel anlamda hem de ABD ve AB’ye karşı çok güçlendirecek. Türkiye AB’nin kapısında bekleyen bir ülke konumundan, AB olmasada olur diyen bir devlet pozisyonuna yükselecek. Diğer yandan ABD’ye karşı ise askeri, siyasi ve ekonomik anlamda bağımlılığını büyük oranda azaltarak, özelikle dış politikada kendi menfaatlerini derinden ilgilendiren küresel ve bölgesel konularda ABD’den bağımsız kararlar alabilme potansiyelini de arttıracak.

Her geçiş dönemleri sancılı olduğu gibi bu süreçte oldukça sancılı olabilir. Özellikle ekonomik olarak BRICS destekli sermayenin Türkiye’ye girişi geciktikçe Türkiye’nin ABD karşısındaki ekonomik direnci daha da kırılacaktır. Malum doların hali ortadayken Türkiye’nin bir yandan ABD ile olan ilişkilerini diplomatik yollarla normalleştirmeye çalışıp, diğer yandan ekonomik önlem ve düzenleyici hamlelerini hayata geçirmesi gerekiyor.

ABD’nin olası yeni hamleleri ne olur bilinmez ama Türkiye’nin çok yönlü dış politika ile ekonomik ağını çeşitlendirme çabasından vazgeçmemesi elzem. Türkiye eğer küresel bir aktör olmak istiyorsa, tüm bedelleri göze alıp yoluna devam etmeli. Bu nedenle Türkiye;

  • Başta Şanghay İşbirliği Örgütü, BRICS ve ASEAN gibi uluslararası örgütlerle ilişkilerini derinleştirmeli,
  • AB ya da NATO’ya bir alternatif ya da onlardan vazgeçirecek bir şans olarak da görmemeli,
  • Küresel siyasi, askeri ve ekonomik fırsatları kovalayarak bu üç eksende küresel etkisini arttırmalı,
  • Balkanlar, Orta Doğu, Afrika, Orta Asya, Güney Amerika gibi bölgelerde siyasi, askeri ve ekonomik ittifak arayışını sürdürmeli hatta yeni işbirliklerinin kurulmasına öncülük etmelidir.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 3.8.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/turk-amerikan-iliskilerinde-yeni-perde-ve-turkiye-nin-cikis-yolu

Türkiye-ABD İlişkileri ve Tarihsel Kırılım Gereği

Seçimleri atlatıp yeni kabine ile yeni dönemin icraatlarını beklerken, devlet ve millet olarak yeni bir gündemi karşımızda bulduk. 15 Temmuz’da ABD’de mukim bulunan Gülen’in elebaşlığını yaptığı FETÖ’ nün hain darbe ve işgal girişimi, Türkiye-ABD ilişkilerinde derin bir uçurum açmıştı. O zaman mevcut ABD Başkanı Barack Obama’ydı, Kasım 2016’dan beri de Donald Trump. Değişen ne oldu? Gülen Türkiye’ye iade mi edildi? Yoksa ABD’de bulunan tüm FETÖ’cüler paketlenip Türkiye’ye hediye mi gönderildi? Bunların hiçbiri olmadı.

Halkbankası krizi, S-400 krizi, F-35 ve kredilerin verilmemesine yönelik tehditler, Suriye’de PYD/PKK’ya sağlanan destekler gibi birçok önemli kriz Türkiye ve ABD arasında cereyan etti. 15 Temmuz darbe ve işgal girişiminin arkasında hem FETÖ hem de ABD’nin açıkça olduğu gerçeğini de unutmayalım. Hangisinde yoklardı ki? 60? 71? 80? 28 Şubat?

Bunların nedeninin de apaçık ve net olduğunu da söylemek gerekir. Türkiye ne zaman kendi kararını Ankara’dan ve millet iradesiyle vermeye kalkışsa hep bir karşılık bulmuştur Washington’dan. Rahmetli Menderes’in Moskova’daki girişimleri, Rahmetli Özal’ın Türk-İslam sentezi, Rahmetli Erbakan hocanın İslami dik duruşu ve D-8 ideali ne ile sonuçlanmıştır? Erdoğan’ın dik duruşu da 17-25 Aralık ve 15 Temmuz darbe ve işgal girişimleri, Gezi olayları, Hendek ve Çukur eylemleri gibi bilumum darbeyle paramparça edilmeye çalışılmadı mı?

ABD’de başkan Demokrat’ta olsa Cumhuriyetçi de olsa, Katolik, Protestan veya Evanjelist de olsa ABD kendi emrinden çıkan, kendi başına siyasi, ekonomik ve askeri olarak hem ulusal hem de uluslararası kararlar alan bir Türkiye istememiştir ve istemeyecektir. Bunun başka bir açıklamasıda yoktur.

Türkiye’deki birçok kirli eylemin altından ABD uzantılı virüsler çıkarken, daha 15 Temmuz unutulmamışken ve Gülen Türkiye’ye ABD tarafından iade edilmezken; ABD utanmadan S-400 konusunda ve sözde rahip gerçekte ajan Brunson bahanesiyle Türkiye’yi uluslararası kamuoyunun gözü önünde açıkça tehdit ediyorsa bilin ki sebebi yukarıda saydıklarımızdır.

ABD küresel bir güç müdür? Evet, ABD dünyaya siyasi, ekonomik ve askeri olarak yön veren hâkim bir küresel güçtür? Gerçekçi olmamız gerekirse ne diplomatik olarak, ne siyasi, ekonomik ve askeri olarak Türkiye’nin tek başına ABD ile mücadele etmesi mümkün de değildir. Ancak ortada apaçık bir gerçek vardır ki, Türkiye mücadelesinde haklıdır. Hak güç getirmese de, güçlü durmak için inanç vermektedir.

Türkiye’de bu gerçekleri bildiği için hem Rusya hem de Çin ile siyasi, ekonomik ve askeri ilişkilerini maksimize ederek, diğer bir yandan özellikle Batı’da başta İngiltere olmak üzere siyasi ve ekonomik köprüleri yıkmayıp geliştirerek ABD’nin Türkiye’ye yönelik doğrudan ve/veya dolaylı müdahale ve yaptırımlarına karşı ayakta durmaya çalışmaktadır. Açıkça Türkiye hamasi söylemlerden ziyade gerçekçi adımlarla hem hakkını savunmakta hem de olası kayıplarını minimize etmeye gayret göstermektedir.

ABD rahip Brunson’ın salıverilmemesi halinde Türkiye’ye en ağır ekonomik yaptırımlar uygulanacağı konusunda açıkça tehdit etti. Peki, 15 Temmuz’dan beri yapılan ekonomik saldırılar ve özellikle Dolar üzerinde yaşanan spekülatif hareketler neydi? ABD Türkiye’deki birçok kirli eylemi gerçekleştirecek kadar Türkiye’yi iyi bilse de, Türkiye’yi ve bu milleti hala iyi de tanıyamamıştır. Bu millet aç kalırda, bağımsızlığından ve iradesinden taviz vermez.

Bu söylemi hamasi algılamamak gerekiyor. Türkiye eğer küresel bir güç olmak istiyorsa, ne ABD ne de Rusya tarafından sınırlarına hapsedilmiş, talimatla yönetilen bir devlet olmak istemiyorsa, bağımsızlığına önem vermek ve dik durmak zorundadır. Diplomatik, siyasi, ekonomik ve askeri gerçeklikler küresel siyasette aleyhimize de olsa, hâkim güçlerden biri olmak için tarihsel bir kırılım yaşamak zorundayız. Bunun bedelleri askeri de olabilir, ekonomik de olabilir, katlanmayı da bilmeliyiz. Üretmeliyiz, güçlenmeliyiz, hem ulusal hem de uluslararası siyasette duygularla değil akılla hareket etmeliyiz. Tarihten ders almalı, geleceğimizi doğru temellerin üzerine kurmalıyız.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 27.7.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/turkiye-abd-iliskileri-ve-tarihsel-kirilim-geregi

Yeni Kabinenin Mesajları

24 Haziran seçimleri sonrasında yeni sistemin yeni ve ilk kabinesi de belli oldu. Merakla beklenen Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay olurken, bir önceki kabineden Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da yerlerini korudu. Geri kalan 13 bakanlığa Berat Albayrak’ı ayrı tutarsak yeni isimler atandı. Berat Albayrak ise Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığından Hazine ve Maliye Bakanlığına geçiş yaptı.

Yeni kabinenin kamuoyunu şaşırtan iki üyesi de vardı. Cumhurbaşkanı Başdanışmanlarından Mustafa Varank yeni kabinede Sanayi ve Teknoloji Bakanı görevini devralırken, mevcut Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’da Milli Savunma Bakanlığı görevine getirildi. Akar’ın Bakanlığa getirilmesi Genelkurmay Başkanlığı’nın Milli Savunma Bakanlığına bağlanması ihtimalini gündeme getirdi.

Kurulan yeni kabinenin en belirgin özelliği alanında uzman kişilerden oluşan teknokrat bir kadro olması gibi görünüyor. Örneğin; Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Mehmet Cahit Turan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum ve Gençlik ve Spor Bakanı Mehmet Kasapoğlu bakanlıkları ve merkezi idare kuruluşları bünyesinde uzun süredir görev yapan isimlerdi.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy, Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ve Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan ise özel sektörün yanı sıra sivil toplum kuruluşlarında alanlarında çalışmış uzman ve deneyimli isimlerdi.

Bürokrasi ve iş dünyasından harmanlanan bu yeni kabine kamu-özel dengesini de sağlam bir şekilde kurmuş, hem bürokratik sorunların çözülmesi hem de özel sektörün taleplerinin karşılanması hususunda ümit vaat ediyor. Yeni dönemde “ekonominin” hükümet politikalarının ana omurgası olacağını da bizlere gösteriyor.

Toplumun en temel beklentilerinden biri FETÖ ile mücadele noktasında FETÖ’nün siyasi ayağına yönelikte değerlendirmelerin yapılmasıydı. Yeni kabinenin bu beklentilere göre de oluşturulduğu izlenimine sahip. Ayrıca yeni dönemde başta FETÖ olmak üzere PKK-PYD terör örgütleriyle de mücadelenin daha güçlü süreceği mesajı da veriliyor.

Geçtiğimiz haftaki “Yeni Kabine, Cumhur İttifakı ve Yerel Seçimler” adlı yazımda yeni kabinenin Türkiye’yi 2023 hedeflerine taşıyacağını söylemiş; bu kapsamda ekonomi yönetiminin, sanayi ve teknoloji, dış politika, enerji ve tabii kaynaklar, milli eğitim, kültür ve turizm ile gençlik ve spor bakanlarının oldukça önemli olduğunu vurgulamıştım.

Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanlığı’na getirilmesi piyasalarda olumlu karşılanmasa da Albayrak’ın orta ve uzun vadede deneyimi ve uluslararası bağlantılarıyla bunu tersine çevireceğini düşünüyorum. Ekonomi ile ilgili dikkat çeken diğer hususlarda şunlar;

  • Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına Berat Albayrak ile beraber çalışan Fatih Dönmez’in getirilmesi enerji politikaları ve projelerinde devamlılık ve istikrarı koruyacak olup, bu da enerjideki dışa bağımlılığımızın hızla azaltılmasına katkı sağlayacaktır.
  • Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli özellikle gıda sektöründeki deneyimiyle yeni gıda politikalarının ortaya konmasına hizmet edecektir.
  • Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy’un turizm sektörünün önemli firmalarından birine sahip olması “bacasız sanayi” turizmin Türkiye’deki en önemli sorunlarına hâkim olmasından ötürü ülkemizin turizm gelirlerinin katlanmasına çarpan etkisi oluşturacaktır.
  • Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan’ın özel sektörün içinden gelen bir iş insanı olması iş dünyası ile hükümet arasındaki iletişimin daha da sağlamlaşmasına faydalı olacağı açıktır.

Türkiye’nin ulusal ve uluslararası eksende çok zor dönemleri yaşadığı bir süreçte İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun görevlerini sürdürmesi ise kritik dönemlerde tecrübelerini yansıtmaları açısından oldukça mühimdir. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk ise şahsi olarak ve deneyimiyle eğitim sistemimizde heyecanla beklediğimiz dönüşümleri ve reformları gerçekleştirecek gibi görünüyor.

Yeni kabine tüm bu özellikleri kapsamında olumlu mesajlar verse de, kabineyi yeni dönemde çok zor süreçler ve toplumun talepleri bekliyor. Yeni dönemin en büyük mücadelesinin ekonomi alanında olacağı açık. Ancak aynı zamanda sanayiden bilim ve teknolojiye, enerjiden kültür ve turizme, eğitimden gençlik ve spora çok büyük reformlarında 2023’e giden yolda yapılması gerekiyor. Kısacası Türkiye’nin Cumhuriyetin 100. yılındaki konumunu büyük oranda yeni kabinenin performansları belirleyecek…

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 13.07.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/yeni-kabinenin-mesajlari

Yeni Kabine, Cumhur İttifakı ve Yerel Seçimler

24 Haziran Seçimlerinin akabinde gündemi meşgul eden üç ana konu var. Bunlardan ilki 9 Temmuz’da açıklanması beklenen yeni kabinenin nasıl olacağıyken, ikincisi AK Parti ve MHP arasındaki Cumhur İttifakının nasıl devam edeceği ve üçüncüsü ise yerel seçimlerin öne çekilip çekilmeyeceğiydi.

Yeni Kabine

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin ilk kabinesi nasıl olacak herkesçe merakla beklenen konuların başında geliyor. Yeni kabine her şeyden önce Türkiye’nin 2023 hedefleri açısından da oldukça önemli. Bu noktada ekonomi, sanayi ve teknoloji, dış politika, enerji ve tabii kaynaklar, milli eğitim, kültür ve turizm ile gençlik ve spor gibi yönetim birimleri yeni sistemin ana damarları olarak öne çıkıyor. İsim tartışmalarına girmeden yeni kabine nasıl olmalı, nasıl bir kabineye ihtiyacımız var?

  • Ekonomi: Katma değer, marka ve üretken bir ekonomi modeli ile cari açık problemini mağlup edip, Türkiye’ye çağ atlatabilecek,
  • Sanayi ve Teknoloji: Bilim, sanayi ve teknolojinin Türkiye’nin küresel bir güç olabilmesi yolunda en büyük fırsat olduğunun bilincini taşıyan,
  • Dış Politika: Yalnız konstruktivist değil, aynı zamanda realist ve idealist düşünceye de hâkim, geleneksel diplomasiyi genel geçer kalıplar ile monşer zihniyetten arındıran, modern diplomasi metotları ile kamu diplomasisinin ağırlık ve etkinliğine hız katan,
  • Enerji ve Tabii Kaynaklar: Nükleer santral projelerini hız kaybetmeden devam ettirip, yenilenebilir enerji kaynaklarının enerji yönetimi ve tüketiminde payını arttıran, yenilenebilir enerji metotlarının halk tarafından kullanımını da arttırabilecek,
  • Milli Eğitim: Üretken bir eğitim sistemi inşa edip, milli maarif şuuruyla müfredatta, eğitimci ve öğrenci zihninde devrimler meydana getirebilecek,
  • Kültür ve Turizm: Kapsamlı bir kültür politikası meydana getirebilecek, kültür politikalarıyla toplumsal bilinci dönüşüme uğratabilecek, turizmi profesyonel bir yönetim modeli ile idame ettirebilecek,
  • Gençlik ve Spor: Gençliğin ve sporun çok farklı alanlar olduğunun farkında olan, iki alanı profesyonel ve bilimsel bir metotla ele alıp, gençlik ve spor alanlarını inşaat ve dost zihniyeti ile değil, sağlıklı ve başarılı bir sistem ve nesil yetiştirme yaklaşımı ile planlayacak bir kabineye ihtiyacımız var.

Cumhur İttifakı

24 Haziran seçimleri öncesi ve sonrası da gösterdi ki Türkiye’de siyasetin istikrarı ve etkinliği ile milli bekanın güvencesi Cumhur İttifakının yani AK Parti ile MHP’nin, Erdoğan ile Bahçeli’nin ittifakından geçiyor.

Özellikle seçim sonuçları Cumhur İttifakının mecliste yasama sürecinde de devam etme zorunluluğunu ortaya koydu. Cumhur İttifakının Millet İttifakı gibi yapay bir zorlama olmadığı ve seçimler sonrasında da süre geleceği biliniyordu ancak AK Parti’nin mecliste çoğunluğu kaybetmesi beklenir bir şey değildi. Bu durum bazı şeyleri gündeme getiriyor.

İlk olarak şüphesiz ki AK Parti – MHP İttifakı mecliste yasama sürecinde de devam edecek. Ne dersek diyelim bu durum yasama sürecinde AK Parti’yi MHP’ye bir nevi bağımlı hale getirdi. Yeni dönemde MHP’nin çeşitli kazanımlar elde edebileceğini görmek sürpriz olmayacaktır. Yeni kabinede ya da hükümet sisteminde MHP tandanslı isimlerin yer alması ittifakın daha sağlıklı ve homojen devam etmesi açısından gerekli olacaktır. Bu noktada FETÖ ile mücadelenin sertçe devam edeceği eğitim ve hukuk gibi alanlarda MHP’nin görev alması örgüt ile mücadelede dirayet ve güç kazandırabilir.

Bence İttifak’ın en önemli etkinliği yerel seçimlerde yaşanabilir. Cumhur İttifakının yerel seçimlere ortak adaylarla girmesi; hem iki partinin elde edeceği belediye sayısını daha da arttıracak, hem de özellikle AK Parti’nin yereldeki oy kaybının etkisini kıracaktır. Ancak iki parti içinde en önemlisi İstanbul ve Ankara gibi büyükşehirlerin CHP’ye ya da muhalefet ittifakına geçişini engellemektir. Cumhur İttifakının yerel seçimlerde devam etmemesi ise iki parti için ciddi sonuçlarla karşılaşmalarına neden olabilir.

Yerel Seçimler

24 Haziran seçimlerinin AK Parti için en ağır sonuçlarından biri tabii olarak yaşanan oy kayıplarıdır. Bu kayıpların yerel, ulusal ve uluslararası birçok sebebi bulunsa da AK Partinin kalesi diyebileceğimiz birçok ilde ve İstanbul’da birçok ilçede Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ın oyu artarken, AK Partinin oyunun ciddi oranlarda düşmesi çeşitli soru işaretlerini barındırıyor.

İstanbul siyaset ve seçimler açısından bize Türkiye’nin laboratuarı olarak birçok inceleme yapıp, mesajlar çıkarmamıza imkân sağlıyor. 2015 seçimleriyle 24 Haziran seçimlerini karşılaştırdığımızda; AK Parti İstanbul’da 32 ilçede birinci parti olurken, sadece Başakşehir’de oy sayısını arttırılabilmiş, en çok Bağcılar’da 40.00 oy kaybederken, ortalama olarak birçok ilçede 10.000’den fazla oy kaybetmiştir.

Genel seçimler halk nezdinde büyük oranda istikrar, gelişim ve milli güvenlik gibi kodlarla algılanır. Buna rağmen AK Parti kale denebilecek birçok bölgede oy kaybetmişken, yerel seçimlerde bu oy kaybı daha fazla olabilir. Genel seçimler büyük oranda Erdoğan’ın liderliğinde yaşanırken, Erdoğan’ın liderliğinde yürütülmeyen bir yerel seçim süreci çok ağır sonuçlar yaşatabilir. Cumhur İttifakının yerel seçimlerde de ittifaka dönüşmemesi halinde AK Partinin İstanbul ve Ankara gibi büyükşehirlerde çok büyük zorluklar yaşayabileceğini de unutmamak gerekir.

Türkiye’de muhalefet partileri ile siyaseti ciddi bir akıl tutulması yaşıyor. Erdoğan’ın olduğu bir siyaset arenasında büyük oranda kazanamayacaklarını göremiyorlar, görmekte istemiyorlar. Yenilmeye doymayan güreşçiler gibiler ve Erdoğan sonrası siyaseti planlamıyorlar, ne güzel. Ancak oldu da bunu planlarsalar; Muharrem İnce’nin olası İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkan adaylığı gündeme gelebilir.

İnce, Türkiye siyaseti için kabul etmek gerekir ki bir umut değil, asla da olmayacak ancak muhalefet açısından yeni bir sinerji meydana getirdi. İnce CHP Genel Başkanlığı yarışından yenik ayrılırda İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkan adaylığına soyunursa, AK Partinin şimdiden en az İnce kadar güçlü bir aday profili hazır tutması gerekiyor. Bekleyip göreceğiz.

Peki, yerel seçimler neden AK Parti için risk taşıyor? Bunda ulusal ve uluslararası siyaset, hem yereldeki teşkilat ve yöneticiler hem de halkın görüşleri çok etkili;

  • Vatandaş, hükümetin olumsuz gördüğü politikalarına; ekonomi, bedelli askerlik, emekli maaşları, sosyal politikalar gibi alanlarda yaşadığı küskünlüklerle yerel seçimlerde karşılık verebilir.
  • Vatandaş yerelde hizmet ve aday ekseninde oyuna karar verip, memnun olmadığı adaylara mesajını verebilir.
  • Suriyeliler ve Suriyelilere yönelik politikalar yerelde vatandaşın huzurunu kaçıran en ciddi konulardan biri.
  • Taşeronlara memuriyet verilmemesi ve sadece Belediye şirketlerine geçmeleri taşeron işçilerde ciddi bir hoşnutsuzluk yarattı.
  • Vatandaş belediye başkanlarının büyük oranda FETÖ, yolsuzluk, kötü yönetim, verimsizlik ve üretkensizlik gibi ölçeklerle cezalandırılması gerektiğini düşünüyor. “Adı çıkmış” adaylara tekrardan şans verilmesi ağır sonuçlar doğurabilir.
  • Belediyelerin büyük oranda inşaatçı zihniyetle ve gösterişe yönelik politika ve projeleri vatandaşı artık yeterince tatmin etmiyor. Vatandaş, daha çok cebine, huzur ve mutluluğuna katkı sağlayacak yönetim modelleri ve adayları bekliyor.
  • Vatandaş AK Parti teşkilatlarına ve belediye başkanlarına ulaşabilmek, dokunabilmek, derdini anlatabilmek ve derdine çözüm bulmak istiyor. Karşısında çeşitli hiyerarşik duvarlar görmek istemediği gibi samimiyet bulmayı arzuluyor.
  • Belediyelerin ve yönetimlerinin rant ve lüks yaklaşımları vatandaşı çok rahatsız ediyor.

Yerel seçimlere yönelik yaşanabilecek bu risklerden ötürü seçimlerin öne çekilmesi çok da mümkün görülmüyor. Ancak olurda çekilirse bu risklerin iyi analiz edilmesi şart. Tabi siyasetin hem yerel düzeyinde hem de ulusal düzeyinde 24 Haziran enine boyuna değerlendiriliyor. Özetin özeti şu; Vatandaş hizmet ve samimiyet bekliyor.

Vatandaş hem istikrarın, yatırım ve hizmetlerin devamını istiyor; hem de AK Parti teşkilatlarının yerel ve ulusal düzeyde, milletvekili ve bakanlar düzeyinde en az Recep Tayyip Erdoğan kadar samimi olmasını bekliyor. Öyle ki AK Parti siyaseti içinde hiç kimsenin Erdoğan 4 saat uyuyorsa, 5 saat uyuma hakkının olmadığını düşünüyor. Vatandaş her zaman talepkardır. Zaten AK Parti ve Erdoğan’ın başarısı da bu taleplere karşılık vermekten geçiyor.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 07.07.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/yeni-kabine-cumhur-ittifaki-ve-yerel-secimler07

24 Haziran Seçimlerinin Sonuçları ve Mesajları

Haftalardır beklenen büyük seçim geride kalırken, Türkiye bu seçimi geniş katılımla ve yüksek bir demokrasi performansıyla başarıyla atlattı. Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan 25,4 milyon kişinin oyuyla ve %52,3 oy oranıyla yeniden Cumhurbaşkanı olarak seçildi. İkinci ise 14,9 milyon oy ve %30,7 oy oranıyla Muharrem İnce oldu. Genel seçimlerde ise AK Parti %42,5 oy oranıyla 2002’den beri tüm seçimlerde olduğu gibi yine birinci parti oldu. Peki, bu sonuçlar bize ne anlatıyor?

Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Genel Seçim Sonuçları

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Recep Tayyip Erdoğan en yakın rakibi Muharrem İnce’ye açık ara bir şekilde yaklaşık 10 milyon oyluk bir fark attı. Buradan çıkan mesaj kısa ve net; Millet Erdoğan’a senin kredin bende çok yüksek ve sen beni büyük oranda hala temsil ediyorsun diyor. AK Parti’yi ve Erdoğan’ı ayrı bir başlıkta yine değerlendireceğim.

CHP %22,6 oy alırken, Muharrem İnce’nin %30,7 oy alması hem CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu’na hem de Muharrem İnce’ye mesajlar taşıyor. İlk olarak CHP taraftarları Kılıçdaroğlu’ndan daha ziyade İnce’ye umut olarak görüyor. Aslında bu CHP’nin genlerine de ters bir durum. CHP büyük oranda halkın umutlarıyla değil; vesayet zihniyeti, elitler ve delegeler tarafından yani statükocularca yönetilen bir partidir. İlk defa halk desteği alan bir aday CHP’de hemen dengeleri de sarstı.

Meral Akşener’in ve İyi Parti’nin FETÖ desteğiyle kamuoyunda çok büyütüldüğü zaten aklıselim kişilerce sıkça söyleniyordu. Nitekim Akşener %7,4 oy alırken İyi Parti’de %9,9 oy ile normalde baraj altında kalırken, Millet İttifakından ötürü meclise girebildi.

Selahattin Demirtaş da Akşener gibi partisinden daha az oy alan adaylardan oldu. Demirtaş da %8,3 oy alırken, HDP de %11,7 oy ile mecliste üçüncü parti oldu. HDP’nin yüksek oyunu tartışmak bile gereksiz ki açıkça HDP; CHP ve taraftarları, sol fraksiyon ve FETÖ’cüler tarafından baraj aştırılmaya çalışıldı. HDP’nin meclise girmesiyle Cumhur İttifakının meclis çoğunluğunu elde etmesi daha doğrusu anayasa değiştirecek güce erişmesi engellenmek istendi.

Doğu Perinçek her ne kadar seçim sürecinde Cumhurbaşkanı olacağını iddia etse de kendisi de bunun olmayacağını zaten biliyordur. Vatan Partisi ve Perinçek’in vatandaş üzerinde çok da karşılığının olmadığı, daha çok ordu ve bürokraside etkin oldukları yadsınamaz.

Seçimin en büyük hayal kırıklıklarından biri de açık ara Temel Karamollaoğlu oldu. Muhafazakâr seçmen ve kanaat sahibi kimseler defalarca Karamollaoğlu’nu uyardılar. Ümmete ve millete en çok hizmet eden liderlerden biri olan Erdoğan’ın karşısına çıkmaması için çok çaba sarf ettiler. Karamollaoğlu ve Saadet Partisi ise Erdoğan’ın karşısına çıkmak bir yana rahmetli Erbakan’a en büyük zulümleri eden vesayetçilerin temsilcisi CHP ile ittifak da etti. Sonuç olarak hem CHP’ye daha fazla milletvekili kazandırdıkları gibi, PKK’nın siyasi temsilcisi HDP’nin meclise girmesine neden olan CHP’ye katkılarıyla bir vebale de ortak oldular.

Seçmenden Erdoğan ve AK Parti’ye Mesajlar

Vakit dünya kupası vakti iken futboldan bir örnek vermemekte olmaz. Çok klişe olmuş bir söz vardır; “Futbol 22 kişinin 90 dakika topu kovaladığı ama sonunda her zaman Almanların kazandığı bir oyundur” diye. Gerçi Almanlar kupadan elendi ama Türk siyasetinde bir gerçek değişmedi. Türkiye’de seçimler tüm parti ve adayların yarıştığı ama sonunda her zaman Erdoğan’ın kazandığı bir oyundur.

Şüphe yok ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın arkasında çok güçlü bir millet desteği var. Ancak Erdoğan %52,3 oy oranı alıp AK Parti %42,5’te kalıp meclis çoğunluğunu kaybedince bunda bazı mesajlarda aramak da gerekiyor. Nedir o mesajlar;

  • Erdoğan dışındaki tüm isimler Erdoğan’a benzemelerse de en az Erdoğan kadar samimiyetle mücadele etmeli,
  • FETÖ’nün özellikle siyasi kanadı derhal temizlenmeli ve bir an önce varsa bakan, milletvekili, belediye başkanı düzeyindeki isimler tespit edilip, cezalandırılmalı,
  • İl ve ilçeler düzeyinde FETÖ’ye, yolsuzluğa ve usulsüzlüğe karışan belediye başkanları görevden alınarak, yerel seçimlerde aday gösterilmemeli,
  • Kamu kuruluşlarında ve teşkilatlarda halkı dışlayan ve tepeden bakan elitler ile rant ve ihale severlere değil halka hizmet eden samimi ve donanımlı isimlere yer verilmeli,
  • Bakanlar, milletvekilleri, belediye başkanları düzeyinde göze çarpan “lüks” yaklaşımlar sonlandırılmalı,
  • Hem genel hem de yerel düzeyde vaatler dişe ve cebe dokunur olmalı, göz boyamaya yönelik projelere son verilmeli,
  • Teşkilatlar ve siyasiler sadece seçim dönemlerinde değil her zaman milletin derdini dinleyip derman olmaya çalışmalı,
  • Emeklilerin maaşlarına zam ve intibak konusunda çözüm sağlanmalı,
  • Gençlerin hayatını değiştiren vaatlere odaklanılmalı, kredi borcu ve bedelli beklentisine çözüm bulunmalı,
  • Gençlerin sosyo-ekonomik gelişimine, donanımını arttıracak eğitim ve iş sistemine ağırlık verilmeli,
  • Taşeronlar memuriyet elde edemedikleri için kandırıldıklarını düşünmekte ve büyük bir küskünlük oluşmakta bu küskünlüğe son verilmeli,
  • Ekonomide döviz ve enflasyon kaynaklı sorunlar kalıcı olarak çözülmeli,
  • Vatandaşın satın alma gücünü arttırıcı hamleler yapılmalı,
  • Katma değer oluşturan üretim ekonomisine geçilip, oluşan katma değer veya ekonomik gelişim vatandaşın cebine ve yaşamına da yansımalı,
  • Düşük ve orta gelirli vatandaşın vergi yükü azaltılmalı, kredi kartı ve kredi borçlarından doğan sorunlara uzun vadeli çözümler bulunmalı,
  • Türkiye’nin milli güvenliğine yönelik sağlanan güven ortamı sürdürülmeli,
  • İç siyasetten doğan tartışma ve gerilim ortamı artık halka yansımamalı, toplumsal psikolojinin rehabilitasyonu sağlanmalı,
  • Artık Türkiye, vatandaşı ve kamuoyu ile terör, kaos, çatışma ve gerilim ile değil bilim, sanayi, teknoloji, üretim, kültür ve sanat ile meşgul edilmelidir.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 02.07.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/24-haziran-secimlerinin-sonuclari-ve-mesajlari

30 Maddeyle Neden Recep Tayyip Erdoğan?

Haftalar süren seçim yarışında artık son düzlüğe girdik. Pazar günü Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en hayati seçimlerinden birini daha yaşayacak. Haftalardır partiler ve adaylar seçmenleri ikna etmek için miting meydanlarında olağanca gayret gösterdiler. Gerçek şu ki her bir vatandaşın kafasında neye ve kime oy vereceği az çok bellidir. Zaten propaganda sürecinin asıl hedefi de hem kararsız seçmenleri ikna etmek, hem de tarafgir seçmenleri bir arada tutup, motive etmektir. Seçim sürecinin anatomisi de genel olarak böyledir.

Hepimizin tabii olarak siyasal görüşleri var. Hepimiz Pazar günü sandık başına gidip, vicdanımızla baş başa kalıp oylarımızı kullanacağız. Bende neye ve kime, neden oy vereceğimi açıklamak istiyorum. AK Parti ile Recep Tayyip Erdoğan’ı birbirinden ayırmayan biri olarak oyum Erdoğan’a olacak. Peki, Neden Recep Tayyip Erdoğan?

  • Yokluğa, yoksulluğa, mağlupluğa, hayal kırıklığı ile zayıflığa mahkum olmuş Türkiye’yi 2002’den bugüne kadar ayağa kaldırdığı için,
  • Çöp dağlarıyla, susuzlukla, yağ, ekmek ve gaz kuyruklarıyla eziyet gören bu millete ve şehirlere hak ettiği günleri yaşattığı için,
  • Sadece İstanbul ve Ankara gibi metropollerde değil, Türkiye’nin 81 ilinde vatandaşın ayağına hizmet götürdüğü için,
  • Hastaneleri, okulları, devlet kuruluşlarını son derece modern bir şekilde milletin hizmetine sunduğu için,
  • Yoksula, yetime, öksüze, sakata, dula, yaşlıya ve gence, gaziye ve şehit yakınına, emekliye, memura ve öğrenciye sosyal devletin ne olduğunu gösterdiği için,
  • Yıllarca Batı’nın ve ABD’nin önünde el pençe divan durmuş bu ülke ile liderlerini unutturup, Batı’nın ve ABD’nin önünde dimdik durduğu için,
  • Bu milletin kanını döken, bu topraklara düşmanlık eden FETÖ’nün, PKK’nın, DHKP-C’nin canına okuduğu için,
  • Balkanlardan Orta Doğu’ya, Afrika’dan Uzak Doğu’ya her bir mazlumun umudu olduğu, onlara el uzatıp zalimin karşısında durduğu için,
  • Yıllarca mazlumun sesine sağır, gözyaşına kör olan bu millet ve devleti tekrar dualarda yaşattığı için,
  • Balkanlardaki Evlad-ı Fatihan’a sarılıp, Suriye’li yetimin yarasını sarıp, Filistin’li öksüzün gözyaşını silip onlara sahip çıktığı için,
  • Mazluma derman olmayı bırak kendisi için bile sesini çıkaramayan bir devleti BM’de ABD’ye, İsrail’e ve Batı’ya ağır tokatlar indiren bir devlete dönüştürdüğü için,
  • Bu ülke üretmiyor diyenlere inat; Yerli ve milli insansız araçlarını, helikopterini, gemisini, tankını ve silahını yaptırdığı için,
  • Bu ülke geri kalmış diyenlere inat; Türkiye’yi yollarla, hastanelerle, havalimanlarıyla, köprülerle, tünellerle, okullarla donattığı için,
  • Alın teriyle kazandığı okuluna bile giremeyen başörtülü kızların, asker oğlunun yemin töreninde oğluna sarılamayan annelerin haklarına sahip çıktığı için,
  • Artık bu ülkede Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Göçmen, başı açık veya kapalı, AK Partili veya CHP’li olduğundan dolayı kimse zulüm görmediği için,
  • Namaz kılan rahatlıkla ibadet ettiği, zikir çekenin rahatça meclis ettiği, içki içenin rahatça içkisini içtiği özgür bir ülke oluşturduğu için,
  • Bu milleti yüzlerce yıllık bir vizyonla barıştırıp, 783 bin kilometrekarelik bir yatakta uyuyan bu devlet ile milleti uyandırdığı için,
  • Karşısındakiler Washington’a, Londra’ya, Tel Aviv ve Moskova’ya dönükken, yalnızca ümmetine ve milletine dönük olduğu için,
  • Karşısındakiler onu devirebilmek için PKK, FETÖ, DHKP-C demeden omuz omuza verdikleri için,
  • Bu millet yeni hizmetler ve projeler beklerken, karşısındakiler mevcut hizmetleri de yakıp yıkıp durduracaklarını söyleyip bu milleti tehdit ettikleri için,
  • Dünyaya bu devletin ve milletin gücünü gösteren TİKA’ya, TRT’ye, AFAD’a ve MİT’te karşısındakiler düşman kesildikleri için,
  • Selahattin Demirtaş bu milletin kanını döken PKK’nın temsilcisi olduğu için,
  • Meral Akşener bu milletin kanını döken, emeklerini sömüren FETÖ’nün tek umudu olduğu için,
  • Meral Akşener bu milletin katili PKK’nın temsilcisi Selahattin Demirtaş’ı hapisten kurtarmaya çalıştığı için,
  • Muharrem İnce bu milletin katili PKK’nın temsilcisi Selahattin Demirtaş’ı hapisten kurtarıp, Cumhurbaşkanı Yardımcısı yapmak istediği için,
  • Muharrem İnce yıllarca inancından ötürü bu ülkede millete zulüm eden zihniyetin temsilcisi olduğu için,

Recep Tayyip Erdoğan;

  • Ümmetin ve milletin, 81 ilden her bir vatandaşın, Balkanlarda, Orta Doğu’da, Afrika’da ve Uzak Doğu’da, Türki Cumhuriyetlerde ve dünyanın birçok ülkesindeki mazlumun temsilcisi olduğu için,
  • Zalimlerin nefret ettiği adam gibi bir adam olduğu için,
  • Türkiye’yi Kabe’de, Üsküp’te, Saraybosna’da, Gazze’de ve Kudüs’te, Batı Trakya ve Priştine’de, Mogadişu ve Hartum’da, Bakü’de ve Astana’da dua edilen bir devlet haline getirdiği için,
  • Ümmete ve millete hala bu coğrafyalardan Fatih Sultan Mehmet’lerin, Yavuz Sultan Selim’lerin, Selahaddin Eyyübi’lerin, İmam Hüseyin’lerin çıkabileceğini hatırlattığı için bu seçimde oyum Recep Tayyip Erdoğan’adır!

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 22.06.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/30-maddeyle-neden-recep-tayyip-erdogan

24 Haziran Seçimleri: Tahminler, Münbiç ve Kandil

24 Haziran “Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği Seçimlerine” yaklaşık 2 hafta kalırken, kamuoyuna üst üste seçim anketleri yansımaya da başladı. Meydanlarda özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan ile CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce arasında hararetli tartışmalar da devam ediyor. Diğer adaylar özellikle Meral Akşener ise ilginç reaksiyonlar ile açıkçası rol kapmaya çalışıyor. Malum Selahattin Demirtaş hapiste, diğer adaylar Doğu Perinçek ve Temel Karamollaoğlu’da beklendiği gibi etkisiz bir profil sergiliyorlar.

Kamuoyuna yansıyan anketlerde ki anket firmalarının isimlerine yer vermeyeceğim, özellikle muhalefete ve CHP’ye yakın bazı anket şirketlerinin, hem söylemlerinde hem de anketlerinde Muharrem İnce’yi ülkenin kurtarıcısı gibi ilan etme çabaları çok göze çarpıyor. Yine aynı çaba Meral Akşener’in ve İYİ Parti’nin oylarını yüksek göstermelerinde de belli oluyor. Önceki seçimleri anketleriyle büyük oranda tahmin eden ve biraz daha objektif şirketlerin ise benzer sonuçlara vardıkları görülüyor.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yönelik kamuoyunda daha tutarlı sayılacak anketlere göre oy bantları şöyle;

  • Recep Tayyip Erdoğan: %50-55,
  • Muharrem İnce: %23-27,
  • Meral Akşener: %10-15,
  • Selahattin Demirtaş: %7-10,
  • Temel Karamollaoğlu: %0-2,
  • Doğu Perinçek: %0-1.

Anketlerin nabzına göre ortaya çıkan sonuçlarda şöyle;

  • Recep Tayyip Erdoğan büyük oranda ilk turda Cumhurbaşkanı seçilecek.
  • Muharrem İnce seçimleri Meral Akşener’in önünde tamamlayacak.
  • Erdoğan’ın oyu AK Parti’nin oyunu yansıtmıyor. AK Parti’nin oyu da %40-47 bandında görülüyor.
  • MHP’nin oyu %7-10 bandında görülüyor. Ciddi anlamda baraj sorunu yaşıyor.
  • Muharrem İnce’nin CHP oylarını büyük oranda konsolide ettiği görüldüğü gibi büyük bir yükselmede yapmadığı görülüyor.
  • Meral Akşener’in oyu da İYİ Parti’nin tüm oyunu yansıtmıyor. Akşener sol, liberal ve Atatürkçü kesimden de oy alıyor. Ancak İYİ Parti’nin oyu da %7-10 bandında olduğu görülüyor.
  • Selahattin Demirtaş büyük oranda HDP’nin oyunu yansıtmakla birlikte sol marjinal kesimin oylarını da alıyor. Ancak HDP büyük oranda baraj altında kalacak gibi görülüyor.
  • Muhafazakâr ve HDP’li Kürt oylarının büyük oranda Cumhurbaşkanlığı seçiminde Recep Tayyip Erdoğan ve Selahattin Demirtaş, partilerde ise AK Parti ile HDP arasında paylaşılacağı görülüyor.
  • Recep Tayyip Erdoğan’ın ve AK Parti’nin bir önceki seçim ile referandumdan daha fazla Kürtlerden oy alacağı tahmin ediliyor.

Açıkça söylemek gerekir ki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Recep Tayyip Erdoğan’ın ilk turda veya ikinci turda seçilememesi Türk siyasi tarihi açısından da büyük bir sürpriz olur. Ancak bu durum çok da beklenmiyor. Muhalefette bu nedenle seçimleri ikinci tura taşımaya çalışıyor.

İkinci tur senaryosuna göre; iki adayın Recep Tayyip Erdoğan ile Muharrem İnce olacağı düşünülürse burada büyük oranda öne çıkan aday yine Erdoğan’dır. Çünkü muhafazakâr kesimin ve Kürt oylarının büyük oranda İnce’ye gitmeyeceğini söylemek gerekir. Yani seçimlerin sonucu az çok netleşmekte.

Yurtdışında da seçimlerin sonuçları az çok görülüyor ki; İngiltere ve Çin fonlarının Türkiye’ye yöneleceği haberleri yükselmeye başladı. Ayrıca ABD ile Münbiç konusunda masaya oturulması da Beyaz Saray’ın Erdoğan’ın zaferini öngördüğü şeklinde yorumlanabilir.

Uzun zamandır ABD Başkanı Trump’ın Türkiye ile ilişkileri düzeltmekte ısrarlı olduğu kulislerde sıkça konuşuluyordu. Ayrıca Münbiç konusunda seçimlerin beklendiği de ifade ediliyordu. Seçim öncesinde Washington’un Ankara ile masaya oturması ve “taviz” diye ifade edilecek sözlerin verilmesi Ankara için oldukça önemli bir kazanım.

Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtı Suriye’de hatta Orta Doğu’da oyunları büyük oranda bozdu. ABD’nin Münbiç’ten PYD/PKK’yı çekme kararını bu hamlelerin sonuçları olarak da görmek gerekir. Türkiye hem diplomaside hem sahada etkinliğini arttırdıkça dış politika da kısa dönemli sonuçları elde edebilir. Orta ve uzun dönem için ise mevcut hamlelerini sürdürmesi gerekiyor. Son dönemde dile getirilen Kandil Harekâtı da bu plan dâhilindedir.

Kandil’e yönelik harekât 10 Mart’ta başlamışken CHP’li Özgür Özel’in bu harekâtı seçimle ilişkilendirmesi ve bir seçim yatırımı olarak görmesi oldukça saçma bir açıklamadır. Çünkü erken seçim kararı da 18 Nisan’da alınmıştı.

Muhalefetin bu yalan ve iftira dilini sadece bir kasıt olarak da görmek mümkün değil. Muhalefette aynı zamanda bir “millilik sorunu” da var. Seçim vaatleri ve söylemler de bunu yansıtıyor. Israrla Türkiye’nin en önemli yatırımlarını durduracaklarını ve iptal edeceklerini (Muharrem İnce), Türkiye’nin en önemli kurumlarını kapatacaklarını ve satacaklarını (Meral Akşener), Kürdistan’ı tanıyacaklarını (Saadet Partisi – Altan Tan) ifade ediyorlar. Ayrıca seçim beyannamelerinde de FETÖ ve PKK ile nasıl mücadele edeceklerine kafa bile yormadıkları görülüyor. Böyle bir dertlerinin olmadığı da anlaşılıyor. Allah akıl fikir versin…

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 08.06.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/24-haziran-secimleri-tahminler-munbic-ve-kandil

Balkanlarda Ramazan Diplomasisi, Seçimler ve TİKA

Geçen sene Eylül ayında Kurban Bayramı’nı geride bırakırken bir yazı kaleme almış, “Balkanlarda Kurban Diplomasisi mi? Reel Diplomasi mi?” diye de bir soru sormuştum. O yazıda; devlet olarak resmi, yarı özerk ve sivil kurum ile kuruluşlarımız yoluyla sürdürdüğümüz kamu diplomasisinin tam anlamıyla etkin ve etkili, gerçekçi ve sistemli, koordineli ve planlı olmadığını söylemiştim. Ayrıca Balkanlardaki FETÖ yapılanması, mikro milliyetçilikler, ABD’nin sömürgeci mantığı, Sırp ve Rus endeksli Slav revizyonizmi, Alman insan kaynakçılığı, Şia, Selefi ve Vatikan kıskacıyla mücadele edemediğimizi vurgulamıştım.

Oldukça yumuşak bir güç olarak sürdürdüğümüz Balkanlardaki kamu diplomasisi anlayışımızın Balkanlardaki sorunlara çözüm olmadığını, Türkiye’nin de bu politikalarla Balkanlarda oyun kurucu ülke olamayacağını da belirtmiştim. Bu nedenle ivedilikle Balkanların kapsamlı bir röntgeninin çekilerek, soydaş ve dindaş azınlıklarımızın yanı sıra çoğunluk toplumları da kapsayacak bir şekilde bütüncül bir politika inşa etmemiz gerektiğini de eklemiştim. Geride kalan yaklaşık 9 ayda her ne kadar hayal kırıklığı oluşturan bazı gelişmeler olsa da umut verici çok önemli adımlarda var.

Türk kamu diplomasisi anlayışında ister kamu isterse de sivil kaynaklı olsun dönüştürülemeyecek inatta bir “Kurban ve Ramazan Diplomasisi” anlayışı var. Balkanlarda hem Kurban Bayramı döneminde hem de Ramazan ayı münasebetiyle çok sayıda din hizmeti icra ediliyor. Çok önemli maddi ve manevi kaynaklar bu hayra harcanıyor. Allah kabul etsin ancak en az iki anlayışında artık ortadan kalkması gerekiyor. Birincisi çok önemli kurumların bütçe kaynakları sadece bu hizmetler için kullandırılıyor. İkincisi ise Balkanlarda Kurban Bayramında dağıtılan kurban etlerinin ve Ramazan ayında kurulan iftar sofralarının Balkanlardaki soydaş ve dindaşlarımızın tüm sorunlarını çözdüğü zannediliyor. Ek olarak bu din hizmetleri Türk dış politikasının en önemli gücü imiş gibi gösteriliyor.

Her Kurban Bayramı ve her Ramazan ayında çok sayıda sivil toplum kuruluşunun çeşitli belediyeleri ve şirketleri peşine katarak Balkanlarda hayra hizmet ettiğini ve bundan çok büyük bir övünç duyduğunu görüyoruz. Buradaki mesele bu hizmetlerin yapılmaması değil. Bu denli önemli bütçelere sahip kurumlar Balkanlarda daha etkin ve daha büyük değişim ile dönüşümlere vesile olabilecek hizmetlere yönlendirilmelidir. Kısaca bahsettiğimiz “Balık dağıtmak değil, yem ve olta dağıtıp, balık tutmayı öğretip, ayrıca tutulan balıkları da ulusal ve uluslararası pazarlarda satmaktır ve bunu öğretebilmektir”. Tabii balık sadece bir örnek…

Türkiye eğer Balkanlarda oyun kurucu olmak istiyorsa; FETÖ’yü kökünden kazımak istiyorsa, mikro milliyetçilikler, ABD’nin sömürgeci mantığı, Sırp ve Rus endeksli Slav revizyonizmi, Alman insan kaynakçılığı, Şia, Selefi ve Vatikan kıskacıyla mücadele etmek istiyorsa “Balık dağıtan anlayıştan” reel bir bütüncül anlayışa evrilmesi gerekiyor. TİKA’nın ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da vurguladığı gibi “Türk Tipi Kalkınma Modeli”nin de bu anlayışa resmi, yarı özerk ve sivil aktörlerle birlikte entegre olması gerekiyor.

Nedir bu reel ve bütüncül anlayış? Balkan siyasetinde oyun kurucu olmak, azınlıkların yanı sıra çoğunlukları da yönlendirebilmek ve yönetebilmek, Balkan kaynaklarının “FETÖ, ABD, Alman ya da Slav” blokça sömürülmesine engel olarak Balkan halklarınca paylaşılmasını sağlamak, kolaycı yardımlardan ziyade Balkan halklarının siyasal, sosyal, kültürel, bilimsel, teknolojik ve ekonomik donanımlarını arttırıcı projelere odaklanmak, istihdam meydana getirmek, doğru kanaat önderleriyle hareket etmek, Balkanlardaki siyasi, askeri ve ekonomik gücümüzü arttırarak konjonktürü domine etmek ve benzerleridir.

Nitekim dediğimiz gibi Türkiye’nin Balkanlardaki kamu diplomasisi faaliyetleri ile anlayışımıza güç katması açısından umut verici adımlarda yok değil. Geçtiğimiz iki günde TİKA Ankara’da çok önemli bir proje gerçekleştirdi. 11 Balkan ülkesinden bilim adamı, akademisyen, din adamı, sivil toplum kuruluşu temsilcisi ve yabancı basın mensuplarının katılımıyla “Tarih, Kültür ve Kimlik” temasıyla 2. Balkan Buluşması düzenlendi. Balkanlarla ilgili kapsamlı bir röntgen çekebilmek amacıyla çok önemli olan bu projeyi gerçekleştiren başta Başbakan Yardımcısı Hakan Çavuşoğlu’nu, TİKA Başkanı Dr. Serdar Çam ve ekibini de kutlamak gerekiyor. İşte bahsettiğimiz de bu tür projelerdir.

TİKA ve Seçimler

TİKA; Türkiye’nin Balkanlardaki barış, istikrar ve güvenliği, çok kültürlülüğü ve zenginlikleri koruması, toplumsal refahı ve ekonomik kalkınmayı arttırması ile inşa etmesi için sahip olduğu en önemli güçlerinden biridir. Saydığımız bu değerler olmayınca bir coğrafyanın nasıl kan gölüne döndüğünü ve kaosa sürüklendiğini Orta Doğu’da Filistin’de ve Suriye’de görmemiz ve iyi anlamamız gerekiyor. Bugün dünyanın herhangi bir bölge ve ülkesindeki krizin tüm dünyayı etkileyebildiğini tartışmasız kabul etmemiz şart. Ancak Türkiye 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği Seçimlerine yol alırken bunun çok da iyi idrak edilmediğini görüyoruz.

Partiler seçim vaatlerini açıklarken Türkiye’nin kamu diplomasisi kuruluşları ve en önemlisi TİKA iç siyasetin ve beyannamelerin malzemesi haline getirilmeye çalışılıyor. CHP, İyi Parti, Saadet Partisinin yanı sıra HDP’nin de içinde bulunduğu muhalif blok TİKA’dan rahatsızlıklarını ortaya koyuyorlar. Hele hele İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener TİKA’nın kaldırılması gerektiğini bile ima ediyor.

Balkanlar’daki en etkin kurumlarımızın başında gelen TİKA’nın kaldırılması oldukça yanlış bir düşünce ve niyet olmakla birlikte, Balkanları tamamıyla FETÖ’ye ve diğer unsurlara teslim etmemiz anlamına da gelecektir. Bunun yanında Türkiye’nin Balkanlarda garantörü olduğu huzur, barış ve istikrar ortamının sarsılmasına, kısacası kaosa hizmet etmek olacaktır. İlk olarak bu tür yanlış ve art niyetli düşüncelerden sıyrılmak gerekiyor.

TİKA ile iyi niyetli olarak naçizane söyleyebileceğimiz bir düzenleme söz konusu olacaksa o da kaldırılan Başbakanlık makamı sonrası TİKA’nın hangi teşkilat hiyerarşisinde yer alacağı konusudur. AK Parti kulislerinde TİKA, YTB, YEE gibi kamu diplomasisi kuruluşlarının Dışişleri Bakanlığı’na bağlanacağı konuşuluyor. Bu düzenlemeyi de oldukça yetersiz görmek gerekiyor. Bugün Türk kamu diplomasisi anlayışının en önemli sorunu büyük oranda koordinasyonsuzluktur. Türkiye’nin kesin çözümlü ve tam anlamıyla bir koordinasyon sağlayacak bir düzenlemeye ihtiyacı var.

Bu amaçla bende naçizane geçtiğimiz günlerde T.C. Cumhurbaşkanlığına ve ilgili Başbakan Yardımcılığına bir öneri arz ettim. Bu doğrultuda Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde Cumhurbaşkanlığına doğrudan bağlı bir “Kamu Diplomasisi Başkanlığı”na ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin resmi, yarı özerk ve sivil tüm kamu diplomasisi aktörlerinin doğrudan ya da koordinatörlüklerle bu Başkanlığa bağlanmasını ve tam bir koordinasyon sağlanması gerektiğini savunuyorum. Kurumlarımızı düşman gören ve çözüm üretmeyip, öneri sunmayan bu anlayışları değil, çözüm ve öneri üreten bir siyaset dilini hâkim kılmalıyız.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 1.06.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/balkanlarda-ramazan-diplomasisi-secimler-ve-tika

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Bosna Hersek Mitingi ve Türkiye’nin Kamu Diplomasisi İçin Önemi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 24 Haziran Seçimleri doğrultusunda Avrupalı Türk Demokratlar Birliği – UETD’nin toplantısında Avrupalı ve Balkanlardaki seçmenler, dindaşlar ve soydaşlarla bir araya geldi.

Erdoğan konuşmalarında Türkiye’nin terörle mücadelesine değinirken aynı zamanda Türkiye’nin AK Parti hükümetleri döneminde 2002’den günümüze kadar yaşadığı reform, atılım ve kalkınma süreçlerini de ele aldı.

Avrupalı Türklere Öneriler

Erdoğan; Rahmetli Aliya İzzetbegoviç’in Balkanları Evlad-ı Fatihan olarak nitelendirmesine atıfta bulunarak Türkiye’nin ve şahsının Avrupa’ya ve Balkanlara bakış açısına da vurgular yaptı. İlk olarak Osmanlı’nın 1000 yıldır Avrupalı olduğunu ifade ederken, Avrupa’ya iş için giden vatandaşların ise artık gurbetçi değil Avrupalı olduklarını söyledi. Batı Trakya’dan Doğu Avrupa’ya uzanan asırlar öncesine ait emanetlerin gözümüz gibi korunacağını ilan etti.

Avrupalı Türklere önerilerde bulunan Erdoğan;

  • Türklerin yaşadıkları ülkelerin vatandaşlıklarını almalarını,
  • Dinleri ile dillerine sonuna kadar sahip çıkmalarını,
  • Çocukların ana dillerini öğrenerek, bulundukları ülkelerde de en iyi eğimi almalarını,
  • Avrupalı Türklerin din, dil, mezhep, etnik köken ayırt edilmeksizin birlik olmaları gerektiğini,
  • Türklerin yaşadıkları ülkelerdeki siyasal partilerde aktif görevler almalarını ısrarla tavsiye etti.

Türkiye’nin Diaspora Diplomasisi ve Yeni Hizmetler

Yurtdışındaki vatandaşların sorunlarıyla ilgilenilmesi için Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığının kurulduğunu, büyükelçilikler ile konsoloslukların sayılarının arttırıldığını ve böylelikle vatandaşların devletine erişimlerini kolaylaştırdıklarını açıkladı. Bunu örneklendirerek; 19 yıl önce dünya genelinde 12 büyükelçilik varken, şimdi 41 büyükelçilik olduğunu söyledi.

Konuşmasının devamında ise Erdoğan, diasporada yaşayan vatandaşlara yönelik müjdelerini sıralamaya başladı.

Eğitim

  • Yurtdışında yaşayan çocukların Türkçe öğrenmeleri için proje desteklerinin çeşitlendirileceğini, hafta sonu okulları ile Türk dili ve kültürünün öğrenilmesinin teşvik edileceğini,
  • Diasporalardaki gençlere ayrılan kontenjanın iki katına çıkarılacağını,
  • Yurtdışından mezun olan gençlerin diplomalarıyla ilgili denklik sorunlarının çözüleceğini,

Ekonomik Hizmetler

  • Yurtdışındaki vatandaşların konsolosluk harçlarını bankalarda değil başkonsolosluklarda ödeyebileceğini,
  • Dövizli askerliğin 1000 dolara indirildiğini ve yaş sorununa da çözüm bulunacağını,
  • Yurtdışında emekli olan vatandaşların Türkiye’de yarı zamanlı çalışabilmesinin önünün açılacağını,

Siyasi Entegrasyon

  • Yurtdışı Vatandaşlar Koordinasyon Kurulunun tesis edileceğini, konsolosluk bölgelerinde sekretaryasını YTB’nin yapacağı Yurtdışı Vatandaşlar Danışma Meclisinin kurulacağını, TBMM bünyesinde de Yurtdışı Türkler Komisyonu adıyla daimi bir komisyonun kurulmasının tavsiye edileceğini,

Basın ve Medya

  • Yurtdışındaki Türkçe yerel medyanın güçlendirilmesi için Basın İlan Kurumu’nun yurtdışındaki Türkçe yerel medyasına ilan verebilmesinin önünün açılacağını,
  • TRT Türk’ün yeniden yapılandırılarak, yurtdışındaki vatandaşlara daha geniş hizmet sunacağını ve kirli propagandalarla mücadele edeceğini duyurdu.

 

Değerlendirme

2002 sonrasında Balkanlarda oldukça etkin bir dış politika yürüten Türkiye, kamu diplomasisi perspektifi çerçevesinde coğrafyanın genelinde dindaşlara ve soydaşlara yönelik etkili faaliyetler yürütmektedir. Bu faaliyetlerin uygulayıcılarının başında ise Türkiye’nin kamu diplomasisi kuruluşları gelmektedir. Başta Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA), Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB), Yunus Emre Enstitüsü (YEE), Türkiye Maarif Vakfı, TRT ve Anadolu Ajansı, Diyanet İşleri Başkanlığı ile Türkiye Diyanet Vakfı gibi kamu ve yarı özerk kuruluşlar Balkanları ilmek ilmek örmeye devam etmektedir..

Cumhurbaşkanı Erdoğan’da Bosna Hersek’teki mitinginde Türkiye’nin diaspora diplomasisi çerçevesinde kamu diplomasisinde atılacak yeni adımların müjdelerini vermiştir;

  • Eğitim ve kültür alanında; yurtdışında yaşayan çocukların Türkçe öğrenmeleri için proje desteklerinin çeşitlendirileceği müjdesinin Yunus Emre Enstitüsü’nün Balkanlardaki etkinliğini daha da arttıracağını söylemek mümkündür. Ancak bu eğitimlerin soydaş ve dindaşların yanı sıra büyük oranda bölge ülkelerinin çoğunluk topluluklarına doğru genişlemesi Türkiye’nin kamu diplomasisi faaliyetlerine daha büyük bir güç ve etkinlik kazandıracaktır. Bu noktada Enstitü yarışmalar, ödüller ve kampanyalarla Türkçeyi çoğunluk topluluklarda daha çekici hale getirmelidir.

 

 

  • Siyasi entegrasyon alanında; Yurtdışında YTB ve başkonsoloslukların, Türkiye’de ise TBMM uhdesinde Yurtdışı Türklere yönelik koordinasyon kurul ve komisyonların kurulması Türkiye’nin daha kolektif ve bütüncül bir diaspora diplomasisi yürütmesi ve diaspora politikaları üretmesi adına oldukça doğru bir hamledir. Burada öne çıkan birkaç konu mevcuttur; İlk olarak bu kurul ve komisyonlarda diasporayı gerçekten temsil eden, diaspora da karşılığı olan isimlerin görev alması gerekmektedir. İkincisi buradaki mekanizmaların rica mercii ya da bir sivil toplum uhuvviyetinde değil siyasi bir entegrasyon ve politika üretme merkezi olarak işlemesi gerekmektedir. Üçüncüsü dünyadaki diaspora milletvekilliği modelleri incelenerek Türkiye’de de böyle bir model uygulanmaya konulmalıdır. Bu model Türkiye’nin diaspora politikalarına küresel ölçekte de bir disiplin sağlayacaktır.

 

 

 

  • Basın ve medya alanında; Basın İlan Kurumunun yurtdışındaki Türk ve Türkçe yerel medyasına ilan verme girişimi ile TRT Türk’ün yeniden yapılandırılacağı müjdesi yurtdışındaki ve Balkanlardaki soydaş ve dindaşların basın ve medya alanında seslerini daha rahat duyurulabilmelerine de imkân sağlayacaktır. Yurtdışındaki yerel medyanın en büyük sorunu olan ekonomik imkânlar bu şekilde karşılanabilecektir. İlk olarak yurtdışındaki Türk ve Türkçe yerel medyasına sağlanan maddi, teknik ve mentörlük destekleri arttırılmalı, yayın kabiliyetleri, kapasiteleri ve kapsama alanları genişletilmelidir. İkinci olarak TRT Türk sadece Türk dili ve kültürünü yansıtan ya da bölgenin kültürel değerlerini gözler önüne seren yayınlardan daha ziyade farklı bir konsepte bürünmelidir. Yayınların içerikleri doğru planlanmalı, Türkiye’nin kamu diplomasisine katkı sunacak yayınlar tercih edilmelidir. Yayın genişletmek amacıyla günlük dizi ve programlara yer verilmemeli, kamu diplomasi perspektifinde yeni yayınlar hazırlanmalıdır. Ayrıca TRT Türk bölge ülkelerinden de yayınlar hazırlamalı hem soydaş ve dindaşların sorunlarını dile getirdikleri hem de çözüm önerilerinin tartışıldığı bir platform olmalıdır. Ayrıca TRT Türk programlarında soydaş ve dindaşlar ile ülkelerin çoğunluk topluluklarının uzlaşmacı isimleri bir araya getirilmelidir. Bu platformlarda Türkiye’nin bölgeye yönelik politikaları da doğru bir şekilde aktarılmalıdır.

 

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 25.05.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/cumhurbaskani-erdogan-in-bosna-hersek-mitingi-ve-turkiye-nin-kamu-diplomasisi-icin-onemi

İİT’den Olağanüstü Toplantı Olağanüstü Kararlar

ABD’nin Kudüs’te büyükelçilik açılışını yapmasına istinaden Gazze şeridinde başlayan protestolar hızla İsrail’in katliamlarına dönüşmüştü. Nitekim en az 60 Filistinli şehit olurken 3000’e yakını da yaralandı. İslam İşbirliği Teşkilatı da İsrail’in bu katliamları üzerine dönem başkanı Türkiye’nin çağrısıyla olağanüstü olarak 18 Mayıs’ta İstanbul’da toplandı.

İslam İşbirliği Teşkilatı Olağanüstü İslam Zirvesi Toplantısından olağanüstü de kararlar çıktı. Toplantıya 49 ülke üst düzey temsilcilerle katılım sağlarken, aralarında Benin, Gyuna, Kamerun, Türkmenistan, Surinam, Gine Bissau, Mozambik ve Suriye’nin bulunduğu 8 ülke ise hiçbir katılımcı göndermedi. Ayrıca toplantıya Venezuela, İtalya ve Rusya gözlemcileri de katıldı.

Zirveden çıkan en olağanüstü kararlar ise;

  • BM nezdinde İsrail’in katliamlarına yönelik bir soruşturma komitesi kurulması ve BM Güvenlik Konseyi ile ilgili mekanizmalarda İsrail’in yargılanması,
  • Filistin’in uluslararası barış gücü gönderme yolu da dâhil olmak üzere uluslararası korumaya alınması,
  • Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul eden ABD de dâhil olmak üzere tüm ülkelere yönelik siyasi, ekonomik ve diğer tedbirlerin alınması,
  • İsrail ürünlerinin piyasalara girişlerinin engellenmesi yani boykot edilmesi şeklinde oldu.

Zirvenin ve hatta dünya tarihine damga vuran kararlardır; İsrail yargılanması, Filistin’e barış gücü askerlerinin gönderilmesi, ABD ve İsrail’e siyasi ve ekonomik yaptırımların uygulanması gibi talepler. Gerçeğe dönüşür mü bilinmez ama bugüne kadar sadece söz söyleyen bir Teşkilat eğer bu talepleri ve kararları uygulamaya da dökerse bu durum ABD ve İsrail’in tüm uluslararası planlarına ilk defa böyle büyük bir darbe olacaktır. Özellikle ABD’nin de uluslararası otorite ve imajını da zedeleyecektir.

Teşkilat ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyıp büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararına istinaden 13 Aralık 2017’de toplanmıştı. Karar protesto edilmiş, ABD’nin karardan vazgeçmesi talep edilmiş, tüm ülkelere Kudüs’ün Filistin’in başkenti olarak tanınması çağrısında bulunulmuştu. Ancak o toplantıda böyle ağır kararlara imza atılmamıştı.

ABD’nin bu kararlarına istinaden Teşkilatın zirvesi öncesi yazdığım 8 Aralık 2017 tarihli “Dinmeyen Yara: Kudüs ve Batı Trakya”* adlı yazımda “Kudüs’te Uluslararası Barış Gücünün” tesis edilip konumlandırılmasını önermiştim. Hatta komutasının Türkiye’de olmasının yeni Bosna ve Suriye’leri önleyeceğini de söylemiştim. İmanın, vicdanın ve aklın yolu bir. 5 ay sonra İslam İşbirliği Teşkilatının böyle bir karar alması beni de oldukça mutlu etti.

O günkü yazıda belirttiği üzere “Uluslararası Barış Gücünün” oluşturulması adına sadece İslam ülkelerinin değil, Katoliklerin, Ortodoksların ve hatta diğer tüm inanç gruplarının temsilcisi ülkelerden destek istenerek “uluslar üstü bir vicdan” meydana getirilmelidir. Şüphesiz Türkiye’nin bu arabuluculuğu sağlamada ki rolü oldukça yüksektir.

ABD ve İsrail’e yönelik siyasi ve ekonomik yaptırımları kolektif bir şekilde sağlamak ve uygulamak çok da mümkün değildir. Bunun dile getirilmesi önemli olsa da, hayata geçirilmesi çok olası da değildir. Ancak bunu da bir başlangıç olarak görmek gerekiyor.

ABD ve İsrail’in Filistin’e yönelik 70 yılı aşan planları ve icraatları ortadayken, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın da vakit kaybetmeden artık söylemden uygulamaya yani icraata geçmesi oldukça elzem. Bunun en uygulanabilir ve olmazsa olmaz yolu belli; Filistin’in İsrail’e karşı “uluslar üstü bir barış gücüyle” korunması…

Erdem EREN

*8 Aralık 2017 Tarihli: “Dinmeyen Yara: Kudüs ve Batı Trakya” yazısını okumak için; https://www.sirhaber.com/dinmeyen-yara-kudus-ve-bati-trakya

Yayın Tarihi: 21.05.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/iit-den-olaganustu-toplanti-olaganustu-kararlar

Ekonomi Politik: Seçim, Ekonomi ve Dolar

24 Haziran seçimlerine hızla giderken siyasilerin söylemleri ve vaatlere yönelik ilk mesajlarda hızla artıyor. Şüphesiz ki en önemli gündem maddesi; “Ekonomi…” Ekonomi denilince hükümete yönelik en önemli eleştiriler ise belli başlı noktalardan geliyor. Bunlar; doların yükselişi, işsizlik, enflasyon, yolsuzluk, rant, siyasilerin zenginliği vb.

Ekonomi belirli başlı bir uzmanlık konusu olmakla birlikte siyasetten hiçbir zaman ayıramayacağımız bir faktördür. Şüphesiz ki şu an Türkiye ekonomisinin en büyük boğuştuğu konu tabii ki doların durdurulamayan yükselişi. Peki, dolar neden yükseliyor? Bunun iktisadi, siyasi, küresel ve ekonomik bazı sebepleri var. Başlık başlık inceleyelim…

İktisat

  • İktisat biliminin ortaya koyduğu en temel teorilerden biri arz-talep-fiyat ilişkisine yöneliktir. Çok talep edilen bir ürününün ya da hizmetinin fiyatının/ücretinin artması, çok arz edilen bir ürün ya da hizmetin fiyatının/ücretinin düşmesi, kıt kalan bir malın fiyatının artması iktisadi bir durumdur. Ülkemizden döviz çıkınca arzı azalan doların da değeri yükselmekte, dolar yükseldikçe dolara yönelik talepte artmakta bu da doların değerini daha çok yükseltmektedir.

Siyasi Olaylar

  • Doların bugün 4 liranın da üstüne çıkmasının aslında uzunca bir geçmişi var. Nasıl ekonomi siyaseti etkiliyorsa, siyasette ekonomiyi etkiliyor. Doların yükselişe geçmesinde de kırılma noktasını yine siyasi bir gelişme oluşturdu; “Gezi Olayları.” Dolar Mayıs 2013’teki olaylardan sonra hızla 2 liraların da üstüne çıkmıştır.
  • Yine 15 Temmuz sürecine geldiğimizde 15 Temmuz 2016 darbe ve işgal girişimi sonrasında dolar benzer bir durumla 2.85’lerden hızla 3 lira ve üstüne çıkmıştır.

ABD ve FED Etkisi

  • Doların ana vatanı tabii ki ABD ve onun merkez bankası da FED. ABD’nin ekonomi politikaları ile FED’in faiz noktasındaki kararları da doların dünyadaki seyrini oldukça etkilemektedir. FED faiz yükseltme kararı aldığında dolarda anavatanına dönmektedir. Kendi merkez bankasını ve ülkesini daha güvenli bulmakta, bu durumda Türkiye’den döviz çıkışına neden olmaktadır.
  • 2013 yılı öncesinde FED küresel piyasaya hızla para saçarak faizleri de düşürmüştür. Dolara dayalı sermaye ABD’den dünyaya yayılarak başta Türkiye olmak üzere birçok gelişmekte olan ülkeye yatırım yapmıştır. Yatırımlar ve yüksek faizlerle zenginleşmiştir. Türkiye’de bu durumdan karlı çıkarak hızla altyapı ve üstyapı yatırımlarına girişmiştir.
  • 2013 yılında FED faizleri arttırma kararı alıp adeta küresel piyasaya para saçma politikasına son vermiştir. Türkiye’de Gezi olayları öncesine denk gelen bu karar olaylarla birlikte dolar üzerinde şok etkisi yaratmıştır.
  • FED 2016 yılında da yine devlet tahvilinde faiz artırımına gidip, örneğin 10 yıllık devlet tahvilinin faizini 2.11’den 2.80’e kadar yükseltmiştir. Bu kararda doların ABD’ye yönelmesini hızlandırmıştır.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası ve Kararları

  • Türkiye’de dolar üzerinde belirleyici etkiye sahip kurumların başında Merkez Bankası gelmektedir. Banka piyasaya dolar salarak ya da faizleri arttırarak doların değerini düşürmeye çalışmaktadır. Hükümetin politikaları kadar Merkez Bankasının doğru müdahaleleri de oldukça önemlidir. Yüksek faiz yabancı sermayeyi yani doları Türkiye’ye çeken bir faktördür. Ancak faizin yüksek olması Türkiye’deki sermayenin de borç alma ve yatırım yapma eğilimini azaltmaktadır. Bu dengeyi belirleyecek olan da Merkez Bankası’dır.

Yabancı Yatırım, İhracat ve Turizm

  • Doların seyrini en çok etkileyen faktörlerin başında yabancı yatırımın miktarı gelmektedir. Türkiye’ye yabancı yatırımın gelişini etkileyen bazı durumlar vardır. FED’in ve Merkez Bankasının kararları ile faiz oranları, siyasi istikrar, terör olayları, ekonomi politikaları ve hukuk düzenidir.
  • FED’in 2013 sonrası politikaları, Türkiye’deki Gezi olayları, 17-25 Aralık ve 15 Temmuz darbe girişimleri, 7 Haziran 2015 seçimleri ile koalisyon tehdidi, seçim öncesi siyasi istikrar beklentisi, PKK-DAEŞ-DHKPC terörü, Suriye krizi, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtı, Katar krizi, Orta Doğu’daki sorunlar, Kuzey Kore gerilimi gibi içsel ve dışsal konular yabancı sermayeyi huzursuz etmiştir.
  • İçsel ve dışsal bu konuların yanı sıra Türkiye-Rusya Uçak Krizi, Türkiye’nin AB ile yaşadığı gerilimler Turizm’i de etkilemiş, turizmden gelen doların seyri de olumsuza yönelmiştir.
  • İhracat’ta ülkeye dolar girişini etkileyen bir diğer önemli faktördür. Türkiye’nin ihracatı artmakla birlikte ithalatı da artmaya devam etmektedir. Bu da doğal olarak cari açığın da devam etmesi, ülkemizin kazandığı dolardan daha fazlasını harcadığı anlamına gelmektedir.
  • Türkiye’nin cari açığının en büyük etkeni olan enerjide petrol fiyatlarının yükselmesi de doları seyrini arttıran bir diğer olay olmuştur.

NOT: DOLARIN SEYRİ

 

  • 27 Mayıs – 30 Ağustos 2013 Gezi Olayları: 24 Mayıs 2013: 1.84, 2 Eylül 2013: 2.01
  • 2015 Yılı Terör Saldırıları Öncesi: 1 Ocak 2015: 2.34.
  • 6 Ocak Sultanahmet – 1 Nisan Vatan Emniyet Saldırıları: 2 Nisan 2015: 2.59
  • 5 Haziran HDP Mitingi -20 Temmuz Suruç Saldırıları: 21 Temmuz 2015: 2.68
  • 6 Eylül Dağlıca – 8 Eylül Iğdır Saldırıları: 9 Eylül 2015: 3.00

 

    • 7 Haziran 2015 Seçimleri Koalisyon: 5 Haziran 2015: 2.66, 30 Ekim 2015: 2.91
    • 1 Kasım 2015 Seçimleri AK Parti İktidarı: 2 Kasım 2015: 2.80

 

  • 24 Kasım 2015 Rus Uçağının Düşürülmesi Krizi: 25 Kasım 2015: 2.88
  • 12 Ocak Sultanahmet – 17 Şubat Ankara Saldırıları: 18 Şubat 2016: 2.96

 

  • 15 Temmuz 2016 Darbesi: 14 Temmuz 2016: 2.89, 21 Temmuz 2016: 3.07
  • 10 Aralık Beşiktaş – 17 Aralık Kayseri Saldırıları: 18 Aralık 2016: 3.49
  • 1 Ocak Reina Katliamı – 11 Mart Hollanda Krizi: 13 Mart 2017: 3.73
  • 16 Nisan Referandumu: 17 Nisan 2017: 3.65
  • 6 Eylül ABD’nin Açtığı Halkbank Davası – 8 Ekim ABD Vize Krizi: 9 Ekim 2017: 3.69
  • 28 Kasım CHP Man Adası Belgeleri: 27 Kasım 2017: 3.92, 29 Kasım 2017: 3.95

Tablo ne kadar açık ve net değil mi? Hükümeti ekonomide ki hatalarıyla eleştirebilirsiniz ancak hangi hükümet bu denli terör saldırısı ve dış müdahaleye rağmen böyle güçlü ayakta kalabilmiştir ki? Eğri oturup doğru konuşmakta fayda vardır. Türkiye’ye Gezi Olaylarından beri hem siyasi hem ekonomik hem de askeri darbe indirilmeye çalışılmaktadır. Bunu görmek için gözlüğe de gerek yoktur. Amaç hep ve daima Recep Tayyip Erdoğan’ı indirmek olmuştur. Bugün adı konsun konmasın; CHP, İP, SP, HDP, DP, LDP gibi partilerin tek amacı da bu değil midir?

Öneriler

Doların neden hızla yükselişe geçtiğini kronolojik olarak, siyasi, ulusal ve küresel etkenlerle birlikte açıklamaya çalıştık. Tabii doları düşürecek ekonomik hamleler neler olabilir diye kafa yormak da gerekmektedir. Doların artışından en çok karlı çıkanlar; Turizm sektörü, dolara yatırım yapanlar, dolarla ürün satanlar ve spekülatörlerdir.

  • Hızlı bir hamleyle turizme yatırım yapılmalı, turizme yönelik teşvikler arttırılmalıdır. Bacasız sanayi güçlendirilerek, turizm sektörü ve temsilcileri ile ortak politikalar ve stratejiler belirlenmelidir. Ayrıca elinde dolar rezervi bulunduran şirketler ve sermayedarların yatırım yapması adına da teşvikler sağlanmalıdır.
  • Turizm dışında Türkiye’nin güçlü olduğu inşaat, giyim, tarım gibi sektörlerden gelecek döviz artışına ve ihracatına ağırlık verilmelidir.
  • AB ile ilişkilerin normalleşmesi ve Uzak Doğu’da Çin ve Hindistan gibi ekonomilerle ilişkilerin geliştirilmesi adına daha fazla adımlar atılmalıdır. Türkiye güçlü olduğu alanlardan kısacası döviz kazanmalı ve yatırım ile sermaye çekmelidir.
  • Son dönemde Türkiye ekonomisinde en çok sermaye birikiminin yapıldığı alan şüphesiz ki inşaat sektörüdür. Yurt içinde bu sermayenin daha ne kadar birikeceği tartışmalıdır. Artık bu alandaki sermayenin özellikle Türkiye’nin ithalatını düşürecek sektörlere ve eğilimle transfer olması, başka alanlarda yatırım ve istihdama dönmesi elzem görülmektedir.
  • Üretmeyen bir toplum ve devlet dışa bağımlı olmaya mahkûmdur. Günümüzde üretimin ana öğesi teknolojidir. Türkiye son dönemde özellikle savunma sanayinde büyük başarılar kazanmıştır. Bunu ağır sanayi ile stratejik sektörlerde de üretime dönüştürmelidir.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 11.05.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/ekonomi-politik-secim-ekonomi-ve-dolar

Seçim Maratonu: Muhalefetin Aday Stratejisi ve Erdoğan Liderliği

24 Haziran’da yarışacak Cumhurbaşkanı adayları büyük oranda netleşti. Cumhur İttifakı AK Parti ve MHP’nin adayı zaten Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dı. BBP ve Hüdapar’ın da Erdoğan’ı destekleyeceği görülüyor. Saadet Partisi Abdullah Gül’ün “çatı adaylığı” fikri tutmayınca genel başkanları Temel Karamollaoğlu’nu aday gösterdi. Aynı şekilde İP de Meral Akşener’i.

HDP’nin şu an için adayı hapiste bulunan Selahattin Demirtaş gibi görünüyor. Cezası kesinleşirse başka bir aday çıkaracaklar ya da mevcut adaylardan birini destekleyecekler. Ayrıca Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ile Adalet Partisi Genel Başkanı Vecdet Öz’de aday. Asıl soru CHP’nin adayının kim olacağıydı cevabını buldu: Muharrem İnce…

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun İnce’yi neden tercih etti diye değinmeye gerek görmüyorum. Ancak hem kamuoyunun nabzı hem de seçim anketleri gösteriyor ki Cumhurbaşkanlığı Seçiminde öne çıkan üç aday olacak. Şüphesiz ilk sırada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geliyor. İkinci sıra için ise Muharrem İnce ve Meral Akşener yarışacak. Açıkçası ilk turda Erdoğan’ın ipi göğüsleyeceğine kesin gözüyle bakılıyor. Ama olası senaryoya göre ise ikinci tura İnce ya da Akşener’den birinin kalacağı öngörülüyor. Muhalefetin ikinci turda bu isim etrafında birleşeceği de kesin.

Peki, İnce ya da Akşener hem Türkiye’ye hem de dünyaya ne önerecek? Balkanlardan Orta Doğu’ya, Afrika’dan Türkî Cumhuriyetlere liderliğini ispat etmiş Erdoğan gibi bir lidere karşı nasıl bir strateji izleyecek? Açıkçası iki adayında böyle bir niyetinin olmadığını biliyoruz. Muhalefetin en büyük stratejisi sadece ve sadece Erdoğan’ı devirmek olarak gözüküyor. Ya sonra?

Bir tarafta böyle bir muhalefet profili varken diğer tarafta tüm sorunları doğru tespit etmiş bir liderden, Erdoğan’dan bahsediyoruz. Bugün halka Türkiye’nin en büyük sorunu nedir diye sorarsanız sanırım ilk cevap ekonomi olacaktır. Yıllarca bu sorunun cevabı terördü. Buradan iki sonuç çıkıyor. Birincisi terörle mücadelenin son derece başarılı olduğudur. Ama ikincisi ekonomide bir sorun olduğudur. Nitekim Erdoğan’ın Özbekistan ve Güney Kore ziyaretleri ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak’ın Çin ziyareti bu sorunun kabul edilip, çözüm arayışında olunduğunun göstergesidir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Özbekistan ziyaretinin en önemli gündem maddesi siyasi ve kültürel ilişkilerin yanı sıra ekonomiydi. İlk olarak 1,5 milyar dolar civarında olan ticaret hacmi hızla 5 milyar dolara yükseltilmek isteniyor. Erdoğan’ın Güney Kore ziyaretinde de gündem ekonomiydi. Kore ile de mevcut 7,2 milyar dolarlık dış ticaret hacmi arttırılmaya çalışılıyor. Ayrıca Erdoğan başta Hyundai, Samsung olmak üzere çokuluslu şirketlerin yönetimleriyle de bir bir görüştü. Kore’nin Türkiye’deki yatırımlarının çoğalması ve turizmin geliştirilmesi adına müzakereler yapıldı. Ayrıca Kore’nin Kanal İstanbul Projesi’ne katılımı konusunda da anlaşıldı.

Enerji Bakanı Berat Albayrak’ta Çin’e çıkartma yaparak, enerji sektörünün temsilcileriyle görüştü. Görüşmenin ana gündemlerinden biri de Türkiye’de yapılması planlanan 3. Nükleer santralin yapımıydı. Ayrıca Albayrak, Çin’nin ve dünyanın en büyük bankası ICBC ile de yatırım ve işbirliği konusunda görüşmeler yaptı.

Özetle bir tarafta sadece Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığı öneren bir muhalefet cephesi varken diğer tarafta 2002’den günümüze çok önemli reformlar yapmış, Türkiye’ye siyaseten, ekonomik olarak, sosyokültürel olarak çağ atlatmış, bunları yaparken “Kapatma Davası, Gezi Olayları, 17-25 Aralık ve 15 Temmuz Darbe ve İşgal Girişimleri, PKK, DAEŞ, DHKP-C kaynaklı terör olayları” gibi olağanüstü süreçleri başarıyla atlatmış bir Erdoğan liderliği var. Bunca olağanüstü süreç yaşanırken ekonomi ve hukuk konusunda sıkıntılar yaşanması normal değil mi? Ancak bunları tespit etmiş ve çözüm arayışına da başlayan bir Erdoğan liderliği de var. İster eğri oturun ister ayakta durun ama doğruyu konuşmakta da fayda var…

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 4.05.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/secim-maratonu-muhalefetin-aday-stratejisi-ve-erdogan-liderligi

Salon Siyaseti Değil, Saha Siyaseti Şart

24 Haziran seçimlerinin maratonu hızla başladı. Cumhur İttifakı AK Parti, MHP ve BBP taş üstüne taş koyarak ilerlerken, muhalifler ise kağnı hızıyla yol almaya çalışıyor. Cumhur İttifakının adayı da belli, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde şimdi seçim stratejileri, adaylar, miting programları netleştirilmeye çalışılıyor. En büyük sorunu ise muhalifler yaşıyor.

Cumhurbaşkanı Adayı Tartışmaları

“Abudik Gubidik İttifakı” veya “Kayıkçı İttifakı” denilen bir ittifak var mı o da büyük bir soru işareti. CHP, İP, SP ve HDP arasında bir ittifak olduğu ya da olacağı sıkça konuşuldu. Hatta ortak adaylarının Abdullah Gül olacağı da. Açıkçası Gül’de çıkıp henüz aday olduğunu ya da olacağını da açıklamış değil. Gül’ün bu tavrını samimiyet açısından sorgulasak da, Gül muhaliflerin en büyük umuduydu bu açık. Neden Gül ortak aday olarak çıkarılamıyor belli ki ittifak denilen grubun hala uzlaşamadığı konular ve de iç dinamikler var.

CHP’nin içindeki birçok grup kendi adaylarının parti içinden olmasını istiyor. İP’de ise Meral Akşener adaylığını zaten açıkladı. SP’de aday ise net Gül. HDP Demirtaş’ın adaylığına sıcak bakıyor. Ancak CHP’nin içinden HDP ile net bir ittifak kurulması talepleri var. Yani hala bu 4 partinin ortak bir aday belirleyemediği ve uzlaşamadıkları görülüyor.

Eğer 4 parti ilk turda ortak aday konusunda uzlaşamazsa, ikinci tur için anlaşacaklarına kesin gözüyle bakılıyor. Gül ikinci tur için ortak adaylığı kabul eder mi muamma. Görünen o ki muhalifler ilk turda birden fazla adaylı stratejiyle seçime girecekler. Seçim sonucuna göre hareket edip, olmazsa ikinci turda ortak aday altında birleşecekler.

İlk tur için muhaliflerin konuştuğu isimler ise şöyle: HDP’nin adayı Selahattin Demirtaş, Saadet Partisi’nin ise Abdullah Gül. İyi Parti ilk tura Meral Akşener ile katılmayı planlıyor. Asıl tartışma ise CHP’de yaşanıyor. CHP’de Abdullah Gül, Muharrem İnce, İlker Başbuğ, Yılmaz Büyükerşen isimleri tartışılıyor. Ancak bir sürpriz aday da gelebilir. Ben bu sürpriz adayı Ali Babacan olarak görüyorum. CHP’lilerin dillendirdiği “Ekonomiyi Bilen Bir Aday” tarifine büyük oranda uyan da o. Bekleyip göreceğiz.

Salon Siyasetinden Saha Siyasetine

Geçtiğimiz hafta 24 Haziran seçimlerine dair uzun bir analiz yapmış ve AK Parti’nin stratejileri neler olmalı diye önerilerde bulunmuştuk. Bu haftada bir önerim daha olacak. O da AK Parti’nin özüne yani saha siyasetine dönmesidir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türk siyasetinde başarılı olduğu ve damga vurduğu alanlardan biri de saha siyasetidir. Daha İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinde yürüttüğü adaylık süreci Türk siyaseti içinde büyük bir tez çalışmasıdır. Gençlik ve Kadın kolları üzerinden yürütülen tabiri caizse kapı kapı dolaşarak yapılan propaganda süreci Erdoğan’a belediye başkanlığını kazandırmıştı.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi Referandumu ve son birçok seçim gösterdi ki AK Parti’de saha siyasetinden salon siyasetine geçiş başladı. Bu da AK Parti’nin halkla olan bağını eskiye nazaran daha kısır bir ilişkiye dönüştürdü. Salon siyasetinin en büyük sorunu da bu.

AK Parti’nin farkı halka olan bağıdır. AK Parti Halk Partisidir. Bakanların, vekillerin ya da teşkilat mensuplarının, belediye başkanlarının ve hükümete yakın STK’ların salonlarda kendi aralarında yaptıkları siyasi veyahut seçim çalışmaları yalnızca birbirlerini kandırmak olur.

AK Parti’nin halka anlatacağı çok şey var; 2002’den bugüne kadar yapılan devrimler ve reformlar var. Millete ve milli iradeye yönelik yapılan her türlü darbeye karşı dik duruş var. Balkanlardan Afrika’ya, Orta Doğu’dan Uzak Doğu’ya mazlumlara sahip çıkış var. Terörün iflahını kesmek var. Devleti saran vesayetçi, FETÖ’cü, vb. gruplarla yapılan mücadeleler var. Herşeyden önce tam bağımsız bir devlet oluşturma çabası var.

AK Parti kadrolarının saha siyasetiyle halka geri dönmeleri gerekiyor. Diğer partilerden farklı olarak AK Parti’nin halkın karşısına çıkmaya yüzü var. O nedenle ki AK Parti’de bakanların, vekillerin ya da teşkilat mensuplarının, belediye başkanlarının ve hükümete yakın STK’ların ve yeni milletvekili adaylarının üstüne çok yük düşüyor. Biraz daha fazla Erdoğan’ın yükünü de azaltmaları gerekiyor.

Salon siyasetinden saha siyasetine temelli dönerek, stantlar kurarak, ziyaretler yaparak, mitinglerle “AK Parti’ye Neden Oy Verilmeli?” sorusunu halka daha net cevaplamaları gerekiyor. AK Parti’nin aslı da zaten bu. Seçim stratejileri ile vaatler de bu minvalde dinamik ve halk üzerinde tesirli olursa sonuçları tahmin etmek kolay olacaktır.

Erdem EREN   

Yayın Tarihi: 27.04.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/salon-siyaseti-degil-saha-siyaseti-sart

24 Haziran Seçiminin İlk Analizi

Ülkemizin yepyeni bir gündemi oldu: “Erken Seçim.” Öncelikle “24 Haziran Seçimlerinin” vatanımıza ve milletimize hayırlı olmasını diliyorum. İster adına erken seçim densin, ister çok erken, isterse de baskın seçim fark etmez. Ülkemizi haftalar sonra çok kritik bir seçim bekliyor.

Görünen veya görünmeyen, açıklanan veya açıklanmayan sebepleriyle 24 Haziran seçimlerine hızla odaklanmamız gerekiyor. Toplum olarak belki de birçoğumuz da erken seçim beklentimiz vardı ancak bu kadar erkenini tahmin bile edemezdik.

Gerçek şu ki güneyimizde, Suriye’de açıkça savaş cepheleri oluşturuluyor. Türkiye özellikle PKK üzerinden tehdit ediliyor. FETÖ’ nün kriptoları bürokraside, orduda ve emniyette mide bulandırıyor. Döviz üzerinden manipülasyonlar ve sermaye çıkışlarıyla “yapay” ama güçlü bir ekonomik kriz çıkartılmaya çalışılıyor.

İç siyasetten dış siyasete, güvenlikten ekonomiye önemli mücadelelerin yaşanacağı bir dönemde seçimi aradan çıkarmak mantıklı görünüyor. Peki, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde AK Partinin genel stratejileri ve hamleleri neler olmalı gelin biraz yazmaya başlayalım.

24 Haziran Pazar: Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Seçimleri

Seçimin günü ve içeriği artık net. Vatandaşımız 24 Haziran 2018 Pazar günü sandığa giderek hem Cumhurbaşkanını hem de temsilcileri olan milletvekillerini seçecek. İlk olarak halka seçimin neden büyük bir önem taşıdığı iyi anlatılmalı. Seçime katılımın arttırılmasının formülü de bu aynı zamanda. Çünkü her bir oy büyük önem taşıyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan “Cumhur İttifakının” yani AK Parti ile MHP’nin ve de BBP’nin ortak adayı olarak seçimin favorisi olarak öne çıkıyor. Erken seçim kararı sonrasında bugüne kadar ortak aday belirleyemeyen muhalefet cephesinin telaşa kapıldığını da söylemek mümkün.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’de 100 bin imza toplayarak aday olacağını söyledi. Açıkça söylemek gerekirse kamuoyunda CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi ve HDP’nin ortak aday çıkaracağı algısı oldukça güçlü. Hatta bu adayın Abdullah Gül olacağı da çok konuşuluyordu. Akşener telaşla mı açıklama yaptı yoksa arka planda başka görüşmeler mi var bilinmez ama Erdoğan karşısında muhalefetin çok adaylı bir strateji uygulayacağına çok ihtimal verilmiyor.

Cumhurbaşkanı adayının milletvekili seçilemeyeceği gerçeğinden ötürü CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun aday olmaya cesaret edeceği de düşünülmüyor. Kısacası Erdoğan karşısında muhalefetin büyük oranda konuştuğu ya da konuşacağı isimler; Meral Akşener, Abdullah Gül olacak gibi görünüyor.

24 Haziran’ın Seçim Stratejileri

Siyaset ve Teşkilatlar

 

  • İcraatlar: Partinin en çok dikkat etmesi gereken konuların başında 16 yıllık icraatlar döneminin halka doğru bir şekilde anlatılması gerekiyor. Bu noktada teşkilatların ve adayların tüm kanalları ve fırsatları iyi değerlendirmesi şart.

 

  • Aday Listeleri: AK Parti’nin 24 Haziran seçimlerine yönelik en büyük soru işaretlerinin başında seçim stratejileri ve aday tercihleri geliyor. Aday tercihleri birçok ilde AK Parti’nin de kaderini belirleyen faktörlerden olacak. Bu konuda görülen en önemli sorun ise bazı sembol isimlerin aday listelerindeki etkisi ya da buna yönelik algı. Vatandaş AK Parti’nin bazı illerdeki sembol isimlerinin listesini değil kendi isimlerini görmek istiyor. Aday belirlemede teşkilatların ve bu sembol isimlerin yanında halkın daha da çok beklentisi yansıtılmalı.
  • Teşkilat Çalışmaları: Partinin teşkilat çalışmalarının ve hedef kitlesinin farklılaşmaktan ve genişlemekten ziyade aynılaştığı görülüyor. Siyasilerin, parti ve partiye yakın sivil toplum kuruluşlarına ait teşkilatın çalışmaları büyük oranda aynı isimlerle aynı kitlelere karşı yapılıyor. Siyasilerin ve diğer teşkilatların çalışmalarına büyük oranda yine teşkilatlar, teşkilata yakın sivil toplum kuruluşları ile isimler katılıyor. Bunlar zaten AK Partinin kemik oy kitlesini oluşturuyor. Partinin halka daha dönük bir yaklaşım sergilemesi gerekiyor.
  • Halka Yakınlık: Belirli bir doyuma ulaşmış birçok iktidar partisinin sıkıntısını AK Parti’de yaşıyor. Teşkilatların ilk dönemlerdeki heyecanının ve halka yakınlığının tekrar elde edilmesi önemli. İl ve ilçe başkanları değişse de halk yine aynı isimlerle sahada karşılaşıyor. Yeni yüzlerin ve halka yakın stratejilerin sahaya hâkim olması ancak tek çözüm olarak görülüyor. Halk özellikle sorunları ile çözümlerinde daha samimi bir yaklaşım bekliyor.
  • Lüks: AK Partili bakan, milletvekili ve belediye başkanlarıyla ilgili halk nezdinde ki en olumsuz görüşlerden biri de lüks yaklaşımlarla ilgili. Halk siyasi temsilcilerinin lüks yaşam ve yaklaşımlarıyla ilgili rahatsızlık duyuyor. Bu noktada israf ve rantlardan büyük oranda kaçınmak gerekiyor.

Ekonomi

 

  • Reformlar: Halk üzerinde dövizin artışı, vergiler, zamlar, kredi borçları gibi konularda ekonomiye yönelik ciddi olumsuz görüşler mevcut. Seçim sonrasında ekonomiyle ilgili ciddi reformların yapılması halktaki en büyük beklenti konumunda. Hatta şunu söylemek gerekir ki halk ile AK Parti arasındaki en büyük uçurumda ekonomi noktasında açılıyor. Parti bu konuya büyük bir eğilim göstermeli. Halkın cebine dokunan hamleler geliştirmeli.
  • İnşaat Sektörü: Türkiye’nin inşaat sektörü üzerinden büyük bir kazanım sağladığı herkesçe biliniyor. Ancak vatandaş bunu artık balon olarak görüyor. Ev fiyatları ile banka kredileri büyük oranda “borçu bir toplum” meydana getiriyor. Bu konuda maliyetler ile ev fiyatlarında düzenleme yapılması gerekiyor. Ayrıca ekonominin gidişatı açısından sektörde biriken sermayenin üretim ve farklı yatırımlara transfer edilmesi de şart.
  • Emekli Maaşları: 2000 yılı ve sonrasında emekli olan 5 milyondan da fazla emekli hala intibak bekliyor. Bekleyenlerin sayısının bu denli yüksek oluşu seçimlerde AK Parti adına büyük bir risk de oluşturuyor. Acilen çözüm bekleyen sorunların başında intibak sorunu geliyor.

 

Gençler

 

  • Öğrenim Kredileri: Üniversite öğrencilerinin kafalarındaki en büyük problemlerden birini kredi ve burs borçları oluşturuyor. Ülkemizde binlerce genç üniversite hayatını kredi ve burslarla idare ederken sonrasında ise hem iş arayışı hem de büyük bir borçla karşı karşıya kalıyor. Üstelik bu borçlara bir de faiz uygulanıyor. Yüzbinlerce genç kredi borçlarının silinme müjdesini bekliyor.
  • Bedelli Askerlik: Ülkemizde 3 milyonunda üzere vatandaşımız bedelli askerlik bekliyor. Çalışan veya okuyan, evlenen ve yuva kuran birçok gencimiz için askerlik büyük bir soru işareti oluyor. Askerlik ile ilgili duygusal yaklaşımları bir kenara bırakıp, askerliğin profesyonel bir meslek olduğu algısıyla yaklaşıp bu insanların hayatlarını kolaylaştırmak gerekiyor.
  • Gençleri Anlama: AK Partinin seçim ile referandumlarda yaşadığı en önemli problemlerden biri de gençlerle doğru frekansı yakalayamamak olarak görülüyor. Gençler liberalleşiyor, daha bağımsız ve daha özgür yaklaşımları benimsiyor. Partinin ve sivil toplum kuruluşlarının bu duruma geleneksel bakış açısıyla bakması çözüm getirmiyor.
  • Liberal ve Bilimsel Yaklaşım: AK Parti teşkilatları ile partiye yakın sivil toplum kuruluşlarının liberal bir gençliğe daha açık olması gerekiyor. Bu noktada gençlerin zihin dünyası ile alışkanlıkları daha net okunmalı, parti ile sivil toplum teşkilatlarında daha liberal genç isimlere yer verilmeli. Gençlerin siyasi ya da muhafazakâr düşüncesinin bilimsel bir yaklaşımla gelişmesine odaklanılmalı.
  • Üniversitelerde Etkinlik: Partinin gençlik teşkilatları ile partiye yakın sivil toplum kuruluşlarının üniversiteler ile liselerde daha etkin olması şart. Buralarda daha çok sol görüşün hâkim olduğu net bir şekilde görülüyor.
  • Ortak Teşkilatlar: Partiye yakın sivil toplum kuruluşları ile partinin gençlik teşkilatları arasında kısır bir döngü dönüyor. Bu teşkilatları ortak bir havuz oluşturuyor. Yani partinin teşkilat mensubu gençler aynı zamanda sivil toplum kuruluşlarının da teşkilatını oluşturuyor. Bu havuz ise büyük oranda genişlemiyor. Yeni gençleri kazanma stratejisi net olarak uygulanmalı.

 

Yerel Yönetimler

 

  • Halkla Kopukluk: AK Parti belediyelerinin en önemli sorunlarından biri halkla eskisi kadar iç içe olamamak gibi görünüyor. Birçok belediye mensubu bunu reddetse de halktaki karşılığı tam olarak bu. Halk belediye ile ya da belediye başkanı ile arasında özel kalem ya da bürokratik duvar görmek istemiyor. Başkana ulaşabilmek, derdine çözüm bulmak istiyor.
  • Yönetim Mantalitesi: AK Parti belediyelerinin halk nazarında bir diğer sıkıntısı ise yönetim mantalitesi olarak görülüyor. Belediyelerin sosyal belediyecilikten daha ziyade “inşaatçı” bakış açısıyla idame ettirildiği düşünülüyor. Halk binalardan daha ziyade sosyal, ekonomik ve kültürel olarak kendisine kazanım sağlayacak çalışmalar görmek istiyor. Bu noktada belediyeler daha gelişimci, üretimci ve istihdamcı bir bakış açısıyla reforme edilebilirler.
  • Taşeron Düzenlemesi: Hükümetin merkezi idare ile yerel yönetimlerdeki taşeronlara yönelik yaptığı işçi statüsüne geçiş işlemlerinin beklenen etkiyi uyandırmadığı söyleniyor. Kadroya geçiş olarak nitelendirilen bu süreçte yerel yönetimlerde çalışan taşeron işçilerin büyük bir kazanım elde etmediği görülüyor. Birçok kişinin haktan yararlanamaması da partiye yönelik bir tepki oluşturmuş durumda.

 

FETÖ İle Mücadele

 

  • Samimiyetsizlik: Vatandaşların birçoğu FETÖ ile gerçekten mücadele edildiğini düşünmüyor. Bunda en büyük etken ise FETÖ’ nün siyasi ayağına tam olarak müdahale edilmemiş olması. Halk tüm partilerin içinde mecliste, yerel yönetimlerde ve parti teşkilatlarından hala FETÖ’cülerin olduğunu düşünüyor. Bu düşüncenin hem 24 Haziran seçimlerine hem de değişiklik olmazsa 24 Mart 2019 yerel seçimlerine etkisinin olacağı kesin.

 

Trakya Bölgesi

 

  • Yanlış Strateji ve Aday Seçimleri: AK Parti’nin genel seçimler, yerel seçimler, referandumlar ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde istediğini elde edemediği bölgelerin başında Trakya bölgesi geliyor. Trakya büyük oranda CHP’nin kalesi olarak görülüyor. Bunun bazı nedenleri var.
  • Ekonomik Propaganda: Hükümetin bölgeye yaptığı yatırımların doğru anlatılması gerekiyor. Ayrıca halka yönelik avantajların özellikle “Tarım ve Hayvancılık” noktasındakilerin öne çıkarılıp gerekirse il il, ilçe ilçe, köy köy anlatılması şart.
  • Liberal Adaylar: AK Parti’nin Trakya bölgesindeki aday seçimlerinin de büyük oranda yanlış olduğunu söylemek gerekiyor. Adayların daha liberal görüşte olup, halkın hükümet konusundaki gündelik yaşam, siyasi ve dini görüş ile rejime yönelik endişelerini çözer nitelikte olması gerek. Liberal ya da kadın adaylar bu noktada seçilebilir.
  • Halkta Karşılık: Bölgede seçilen adaylar halk tarafından sevilen isimler olmalı. Bu zaten öyle diyemezsiniz. Çünkü bölgede sembol olmuş bazı isimlerin yalnızca teşkilat üzerinde etkisi var olmakla birlikte halk üzerinde ise büyük oranda yok. Sembol isimlerin kendine yakın adaylarından daha ziyade halka yakın adayların kesin olarak tercih edilmesi gerekiyor.

 

Doğu ve Güney Doğu Bölgesi

 

  • HDP’nin Düşen Etkisi: Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da AK Parti’nin geçmiş seçimlere göre daha avantajlı bir konumda olduğu düşünülüyor. HDP’nin hendek eylemleri ve PKK ile eş güdümlü çalışması bölge halkıyla arasındaki bağı büyük oranda kopardı. HDP’nin barajı aşması çok beklenmiyor. HDP bağımsız adaylarla mı katılır bilinmez.
  • Kalkınma ve Refah: Hükümet PKK’nın bölgedeki yıkıcı etkilerini büyük oranda silmeye uğraşıyor. Başta Diyarbakır’da Sur olmak üzere birçok şehre önemli yatırımlar yapılıyor. Şehirler yeniden yapılanıyor. Bu çalışmalar bölge halkına doğru anlatılmalı.
  • Seçim Güvenliği: Bölgede daha önceki seçimlerde yaşanan en önemli sorunların başında seçim güvenliği geliyor. Bu nedenle hem seçimin hem de sandıkların güvenliğinin kesinlikle ihmal edilmemesi, PKK’nın tehditlerinin ve müdahalelerinin engellenmesi gerekiyor.
  • Dini Önderler: Bölgenin siyasi kanaat önderlerinin yani dini kanaat önderlerinin halk üzerindeki etkisi yadsınamaz bir gerçek. Bölgede seçilen adayların Partinin bazı illerde sembolleşmiş isimlerinin önerilerinden daha ziyade, dini ve siyasi kanaat önderlerinden alınan görüşlerle belirlenmesi daha büyük etki oluşturacaktır.

 

Devam Edecek…

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 20.04.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/24-haziran-seciminin-ilk-analizi

Türkiye ve Omurga Diplomasisi

Bırakın ülkemizi tüm dünya halkları olarak haftaya savaş çanlarının huzursuz sesleriyle uyandık. Suriye’de Doğu Guta ve Duma’da Suriye rejimi tarafından işlenen vahşi katliamlar nasıl olduysa bir anda tüm dünyanın gündemine oturdu. Öyle ki Suriye’nin eli kanlı diktatörü Esed’in işlediği bu cinayet ne ilkti, belki de son da olmayacaktı.

Açık konuşmak gerekir ki dünya vicdanını yaralayan ne yazık ki can veren masum bedenler değil. ABD’nin başını çektiği İngiltere ve Fransa’nın dâhil olduğu, Suudi Arabistan’ın da kuyruğun sonuna eklendiği bu ittifak artık bırakın Orta Doğu’yu Suriye’nin kaderini tayin etmede bile büyük zorluk çekiyorlar.

İran’ın Orta Doğu’daki siyasi ve askeri nüfuzundan ABD ve özellikle de İsrail büyük rahatsızlık duyuyor. 15 Temmuz darbe ve işgal girişimi sonrasında Orta Doğu’ya ve Suriye’ye oldukça sert bir biçimde geri dönen Türkiye’de eklenince İran, Irak ve Suriye hattında Batılı ittifakın stratejileri büyük oranda darbe aldı. Rusya’nın bu iki ülke ile kurduğu güçlü bağlar, özellikle Türk – Rus ilişkilerinin ekonomiden enerjiye, siyasetten askeriyeye olumlu yönde zirve yapması ABD’nin bölgedeki dengesini de büyük oranda şaşırttı.

Gerçek şu ki ABD Başkanı Donald Trump da ülkesinde kuramadığı otoritesini, Orta Doğu’da sergileyeceği “şovmen” performansıyla inşa etmeye çalışıyor. Trump’ın son attığı tweet ile Rusya’ya füzelerim yakında Suriye’ye geliyor mesajının başka da bir açıklaması olamaz sanırım.

ABD’nin öncülüğünde İngiltere, Fransa ve Suud’ların Suriye’yi ve Esed’i vurma tehditleri şu an için askıya alındı gibi görünüyor ancak yarın ne olur o da bilinmez. Savaş çanlarının çaldığı bu süreçte dikkat çeken şeylerde oldu. Onlardan ilki Rusya ile Çin’in açıkça taraf alarak Suriye rejimini koruyacağını gösteren hamleleriydi. Ancak bizi ilgilendiren konu ise Türkiye’nin böyle bir kriz ortamında bile omurgalı bir duruş ile sağduyulu ve aklıselim bir diplomasi yürütmesiydi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ilk olarak katliamları lanetlerken, bu katliamları bahane ederek “Kimsenin Akdeniz’i ve Suriye topraklarını, siyasi ve askerî güç mücadelelerinin ateşinde yakmaya hakkı yoktur” açıklamasında bulundu. Ayrıca Erdoğan, hem Trump hem de Putin ile görüşerek iki blok arasında arabuluculuk rolü de üstlendi ve bir anda patlak verecek olası bir savaş ihtimalini de önlemeye gayret gösterdi.

Ani yaşanan bu kriz bile Türkiye’nin Erdoğan öncülüğünde sürdürdüğü insani diplomasiden bir adım bile taviz vermeyeceğini kanıtladı. Ayrıca süreç Türkiye’nin, dengesini kaybeden küresel ilişkilere aklıyla denge verebildiğini, ABD ile ciddi sorunlar yaşamasına rağmen Rusya ve ABD arasında omurgalı bir duruşa da sahip olduğunu adeta ispatladı.

Bir diğer önemli konu ise Türkiye’nin diplomasideki diğer omurgalı duruşuyla ilgili. Evet, Türk-Rus ilişkileri büyük bir ivme kazandı. İkili ticaret hacmi, S-400 pazarlıkları ve Mersin Akkuyu Nükleer Santralinin temellerini atılması, Astana ve Soçi zirveleri bunun en somut örnekleri. Ancak Türkiye tüm bu gelişmelere rağmen Rusya’nın hamisliğini yaptığı Esed yönetimine bakışını hiç değiştirmedi.

Kısacası Türkiye küresel ilişkilerdeki duruşunu kendi çıkarları ile ikili ilişkilerin önemine göre belirlemiyor. Hem siyasi, ekonomik ve askeri imkânlarını sonuna kadar kullanıyor ve gücünü gösteriyor ama hiçbir zaman insani diplomasiden, adalet ve insanlık vicdanından vazgeçmiyor. İşte Türkiye’yi Türkiye yapan da bu; Bunun adı omurga diplomasisi…

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 13.04.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/turkiye-ve-omurga-diplomasisi

Varna – Priştina Hattı: Türk Dış Politikasında Yeni Manevralar

Eminim ki Türk dış politikasında birden çok coğrafyada aynı anda bu kadar çok gelişmenin yaşandığı bir dönem daha olmamıştır. Dış politikada Ankara’nın gündemi öyle yoğun ki; Suriye meselesi, PKK ile mücadele, Türkiye’nin Rusya, İran ve ABD ile ilişkileri, FETÖ ile mücadele, AB ile ilişkiler, Orta Doğu, Balkanlar, Orta Asya ve Afrika’da ki faaliyetler ve ikili ilişkiler bu yoğun gündemin temel ayaklarıdır.

Afrin Zaferi

Saydığımız bu temel ayaklar içinde birçok önemli gelişme de vuku buldu. İlk olarak kutlu bir zafer ile Suriye’de Afrin PKK/YPG’den temizlenerek kontrol altına alındı, Tel Rıfat, Münbiç ve Sincar konularında yeni adımlar atılmaya başlandı. Tel Rıfat ve Münbiç konuları Külliye’deki güvenlik zirvesinde ele alındı. Sincar konusunda ise Bağdat yönetimi ile işbirliği sağlanmaya çalışılıyor.

Varna Zirvesi

AB ile ilişkilere gelecek olursak; Varna’da tarihi bir zirve ile Türkiye – AB ilişkilerinin geleceği masaya yatırıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov, Avrupa Birliği Konseyi Başkanı Donald Tusk ve Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Jean Claude Juncker’in bir araya geldiği toplantıda Türkiye vize serbestîsi, terörle mücadele, mülteciler konusunda yardım, Kıbrıs gibi meselelere yönelik hassasiyetlerini paylaştı. AB tarafı ise Türkiye ile müzakerelerin devam edeceğini belirtti.

Türkiye – AB zirvesi çok önceden zaten bekleniyordu ancak bunun nedenleri üç şekilde açıklanabilir. Birincisi Türkiye AB’nin artık samimi davranmasını, mülteci yardımı, vize serbestîsi ile üyelik gibi konularda adım atmasını bekliyordu. İkincisi Bulgaristan başta enerji ve ekonomi olmak üzere Türkiye-Rusya-Çin hattından gelecek ekonomik hamlelerden faydalanmak istiyor, Türkiye ile refahını bozacak bir kriz istemiyor. Türkiye ile AB arasında bir köprü vazifesi görmek istiyordu. Ancak bu zirveye dair en kritik neden üçüncü nedendir.

AB’nin bu zirveyi istemesinin ana nedeni Türkiye’nin taleplerine karşılık vermek ya da samimi davranmak falan da değil. Son dönemdeki Türkiye-Rusya-İran yakınlaşması her şeyden önce hem ABD’nin hem de AB’nin çıkarlarını tehdit ediyor. İki güçte Orta Doğu’da tıkanmış ve adım atamıyor. İran’ın etkinliği İsrail’in uykularını kaçırıyor. Rusya’nın AB karşısındaki özellikle enerji temelli üstünlüğü kırılamıyor. Türkiye AB-ABD ve İsrail’in alternatif enerji umudunu Doğu Akdeniz’de şu aşamada yeşermesine izinde vermiyor. Türkiye Rusya ile olan siyasi ilişkilerini ekonomik ve askeri olarak da geliştirirken, aralarındaki ticaret hacminin artışı, S-400 gibi alımlar NATO nezdinde AB’yi de huzursuz ediyor.

ABD ve Fransa’dan Olası NATO Hamlesi

Türkiye-Rusya-İran yakınlaşmasının ABD ile AB’nin birçok umudunun önünde engel olması neticesinde ABD-AB bloğu üst üste iki hamle yaptı. İşte Varna Zirvesi bunlardan ilkidir. ABD ile AB’nin Rusya’ya yaptırımlar uyguladığı bir dönemde AB, bu zirveyle Türkiye ile arasındaki köprünün yıkılmamasını umuyor. Arka planda ise Türkiye’nin Rusya ve İran yakınlaşmasını büyük oranda engelleyemese de yavaşlatmayı amaçlıyor.

ABD ise Fransa ile birlikte NATO üzerinden bir hamle yapmaya çalışıyor. Bu doğrultuda Fransa’nın da Suriye’nin kuzeyinde oyuna dâhil olacağı açıklandı. Bu nasıl gerçekleşecek henüz net değil ama ABD; Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtı ile kaybettiği üstünlüğünü NATO’yu oyuna sürerek kazanmaya çalışacak gibi duruyor. Münbiç ile Fırat Nehri’nin doğusuna NATO askerleri dâhil edilerek hem kalan bölgeler kaybedilmemeye çalışılabilir hem de tüm taraflar ikna edilerek siyasi bir çözüm aşamasına geçilebilir.

Kısacası hem ABD hem de AB, Türkiye-Rusya-İran yakınlaşmasının önlerini tıkadığının, sahada kazanamayacaklarının ve masada güçlü kalmalarının farkındalar. Varna Zirvesi’nin, Trump’ın Münbiç’ten çekilebiliriz söylemini, Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un Suriye’nin kuzeyinde YPG’ye destek olacaklarını açıklamasını bu eksende okumak gerekiyor.

Kosova’daki MİT Operasyonu

Türkiye’nin FETÖ ile mücadelesindeki en önemli haber ise Kosova’dan geldi. FETÖ’ nün Balkanlardaki yapılanmasının özellikle Kosova ayağına yönelik Kosova’daki kurumlarında desteğiyle MİT tarafından bir operasyon yapılarak, Gülistan Eğitim Kurumları ile Mehmet Akif Kolejleri çalışanı 6 FETÖ militanı yakalandı.

Bu sansasyonel operasyon bir anda Türkiye ile Kosova’nın gündemine oturdu. Şüphesiz ki hem örgüt hem de örgütün hamisi ABD bu hamle karşısında şok oldular. Kosova Cumhurbaşkanı Hashim Thaçi ve Başbakanı Ramush Haradinaj bu şok ve baskıdan olacak ki bu operasyonun suçlusunu aramaya başladılar.

İki ülke kamuoyu Türkiye’nin Kosova’daki bu FETÖ operasyonunu konuşsa da yakalanan 6 FETÖ militanı ile ilgili Kosova basınına farklı bir bilgi daha düştü. Kosova Savcılığının kaynak gösterildiği bilgide, bu militanların Sırbistan ile de şüpheli finansal faaliyetler içinde oldukları belirlendi. Ayrıca bu militanların kurumlarıyla, Kosova, Sırbistan, Bosna, Hırvatistan, Hollanda ve ABD’deki paralel kuruluşlarla birlikte şüpheli ve olağan dışı finansal faaliyetler yaptıkları ifade ediliyor. Özellikle Sırbistan ile yapılan faaliyetlerin Kosova’yı da çok rahatsız ettiği söyleniyor.

Defalarca söyledik Balkanlar Türkiye için önemlidir. Balkanlar bize ırak değil, evdir, yuvadır. Yüzlerce yıldır kardeş olduğunuz halklar ile birbirinizi yabancı göremezsiniz. Ankara’nın refahıyla, huzuruyla, Üsküp’ün, Priştina’nın, Saraybosna’nın, Batı Trakya’nın refahı ve huzuru aynıdır. Bunun yolu da Türkiye’nin en az ABD, Rusya, Sırbistan ve AB kadar Balkanlarda etkin ve güçlü olmasından geçmektedir.

Türkiye’nin Balkanlardaki karşılığı sadece kardeş ülke olmamalıdır, daima oyun kurucu olmalıdır. Türkiye siyaseten, askeri olarak, ekonomik olarak, istihbari olarak gücünü hissettirmelidir. İşte MİT operasyonuna bu açıdan bakmak gerekiyor. Balkan devletleri ile halklarını da Türkiye ile ABD-FETÖ arasında kalmaktan kurtarmak da gerekiyor. Ancak şu da unutulmamalıdır. Balkanlarda Türkiye’den rahatsız olan Balkan devletleri ve halkları değil, CIA ve FETÖ’süyle ABD’nin ta kendisidir. Türkiye Balkanlarda bir figüran değil oyun kurucudur, böyle de olmalıdır!

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 30.03.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/varna-pristina-hatti-turk-dis-politikasinda-yeni-manevralar

15 Temmuz: Türkiye, ABD, Rusya ve İran

Önceki günlerde Rusya Federasyonu ile ülkemiz arasında parlamentolar arası dostluk grubu koordinatörlüğü görevini yürüten, aynı zamanda Müslüman bir Ahıska Türk’ü olan Malik Kerimov ile birlikteydik. Kerimov ile hem Türkiye Rusya ilişkilerinin dünü, bugünü ve yarınını konuştuk hem de Rusya’daki Müslümanların ve Türklerin durumunu ele aldık. Ancak Kerimov ile sohbetimizin en can alıcı noktası 15 Temmuz üzerineydi.

Bugüne kadar ülkemizde; 15 Temmuz’a Türkiye’nin farklı kesimlerinden isimlerin bakış açıları ve görüşleri, darbe ve işgal girişiminde FETÖ ile ABD’nin rolü de sıkça konuşuldu. Ancak 15 Temmuz’a dair Rusya’nın bakış açısı ise neredeyse hiç konuşulmadı.

15 Temmuz’un FETÖ’nün ülkemize yönelik kastettiği bir darbe ve işgal girişimi olduğu bugün toplumumuzun neredeyse tamamı tarafından kabul edilen somut bir gerçek. Ayrıca hem somut deliller hem açıkça görülen durumlarla birlikte FETÖ’nün bu girişiminin ABD tarafından desteklendiği de açık.

Her şeyden önce FETÖ, ABD tarafından beslenip büyütülen bir terör örgütüdür. Hem ABD içindeki hem de küresel ölçekteki tüm teşkilatlanması ve sistemi ABD tarafından korunmakta ve desteklenmektedir. ABD’den habersiz bir eyleme imza atması imkânsızdır.

FETÖ’nün birçok ülkedeki okullarının ve kurumlarının yönetim merkezi ABD binaları içerisindedir ve FETÖ lideri Fethullah Gülen de bilindiği üzere ABD’de ikamet etmekte, CIA ve FBI başta olmak ABD gizli servisi ve güvenlik örgütleri tarafından korunmaktadır. 15 Temmuz sonrasında sunulan onca delile rağmen ABD’nin Gülen’i teslim etmemesi de açıkça bu terör örgütü ile elebaşı Gülen’in ABD tarafından korunduğunun ve kollandığının en net delilidir.

15 Temmuz akşamı CIA ile de bağı net olarak bilinen sözde düşünce kuruluşu Stratfor’un Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın uçağının koordinatlarını an be an paylaşması ayrıca darbenin başarısız olduğu sabah yayınladığı yazı da darbeyi ABD’nin yaptığının beyanatıdır.

16 Temmuz 2016 günü “Broken Trust: How a Failed Coup Weakens Turkey” adlı bir yazı yayımlayan Stratfor, ABD’nin bu darbe ve işgal girişimini niye yaptığını da açıkça itiraf etmiştir. Stratfor ilk olarak Türk ordusunun yeniden kendine gelmesinin yıllar süreceğini ifade etmiştir.

DAEŞ ve PKK’nın Türkiye’nin Irak ve Suriye sınırlarında oldukça güçlendiği sırada gelen bu darbenin Türkiye için çok yanlış bir zamanlamaya sahip olduğu, Türkiye’nin hem içerde hem de dışarıda bu örgütlerle mücadele ederken askeri stratejilerde çok zorlanacağı belirtilmiştir. Türkiye’nin bu terör örgütleriyle mücadelede orduyu yeterince kullanamayacağı söylenmiştir.

Yazıda darbenin en başından beri Gülen ve hareketi ile ilişkilendirildiğini, bu nedenle birçok askerin de bu bağ ile tutuklanabileceğini, Ergenekon davası ile de birçok askerin daha önce tutuklandığı ifade edilmiştir. Ergenekon davasının da genel olarak Türk ordusunun güven ve savaş etkinliğini zayıflattığı belirtilmiştir.

Stratfor’a göre 15 Temmuz darbesi de ordunun kapasitesini engelleyecek, moralini bozacak ve savaşma uyumunu azaltacaktır. Özellikle tutuklamalar ile ordu içindeki örgüt sistemi bozulacaktır. Orduda yeniden revizyon ve yapılanma olacağından askeri planlamalarda sarkacak ya da iptal edilecektir.

Yine Stratfor, Irak ve Suriye’de DAEŞ ile PKK güçlenirken, 15 Temmuz darbesi ile hem Türk ordusunun zayıfladığını, hem de Ankara’nın bu örgütlere karşı da elinin zayıfladığını belirtmişti. Bu aşamada Türkiye’nin bu örgütlere sınır ötesi harekât düzenlemesinin de çok riskli olacağı söylenmiştir. Ayrıca Türkiye’nin PKK’ya yönelik operasyonlarının durmasa bile oldukça azalacağı ifade edilmiştir.

15 Temmuz ile Ankara’nın özellikle Suriye ve Irak’a yönelik dikkatinin de dağılacağını söyleyen Stratfor, bu yüzden Suriye’deki muhaliflerin de kolayca yok edilebileceğini belirtmiştir. Böylelikle Suriye’deki Kürt gruplarında muhalif cephe karşısında daha rahat genişleyeceği tahmin edilmiştir.

Kâğıt üzerinde Türk ordusu bölgenin en güçlü ordusu olsa da bu darbe ile gücü çatlayacaktır. 15 Temmuz ile hem Türkiye hem Türk ordusu, darbenin yıkıcı etkileri ve darbenin AK Parti ile Erdoğan’a yönelik tehditleriyle mücadele etmek için içe dönecektir. Bu yüzden ki Türk ordusunun toparlanması yıllar alacaktır.

Son olarak Stratfor’a göre Türkiye’nin bu kadar bekleyecek yılı da yoktur. Bölgesinde istikrarsızlık artarken, Türkiye’de bu istikrarsızlığa ve kaosa düşerek yardıma ihtiyaç duyar hale gelecektir.

Bunlar açıkça ABD ve CIA’nin düşünce kuruluşu Stratfor’un görüşleriydi. Açıkça görüldüğü üzere ABD 15 Temmuz darbe ve işgal girişimi ile Türk ordusunu paramparça edip, DAEŞ ve PKK karşısında işgal edilebilir hale getirmeyi, Türkiye’nin merkezi idaresini zayıflatarak ülkemizi kaos ve istikrarsızlığa sürüklemeyi hedefliyordu. Daha sonra ise ABD ülkemizi tamamen teslim almayı amaçlıyordu.

Gelelim Rusya’nın 15 Temmuz’a bakış açısına; Malik Kerimov da 15 Temmuz’un FETÖ eliyle ABD tarafından gerçekleştirildiğini söylüyor. Ancak Kerimov darbenin arkasındaki amaca yönelik çok farklı bir görüş ortaya koydu.

İlk olarak Kerimov 15 Temmuz’da Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın dik duruşuyla Türk halkının direnişini överken, ABD’nin 15 Temmuz ile Rusya ve İran’a karşı da bir hamle yapmaya kalkıştığını söyledi.

Kerimov 15 Temmuz ile ilgili ülkemizde belki de hiç konuşulmayan bir görüşte paylaştı. Kerimov, ABD’nin 15 Temmuz ile Türkiye’yi kontrol altına alarak İran ve Rusya’ya karşı düzenlenecek harekâtlara da bir zemin hazırlanacağını ifade etti.

Kerimov, ABD’nin Erdoğan’ı Rusya ve İran’a karşı savaş ve mücadeleye ikna edemeyeceğini bildiği için FETÖ ile iktidarı devralıp Rusya ile İran’a karşı savaşacak bir Türkiye’yi hazırlamayı hedeflediğini deşifre etti.

Allah’a çok şükür ki ABD’nin hiçbir planı tutmadı. Türkiye kaosa sürüklenmek istenirken, Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan her bir ferdin onurlu direnişiyle darbe başarısız oldu. Paramparça olacağı söylenen Türk ordusu 24 Ağustos 2016’da başlayan Fırat Kalkanı Harekâtıyla ve 20 Ocak 2018’de başlayan Zeytin Dalı Harekâtıyla ABD’nin Suriye’deki neredeyse tüm planlarını yerle bir etti. Hamd olsun…

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın Türkiye’ye ayak bastığı 24 Ağustos 2016 günü yani darbenin üstünden daha 2 ay geçmeden sınır ötesi harekâta başlayarak bitmedik mesajı verdi, 18 Mart Günü Zeytin Dalı Harekâtının kalbi olan Afrin’e girerek Çanakkale’de olduğu gibi Afrin’de de emperyalizme karşı galip gelindiğini ilan etti.

Cumhurbaşkanımızın ABD’ye yönelik sıkça dile getirdiği “Suriye’deki silahları Türkiye’ye mi İran’a mı karşı kullanacaksın, Rusya’ya karşı kullanacaksan bu 3. Dünya Savaşıdır” sorusu ile söylemini biraz da bu bakış açısıyla algılamak gerekir. ABD hem Orta Doğu’da hem de küresel cephede Rusya ve İran’a karşı safları sıklaştırıyor. 15 Temmuz ile de Türkiye’yi de tamamen kontrolü altına alıp, Rusya ve İran’ı daha da güçsüz bırakmak istediği ortaya çıkıyor.

ABD bir yandan Türkiye’ye FETÖ ve PKK ile karşı hamleler yaparken diğer bir yandan da iletişimi kesmeyerek Türkiye ile pazarlığını sürdürüyor. ABD’de son dönemde gelişen görevden alma sürecinin bir bakıma ABD’nin pazarlıktaki gücünü arttırma hamlesi olarak da görmek mümkün. Bekleyip göreceğiz.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 23.03.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/15-temmuz-turkiye-abd-rusya-ve-iran

Sakarya’da, 15 Temmuz’da, Afrin’de Çanakkale’dir…

“Çanakkale içinde vurdular beni

Ölmeden mezara koydular beni…”

Bir asrı da geçen Çanakkale destanının onurla bir yıl dönümünü daha yaşıyoruz bu hafta. İmkânsızlıklar içinde, imkânın iman olduğu bir dönemde emperyalizme karşı elde edilmiş büyük bir zafer Çanakkale.

Hem ulusal hem de uluslararası birçok sonuca neden oldu bu zafer. İtilaf devletleri Rusya’ya yeterli desteği ulaştıramadı ve Rusya Bolşevik Devrimi’ni yaşadı. İstanbul’un işgali gecikti. Ancak Çanakkale’nin bizler için en büyük önemi bunlar değil…

13 Eylül 1683 günü ta Viyana’dan başlayan geri çekilmemiz, 238 sene sonra Kurtuluş Savaşıyla 1921 yılında Sakarya’da durdurulmamıştır. İşte Sakarya direnişinin ve dirilişinin kaynağıdır Çanakkale… Türk Milletinin, Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan her bir milletin emperyalizme tekrar tokatlar indirmeye başladığı yerdir, tarihtir 18 Mart 1915.

Sakarya Çanakkale’dir… Bosna, Kosova Çanakkale’dir… Kıbrıs’ta, Kuzey Irak’ta verdiğimiz onurlu mücadelede de Çanakkale’dir… Çanakkale’dir 15 Temmuz… Fırat Kalkanı’da öyle. Bugün Zeytin Dalı’yla Afrin’de Çanakkale’dir… Bu millet için emperyalizmle mücadele edilen her bir alan, Allah rıza için çalışılan her bir eylem, zalime dur demek, mazluma el uzatmak Çanakkale’dir…

O yüzdendir ki Çanakkale şehitleri, Bedr’in aslanları gibi şanlıdır. Bu milletin her bir şehidi Bedr’in aslanıdır. Fatih Sultan Mehmet’in, Selahaddin Eyyübi’nin torunudur. Uhud’da Şehit Hz. Hamza, İstanbul’da Şehit Ulubatlı Hasan, İzmir’de Şehit Hasan Tahsin, 15 Temmuz’da Şehit Ömer Halisdemir’dir.

Emperyalizm’e karşı bu milletin dün Çanakkale’de söylediği de birdir bugün Afrin’de söylediği de… Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın 15 Temmuz sonrasında 24 Ağustos’ta Fırat Kalkanı Harekâtı başladığında ifade ettiği sözleri hatırlatmak da fayda görüyorum;

“Başaramayacaksınız! Milletimizi bölemeyeceksiniz! Bayrağımızı indiremeyeceksiniz! Vatanımızı parçalayamayacaksınız! Devletimizi yıkamayacaksınız! Ezanlarımızı susturamayacaksınız! Bu ülkeye diz çöktüremeyeceksiniz! Bu halka boyunduruk vuramayacaksınız! Bin yıldır yürüdüğümüz bu yoldan bizi geri döndüremeyeceksiniz! Ülkemizi hedeflerinden vazgeçiremeyeceksiniz!”

“Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,

Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber” diyen bir milleti neyle korkutacaksınız? Korkutamazsınız!

 

1000 yıldır zalime dur diyen, mazluma ben varım diyen bu millet; Çanakkale’de, Afrin’de, Üsküp, Priştine ve Saraybosna’da da, Gazze, Kudüs ve Mogadişu’da da, Arakan ve Rohingya’da da olmaya devam edecektir. Hak için, adalet için mücadele, Türkiye için her zaman bir Çanakkale mücadelesidir!

 

Ne zaman millet olarak, devlet olarak zora düşsek her birimiz Mehmet Akif Ersoy’un şu sözlerini unutmamalıyız;

“Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.”

 

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 16.3.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/sakarya-da-15-temmuz-da-afrin-de-canakkale-dir

 

Nizam-ı Alem ve Recep Tayyip Erdoğan

Kamuoyunda çok yeni bir tartışma filizlendi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan İslam’a ve değerlerine yönelik başta kadınlar olmak üzere birçok konuda aykırı görüşler beyan eden bazı isimleri eleştirerek “İslam’ın yani İslami hükümlerin güncellenmesi” ifadesiyle “fıkhın yenilenmesi” tartışmasını başlattı.

Oldukça anlamlı olan bu tartışma bir anda Cumhurbaşkanımıza karşı hadsizce söylemlere neden oldu. Onun İslam ile bağını yine hadsizce sorgulayanlarda oldu. Ancak bu hepimizin canını acıttı.

Öyle ki o Erdoğan;

  • Türkiye’de 2002’ye kadar vesayet rejimi altında birçok hakkı elinden alınan büyük bir muhafazakâr kesimin hakkını iade eden lider değil midir?
  • Balkanlar’dan Kuzey Afrika’ya, Orta Doğu’dan Uzak Doğu’ya mazlumların sesi ve yegâne hizmetkârı değil midir?
  • Kudüs’e ve Filistinliler’e pençesini atan İsrail ile ABD’ye hem Davos’ta hem de BM’de “Dur” diyen değil midir?
  • 3 Milyondan da fazla Suriye’liyi Esed’in, DAEŞ’in ve PYD/YPG’nin zulmünden kurtaran değil midir?
  • İslam’ın azılı düşmanları terör örgülerine, PKK’ya, DAEŞ’e, DHKP-C’ye Türkiye’de, Irak’ta, Suriye’de yaşama şansı tanımayan değil midir?
  • Muhafazakâr olup, İslam’a ve vatan ile milletimize hizmet etmesi için gençler yetiştirsin diye yüzlerce vakfa, üniversiteye, kurum ile kuruluşa destek olan değil midir?

Yukarıda ki gibi daha nicesi sayılabilir. O yüzden ki Erdoğan’ın İslam’a hizmetlerini sorgulayanların önce onun tırnağı kadar da olsa İslam’a hizmet etmeleri gerekir. Bugün Erdoğan gözümüzde hizmetleriyle övüp, iftiharını kazanmayı arzuladığımız bir Cumhurbaşkanı değildir.

Erdoğan; yüzlerce yıllık bir devlet geleneğinin, bir davanın temsilcisidir. O gelenek ve dava; İ’lay-ı Kelimetullah’tır, Nizam-ı Âlem’dir. Bugün Erdoğan işte böyle bir ülkünün lideridir. Nedir Nizam-ı Âlem?

Nizam-ı Âlem; Dünyanın tüm sistematiğiyle Allah’ın hükümlerine ve İslam’a göre dizayn edilmesidir. Bu bir parti meselesi ya da kadro meselesi değildir. Bu sadece AK Parti’nin, MHP’nin, BBP’nin hedefi değildir. Bir devlet misyonu ve vizyonudur. Selçuklu’nun, Osmanlı’nın ve nihayetinde bu devletlerin devamı olan Türkiye Cumhuriyeti’nin gizli veyahut açık bir Kızıl Elma’sıdır.

Nizam-ı Âlem; Devletin ve milletin dünyevi hedefler için değil Allah rızası için siyasetten ekonomiye, bilimden teknolojiye, kültürden sanata, askeriyeden topluma birçok alanda durmadan çalışmasıdır.

En nihayetinde “Nizam-ı Âlem”; Müslümanların birlik olması, güçlü olanın mazluma yardıma koşmasıdır. Ama asıl büyük hedef Müslümanların dünyaya hâkim güç olabilmesidir. Müslümanların bu hedefle adaleti sağlamak için her alanda cenk etmesidir.

Ertuğrul Gazi de bu hedefle cenk etmiş, Sultan II. Abdülhamid Han’da bu niyetle hükmetmiştir. Bugün Türkiye de, Recep Tayyip Erdoğan da bu mücadeleyi sürdürmektedir. Türkiye bu ülküyle bugün Suriye’dedir. Arakan’da, Üsküp’te, Gazze’de, Sudan ve Somali’dedir. Yarın da olacaktır.

Erdoğan’ın İslam’ın güncellenmesi gerektiği yönündeki açıklamalarını tüm bu hizmetler ve bu ülkü çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Bugün birlik olamayan, mezhep kavgasıyla birbirine düşen, Gazze’deki Suriye’deki mazlumlara sahip çıkamayan, İslam’a değil İsrail’in, ABD’nin, İngiltere’nin çıkarlarına hizmet eden, faiz bataklığına batmış, Müslüman olup İslam’a aykırı işlere karışan İslam ülkeleri ile milletlerinin buna ihtiyacı yok mudur?

Bu dava bugünün davası değil, dünün de hiç değildir. Bu dava yüzlerce yıllık bir davadır. Yarın da olacaktır.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 09.03.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/nizam-i-lem-ve-recep-tayyip-erdogan

Diplomasi’de Kaçak Dövüş: Türkiye ve ABD

Şüphe yok ki “terörle mücadele” devlet ve millet olarak hem fikir olduğumuz ve ortak paydada buluştuğumuz en önemli konuların başında geliyor. Milletimizin ve devletimizin güvenliği ile bekası söz konusu olduğunda duygularımız ile teröre karşı duruşumuz aynı “Anayasanın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddeleri vardır ya onlar gibidir de denebilir.

Türkiye 30 yılı aşkın bir süredir PKK terör örgütüyle, 17-25 Aralık ve 15 Temmuz darbe ile işgal girişimlerinden beridir somut manada FETÖ ile bunun yanı sıra Irak ve Suriye’de peyda edildikten beridir de DAEŞ ile durmaksızın onurlu bir mücadele veriyor. Elçilik ile dış misyon çalışanlarımızı şehit eden ASALA’yı da unutmayalım.

Neredeyse 35 yıllık Türkiye’nin terörle mücadelesine hiçbir destek olmayan hatta dönem dönem engelleme girişimlerinde bile bulunan Avrupa ülkeleri ile ABD yeni skandallara imza atmaktan da geri durmuyorlar. Sanki Irak ve Suriye’de istikrarsızlık ortamına neden olan, terör örgütlerinin cirit atmasına imkan sağlayan hatta hatta onlara maddi ve manevi destekte bulunan onlar değilmiş gibi Türkiye’nin “Zeytin Dalı Harekatı”nı durdurmaya da çalışıyorlar.

Avrupa ülkeleri ile ABD’nin Türkiye’ye doğrudan “dur” demeye yüzü olmadığı için, Suriye’de Esed rejiminin Doğu Guta’da yaptığı katliamları ve o masumları bahane ettiler ve skandal bir karara imza attılar. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 15 üyesi oy birliğiyle Suriye’de 1 aylığına “sözde insani ateşkes” kararı aldılar. Türkiye Zeytin Dalı Harekatı ile bu kararın ilgisinin bulunmadığını ifade ederken, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Heather Nauert “Türkiye’nin kararı iyi okuması gerektiğini ve ateşkesin tüm Suriye’yi kapsadığını” söyledi.

Açıkça söylemek gerekiyor ki sahada kuklaları olan PKK’nın Suriye uzantısı PYD/YPG’yi Türkiye’nin elinden kurtaramayacağını ve Türkiye’yi de durdurmayacağını anlayan ABD, birçok konuda olduğu gibi Afrin konusunda da kaçak dövüşüyor. Türkiye’yi uluslararası kamuoyunda yalnız bırakmaya, Türkiye’yi hukuk tanımazlık ile insani kayıplar konusunda suçlamaya hazırlanıyor.

Türkiye meşru müdafaa hakkını kullanıyor ve Afrin’e düzenlediği “Zeytin Dalı Harekatı”nı da BM Şartı’nın 51. maddesine dayanarak gerçekleştiriyor. Öyle ki 51. madde BM üyesi ülkelere silahlı saldırı halinde meşru müdafaa hakkını tanıyor. Üstüne üstlük PYD/YPG’nin yani PKK’nın terör örgütü olduğu ve birbirinden ayırt edilemeyeceğine dair ayrıca örgütün Türkiye’ye yaptığı saldırılara ilişkin delillerde gayet açık ve ortada.

Türkiye haklı bir davayı savunuyor ve devleti ile milletinin güvenliği için, bekası için mücadele veriyor. Ancak diplomasi öyle bir şeydir ki sahada kazanılanı masada kayba çevirebilir. O yüzden ki “Zeytin Dalı Harekatının” başlangıcından beri diplomasi ile algı yönetiminin önemine ısrarla vurgu yaptık. BM kararı ile ABD’nin skandal karar ve söylemleri bizi haklı çıkarmaya devam ediyor.

Türkiye’nin aldırış etmeden terörle verdiği onurlu mücadeleye devam etmesi hem ulusal hem de uluslararası basın ile kamuoyunu da doğru yönlendirmesi gerekiyor. Boş durmamalı başta ABD olmak üzere çeşitli ülkelerin Afrin konusundaki dezenformasyonlarına karşılık vermeliyiz.

Ulusal basınımız ile kamuoyumuzu doğru yönlendirme niyetiyle çıkardığımız Beyanat Dergisine buradan hayırlı olsun dileklerimi sunuyorum. Ayrıca “Zeytin Dalı Harekatında” şehit olan tüm Mehmetçiğimize yüce Allah’tan rahmet diliyorum. Mekanları cennet olsun. Ailesine ve yakınlarına da sabrı cemil niyaz ediyorum. Emekleri unutulamaz…

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 02.03.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/diplomasi-de-kacak-dovus-turkiye-ve-abd

Afrin’den Üsküp’e Savunma ve İttifak

Türkiye 15 Temmuz’dan beri hem iç siyasette hem de dış siyasette amansız bir mücadele veriyor. FETÖ’ nün hain darbe ve işgal girişiminin bertaraf edilmesi, bunun üzerinden çok geçmeden 24 Ağustos 2016’da Suriye’nin kuzeyinde tasarlanan terör koridorunun önüne set çekmek amacıyla PYD/YPG ile DAEŞ’e karşı yapılan “Fırat Kalkanı Harekâtı” Türkiye için yepyeni bir dönemin başlangıcına neden oldu.

Bu dönemde Türkiye için hem iç siyasette hem de dış siyasette taraflar ve cepheler daha da netleşmeye başladı. Dış siyasette FETÖ ile PKK’ya verdikleri desteklerden ötürü Türkiye’nin hem ABD hem de AB ülkeleri ilişkileri gerilir ve gerilerken, özellikle Suriye temelinde ise Türkiye Rusya ilişkileri büyük bir ivme kazandı.

İç siyasette ise 16 Nisan 2017’deki anayasa değişikliği referandumu ile Türkiye bir sistem değişikliğine giderken, AK Parti ile MHP özellikle FETÖ ve PKK’ya karşı verilecek ulusal ve sınır ötesi mücadelede ittifaka varmaya başladılar. Bu süreçte ise CHP’nin daha çok HDP ile yakınlaştığı gözlendi.

AK Parti’nin özellikle 15 Temmuz sonrası FETÖ ile PKK’ya karşı somut ittifaka gittiği MHP ile şimdide önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimi, genel ve yerel seçimlerde de ittifaka varması gündemde. “Cumhur İttifakı” adı verilen bu ittifakın, gündelik siyasi tartışmalarla CHP cephesinden eleştirilmesini anlamlı buluyor, FETÖ ile PKK’ya karşı sergilenen bu milli duruşu CHP’nin hazmedemediğini düşünüyorum.

Zaman bize her ittifakın sınamalardan geçtiğini gösteriyor. 20 Ocak’ta başlayan “Zeytin Dalı Harekâtı” süratle ilerlerken ve Afrin’e gün geçtikçe yaklaşılırken, Türkiye’nin Suriye’de Rusya ve İran ile kurduğu iletişim de sınanıyor. Afrin’de giderek güç kaybeden PYD/YPG’ye Esed güçleri ile Şii milis güçlerin destek gönderdiği haberlere ardı ardına geliyor. Eğer bu doğruysa, bu süreçten Rusya ile İran’ın bilgisi olmadığını düşünmek de saçma olur. Görünen o ki; Türkiye’nin Rusya ve İran ile olan ilişkileri en ciddi sınanmadan geçiyor.

Türkiye PYD/YPG’ye yönelik bu destek hamlesini çok sert karşılayarak her türlü sonucu göze aldığını gösterdi ve birçok destek konvoyunu da imha etti. Bu sürecin daha fazla büyüyeceğini zannetmiyorum. Ancak bu olayların, Menbiç sorununun Türkiye ile ABD tarafından ortak bir çözüme kavuşturulacağı konuşulurken patlak vermesi, Türkiye’nin Rusya ile özellikle Suriye ve Menbiç konusunda daha çok diplomasiye ihtiyacını gösteriyor.

Türkiye bir yandan Afrin’de bir savunma hattı oluşturup PKK tehdidini sınır ötesinde savururken, diğer bir yandan da FETÖ’ye karşı uluslararası bir mücadele vermeye çalışıyor. Balkanlar da bu mücadele sahasından yalnızca biri.

Ankara’nın geçtiğimiz günlerde Balkanlardan iki önemli misafiri vardı. Makedonya Başbakanı Zoran Zaev ile Cumhurbaşkanı George Ivanov beraberindeki heyetlerle birbirine yakın günlerde ülkemize gelerek başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere Başbakan Binali Yıldırım ve TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın yanı sıra bir takım görüşmelerde bulundular.

Türkiye’nin Balkanlarda özellikle de Makedonya’daki FETÖ yapılanması ile mücadelesi için bu ziyaretler ayrı bir önem taşıyor. İlk olarak şunu söylemek gerekiyor ki 15 Temmuz’dan sonra FETÖ ile en yoğun şekilde mücadele edilen ülkelerden biri Makedonya’dır. Bunda Üsküp Büyükelçimiz Tülin Erkal Kara ile dış misyonlarımızın payı oldukça büyük.

Makedonya, Türkiye ile Avrupa arasında adeta bir köprü konumunda olup, 15 Temmuz sonrası çok sayıda örgüt militanının kaçtığı bir ülkeydi. İki ülke arasında vize sorununun olmaması nedeniyle birçok örgüt militanının bu ülke üzerinden Avrupa’ya kaçtığı biliniyor. Hem Büyükelçimizin hem de Ankara’nın yoğun diplomasi ile örgüt ülkede gün geçtikçe güç kaybediyor. Ancak daha somut hamlelere de ihtiyaç bulunuyor.

Zaev ile Ivanov’un son ziyaretlerinde FETÖ ile mücadelenin yanı sıra iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerde gündeme geldi. Türk firmalarının Makedonya’da yaklaşık olarak 1,5 milyar Avro tutarında yatırımı bulunurken, 5 binden fazla kişiye de istihdam sağlanıyor. Bu ilişkilerin daha da geliştirilmesi adına karşılıklı sözlerde verildi.

Eylül 1991’de bağımsızlığını ilan eden Makedonya’yı Türkiye Şubat 1992’de tanıyarak, ilk tanıyan ülkelerden biri oldu. Bu süreçten sonra Türkiye, Makedonya’nın uluslararası tanınmasını da arttırmak için yoğun destekte bulundu, ülkenin NATO üyeliğini de destekledi.

1993 yılında Turgut Özal bir Üsküp ziyareti gerçekleştirdi, aynı şekilde Türkiye Üsküp’te o tarihte ilk büyükelçilik açan ülke oldu. İki ülke arasında dostluk ve güvenlikten savunmaya birçok işbirliği anlaşması imzalandı, bu doğrultuda birçok Makedon askeri ve subayı Türkiye tarafından eğitildi.

Bugün Makedonya’da on binlerce soydaş ve dindaşımız yaşamlarını sürdürürken, bu insanların ülkedeki iç siyasi, ekonomik, kültürel vb. birçok sorunlarının yanı sıra FETÖ’de Türkiye’yi en çok rahatsız eden konuların başında geliyor.

Ankara’daki ikili görüşmelerde ekonomik ilişkilerin arttırılmasının yanı sıra FETÖ konusunda Türkiye’nin hassasiyetlere de Zaev ve Ivanov tarafına detaylıca aktarıldı. Ancak sadece bu aktarımları yeterli görmemek gerekiyor. Makedonya’daki dış misyonlarımızın yanı sıra soydaş ve dindaş paydaşları da kapsayacak şekilde yerelde de FETÖ’ye karşı önemli mekanizmaların inşası şart. Bunun için Büyükelçi’ye daha fazla destek olunması ve yerelin daha iyi organize edilmesi gerekiyor.

Bugün Afrin’de PKK’ya ve DAEŞ’e karşı oluşturduğumuz savunma hattını, FETÖ’ye karşı diplomatik ve ekonomik olarak Balkanlarda da oluşturmalıyız. Makedonya ve Üsküp bunun için pilot ülke olabilir. Hem Başbakan Zaev hem de Cumhurbaşkanı Ivanov, Türkiye’nin Makedonya ve Balkanlar için siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel olarak ne kadar önemli olduğunun gayet farkında.

Balkanlarda FETÖ’ye karşı oluşturulacak bu ittifak, ülkemizin hem bu geniş coğrafyadaki reel politik etkisini arttırabileceği gibi hem de bu coğrafya insanının gelecekte Türkiye ile kuracağı bağlarında sağlam temellerde yükselmesini sağlayacaktır. Bugün Afrin’de nasıl varsak; bugün ve yarın Üsküp’te, Balkanlarda, Orta Doğu ve Afrika’da, Orta Asya’da hatta Güney Amerika’da da aynen olmalıyız. Bu bilinçle sınırların ötesindeki politikalarımızı belirlemeliyiz.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 24.02.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/afrin-den-uskup-e-savunma-ve-ittifak

Türkiye ABD İlişkileri: Çözüm ya da Kısır Döngü

Ankara bu hafta Washington yönetiminden iki isimle, iki önemli görüşme gerçekleştirdi. İlk olarak Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli NATO Savunma Bakanları Toplantısı kapsamında bulunduğu Brüksel’de ABD Savunma Bakanı James Mattis ile bir görüşme gerçekleştirdi. Ardından ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson Ankara’ya gelerek, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve mevkidaşı Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile toplantılara katıldı.

Canikli ve Mattis görüşmesiyle başlayacak olursak; görüşmenin büyük bir hayal kırıklığı olduğunu söylemek gerekir. Bunun ana nedeni ise Mattis’in akıllara zarar ifadeleriydi. Mattis Canikli’ye YPG’nin PKK’ya karşı savaştırılabileceğini teklifinde bulundu. Canikli ise bunun mümkün olmadığını PYD ve YPG’nin SDG içerisinden tamamen temizlenmesi gerektiğini iletti.

Mattis’in teklifi aynı zamanda bir tuzağı da ifade ediyor. ABD adeta aklımıza meydan okurcasına, YPG ile PKK’yı farklı örgütler olarak göstermeye çalışarak, bizi ikna etmeye kalkışıyor. Şu açık ve nettir ki PKK’da, YPG, PYD ve SDG’ de bizim gözümüzde aynıdır. Adları ve logoları ne kadar farklı olursa olsun hepsi PKK’nın versiyonudur, aynıdır ve tektir.

Tillerson ile Çavuşoğlu’nun görüşmesine gelecek olursak; ortak basın açıklaması birçok kesimce normalleşme sinyali olarak algılandı. İkili görüşmeden sorunların çözümü için en geç Mart ayında ortak mekanizmalar oluşturulması kararı çıktı. Diplomasi her ne kadar önemli olsa da ABD’nin Türkiye’ye karşı süren samimiyetsiz tavrı, sorunların çözümü konusunda hiç de umut vaat etmiyor.

Suriye ikili görüşmelerin en önemli konularından biriydi. Tillerson hem Erdoğan’a hem de Çavuşoğlu’na SDG’ ye sağlanan desteğin sınırlı olacağını ve birleşik bir Suriye istediklerini ilettiğini söyledi. ABD’nin PYD/YPG’ ye verdiği destek ortadayken ABD’nin Suriye’nin bütünlüğü için niyetli olduğu da çok akla sığar bir durum değildir.

Çavuşoğlu’da ABD’nin bu politikalarına karşı YPG’nin Menbiç’ten çıkması ve kesinlikle Fırat’ın doğusuna geçmesi gerektiğini ifade etti. Ayrıca Türkiye Tillerson’a Türk ve ABD askerlerinin Menbiç’e konuşlanmasını önerdi. Mevcut bu öneri bile Türkiye’nin çözüm konusunda ABD’ye karşı daha net ve samimi olduğunun kanıtıdır.

Toplantıdan sonra bir ortak deklarasyon da yayınlandı ve metinde; Suriye’de oldu bittiye getirilecek ve demografik değişim yaratacak tüm girişimlere yönelik kararlı bir duruş sergileneceği, iki ülke arasındaki sorunların çözümü için en geç Mart ortasına kadar ortak mekanizma kurulacağı, Türkiye ve ABD’nin Suriye’nin toprak bütünlüğü ile ulusal muhafazasına bağlı olduğunu teyit ettiklerine dair görüşler yer aldı.

Suriye’de başlayan iç savaşın üzerinden neredeyse 7 yıl, FETÖ’ nün hain darbe ve işgal girişimi yaptığı 15 Temmuz’un üzerinden ise yaklaşık 1,5 yıl geçti. Suriye’de 500 bin’e yakın insan hayatını kaybederken, 2 milyondan fazla insan da yaralandı. 10 milyondan da fazla insan ise evsiz kaldı. Türkiye 2018 yılı itibariyle yaklaşık 3,5 milyon Suriye’li mülteciye ev sahipliği yapıyor. Ekonomik olarak 25 milyar dolardan da fazla harcama yaptı.

Suriye’deki PYD/YPG ve DAEŞ tehdidini ortadan kaldırmak isteyen Türkiye defalarca ABD’ye güvenli bölge oluşturma teklifinde bulundu. ABD’nin yanaşmaması sonrası ise kendi göbek bağını kendi keserek Fırat Kalkanı Harekâtını yaptı ve Azez-Cerablus hattını DAEŞ ve PYD/YPG terör örgütlerinden temizledi.

Afrin ve Menbiç’teki PYD/YPG kaynaklı terör tehdidini de defalarca ABD’ye ileten Türkiye, ABD’nin bu terör örgütüne verdiği desteği kesmemesinden sonra Afrin’e de Zeytin Dalı Harekâtı’nı düzenledi.

Gelelim 15 Temmuz’a; FETÖ’ nün hain saldırısıyla 250’ye yakın insanımız şehit olurken, 2200’e yakın insanımız da yaralandı. FETÖ elebaşı Gülen halen ABD’nin “misafirperverliği” ile Pensilvanya’da yaşamaya devam ediyor. Üstelik Türkiye ikili görüşmelerde her türlü belgeyi ABD’li yetkililere sunmasına rağmen.

Sormak gerekir ABD’nin tüm bu yaptıkları samimiyetsizlik değil de nedir? Bu samimiyetsizlik aslında bir kastın da delilidir. FETÖ ve PKK hem dünyanın farklı coğrafyalarında hem de Orta Doğu’da ABD için kolay kolay vazgeçilemeyecek kuklalardır. Türkiye bu gerçeği sindirebilir mi?

ABD’nin emriyle PKK Afrin’i ve Menbiç’i boşaltsa ne fark edecektir? ABD, PKK’nın Orta Doğu’dan kökünün kazınmasına izin verecek midir? FETÖ elebaşı Gülen’i teslim edecek midir? FETÖ militanları ABD’nin emriyle dünyanın farklı coğrafyalarında İslam’a ve Türkiye’ye karşı tehdit olmaktan vazgeçecek midir? Şu aşamada bu soruların hangisine “Evet” diyebiliriz?

İşte bu sorulara “Evet” diyemedikçe Türkiye ABD ilişkilerindeki sorunların çözüme kavuşacağını söylemek de mümkün değildir. Günübirlik kazanımları çözüm saymamak gerekir. Mevcut bu haliyle Türkiye ABD ilişkileri sadece ve sadece kısır döngüdür. Üstelik Suriye temelli Türkiye-ABD ilişkilerindeki normalleşme girişimlerinin Türkiye ile Rusya ve Esed’i karşı karşıya getirme tuzağına da düşmemek gerekmektedir.

Her nasıl Rusya, Türkiye ile ABD’nin Suriye başta olmak üzere dış politikada ayrılığının derinleşmesini istediği gibi, ABD’de Türkiye Rusya yakınlaşmasından rahatsızlık duymaktadır. Türkiye’nin ABD ile Afrin ve Menbiç’te ki çözüm arayışı Rusya ile Esed duvarına da çarpabilir. Bu konudaki dengelere ve Rusya ile iletişimde de dikkat edilmelidir.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 16.02.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/turkiye-abd-iliskileri-cozum-ya-da-kisir-dongu

Zeytin Dalı Harekâtı ve Algı Yönetimi

Günümüzde savaşlar, harekâtlar ve mücadeleler sadece cephelerde ve sahalarda yapılmıyor. İşte bunun en somut örneği “Zeytin Dalı Harekâtı” ve ekseriyetinde sürdürdüğümüz algı yönetimidir.

Bilindiği üzere kahraman ordumuz tarafından 20 Ocak tarihi itibariyle Suriye’nin Afrin bölgesindeki PKK’nın uzantısı olan PYD/YPG unsurlarına yönelik bir harekât başlatıldı. “Zeytin Dalı Harekâtı” adı verilen bu harekâtta neredeyse 20 gün geride kalırken 1000’den fazla teröristte öldürüldü. Ne yazık ki şehitlerimiz de var. Allah onlara gani gani rahmet eylesin.

Mehmetçik ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) cephede mücadele ederken cephe gerisinde olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumları ve şahıslarıyla her birimize de bir mücadeleyi sürdürmek düşüyor. Onun da adı “Algı Yönetimi”dir.

20 gündür uluslararası basını ilgiyle takip ediyorum. Başta ABD’de de New York Times ve Washington Post, İngiltere’de The Guardian, Fransa’da AFP, İtalya’da ANSA olmak üzere birçok yabancı basın kuruluşu Türkiye’nin haklı mücadelesini karalamak adına ellerinden geleni yapıyorlar.

Geçtiğimiz günlerde Avrupa Parlamentosunda toplanan yaklaşık 100 kadar parlamenter de Türkiye’nin Harekâtı durdurmasını talep etti ve PKK’yı destekler açıklamalarda bulunup, PKK afişlerini de açıkça salladılar. Yine özellikle Avrupa’nın birçok şehrinde Türkiye aleyhinde örgüt taraftarlarınca gösteriler düzenleniyor.

ABD resmi organları da Türkiye’nin harekâtının Afrin ile sınırlı kalmasını talep ettikleri gibi Menbiç’ten çekilmeyeceklerini hatta PYD/YPG’yi desteklemeye devam edeceklerini de söylediler. ABD bununla da kalmayıp Menbiç’te PKK’ya saldıran Esed’in askeri kuvvetlerini de vurdu ve 100’den fazla askeri de öldürdü. Bu saldırı Esed’den daha ziyade Türkiye’ye verilmek istenen bir gözdağıdır. Menbiç’e gelme demektir.

ABD’nin dışında Fransa’nın Türkiye’yi işgalle suçlamaya kalkışmasını, birçok Avrupa devletinin de sivil kayıplar konusunda Türkiye’yi utanmadan uyardıklarını da unutmayalım. Ama bazı şeyleri de hatırlatalım;

  • Avrupalı devletler sayı ile seçe seçe mülteci kabul ederken, 3 milyondan fazla Suriyeli’ye evsahipliği yapan Türkiye mi sivil kayıplar konusunda uyarılıyor?
  • Dünyanın birçok ülkesi kılını dahi kıpırdatmazken, Fırat Kalkanı Harekâtıyla Cerablus’u, Azez’i, El Bab’ı cani DAEŞ ve PYD/YPG’den temizleyen, oralara hastane, okul ve bilumum insani yardım götüren Türkiye mi işgalle suçlanıyor?
  • ABD’nin Afganistan’da, Irak’ta yaptığı katliam ve zulümleri, Fransa’nın Cezayir’de, Ruanda’da ve birçok Avrupalı devletin sömürgelerinde yaptığı katliamları saymadık bile.

Türkiye insanlığa hizmet ederken üstüne birde sivil katliamlar ve işgalle suçlanması her şeyden öte insanlık tarihi için büyük bir utanç ve yalandır. Bunların yanında bir utanç daha var ki o da “Türkiye’nin Kürt’lerle savaştığı” palavrasıdır. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki savaş iki devlet arasında olur. Türkiye’nin ana amacı sınır güvenliğini sağlamakla birlikte, mücadelesi yalnızca terörledir.

Doğu ve Güney Doğu’da terörü büyük oranda bitiren ve Kürt vatandaşlarımızın yaşadığı birçok şehre yatırım yapan, kalkındıran, istihdam götüren; Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nde ki en ufak bir afette Kürt kardeşlerimizin yanında olan; Irak ve Suriye’de Esed’den, DAEŞ’ten ve PYD/YPG’den kaçan Kürt’lere sahip çıkan Türkiye’mi Kürt’lerle savaşıyor? Bunu iddia etmek bile saçmalık ve utançtır.

Demiştik ya savaşlar, harekâtlar ve mücadeleler sadece cephelerde ve sahalarda yapılmıyor diye işte bizim ülkece, tüm kurum ve kuruluşlarımızca, buna ilaveten tüm vatandaşlarımızın da katkısıyla “algı yönetimleriyle” de başa çıkmamız gerekiyor. Bu amaçla Türkiye’nin tüm uluslararası platformları, kamuoylarını, basın kuruluşlarını, sivil toplum kuruluşları ile hükümetlerin resmi misyonlarını domine etmesi ve baskı altına alarak doğru bilgileri aktarması gerekiyor.

Türkiye’nin “Fırat Kalkanı Harekâtıyla” Suriye’ye nasıl huzur götürdüğü, milyonlarca Suriyeli’ye evsahipliği ederek insanlık tarihi için nasıl bir fedakârlık yaptığı daha iyi anlatılmalı ve “Zeytin Dalı Harekâtı” için bu örnekler kullanılmalıdır. Türkiye AB’ye aday bir ülke ve Avrupa Konseyi’nin kurucu ülkelerinden de biridir. Kurucu ülke olarak Avrupa Konseyi ile Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde sesini yükselmelidir.

Geçtiğimiz günlerde açıklandığı gibi Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan 26 Mart’ta AB liderleriyle Varna’da buluşacaktır. Bu zirvede de gerekirse Türkiye’nin net mesajları AB ülkelerine iletilmelidir. Uluslararası basın tekzip edilmeli, gerekirse dünyanın tüm dillerinde Türkiye’nin haklı mücadelesi platform platform anlatılmalıdır.

Tüm bunları yaparken Türkiye aleyhinde söylenen her bir sözün “masumca kandırılmalar” ve “pembe yalanlar” olduğu da sanılmamalıdır. Sahada kahraman askerimizle nasıl PKK, PYD/YPG, DAEŞ çatışıyorsa, algı yönetimiyle yalanlarla da bizle mücadele ediyorlar. Amaç ikna olsa da, yol hakkı savunmak ve haktan vazgeçmemektir. Türkiye haklıdır ve kendi yolundan da dönmeyecektir.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 09.02.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/zeytin-dali-harek-ti-ve-algi-yonetimi

Diplomasi: Hem Sahada Hem Masada Kazanmak

Konumuz diplomasi…

Diplomasi yani “bir hükümetin belli konulardaki kanı ve görüşlerini doğrudan doğruya diğer devletlerin karar vericilerine iletme sürecidir.” İyi bir diplomasi süreci ile kötü bir süreçten iyi sonuçlar alınabilir. Hem sahada hem de masada kazanmanın anahtarıdır diplomasi. Tabii tüm tarafların iletişim kanallarını açık tutup önyargılarından da arınması gerekir. Ancak tarafların objektif ve rasyonel bakışa sahip olmalarıyla diplomasiden sonuç alınabilir. Yinede diplomasinin peşini hiç bırakılmamalı, her bir aşama bu minvalde değerlendirilmelidir.

BM’de Türkiye’nin girişimleriyle alınan Kudüs kararı, Suriye’deki iç savaşın Soçi zirveleriyle siyasi sonuca kavuşturulma çabası hatta Soçi’de ki görüşmelerin Cenevre’ye devredilme süreci hep diplomasin meyveleridir. Dedik ya diplomasiyi hep denemek gerekir ancak iki tarafında objektif ve rasyonel bakışa sahip olması gerekir diye. Türkiye’nin diplomatik ilişkileriyle ilgili bu hafta önemli bazı gelişmeler yaşandı;

  • Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde İngiltere’den Lordlar Kamarasını ve Eski Başbakan ile Dış İşleri Bakanı olan Ahmet Davutoğlu’nu misafir etti,
  • Rusya’da Soçi’de Suriye Ulusal Diyalog Kongresi düzenlendi, Soçi’nin Cenevre’ye taşınma kararı alındı,
  • ABD, Türkiye’ye Afrin harekâtı ile ilgili olarak PYD/YPG’nin sözde DAEŞ ile mücadelesinde dikkatini dağıttığı uyarısında bulundu,
  • Fransa, Türkiye’nin Afrin harekâtına yönelik işgal benzetmesi yaptı,
  • Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Kati Piri “PKK bizim için tehdit değil, DAEŞ tehdit” açıklaması yaptı. Bunlar ilk akla gelenler.

ABD ve Fransa’nın tavrının objektif ve rasyonel olduğunu söylemek oldukça zor. Çünkü Afrika’yı kan gölüne çeviren ve hala vergi yani haraç toplayan Fransa’nın Türkiye’yi işgalle suçlaması oldukça saçma. Yine terör örgütleriyle her türlü işbirliğini yapan ABD’nin Türkiye’ye laf söylemesi de öyle.

Türkiye Suriye meselesinde sahada hem mültecilere ev sahipliği yapmasıyla, hem de Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtlarıyla çok önemli hamleler yaptı. Hem Soçi zirveleriyle hem de Cenevre görüşmeleriyle masada da kazanabilmek adına yoğun bir efor sarf etti. Türkiye Harekâtlarla hem güvenliğini garanti altına almaya çalışıyor hem de Suriye’deki siyasi sürece yön vermeye çalışıyor. PYD/YPG’nin gücünü kırarak siyasi süreçte nüfuz almasını da engellemeye uğraş veriyor.

Türkiye’ye diplomatik açıdan objektif ve rasyonel yaklaştığını söyleyemeyeceğimiz ABD ve Fransa gibi devletleri ikna etmek çok da mümkün değil. ABD hem bölgede hem de Orta Doğu’da PYD/YPG yani PKK üzerinden güç alanı oluşturuyor. Nasıl FETÖ’den vazgeçmiyorsa PKK’dan da vazgeçmesi şu aşamada olası görünmüyor. Fransa ise sadece rol çalmaya çalışıyor. Ancak yinede diplomasinin devam etmesi, Fransa’nın ABD’ye oranla daha ikna edilebilir olduğunu bilmek de gerek.

ABD’nin Türkiye’nin harekâtlarını durdurabileceğine çok ihtimal de verilmiyor ancak bazı teklifler sunabileceği muhtemel. Türkiye bu noktada ABD’nin PKK’dan vazgeçmeyeceği gerçeğini de unutmamalıdır. Türkiye için Suriye konusunda masada kazanabilmenin yolu ilk olarak Türkiye’nin bölgede PKK’nın gücünü kırarak güvenliğini sağlamasından ve yine PYD/YPG’nin siyasi süreçten nüfuz kazanarak çıkmasını engellemekten geçiyor. Esed’in varlığı ve devamı bu aşamada ikinci plana düşüyor. Bu nedenle Türkiye’nin ABD’nin tekliflerini çok umursamadan sahada yoluna devam etmesi şart.

Diplomasi hem sahada hem masada kazanmanın en önemli yoludur. Türkiye diğer devletlerin “ikiyüzlü politikalarını” bahane edip yine bu devletlerin Türkiye’yi yalnızlaştırma tuzağına da düşmemeli. Tam aksine Türkiye; aleyhine olan tüm gelişme ve açıklamaların üzerine gidip uluslararası kamuoyunu, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Avrupa Parlamentosu, başta DAVOS ve tüm siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel mekanizma ile platformları “domine etmeli”. Türkiye Cumhuriyeti devleti; kurumsal olarak hem iç ve dış misyonlarını hem de sivil toplum kuruluşları ile ilgili kurum ve kuruluşlarını iyi koordine edip vazifelendirmelidir.

Devletimizin varlığının devamı, güvenliği ve halkımızın refahı, bağımsızlığımız ile kalkınmamız için sahada nasıl mücadele ediyorsak, masada da aynı şekilde mücadele etmeliyiz. Mecburuz… Türkiye başta PKK ve FETÖ ile mücadele olmak üzere; siyasi, askeri, ekonomik ve kültür birçok çıkarını ülke ülke, platform platform herkese anlatmalıdır. Küresel bir güç olmak için diplomasi ile küresel bir etki oluşturabilmeliyiz.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 02.02.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/diplomasi-hem-sahada-hem-masada-kazanmak

YA AFRİN’E GİRMESEYDİK?

Şüphesiz ki ülke olarak en önemli gündemimiz kahraman Türk Silahlı Kuvvetlerimizin Suriye’nin Kuzeyindeki Afrin harekâtı resmi adıyla “Zeytin Dalı Harekâtı”. Her bir askerimizin Allah daima yardımcısı olsun.

Tabii gündem Afrin olunca, tüm televizyonlarımız, gazete ve radyolarımız an be an Harekâtı takip ediyor, yeri geliyor taktik ve stratejiler paylaşılıyor. Ben Harekâtın bu kısmını ele almayacağım. Hepimiz biliyoruz ki başta Afrin olmak üzere, Suriye’nin Kuzeyinde Fırat Nehri’nin hem Batısında hem de Doğusunda PKK’nın Suriye kolu PYD/YPG ABD’nin de desteğiyle oldukça önemli bir nüfuz alanı elde etmişti. ABD bu terör örgütüne yüzlerce tır silah yardımı yaparken, Münbiç ve civarındaki birçok petrol kuyusu da kontrol altına alındı.

ABD’nin PYD/YPG’ye neden destek olduğu birçok kere anlatıldı. ABD PKK kartıyla hem Suriye’de hem de Irak’ta sahada etkin olmaya çalışıyor. PKK hem silah gücüyle hem de siyasal piyonlarıyla ABD için oldukça kullanışlı bir araç. ABD uzun bir süredir hiç vazgeçmeksizin Suriye ile Irak’ın Kuzeyinde “Seküler bir Terör Devleti” kurmaya çalışıyor. Bu devlet ile Türkiye, Irak, Suriye ve İran’ı baskı altına almayı da istiyor.

ABD ile İsrail’in Orta Doğu’daki çıkarları için Türkiye, İran, Irak ve Suriye gibi devletlerin siyaseten pasifize edilmesi, kaosa sürüklenmesi, iç sorunlarla boğuşmaları oldukça önemli. ABD’de biliyor PKK’nın ne olduğunu, biliyor ki bu 4 devletin başını ağrıtmak için; Türkiye’de PKK ile FETÖ’yü ve bilumum siyasi uzantılarını, Irak’ta PKK’yı ve referandum sürecinde Barzani’yi, dönem dönem Goran Hareketini, İran’da PJAK ile siyasi uzantılarını, Suriye’de de PYD ve YPG’yi destekliyor. Hala kalkıp ABD’ye PKK’yı ve FETÖ’yü anlatmak kendimizi aptal yerine düşürmek olur.

Gelelim yazı başlığımıza ve birkaç soru soralım;

  • Ya Türkiye “Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtlarıyla” Suriye’ye girmeseydi ve PKK’ya müdahale etmeseydi?
  • Ya FETÖ’ nün “17-25 Aralık ile 15 Temmuz Darbe ve İşgal Girişimleri” başarılı olsaydı?

Sigmund Freud’un çok güzel bir sözü vardır der ki; “İnsanlar sizi eskisi gibi kullanamadıklarında, değiştiğinizi söylerler.” Aslında bu sözün siyasette yansıması da çok net. Eski Türkiye yok. Türkiye kendi kırmızı çizgilerini çiziyor ve savunuyor. Balkanlar’da, Orta Doğu’da, dünyanın birçok coğrafyasında ve birçok uluslararası krizde kendi doğrularını söylüyor, yeri geldiğinde tek başına bile kalsa bağımsız hareket ediyor.

Freud’un söylediği gibi Türkiye’yi eskisi gibi kullanamayanlar, sus deyince susturanlar, ülkemize emir ve talimatlar yağdıranlar, şimdi istediklerini yapamadıkları ve yaptıramadıkları içinde ülkemize ve Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a “değiştiniz” diyorlar. Türkiye’nin insan hakları ve sivil kayıplar, PKK ve FETÖ ile mücadele gibi konularda suçlanması, Erdoğan’ın diktatör olarak suçlanması da bundan.

Bugün Türkiye ve Erdoğan bir takım uluslararası çevrelerce suçlandığında ülkemizdeki milli olmayan muhalefet hemen atağa geçiyor. Neredeyse devlet FETÖ ve PKK ile mücadele etmesine getiriyorlar konuyu. Peki, etmeseydi daha mı iyi olacaktı? Türkiye “Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtını” yapmasaydı, FETÖ’ nün “17-25 Aralık ile 15 Temmuz Darbe ve İşgal Girişimleri” başarılı olsaydı daha mı güllük gülistanlık olacaktı Türkiye?

Bugün Türkiye Suriye’deki operasyonları yapmasaydı ve Barzani’nin Kuzey Irak’taki bağımsızlık referandumuna karşı durmasaydı ne olacaktı söyleyelim. Irak’ın Kuzeyinden başlayıp Akdeniz’e dayanan bir “Seküler Terör Devleti” kurulacaktı. ABD’nin ve İsrail’in destekleriyle kurulacak ve yönetim kademesinin PKK’lılardan oluşacak bu devletin ülkemize ve Orta Doğu’ya hayır getireceğini kim söyleyebilir?

Bu devlet her gün bizim için bir tehdit olacak, Ermeni diasporası gibi bizden toprak, tazminat, tanınma talep edecekti. O bölgeden ülkemize sıklıkla terör saldırıları olacak, Batılı ülkelerce tanınacak bu devlete karşı ilişkilerinde Türkiye sıklıkla eleştirilecek ve baskı altına alınacaktı. Kimin hoşuna gider bu senaryo ve daha niceleri?

Ya FETÖ’ nün darbe ve işgal girişimleri başarılı olsaydı bizi ne gibi senaryolar beklerdi? Ülkemiz yönetimi, kurumları ve tüm sistematiğiyle ABD ile İsrail’in istediği şekilde dizayn edilecekti. Bugün AK Parti iktidarını ve Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı diktatörlükle suçlayanlar o zaman görürlerdi sanırım gerçek diktatörlüğü.

Eğri oturup doğru konuşmamız gerekir ki bugün hem ulusal hem de uluslararası arenada FEÖ ve PKK ile yapılan mücadele ülkemizin bekası, bağımsızlığı, huzuru, kalkınması, barışı ve refahı için hayati öneme sahiptir. O halde bu iki mücadeleye adı ve alanı ne olursa olsun destek olunmalıdır. Yarın Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtının bir diğeri Münbiç’e, Fırat’ın Doğusuna ve hatta Irak’ın Kuzeyine de yapılabilir. Siyasi partilerden sivil toplum kuruluşlarına, ekonomi ve medya dünyasından sanat ve spor camiasına ülkemizin tüm fertlerine düşen bu “milli mücadeleye” destek olmaktır.

Son olarak şunu söylemek gerekir ki; Türkiye’nin PKK ile mücadelesinde düşmanı hiçbir zaman Kürt vatandaşlarımız olmamıştır. Hala bunu kasteden kimse bölge gerçeklerini görmüyor, JİTEM kâbusundan da uyanamıyor demektir. Bugün Doğu ve Güney Doğu Anadolu hızla kalkınmakta, terörün vahşi izleri hızla silinmektedir. Nitekim hem Cumhurbaşkanlığı Sistemi Referandumu hem de bölgede yapılan anketler Kürt vatandaşlarımızın AK Parti ile Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a destek verdiğini göstermektedir. Bu tür söylemler sadece huzur bozmaya yöneliktir.

Unutulmamalıdır ki; PKK ile mücadelemiz en az bir Türk’ün olduğu kadar bir Kürt’ün de derdi ve davasıdır. Türkiye’nin ve bu topraklarda yaşan tüm insanlar huzuru ve mutluluğu için el ele verilmelidir.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 26.01.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/ya-afrin-e-girmeseydik

Balkanlarda Oyun Kurucu Türkiye İçin: Bütüncül Politika Önerisi

Bir önceki yazımızda Batı Trakya, Üsküp, Priştine, Podgoritsa ve Sofya merkezli olarak Balkanlarda yaşanan güncel gelişmeleri ele almıştık. Öncelikle bir önceki yazımızdan yola çıkarak ülke ülke temel ve basit bir tablo resmedip, sonra Türkiye’nin Balkan Politikası bu tabloya göre nasıl şekillendirilebilir ve öneri olarak sunduğumuz “bütüncül politika” nedir onu açıklayacağız. Komşularımızdan başlayalım.

Bulgaristan; Ülkede soydaşlarımız iki parti arasında kutuplara ayrılmış, gün geçtikçe de bu kutuplar arasındaki uçurum derinleşmiştir. Avrupa Birliği’ne girmesine rağmen Bulgaristan eski kapalı rejim alışkanlığını bırakmamış, bu nedenden ötürü de Türk kamu diplomasisi kurumlarımız ile sivil toplum kuruluşlarımız ülkede rahatça faaliyet gösterememektedir.

Yunanistan; Batı Trakya’da ki soydaşlarımızın siyasal, ekonomik, kültürel ve dini hakları konusunda yaşadıkları sorunlar devam etmekle birlikte, Bulgaristan’da olduğu gibi kurum ve kuruluşlarımız büyük oranda sınırlı hareket edebilmektedir. Soydaşlarımız siyasal olarak güçlü bir yapıyla tam anlamıyla temsil edilememektedir.

Makedonya; Soydaşlarımız ülkede üç partiyle siyasal olarak bölünmüş, diğer ülkelerde yaşanan siyasal, ekonomik ve kültürel sorunlar burada da büyük oranda devam etmektedir. Ülkede soydaşlarımız ortak hak arayışını bir kenara bırakın siyasal olarak tek çatıda toplanmak için bile birbirlerine tahammül edememektedirler.

Arnavutluk ve Kosova; ABD ve Vatikan ülkede harıl harıl çalışmakta, ülkede misyonerlik ile Hıristiyanlaştırma faaliyetleri zirveye çıkmaktadır. Ayrıca ABD ve şirketleri ülkenin birçok yer altı ve yer üstü kaynağını işletmekle beraber yönetmektedirler. Soydaşlarımızın büyük bir çoğunluğu Kosova’da yaşamakta olup, buradaki Türklerde Makedonya ve Bulgaristan’da olduğu gibi siyasal olarak bölünmüş ve iki parti ile kutuplara ayrılmıştır.

Sırbistan; Sancak Novi Pazar bölgesindeki dindaşlarımızla ülkemiz arasında ciddi köprüler bulunsa da Sırbistan, etnik kökenli politikalarını bölgede esirgememiştir. Bosna Hersek ve Kosova’daki Sırp bölgelerini özerkleştirmeye çalışmakta, Çetnik paramiliter grupları hala harekette tutmaktadır.

Karadağ; Balkanlarda Türkiye ile ilişkileri diğer ülkelere oranla daha az seviyede olan ülke, gün geçtikçe Avrupa Birliği üyeliğine daha çok yakınlaşmakta, NATO üyeliğiyle ise ABD’nin büyük oranda etkisine girmiştir.

Bosna Hersek; Dayton’la oluşan üçlü bölünmüş yapının hala zararlarını çekmekte olan Bosna, siyasal istikrarın bir türlü sağlanamaması, ABD, AB ve Hırvatistan-Sırbistan’ın baskılarıyla gerekli ilerlemeyi kaydedememiştir.

Romanya; Türkiye’nin Balkanlarla ilgili çalışmalar yürüten kurumlarının sıklıkla unuttuğu ülkelerden biri olan Romanya’da önemli bir soydaş nüfus bulunmakta olup, diğer ülkelerdeki gibi benzer sorunlara sahip buradaki soydaşlarımızın Türkiye’deki kurumlarımızla daha çok işbirliğine ihtiyaçları bulunmaktadır.

Hırvatistan ve Slovenya ise Balkan ülkeleri arasında sayılsalar da büyük oranda AB’ye entegre olmuş birer ülke olarak Avrupa kimliğini daha çok benimsemişlerdir. Macaristan ve Moldova ise bazı görüşlerce Balkanlara dâhil edilmekte bazılarında ise Balkan ülkeleri olarak sayılmamaktadır. Ancak bu ülkede de soydaş sayabileceğimiz topluluklar yaşamaktadırlar.

Balkan ülkelerinin ya da soydaşlarımız ile dindaşlarımızın tabii ki sadece tek sorunları bunlar değil. FETÖ’ nün Balkanlardaki gücünü yok sayamayız ama FETÖ’yü ABD’den de ayıramayız. Balkanlarda FETÖ’yle mücadelenin yolu Orta Doğu’da olduğu gibi ABD’ye karşı dur demekten geçmektedir.

Yine bugün Balkanlar; ABD, Almanya ve Rus gizli servisleri, Vatikan’ın misyonerleri, İran ve Suudi Arabistan şirketleri ile dini cenahlarının, Çin’li yatırımcılar, Almanya ve Avusturya insan kaynakları ile kamu diplomasisi kuruluşlarının, ABD ve Rus askeri cepheleşmesinin, AB’nin Batı ve Güney Balkanlar genişlemesinin tahakkümü altındadır.

Türkiye’nin Balkanlar konusunda net bir karar vermesi gerekmektedir. Bugün Balkanlarda Müslüman toplumlar olarak Türklerden Arnavutlara, Boşnaklardan Torbeşlere, gayri Müslim olarak Bulgarlardan Rumlara, Makedonlardan Sırplara birçok halk yaşamaktadır. Acı gerçek şu ki mevcut nüfus ve nüfuzları ile Türkler Balkanlarda azınlık durumdalardır.

Türkiye’nin karar vermesi gereken konu şudur: Türkiye Balkanlar’da soydaşlarımızın haklarını korumayı vazife edinen bir bölge ülkesi olarak oyuncu mu olacaktır, yoksa Balkanlarda ABD, Rusya, AB gibi ülkelerin karşısına oyun kurucu olarak mı çıkacaktır? Türkiye eğer oyun kurucu olacaksa bunun formülü: “Bütüncül Politika’dır.”

Bütüncül politika siyasi, etnik, askeri, ekonomik ve kültürel ayakları olan bir formüldür. Ancak en önemlisi etnik ve ekonomik ayağıdır. Türkiye bugüne kadar gelinen süreçte Balkanlarda özellikle kamu diplomasisi kuruluşları vasıtasıyla yumuşak gücünü en iyi kullanan ülkelerden biri olmuş, kültürel gücü bölgede en iyi şekillerde uygulayabilmiştir. Ancak bunu geliştirmesi gerekmektedir. Bunu sağlayacak olan da bütüncül politikadır.

Türkiye Balkanlarda oyun kurucu olmak istiyorsa öncelikle bölge ülkelerindeki soydaş ve dindaş azınlıkların yanında çoğunluk grupları da etki altına alabilmeli, onlara yönelikte somut, rasyonel, reel politik hamleler geliştirebilmelidir. Bugün Balkanlarda Müslüman halklar arasında Arnavut diasporası daha geniş bir coğrafya ile nüfusa sahiptir. Hıristiyan nüfus içinde ise Sırplar ve Rumlar ön plana çıkmaktadır. Makedon ve Bulgar nüfusu da azımsamamak gerekmektedir. Çünkü bu iki toplumun kiliseleri Balkanlarda ortak hareket etmeye meyillidirler.

Türkiye Balkanlarda siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel olarak Türk azınlıklar dışında çoğunluk Müslüman ve gayri Müslimleri de aynı oranda etkileyebilmelidir. Bugün ABD’nin Balkanlarda Arnavut nüfusun etkin olduğu Arnavutluk, Kosova ve Makedonya’daki etkisi oldukça büyüktür. Karadağ NATO üyesi olmuş, AB’ye de üye olmak üzeredir. Yunanistan ciddi oranda ABD ve İsrail etkisi altında olup, Bulgaristan ise AB’ye üye olarak eskisi kadar Rusya etkisi altında değildir. Bugün ABD’nin Bulgaristan ve Romanya’da önemli askeri faaliyetleri mevcuttur.

Ruslar Ortodoks kimliği ve Sırplar üzerinden ve yine bölgedeki reel politik etkisi ile Sırbistan, Makedonya ve bunlarla birlikte Balkanlarda başta Bosna Hersek ve Kosova’daki Sırp bölgelerini özerkleştirmeye amaçlamaktadır. AB ise Bulgaristan’ın üye olması sonrasında Balkanlarda genişlemesine durdurmayacağını başta Karadağ olmak üzere Batı Balkanlar’da genişleyemeye devam edeceğini beyan etmiştir.

Balkanlarda bu kadar çok oyun kurucu varken, Türkiye’nin Balkanlardaki politikalarını revize edip, bu oyun kurucuların hamlelerine de cevap vermesi gerekmektedir. İlk olarak Balkanlardaki azınlık toplumların yanı sıra çoğunluk halklarla da yeni işbirliği platformlarının geliştirilmesi önemli bir hamle olur. Bu noktada başta Arnavutlar olmak üzere bölgedeki gayri Müslimler ile de doğru iletişim kanalları kurulmalı, sivil inisiyatifler geliştirilmeli, bu toplumları doğrudan yönlendirebilecek siyasi, ekonomik ve sivil toplum kurum ile kuruluşlarıyla ittifaklar geliştirilmelidir.

Bölgeye yönelik kısa, orta ve uzun vadeli planlamalar belirlenmeli, bu planlamalar dâhilinde ülkelerin stratejik sektörlerine, kurumlarına, toplumsal ve siyasal gruplarına yatırımlar yapılmalı, işbirlikleri oluşturulmalıdır. Balkan ülkelerinde yapılacak özellikle ekonomik yatırımların o ülkelerin geleceğinde hayati öneme sahip olması ve o ülke ekonomisini domine etmesi açısından değere sahip olması şartı gözetilmelidir. Balkan ülkelerinde özellikle istihdam üretmeye dayalı olmayan ekonomik yatırımların, bu ülkelerin siyasetini yönlendirmemize katkı sağlamayacağı da unutulmamalıdır.

Türkiye’nin Balkanlarda yeni ekonomik bakış açısına da ihtiyacı olup, bu ülkelerdeki yatırımların ABD, AB ve Rusya gibi oyun kurucu ülkelerce yapılmasının yeni bir sömürü düzeni oluşturulmasından farksız olduğu idrak edilmelidir. Türkiye’nin bu ülkelerdeki azınlık grupların yanı sıra ülke siyasetlerini domine eden çoğunluğa da istihdam üretmesi gerekir. Ayrıca Türkiye ABD, AB ve Rusya’nın bu ülkelerin alt ve üst kaynaklarını kendi aralarında paylaşmasına da büyük oranda mani olmalıdır. Bu ülke zenginliklerinin bu ülke halkları arasında paylaşımı için aracı olmalıdır.

Vatikan, FETÖ, Rusya, Suudi Arabistan ve İran’ın bölgedeki dini gruplar üzerindeki misyonerlik çalışmalarına karşı bir tez üretilmeli, diyanet tarafından hem Türkiye’de hem de bölgede âlimler yetiştirilmelidir. Bölge Müslümanları bu gibi tehlikelere karşı daha çok bilinçlendirilmelidir.

Türkiye’nin bölge ülkelerine gönderdiği maddi ve manevi yardımların belirli bir “kaymak tabaka” tarafından sömürülmesine mani olunmalı, balık dağıtan değil; olta dağıtan, balık tutmayı öğreten ve tutulan balıkların dünya pazarına satılmasını öneren bir anlayış belirlenmeli ve hâkim olmalıdır.

Siyasi, akademik, ekonomik ve sivil toplum taraflarınca oluşan bir heyet meydana getirilmeli, bu heyetin önderliğinde “Balkanlardaki azınlık ve çoğunluk fark etmeksizin tüm toplumların ve devletlerin sorunları tespit edilmeli” devletimizin dış misyonları, kamu diplomasisi kuruluşları, sivil toplum ve ekonomik kurulların faaliyetleri bu sorunların çözümüne yönelik organize edilmelidir.

Balkan ülkelerinin tümünün AB ve NATO üyelikleri, Çin’in bölgede artan faaliyetleri, paramiliter grupların aksiyonları göz önünde bulundurularak Balkan siyasetinin geleceğine yönelik planlamalar yapılmalı, bu planlamalara göre kurumlarımız ile faaliyetleri şekillendirilmelidir.

Türkiye’nin Balkanlardaki büyükelçileri, dış misyonları ve kamu diplomasisi kurumları, sivil toplum kuruluşları ile diğer oluşumları Balkanlardaki mevcut gerçekler ile gelecek planları dâhilinde hareket etmelidir.

Daha önce söylediğimiz bazı tespitleri yeniden dile getirmekte de fayda olur. Türkiye’nin bütüncül politikayla Balkanlarda oyun kurucu olabilmesi için yukarıda ki tespitlerimizin yanı sıra kurumlarımız arasında ciddi bir koordinasyona da ihtiyaç vardır. Kurumlarımız koordinasyon içinde çalışmalı bu nedenle de faaliyetleri koordinasyon içinde yapılmalıdır. Ankara merkezli tüm kurumları organize edebilecek resmi ve sivil ayakları bulunan iki koordinatör kuruma ihtiyaç duyulmaktadır.

Balkanlarda faaliyet gösteren ve Türkiye lehtarı gruplar ile oluşumlar, Ankara ve Balkanlar merkezli olarak organize edilmeli; Bu gruplarda Balkan kökenli ve ya uzman insanlar görevlendirilmeli, Türkiye lehtarı başta siyasi oluşumlar, ekonomik kurullar, sivil toplum kuruluşları, basın ve yayın organları stratejik olarak desteklenmelidir.

Yukarıda saydıklarımız bütüncül politikanın en somut ve bazı örnek ile önerileridir. Türkiye’nin küresel bir güç olabilmesinin yolu, başta Orta Doğu ve Balkanlar olmak üzere Orta Asya, Kuzey Afrika, Hint Coğrafyası olmak üzere tüm coğrafyalarda oyun kurucu olmasından geçmektedir. Bunun da formülü; “Bütüncül Politikadır.”

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 19.01.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/balkanlarda-oyun-kurucu-turkiye-icin-butuncul-politika-onerisi

Balkan Güncesi: Batı Trakya, Üsküp, Priştine, Podgoritsa, Sofya

Geride bıraktığımız hafta Balkanlarda; Batı Trakya, Üsküp, Priştine, Podgoritsa ve Sofya’da, ülkemizi de yakından ilgilendiren birçok önemli gelişmenin yaşandığına şahit olduğumuz bir haftaydı. Bunları tek tek incelemek ve doğru analiz edebilmek ülkemizin Balkan politikasının gelişimini de önemli ölçüde ilgilendiriyor. İlk olarak Yunanistan’dan Batı Trakya’dan başlayalım.

Yunanistan – Batı Trakya

 

  • Yunanistan Parlamentosunun Batı Trakya Kararı

 

9 Ocak’ta Yunan parlamentosunda Batı Trakya Müslüman Türk azınlıkla ilgili miras, evlenme ve boşanma gibi konularda İslami kuralların yanı sıra Yunanistan Medeni Kanunu’nun da geçerli olacağına dair bir yasal düzenleme kabul edildi. Konuyu bilmeyenler için Batı Trakya Müslüman Türk Azınlık Yunan hukukuna entegre ediliyor gibi anlaşılacak bu düzenleme aslında bir tuzağı ifade ediyor.

Gerçek şu ki Yunan parlamentosunun aldığı bu kararla Azınlığa uluslararası anlaşmalarla kazandırılan “özel hukuk” kısıtlanmış ve statüsüne de darbe vurulmuştur. Azınlığın hukuki özerkliği de zedelenmiştir. Düzenleme Batı Trakya’da medeni kanunu ilgilendiren miras, evlenme ve boşanma gibi konularda davanın tüm taraflarının kabul etmesi halinde İslam Hukuku’nun yani şer-i hukukun, aksi halde ise Yunanistan Medeni Kanununu uygulanması koşulunu getiriyor. Bu düzenleme Batı Trakya toplumunun İslami yapısına da zarar vermeyi amaçlıyor.

Batı Trakya Türk Azınlığı Danışma Kurulu Başkanı ve Gümülcine seçilmiş müftüsü İbrahim Şerif “kaybeden yine azınlık oldu” derken, Radikal Sol İttifak Partisi (SYRİZA) İskeçe Milletvekili Hüseyin Zeybek ise söz konusu yasal düzenlemeyi azınlık için bir kazanım olarak görüyor. Bu görüş farklılıkları bizlerde şaşkınlık uyandırıyor. Batı Trakya’daki soydaşlarımızı temsil eden siyasilerin de halkın endişesini anlaması gerekir. Nitekim Dışişleri Bakanlığımızda bu karara ilişkin açıklama yayınlayarak “Yunanistan’ın azınlık üzerindeki özellikle seçilmiş müftülere yönelik yaptığı baskının” sona erdirilmesinin beklendiği uyarısını yapmıştır.

 

  • 7 Ocak Dr. Sadık Ahmet’in Doğum Günü

 

7 Ocak günü geçmişte Batı Trakya davasının önde gelen liderlerinden rahmetli Dr. Sadık Ahmet’in doğum yıl dönümüydü. Yaşasaydı 71 yaşında olacak olan Sn. Ahmet, doğduğu Gümülcine’de 1995’in 24 Temmuz günü trafik kazasıyla da hayatını kaybetti. Lozan Barış Anlaşmasının yıldönümünde ve şüpheli bir kazayla vefat etmesi, ölümü hakkında hep bir soru işareti bırakmıştır. Hayatının son gününe kadar durmadan Batı Trakya’daki soydaşlarımızın davası ile ilgilenen Sn. Ahmet geride 1991’de kurduğu Yunanistan’daki Türklerin tek partisi olan Dostluk, Eşitlik ve Barış Partisi (DEB), birçok STK ve iki de evlat bıraktı.

İki evlattan biri olan Levent Sadık Ahmet ise Batı Trakya Türklerinin ekonomik kalkınmasıyla uğraşıyor. Aynı Levent Sadık Ahmet, 11 Ocak Perşembe günü de Dış Ekonomik İlişkiler Konseyi (DEİK) Yunanistan İş Konseyi Başkanlığına seçildi. Levent Sadık Ahmet’i bu başarısından ötürü kutlarken, babası Sn. Sadık Ahmeti’i ise rahmetle anıyorum.

Makedonya – Üsküp

 

  • FETÖ Tabelası Kaldırıldı

 

Makedonya’nın başkenti Üsküp’te FETÖ aleyhine önemli bir gelişme yaşandı ve şehir meydanında tarihi Taşköprü’ye de yakın bir konumda bulunan FETÖ’ye ait Yahya Kemal Kolejleri’nin bir tabelası yetkililer tarafından kaldırıldı. Bunu sadece bir tabela olarak da görmemek gerekir. Makedonya, Türkiye’nin FETÖ ile mücadelesinde oldukça önemli bir ülke konumundadır. Bu bile başarıdır. Bundan ötürü atandığı ilk günden beri örgütle mücadele Üsküp Büyükelçimiz Sn. Tülin Erkal Kara hanımefendi ve nezdinde tüm dış misyonlarımızı tebrik ediyor, onlara teşekkürlerimi sunuyorum.

 

  • Arnavutça Resmi Dil Oldu

 

Makedonya çok etnik yapılı bir ülke olup, Makedon, Arnavut ve Türklerin toplumsal, kültürel ve siyasal olarak bir arada yaşamaya çalıştıkları bir devlettir. Ülkenin çoğunluğu Makedonlardan oluşmakla birlikte Arnavutlar ve Türkler de azınlıklar içinde önde gelmektedir. Türkler siyasi temsilden, eğitim ve istihdama kadar birçok alanda önemli sorunlar yaşamaktayken, Arnavutlar ise Ohri Çerçeve Anlaşması’nda önemli kazanımlar elde etmişlerdir. Bu kazanımlardan biri de geçtiğimiz günlerde yaşandı.

Makedonya parlamentosunda yapılan oylamada Makedoncanın yanında Arnavutçanın da resmi dil olarak kullanımına imkân veren “Dillerin Kullanımı Yasası” kabul edildi. Muhalefetteki Cumhurbaşkanı Gyorge İvanov’un da partisi olan VMRO-DPMNE milletvekillerinin katılmadığı oturumda yasa, hükümette bulunan Başbakan Zoran Zaev’in partisi SDSM ve koalisyonda çoğunluğu elinde bulunduran BDİ’nin de destekleriyle geçti. Arnavutça’yı ülkedeki nüfusun %20’den fazlasının konuştuğu tahmin edilirken, karar ülkedeki Arnavutların yanı sıra Kosova ve Arnavutluk’ta yaşayan Arnavutları da oldukça mutlu etti.

Bizlerde Balkanlarda yaşayan başta Arnavutlar, Türkler, Boşnaklar olmak üzere tüm dindaş ve soydaşlarımızın kazanımlardan sevinç duyuyoruz. Makedonya’daki Arnavutların yanı sıra Türklerinde benzer hakları elde etmesi, tüm etnik gruplara eşit davranılması ise tek dileğimiz. Görünen o ki hükümetteki SDSM, Batı ile ilişkilerine büyük önem verirken ülkedeki azınlıkları da yanına alarak hükümetini de güçlendirmeyi hedefliyor.

 

  • SDSM, Türk Demokratik Partisi (TDP) İle Koalisyon Görüşmeleri Yapıyor

 

SDSM Arnavut açılımının yanı sıra hükümetini güçlendirmek için Türklere de bir açılım yaptı ve ülkedeki Türklerin üç partisinden biri olan TDP ile koalisyon görüşmeleri sürdürüyor. Diğer Türk partisinden biri olan Türk Hareket Partisi (THP) de SDSM hükümetine destek veriyor. TDP’nin de SDSM’in bu teklifine sıcak baktığı biliniyor. Ülkede VMRO-DPMNE siyasi güç kaybederken SDSM hem ulusal seçimlerden hem de yerel seçimlerden galibiyetle çıktı. SDSM gün geçtikçe güç kazanırken TDP de bu fırsattan yararlanmak istiyor.

Aynı TDP son yerel seçimlerde de SDSM koalisyonunda yer alan, FETÖ’yle yakınlığı bilinen BDİ ve adaylarıyla ittifak kurmuş ve kaybetmişti. TDP’nin SDSM koalisyonuna katılması ne kazandırır bilinmez ama THP ile güç yarışına girmeleri ülkedeki soydaşlarımıza bir şey kazandırmayacağı oldukça açıktır. Umarım iki parti de bu anlayış çerçevesinde siyaset ederler.

Kosova – Priştine

 

  • ABD Kosova Başbakanına Vize Vermedi

 

Kosova Başbakanı Ramush Haradinaj ABD’ye bir seyahat düzenlemek isterken, bu istek karşısında ABD Haradinaj’a vize vermedi. Kosova’da yer altı ve yer üstündeki birçok kaynağı “sözde bazı yatırımlarla” işleyen ABD’nin bu tavrı nasıl yorumlanır bilinmez ama ABD Başkanı Donald Trump’ın Haradinaj’a yılsonu kutlamaları için tebrik gönderdiği de biliniyor. Haradinaj ise bu tebriğe “Kosova Hükümeti ve halkı her zaman ABD ile olacak” şeklinde cevap verdi.

 

  • Kosova Başbakanı’na Arnavutluk Pasaportu Verildi

 

Balkanlarda bilindiği üzere Arnavutluk ve Kosova birbirlerini iki kardeş ülke olarak görmektedir. İki ülke toplumunun da çoğunluğu Arnavut olup, kültürel, siyasi ve ekonomik olarak ortak bir politika gütmektedirler. Bunun bir örneği de Kosova Başbakanı Ramush Haradinaj’a Arnavutluk Cumhurbaşkanı İlir Meta’nın kararıyla vatandaşlık ve Arnavutluk pasaportu verilmesidir. Avrupa Birliği’nin Arnavutluk vatandaşlarına vize uygulamadığı dikkate alınırsa, Kosova’lı Arnavutlar için Arnavutluk pasaportunun önemi de anlaşılabilir.

Karadağ – Podgoritsa

Balkanların belki de gündemi en az takip edilen ülkesidir Karadağ. Karadağ’da yapılan son kamuoyu araştırmasına göre halkın yüzde 62’sinin Avrupa Birliği üyeliğini desteklediği ortaya çıktı. Bilindiği üzere Karadağ, 2006 yılında Sırbistan’dan ayrılarak bağımsızlığını kazandı.

2008’de AB üyeliği için başvuru yaptı, 2010’da aday ülke statüsü kazandı ve 2012 yılında da katılım müzakerelerine resmen başladı. Şu ana kadar 33 faslın 30’unu da açtı ve AB üyeliğine en yakın ülke konumunda. Karadağ’ın da yakın dönemde AB üyesi olması bekleniyor. Balkanlarda bir ülke daha AB şemsiyesi altına girecek gibi görünüyor.

Bulgaristan – Sofya

 

  • Bulgaristan’ın AB Konseyi Dönem Başkanlığı Başladı

 

Bulgaristan’ın 2018 yılının ilk yarısında yürüteceği Avrupa Birliği Konseyi dönem başkanlığı resmen başladı. Törende konuşan Avrupa Parlamentosu Başkanı Antonio Tajani, Batı Balkanlar’ın da AB’ye entegrasyonu büyük bir önem taşımaktadır diyerek “Arnavutluk, Bosna Hersek, Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Kosova” gibi devletlerin tümünün AB üyesi olması gerektiğini işaret etti. Bu durum AB’nin güneye doğru genişlemeyi halen hedeflediği sonucunu çıkarıyor.

Bulgaristan’ın dönem başkanlığında hem Makedonya ile AB arasında hem de Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerde aracı rol oynaması bekleniyor. İstanbul’da 7 yıl aradan sonra açılan Bulgar kilisesi Türkiye’nin Bulgaristan ile ilişkilerine önemsediğinin bir diğer göstergesi olarak okunabilir ancak daha da önemlisi Rusya’nın Türk Akımı Projesinin hem Türkiye’den hem Bulgaristan’dan geçeceğidir. Bu proje Türk-Bulgar ilişkilerine olumlu katkı sunabileceği gibi, Bulgaristan’ın Türkiye’nin AB üyeliği konusunda olumlu rol oynamasına da imkân verebilir.

Nitekim kilisenin açılış töreninde Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov’da 2018’de Türkiye ile AB ilişkilerinin normalleştirilmesi için çaba harcayacaklarını söylemiştir. Yine Bulgaristan’ın AB Dönem Başkanlığı’ndan sorumlu Devlet Bakanı Lilyana Pavlova’da “güçlü bir AB istiyorsak Türkiye şart” mesajı vermiştir. Bulgaristan Dışişleri Bakanı Ekaterina Zaharieva da kendi dönem başkanlıklarında AB üyeleriyle Türkiye arasında üst düzey bir toplantı yapılmasını hedeflediklerini vurgulamıştır. Gelecek dönemde Türkiye-Bulgaristan ilişkilerinin işte bu farkındalıklar üzerine inşa edilmesi gerekmektedir.

Analiz

SDSM Hükümetinde ve Zoran Zaev Başbakanlığında Makedonya hem AB ile hem de ABD ve NATO ile yakın ilişkisini daha da artıracaktır. Bulgaristan’ın AB’de yeni dönem başkanı olması ve Makedon Ortodoks Kilisesi ile Bulgar Ortodoks Kilisesinin ortak ilişkileri 2018’in ilk 6 ayında Makedonya ile AB ilişkilerinin daha sıklaşabileceğini ifade ediyor. Makedonya’nın AB’ye girmesi ülkedeki dindaşlarımız ve soydaşlarımız için kazanım gibi görünse de Türkiye-Makedonya ilişkilerini de büyük oranda sınırlandıracaktır. Türkiye’nin AB üyeliği 2018 için daha da büyük önem kazanmaktadır.

18-19 Ocak tarihlerinde NATO Genel Sekreti Jens Stoltenberg bir Üsküp ziyareti gerçekleştirecek ve Başbakan Zaev ile görüşecek. Şüphesiz ki en önemli gündem maddesi Makedonya’nın NATO üyeliği olacak. Ancak bunun için Makedonya’nın önce Yunanistan ile isim sorununu çözmesi gerekiyor. Bu noktada Üsküp yönetiminin bir süredir çalışmalar yaptığı da biliniyor. Bu sorunun yakın dönemde çözüleceği de tahmin ediliyor. Türkiye’nin Makedonya’nın NATO ve AB üyeliklerini öngörerek planlama yapması gerekiyor.

ABD, NATO ve AB; Balkanlarda Arnavut çoğunluk üzerinden hareket ediyor, Arnavutluk ve Kosova’yı kendi eksenine göre hareket etmeye zorluyor. Aynı şekilde Balkan ülkelerinde batı lehtarı gruplar üzerinden Makedonya örneğinde olduğu üzere ülkelere eksen tayin ediyor. Bugün Başkanlarda Rusya’dan daha çok ABD’nin oyun kurucu olduğu bilinen bir gerçek. AB de bu oyuna iştirak ediyor. Türkiye’nin oyun kurucu rolüne aday olduğunu söyleyelim ancak bu isteğini daha da kuvvetlendirmesi gerek.

ABD ve Rusya’nın yanı sıra Çin’de Orta Doğu ve Afrika açılımlarına ek olarak bir Balkan açılımı geliştiriyor. Haberlere göre Çin Makedonya’nın ek bütçe ihtiyacına karşılık olarak “Bir Kuşak Bir Yol Projesi” kapsamında Makedonya’ya 500 milyon Euro vermeyi kabul ettiği söyleniyor. Ayrıca Çin başta Arnavutluk olmak üzere Batı Balkanlar’daki yatırımlara da büyük önem veriyor. Türkiye’nin Balkanlarda gelişen bu durumlara karşı politikalarını revize etmesi gerekmiyor mu?

Genel geçer kültürel politikaların yanı sıra Türkiye hem dış misyonları ve kamu diplomasisi kuruluşlarıyla, hem de sivil toplum kuruluşları ve ekonomik iştirakleriyle Balkanlarda hem yumuşak hem de sert bir güç olarak yer alması artık kaçınılmaz. Balkanların ABD ve Avrupa kurumlarına entegresi, Rusya ve Çin’in bölgedeki hamleleri karşı konulamaz bir durumu ifade etmiyor. Tam aksine Türkiye’nin bu ülkelere oranla tarihsel olarak daha güçlü bir alt yapısı var. Sadece bölgesel bir aktörden oyun kurucu role geçmeyi istemesi gerekiyor. Bunun formülü de belli: Bütüncül Politika. Açıklamak da bir önümüzdeki yazıya…

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 15.01.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/balkan-guncesi-bati-trakya-uskup-pristine-podgoritsa-sofya

Batı Trakya, Üsküp, Priştine, Podgoritsa, Sofya

Geride bıraktığımız hafta Balkanlarda; Batı Trakya, Üsküp, Priştine, Podgoritsa ve Sofya’da, ülkemizi de yakından ilgilendiren birçok önemli gelişmenin yaşandığına şahit olduğumuz bir haftaydı. Bunları tek tek incelemek ve doğru analiz edebilmek ülkemizin Balkan politikasının gelişimini de önemli ölçüde ilgilendiriyor. İlk olarak Yunanistan’dan Batı Trakya’dan başlayalım.

Yunanistan – Batı Trakya

Yunanistan Parlamentosunun Batı Trakya Kararı

9 Ocak’ta Yunan parlamentosunda Batı Trakya Müslüman Türk azınlıkla ilgili miras, evlenme ve boşanma gibi konularda İslami kuralların yanı sıra Yunanistan Medeni Kanunu’nun da geçerli olacağına dair bir yasal düzenleme kabul edildi. Konuyu bilmeyenler için Batı Trakya Müslüman Türk Azınlık Yunan hukukuna entegre ediliyor gibi anlaşılacak bu düzenleme aslında bir tuzağı ifade ediyor.

Gerçek şu ki Yunan parlamentosunun aldığı bu kararla Azınlığa uluslararası anlaşmalarla kazandırılan “özel hukuk” kısıtlanmış ve statüsüne de darbe vurulmuştur. Azınlığın hukuki özerkliği de zedelenmiştir. Düzenleme Batı Trakya’da medeni kanunu ilgilendiren miras, evlenme ve boşanma gibi konularda davanın tüm taraflarının kabul etmesi halinde İslam Hukuku’nun yani şer-i hukukun, aksi halde ise Yunanistan Medeni Kanununu uygulanması koşulunu getiriyor. Bu düzenleme Batı Trakya toplumunun İslami yapısına da zarar vermeyi amaçlıyor.

Batı Trakya Türk Azınlığı Danışma Kurulu Başkanı ve Gümülcine seçilmiş müftüsü İbrahim Şerif “kaybeden yine azınlık oldu” derken, Radikal Sol İttifak Partisi (SYRİZA) İskeçe Milletvekili Hüseyin Zeybek ise söz konusu yasal düzenlemeyi azınlık için bir kazanım olarak görüyor. Bu görüş farklılıkları bizlerde şaşkınlık uyandırıyor. Batı Trakya’daki soydaşlarımızı temsil eden siyasilerin de halkın endişesini anlaması gerekir. Nitekim Dışişleri Bakanlığımızda bu karara ilişkin açıklama yayınlayarak “Yunanistan’ın azınlık üzerindeki özellikle seçilmiş müftülere yönelik yaptığı baskının” sona erdirilmesinin beklendiği uyarısını yapmıştır.

7 Ocak Dr. Sadık Ahmet’in Doğum Günü

7 Ocak günü geçmişte Batı Trakya davasının önde gelen liderlerinden rahmetli Dr. Sadık Ahmet’in doğum yıl dönümüydü. Yaşasaydı 71 yaşında olacak olan Sn. Ahmet, doğduğu Gümülcine’de 1995’in 24 Temmuz günü trafik kazasıyla da hayatını kaybetti. Lozan Barış Anlaşmasının yıldönümünde ve şüpheli bir kazayla vefat etmesi, ölümü hakkında hep bir soru işareti bırakmıştır. Hayatının son gününe kadar durmadan Batı Trakya’daki soydaşlarımızın davası ile ilgilenen Sn. Ahmet geride 1991’de kurduğu Yunanistan’daki Türklerin tek partisi olan Dostluk, Eşitlik ve Barış Partisi (DEB), birçok STK ve iki de evlat bıraktı.

İki evlattan biri olan Levent Sadık Ahmet ise Batı Trakya Türklerinin ekonomik kalkınmasıyla uğraşıyor. Aynı Levent Sadık Ahmet, 11 Ocak Perşembe günü de Dış Ekonomik İlişkiler Konseyi (DEİK) Yunanistan İş Konseyi Başkanlığına seçildi. Levent Sadık Ahmet’i bu başarısından ötürü kutlarken, babası Sn. Sadık Ahmeti’i ise rahmetle anıyorum.

Makedonya – Üsküp

FETÖ Tabelası Kaldırıldı

Makedonya’nın başkenti Üsküp’te FETÖ aleyhine önemli bir gelişme yaşandı ve şehir meydanında tarihi Taşköprü’ye de yakın bir konumda bulunan FETÖ’ye ait Yahya Kemal Kolejleri’nin bir tabelası yetkililer tarafından kaldırıldı. Bunu sadece bir tabela olarak da görmemek gerekir. Makedonya, Türkiye’nin FETÖ ile mücadelesinde oldukça önemli bir ülke konumundadır. Bu bile başarıdır. Bundan ötürü atandığı ilk günden beri örgütle mücadele Üsküp Büyükelçimiz Sn. Tülin Erkal Kara hanımefendi ve nezdinde tüm dış misyonlarımızı tebrik ediyor, onlara teşekkürlerimi sunuyorum.

Arnavutça Resmi Dil Oldu

Makedonya çok etnik yapılı bir ülke olup, Makedon, Arnavut ve Türklerin toplumsal, kültürel ve siyasal olarak bir arada yaşamaya çalıştıkları bir devlettir. Ülkenin çoğunluğu Makedonlardan oluşmakla birlikte Arnavutlar ve Türkler de azınlıklar içinde önde gelmektedir. Türkler siyasi temsilden, eğitim ve istihdama kadar birçok alanda önemli sorunlar yaşamaktayken, Arnavutlar ise Ohri Çerçeve Anlaşması’nda önemli kazanımlar elde etmişlerdir. Bu kazanımlardan biri de geçtiğimiz günlerde yaşandı.

Makedonya parlamentosunda yapılan oylamada Makedoncanın yanında Arnavutçanın da resmi dil olarak kullanımına imkân veren “Dillerin Kullanımı Yasası” kabul edildi. Muhalefetteki Cumhurbaşkanı Gyorge İvanov’un da partisi olan VMRO-DPMNE milletvekillerinin katılmadığı oturumda yasa, hükümette bulunan Başbakan Zoran Zaev’in partisi SDSM ve koalisyonda çoğunluğu elinde bulunduran BDİ’nin de destekleriyle geçti. Arnavutça’yı ülkedeki nüfusun %20’den fazlasının konuştuğu tahmin edilirken, karar ülkedeki Arnavutların yanı sıra Kosova ve Arnavutluk’ta yaşayan Arnavutları da oldukça mutlu etti.

Bizlerde Balkanlarda yaşayan başta Arnavutlar, Türkler, Boşnaklar olmak üzere tüm dindaş ve soydaşlarımızın kazanımlardan sevinç duyuyoruz. Makedonya’daki Arnavutların yanı sıra Türklerinde benzer hakları elde etmesi, tüm etnik gruplara eşit davranılması ise tek dileğimiz. Görünen o ki hükümetteki SDSM, Batı ile ilişkilerine büyük önem verirken ülkedeki azınlıkları da yanına alarak hükümetini de güçlendirmeyi hedefliyor.

SDSM, Türk Demokratik Partisi (TDP) İle Koalisyon Görüşmeleri Yapıyor

SDSM Arnavut açılımının yanı sıra hükümetini güçlendirmek için Türklere de bir açılım yaptı ve ülkedeki Türklerin üç partisinden biri olan TDP ile koalisyon görüşmeleri sürdürüyor. Diğer Türk partisinden biri olan Türk Hareket Partisi (THP) de SDSM hükümetine destek veriyor. TDP’nin de SDSM’in bu teklifine sıcak baktığı biliniyor. Ülkede VMRO-DPMNE siyasi güç kaybederken SDSM hem ulusal seçimlerden hem de yerel seçimlerden galibiyetle çıktı. SDSM gün geçtikçe güç kazanırken TDP de bu fırsattan yararlanmak istiyor.

Aynı TDP son yerel seçimlerde de SDSM koalisyonunda yer alan, FETÖ’yle yakınlığı bilinen BDİ ve adaylarıyla ittifak kurmuş ve kaybetmişti. TDP’nin SDSM koalisyonuna katılması ne kazandırır bilinmez ama THP ile güç yarışına girmeleri ülkedeki soydaşlarımıza bir şey kazandırmayacağı oldukça açıktır. Umarım iki parti de bu anlayış çerçevesinde siyaset ederler.

Kosova – Priştine

ABD Kosova Başbakanına Vize Vermedi

Kosova Başbakanı Ramush Haradinaj ABD’ye bir seyahat düzenlemek isterken, bu istek karşısında ABD Haradinaj’a vize vermedi. Kosova’da yer altı ve yer üstündeki birçok kaynağı “sözde bazı yatırımlarla” işleyen ABD’nin bu tavrı nasıl yorumlanır bilinmez ama ABD Başkanı Donald Trump’ın Haradinaj’a yılsonu kutlamaları için tebrik gönderdiği de biliniyor. Haradinaj ise bu tebriğe “Kosova Hükümeti ve halkı her zaman ABD ile olacak” şeklinde cevap verdi.

-Kosova Başbakanı’na Arnavutluk Pasaportu Verildi

Balkanlarda bilindiği üzere Arnavutluk ve Kosova birbirlerini iki kardeş ülke olarak görmektedir. İki ülke toplumunun da çoğunluğu Arnavut olup, kültürel, siyasi ve ekonomik olarak ortak bir politika gütmektedirler. Bunun bir örneği de Kosova Başbakanı Ramush Haradinaj’a Arnavutluk Cumhurbaşkanı İlir Meta’nın kararıyla vatandaşlık ve Arnavutluk pasaportu verilmesidir. Avrupa Birliği’nin Arnavutluk vatandaşlarına vize uygulamadığı dikkate alınırsa, Kosova’lı Arnavutlar için Arnavutluk pasaportunun önemi de anlaşılabilir.

Karadağ – Podgoritsa

Balkanların belki de gündemi en az takip edilen ülkesidir Karadağ. Karadağ’da yapılan son kamuoyu araştırmasına göre halkın yüzde 62’sinin Avrupa Birliği üyeliğini desteklediği ortaya çıktı. Bilindiği üzere Karadağ, 2006 yılında Sırbistan’dan ayrılarak bağımsızlığını kazandı.

2008’de AB üyeliği için başvuru yaptı, 2010’da aday ülke statüsü kazandı ve 2012 yılında da katılım müzakerelerine resmen başladı. Şu ana kadar 33 faslın 30’unu da açtı ve AB üyeliğine en yakın ülke konumunda. Karadağ’ın da yakın dönemde AB üyesi olması bekleniyor. Balkanlarda bir ülke daha AB şemsiyesi altına girecek gibi görünüyor.

Bulgaristan – Sofya

Bulgaristan’ın AB Konseyi Dönem Başkanlığı Başladı

Bulgaristan’ın 2018 yılının ilk yarısında yürüteceği Avrupa Birliği Konseyi dönem başkanlığı resmen başladı. Törende konuşan Avrupa Parlamentosu Başkanı Antonio Tajani, Batı Balkanlar’ın da AB’ye entegrasyonu büyük bir önem taşımaktadır diyerek “Arnavutluk, Bosna Hersek, Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Kosova” gibi devletlerin tümünün AB üyesi olması gerektiğini işaret etti. Bu durum AB’nin güneye doğru genişlemeyi halen hedeflediği sonucunu çıkarıyor.

Bulgaristan’ın dönem başkanlığında hem Makedonya ile AB arasında hem de Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerde aracı rol oynaması bekleniyor. İstanbul’da 7 yıl aradan sonra açılan Bulgar kilisesi Türkiye’nin Bulgaristan ile ilişkilerine önemsediğinin bir diğer göstergesi olarak okunabilir ancak daha da önemlisi Rusya’nın Türk Akımı Projesinin hem Türkiye’den hem Bulgaristan’dan geçeceğidir. Bu proje Türk-Bulgar ilişkilerine olumlu katkı sunabileceği gibi, Bulgaristan’ın Türkiye’nin AB üyeliği konusunda olumlu rol oynamasına da imkân verebilir.

Nitekim kilisenin açılış töreninde Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov’da 2018’de Türkiye ile AB ilişkilerinin normalleştirilmesi için çaba harcayacaklarını söylemiştir. Yine Bulgaristan’ın AB Dönem Başkanlığı’ndan sorumlu Devlet Bakanı Lilyana Pavlova’da “güçlü bir AB istiyorsak Türkiye şart” mesajı vermiştir. Bulgaristan Dışişleri Bakanı Ekaterina Zaharieva da kendi dönem başkanlıklarında AB üyeleriyle Türkiye arasında üst düzey bir toplantı yapılmasını hedeflediklerini vurgulamıştır. Gelecek dönemde Türkiye-Bulgaristan ilişkilerinin işte bu farkındalıklar üzerine inşa edilmesi gerekmektedir.

Analiz

SDSM Hükümetinde ve Zoran Zaev Başbakanlığında Makedonya hem AB ile hem de ABD ve NATO ile yakın ilişkisini daha da artıracaktır. Bulgaristan’ın AB’de yeni dönem başkanı olması ve Makedon Ortodoks Kilisesi ile Bulgar Ortodoks Kilisesinin ortak ilişkileri 2018’in ilk 6 ayında Makedonya ile AB ilişkilerinin daha sıklaşabileceğini ifade ediyor. Makedonya’nın AB’ye girmesi ülkedeki dindaşlarımız ve soydaşlarımız için kazanım gibi görünse de Türkiye-Makedonya ilişkilerini de büyük oranda sınırlandıracaktır. Türkiye’nin AB üyeliği 2018 için daha da büyük önem kazanmaktadır.

18-19 Ocak tarihlerinde NATO Genel Sekreti Jens Stoltenberg bir Üsküp ziyareti gerçekleştirecek ve Başbakan Zaev ile görüşecek. Şüphesiz ki en önemli gündem maddesi Makedonya’nın NATO üyeliği olacak. Ancak bunun için Makedonya’nın önce Yunanistan ile isim sorununu çözmesi gerekiyor. Bu noktada Üsküp yönetiminin bir süredir çalışmalar yaptığı da biliniyor. Bu sorunun yakın dönemde çözüleceği de tahmin ediliyor. Türkiye’nin Makedonya’nın NATO ve AB üyeliklerini öngörerek planlama yapması gerekiyor.

ABD, NATO ve AB; Balkanlarda Arnavut çoğunluk üzerinden hareket ediyor, Arnavutluk ve Kosova’yı kendi eksenine göre hareket etmeye zorluyor. Aynı şekilde Balkan ülkelerinde batı lehtarı gruplar üzerinden Makedonya örneğinde olduğu üzere ülkelere eksen tayin ediyor. Bugün Başkanlarda Rusya’dan daha çok ABD’nin oyun kurucu olduğu bilinen bir gerçek. AB de bu oyuna iştirak ediyor. Türkiye’nin oyun kurucu rolüne aday olduğunu söyleyelim ancak bu isteğini daha da kuvvetlendirmesi gerek.

ABD ve Rusya’nın yanı sıra Çin’de Orta Doğu ve Afrika açılımlarına ek olarak bir Balkan açılımı geliştiriyor. Haberlere göre Çin Makedonya’nın ek bütçe ihtiyacına karşılık olarak “Bir Kuşak Bir Yol Projesi” kapsamında Makedonya’ya 500 milyon Euro vermeyi kabul ettiği söyleniyor. Ayrıca Çin başta Arnavutluk olmak üzere Batı Balkanlar’daki yatırımlara da büyük önem veriyor.

Türkiye’nin Balkanlarda gelişen bu durumlara karşı politikalarını revize etmesi gerekmiyor mu?

Genel geçer kültürel politikaların yanı sıra Türkiye hem dış misyonları ve kamu diplomasisi kuruluşlarıyla, hem de sivil toplum kuruluşları ve ekonomik iştirakleriyle Balkanlarda hem yumuşak hem de sert bir güç olarak yer alması artık kaçınılmaz. Balkanların ABD ve Avrupa kurumlarına entegresi, Rusya ve Çin’in bölgedeki hamleleri karşı konulamaz bir durumu ifade etmiyor. Tam aksine Türkiye’nin bu ülkelere oranla tarihsel olarak daha güçlü bir alt yapısı var. Sadece bölgesel bir aktörden oyun kurucu role geçmeyi istemesi gerekiyor. Bunun formülü de belli: Bütüncül Politika. Açıklamak da bir önümüzdeki yazıya…

 

Yayın Tarihi: 15.01.2018

Kaynak: https://www.batitrakya.org/yazar/erdem-eren/bati-trakya-uskup-pristine-podgoritsa-sofya.html

Dış Politikada Zincir Etkisi

İran’da başlayan olaylar, ABD’nin Rıza Zarraf ve Hakan Atilla Davası kararı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Fransa ziyareti… Gündemimize bomba gibi düşen bu üç olayı Türkiye’den ayırmak mümkün olmadığı gibi birbirinden bağımsız olarak görmek de mümkün değildir. Dış politikada birçok olayı birbirine bağlı zincirlere benzetsek yanlış da olmaz.

İran’ın kuzeydoğusunda Meşhed’de 28 Aralık’ta başlayan gösteriler birkaç günde ülkenin büyük bir kesimine yayılım gösterdi. Ölenlerin olduğu olaylarda, kamu binaları da büyük zararlar gördü. Konuya ilişkin 2 Ocak’ta Dışişleri Bakanlığımızda açıklama yaparken önemli mesajlara da yer verildi. Türkiye açıklamayla; İran’ın toplumsal huzur ve istikrarının korunmasına büyük önem verdiğini, İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin halkın barışçıl gösteri yapmaya hakkı olduğu mesajının önemine, aynı zamanda gelişmeleri kışkırtıcı söylem ve “dış müdahalelerden” kaçınılmasının temenni edildiği vurgulandı. Buradaki dış müdahale vurgusu oldukça dikkat çekiciydi. Benzeri şekilde Cumhurbaşkanı Erdoğan’da aynı mesajları mevkidaşı Ruhani’ye iletti.

İlk olarak İran’daki olayların başlangıcını incelemekte fayda var. 28 Aralık’ta Meşhed’de olayların fitilini ateşleyen ilk gelişme Meşhed Cuma İmamı olan Ahmed Alemulhuda’nın İran rejimi, dini lider Ayetullah Ali Hamaney ile Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’yi eleştiren açıklamaları oldu. Alemulhuda’nın aynı zamanda Ruhani’nin Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki rakibi muhafazakâr muhalif İbrahim Reisi’nin kayınpederi olduğu da gözden kaçırılmaması gereken bir detaydır. İşte iç siyasi çekişmeden kaynaklanan bu açıklamalar bir anda Reisi’nin güçlü olduğu Meşhed ve Kum kentlerinde protestolara dönüştü. Bu protestoların halkın bazı şikâyet ve tepkileriyle birleşmesi ise olayları büyüten ve ülkenin büyük kısmına sıçratan etken oldu.

Eylemcilerin Hamaney ve Ruhani’ye yönelik tepkilerinin yanı sıra, fiyat artışları, işsizlik ve kötü ekonomik koşullara da itiraz ettikleri görülüyor. Bunlar İran’ın kendi iç meseleleri, bizi ise bu olayların dış boyutu ve Türkiye için de önemli olabilecek kısmı ilgilendiriyor. İlk olarak olaylara büyük oranda muhalif ve muhafazakâr Şiilerin katıldığı görmekle birlikte Tebriz merkezli büyük Azeri Türkü toplumun olaylara katılmadığı ve destek vermediği görülüyor. Nitekim Türkiye bu konuda bölgeye yönelik çok net mesajlarda verdi.

Göstericilerin İran’ın Suriye, Yemen gibi dış operasyonlarını da büyük oranda eleştirdiği, İran kimliğini ön plana çıkartıp, Araplara yönelik karşıt söylemler dile getirdikleri de dikkat çekiyor. Hem bu söylemler hem de ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın gösterileri desteklediğine yönelik açıklamaları, olayların dış desteğinin de olduğunu ve bir oyunun kurgulandığını düşündürüyor. Ayrıca PKK’nın İran kolu PJAK’da olaylara destek verdiğini belirtti. Tüm bu gelişmelere istinaden İran’da rejimin devrilmeye ya da değiştirilmeye çalışıldığı, Arap karşıtı hareketlerin güçlendirildiği, PJAK’ın ön plana çıkmaya hazırlandığı, Muhaliflerin sesini dış desteklerle birlikte daha çok yükseltmeye başladığı anlaşılıyor.

Reformistleri temsil eden Cumhurbaşkanı Ruhani’nin olaylara sert müdahale etme yanlısı olmaması ve rejim ile Ruhani taraftarlarının sokaklara inmesiyle olayların büyük oranda dindiği görülüyor. Orta Doğu’da başta Irak’ta Mesut Barzani’nin ABD ve İsrail desteğiyle giriştiği bağımsızlık sevdası ile Suriye’deki iç savaşın bitirilmesi konusunda Türkiye, Rusya ve İran’ın ortak adımları ile karşı duruşunun yaşandığı bu dönemde İran’da olayların patlak vermesi bizlere çok da şaşırtıcı gelmiyor. Açıkçası İran’ın iç meselelerle uğraştırılması ve güçsüzleştirilmeye çalışılması açık bir dış müdahale görüntüsü uyandırıyor.

ABD’nin İran ve Irak’ta Tahran karşıtı Şii grupları organize ettiği, iki ülkedeki PKK ve Halkın Mücahitleri Örgütünü hem askeri hem de politik olarak güçlendirdiği de biliniyor. ABD bu hamleleriyle İran’da rejimi devirmeyi ya da güçsüzleştirmeyi, Irak Bağdat merkezi yönetimini değiştirmeyi veya kontrol altında tutmayı, Irak Kürt Bölgesel Yönetiminde ise Barzani’yi saf dışı ederek, PKK’yı güçlendirmeyi hedefliyor. Benzer şekilde ABD’nin Suriye’de de PKK’nın politik ve örgüt kolu PYD/YPG’yi özerkleştirmeye çalıştığı zaten bilinen bir gerçek. ABD’nin Orta Doğu planında PKK çok kullanışlı bir araç olarak kullanılmaya devam ediliyor.

Türkiye’nin bu oyunlar doğrultusunda Rusya ve İran ile Suriye’den PYD’nin bertaraf edilmesi sürecini hızlandırması gerekiyor. Yine aynı şekilde ABD’nin Irak’ın Kuzeyindeki planını deşifre edip, Barzani ile yeniden diyaloga geçmesi hatta Ankara’nın Tahran, Bağdat ve Erbil ile PKK konusunda çözüm üretmesi de şart. Türkiye kendi göbek bağını kendi de kesebilir. Ancak bunun bölgesel bir sorun olduğu aynı zamanda Suriye, Irak ve İran’ın hatta Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehdit ettiği de unutulmamalıdır. Bölgedeki terör ve istikrarsızlık her ülkeyi ilgilendiriyor. Türkiye böylelikle bu ülkelerden gelecek yeni mülteci akımlarının da şimdiden önüne geçmiş olur.

Gelelim ABD’deki Rıza Zarraf ve Hakan Atilla davalarına. Öncelikle şunu söylemek gerekir ki bu davanın ne Türkiye’nin İran ambargosunu delmesiyle ilgisi var, ne de Rıza Zarraf’ın Türkiye’de sözde rüşvetler vermesiyle. Türkiye Zarraf’ı hapislerde bile çürütseydi de ABD bu faturayı çıkaracaktı. Bu dava ABD’nin Türkiye’yi cezalandırma davasıdır kısa ve net olan budur. Türkiye’nin bağımsızlığının derdinde olması, ABD’nin Orta Doğu’da özellikle Kürt Terör Devletini kurmasına engel olması, FETÖ’yü temizlemeye girişmesi, dış politikada ABD’den bağımsız hareket edip özellikle Orta Doğu’da Rusya ve İran ile attığı ortak adımlar, Rusya’dan S-400 füzelerinin alınması, BM’de Kudüs konusunda ABD ve İsrail’e tarihi bir ders vermesi bu cezalandırmanın sadece birkaç nedenidir.

Türkiye’de İran gibi cezalandırılmaya çalışmaktadır. FETÖ, PKK ve DAEŞ ile boyun eğdirilemeyen Türkiye, ekonomik yaptırımlarla ve uluslararası kamuoyunda yalnızlaştırılmaya çalışılarak mağlup edilmeye uğraşılmaktadır. Benzeri şekilde Rusya’ya da bazı cezaların kesilebileceği muhtemeldir. Rusya’da önümüzdeki aylarda devlet başkanlığı seçimleri yapılacaktır. Bu seçimlerden Putin’in mağlup ayrılması çok beklenmiyor ancak Rusya da özellikle Ukrayna meselesi üzerinden zarara uğratılabilir. ABD’nin Ukrayna’da bu yönde askeri desteklerde bulunduğu biliniyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Fransa ziyareti işte bu gelişmeler üzerine gerçekleşiyor. Türkiye hem uluslararası hem de bölgesel cepheleşmelerde bloğunu dış politikada güçlendirmeye uğraş veriyor. Erdoğan’ın AB ile yeni bir döneme girildiği mesajını vermesi işte bu pencereden okumalıdır. Nitekim Türkiye – ABD ilişkileri ne kadar gergin olsa da, hatta Türkiye’nin AB ülkeleriyle kriz yaşadığı söylense de bunun ekonomik ilişkilere çok da yansımadığı görülüyor. Öyle ki 2017 yılı itibariyle Türkiye’nin en çok ihracat yaptığı ülke 14,9 milyar dolarla Almanya oldu. İkinci 9,3 milyar dolarla İngiltere, üçüncü 8,3 milyar dolarla İtalya’ydı. Dördüncü ve beşinci ise 8,1 milyar dolarla ABD ve Irak oldular. Ayrıca Türkiye ihracatının neredeyse yarı yakınını AB ülkelerine yapıyor. Türkiye’nin AB ile ekonomideki bu ilişkilerini artık siyasete de taşıması gerekiyor. Erdoğan’ın Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile görüşmesi tüm bu durumlardan ötürü oldukça önemli.

Türkiye’nin özellikle son dönemdeki dış politikasını iyi anlamamız gerekiyor. Çok boyutlu diplomasi olarak adlandırdığımız bu dönemin temel taşları şu; Türkiye ulusal ve uluslararası ölçekte kendi çıkarları doğrultusunda hareket ederek, kendi doğrularını söylüyor, kırmızı çizgilerini de savunuyor. Türkiye bir eksene mahkûm durumda da değil, kendi eksenini kendi tayin etmeye çalışıyor. Başta Orta Doğu’daki krizlerin çözümünde Rusya ve İran ile ortak hareket etmeye çalışması, AB ile ilişkilerini özellikle ekonomik manada sağlıklı bir şekilde yürütmesi, İslam ülkelerine özgüven kazandırıp onlara uluslararası arenada öncülük etmeye uğraşması, Şanghay İşbirliği Örgütü gibi alternatif örgütlere de yönelmesi işte bu çok boyutlu diplomasi hamlelerinin gereğidir. Böyle de okunması gerekir…

Not: Geçen yıl İzmir’de teröristlerle kahramanca çatışarak şehit olan merhum polis memuru Fethi Sekin’in bugün ölüm yıl dönümü. Rahmetle anıyorum. Mekânı cennet olsun…

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 05.01.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/dis-politikada-zincir-etkisi

Duruşta ve Politikada Millilik

Yakın dönem Türk dış politikası, başta Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın da girişimleriyle attığı adımların somut karşılıklarını bir bir görüyor. 21 Aralık’ta BM’de düzenlenen Kudüs oylaması ABD ve İsrail için büyük bir hüsran olurken, Türkiye’nin öncülüğünde Filistin adına önemli bir zafer oldu. Türkiye’nin girişimleriyle hazırlanan ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda ABD’nin Kudüs kararını geri almasını öngören tasarı 9’a karşı 128 oyla kabul edilmişti.

Trump’ın 6 Aralık’ta Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararından sonra Türkiye acilen harekete geçmiş, Cumhurbaşkanı Erdoğan Katoliklerin ruhani lideri Papa Franciscus ve Ortodoksların manevi lideri Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin ile telefon görüşmesi yapmıştı. 13 Aralık’ta İstanbul’da ivedi olarak İslam İşbirliği Teşkilatı toplantısı düzenlenmiş, tarihi bir kararla Doğu Kudüs Filistin’in başkenti olarak ilan edilmişti. İşte BM’nin tarihi kararı da Türkiye’nin girişimlerinin meyvesi oldu.

Uzun süredir uluslararası kamuoyunda Türkiye yalnızlaştırılmaya çalışılırken, yalnızlaşan ise ABD ve İsrail’in ta kendisi oldu. ABD ve İsrail’e BM’de yalnızca Guatemala, Honduras, Marshall Adaları, Mikronezya, Nauru, Palau ve Togo gibi devletler destek olurken, 32 ülke ise çekimser kaldı. Gelinen süreçte Erdoğan ile Papa yaptıkları telefon görüşmesinde sonucu memnuniyetle karşılarken, görüşmede Kudüs’ün statüsünün korunması konusunda da mutabık kalındı.

Türkiye uluslararası krizlerde olduğu gibi ulusal güvenliği konusunda da dik bir duruş sergiliyor. Türkiye Suriye krizinin çözümünde Rusya ve İran ile çok önemli bir diyalog sürdürürken, hava savunmasında güvenliğini pekiştirmek adına Rusya ile devam ettirilen S-400 pazarlığını da sonuca erdirdi. Yapılan anlaşma ile Türkiye Rusya’dan 4 adet S-400 bataryasını 2,5 milyar dolar karşılığında satın aldı. Sevkiyatın ise 2019 yılı sonunda başlanacağı açıklandı. Erdoğan ise ödemenin dolar değil ruble olarak yapılacağını söyledi. Türkiye S-400 konusunda NATO’nun tehditlerine böylelikle boyun eğmemiş de oldu.

Türkiye’nin dış politikadaki duruşu sadece Kudüs meselesi ve Rusya ile olan ilişkileriyle de sınırlı değil, Türkiye Orta Doğu ve Afrika’da bağımsız ve kendine has bir tutum sergiliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan Sudan, Çad ve Tunus gibi ülkelere bir dış ziyaret gerçekleştirirken, yoğun sevgi gösterileriyle de karşılaştı. Sudan’daki ziyarette Osmanlı yadigârı Sevakin Adasının da Türkiye’ye tahsis edilmesi hususu gündeme geldi. Yapılan anlaşma ile Sevakin Adası Türkiye’ye tahsis edilirken, askeri unsurlarında orada bulunmasının önü açıldı.

Sudan’daki Sevakin Adası, Türkiye’nin Katar ve Somali’deki askeri üslerinden sonra kritik bir önemi de ifade ediyor. Türkiye bu üç bölgedeki varlığı ile Kızıldeniz, Basra Körfezi ve Aden Körfezinde söz sahibi olma fırsatını da elinde tutuyor. Hem BM’deki Kudüs kararı hem de Türkiye’nin uluslararası ilişkilerdeki özellikle Orta Doğu ve Afrika’daki politikaları şunu gösteriyor ki Türkiye bağımsız kendine has duruşu ve politikalarıyla birçok devlete de özgüven öneriyor. Türkiye ekonomide, savunmada, teknolojide sürdürdüğü bağımsız, kendi has milli duruşu ve politikalarıyla rol model olarak yükseliyor. Bu model ABD ve İsrail karşıtı ülkelere de özgüven kazandırıyor.

Türkiye dış politikada kendi değerlerini ve kırmızı çizgilerini savunmayı da bu modelde esirgemiyor. Örneğin Türkiye-Rusya ilişkileri belki de tarihinin en iyi döneminde gibi görülse de, çok önemli sınamaları da yaşamıyor değil. Bunlardan ikisi PYD ve Esad konusunda yaşanıyordu. Biri çözüme kavuştu gibi görülüyor. Türkiye’nin ısrarlı direnişi sonuç verdi ve PYD’nin Suriye Ulusal Diyalog Kongresine katılmamasını Rusya kabul etti.

Esad konusunda da Türkiye dik duruşunu sürdürüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan Rusya’ya rağmen Esad konusunda bir tavır değişikliğine gitmedi. Esad devlet terörü estirmiş bir teröristtir diyerek Suriye’deki krizin baş sorumlusunun Türkiye için hala Esad olduğu resmi olarak bir kez daha beyan edilmiş oldu. Türkiye’nin Suriye politikası bu bağlamda istikrarlı bir şekilde sürüyor. Sonuçlarını zaman gösterecek olsa da; Türkiye’nin adil ve akılcı politikalarının Kudüs ve Suriye’de, Orta Doğu ve Afrika’da bir bir karşılığını almaya devam ettiğini görmek bizleri de mutlu ediyor.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 29.12.2017

Kaynak: https://www.sirhaber.com/durusta-ve-politikada-millilik

Yıkılmaz Kale Türkçe

İçinde bulunduğumuz bu hafta anadilimiz Türkçe için oldukça önemli günleri de ifade ediyor. 21 Aralık Makedonya’daki soydaşlarımızın “Türkçe Eğitim Bayramı” iken, 20 Aralık “İstiklal Şairimiz” Mehmet Akif Ersoy’un doğum yıl dönümü, 27 Aralık ise ne yazık ki ölüm yıl dönümüdür.

“Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın” sözünün de sahibi olan Akif, bu millete ezele kadar istiklalin değerini hissettirecek Türkçe bir başyapıt olan İstiklal Marşı’nı hediye etmiş, 1936 yılında 63 yaşında vefat edene kadarda Türkçeye hizmet etmeyi hiç bırakmamıştır. Akif aslen Arnavut’tu ama Türkçe onun için öyle bir sevdaydı ki bu işin Türk’ü, Arnavut’u, Boşnak’ı olmazdı, olamazdı. Kavmiyetçiliği ise hep reddederken, Allah yoluna hizmet etmeyi ise bir görev bildi. Bugün yine Akif gibi Balkanlarda Türk’ü, Arnavut’u, Boşnak’ı, Türkçeye ve Türkiye sevdasına gönül vermeye devam ediyor. En güzel örneği ise Makedonya…

21 Aralık Makedonya’da “Türkçe Eğitim Bayramı” olarak 2007 yılından beri 10 yıldır kutlanıyor. Türkçe sadece Balkanlarda değil dünyanın birçok coğrafyasında Osmanlıdan bizlere kalan soydaş ve dindaşlarımız için bir dava meselesi olarak görülüyor. Balkanlar Türkiye’ye sadece birkaç saat uzaklıkta olsa da, televizyonlarda Türkçe kanallar rahatlıkla izlense de, Türkiye’den gelen misafirlerle sıklıkla dertleşilse de, Balkanlarda bile Türkçe özellikle eğitim de büyük sorunlarla karşılaşıyor.

Geçtiğimiz yıl 24-25 Aralık tarihlerinde bende Makedonya’da başkent Üsküp’teydim. “Makedonya’da Türkçe Eğitimindeki Sorunlar ve Çözüm Önerileri Çalıştayı” projesi şahsım ve Beyaz Hareket Vakfı olarak girişimlerimiz neticesinde gerçekleştirilmişti. Koordinatör olarak yer aldığım bu projeyle Makedonya’daki soydaşlarımızın Türkçe davasına bir nebzede olsa destek olabilmişsek ne mutlu bize.

Projeye Türkiye’den Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansımız TİKA ve Yunus Emre Enstitümüz de büyük destek verdiler. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Üsküp Büyükelçiliğimiz ile sayın büyükelçimiz Tülin Erkal Kara’da projenin başından sonuna kadar bizlere desteklerini esirgemediler. Yine Dünya Balkan Dernekleri Federasyonu da projede hep bizimle oldular.

“Makedonya’da Türkçe Eğitimindeki Sorunlar ve Çözüm Önerileri Çalıştayı” Makedonya’da Türkçe eğitim veren 65 ilköğretim okulu, 13 lise ve Makedonya’daki üniversitelerde Türkoloji bölümünde görevli eğitimcilerin katılımlarıyla gerçekleşmişti. Çalıştayın sonunda belki de dünyanın birçok coğrafyasında yaşayan Türkçe sevdalılarının Türkçe eğitimi ve karşılaştıkları sorunlar için de rehberlik edebilecek bazı çözüm önerileri ortaya çıkmıştı.

Çalıştay temel olarak ilköğretim okulu, lise ve üniversitelerde yaşanan sorunlar ve çözüm önerileri şeklinde üç ana eksende ilerlemişti. Bu doğrultuda şu sorunlar ve çözüm önerileri belirlenmişti;

  • Türkçe’ye çevrilen materyallerde dil bilgisi ve anlam bütünlüğü açısından eksik veya hataların olması,
  • Ders kitaplarında içerik sorunlarının bulunması, birçok devletin asimilasyona veya misyonerliğe yönelik ya da Türkiye Cumhuriyeti ile Osmanlı’yı aşağılayan metotlara başvurması,
  • Birçok derste Türkçe ders materyallerinin bulunmaması,
  • Türk öğrencilerin yaş aralıkları fark etmeksizin karma sınıflarda eğitim görmesi,
  • Türk öğretmenlere veya Türkçe bilen öğretmenlere yeterli kadro verilmemesi, üstelik bir de kısıtlamalar getirilmesi,
  • Kütüphane, okuma kitabı ile kitabevi gibi eksikliklerin bulunması, yaygınlaştırılamaması veya yeterince desteklenememesi,
  • Türkçe eğitim veren okulların maddi sorunlarının, araç ve gereç eksikliklerinin bulunması,
  • Eğitim sisteminin henüz yeterli olmaması, uzun yıllar süren eğitimlere rağmen nitelikli bireylerin yetiştirilememesi,
  • Yeterince rehber öğretmenin olmaması,
  • Türkçe eğitim görmek isteyen birçok vatandaşın mevcut devletlerinden yeterli desteği ve hizmeti görememeleri,
  • Türkoloji bölümlerinde Türkçeyi hiç bilmeyen öğrencilerin eğitim görebilmeleri ve nitelikli bir Türkçe eğitimi yapılamaması, yine liselerde ve üniversitelerde bu öğrenciler için yeterince Türkçe hazırlık kursu verilmemesi,
  • Türkiye’de eğitim gören öğrencilerin, ülkelerine çoğunlukla dönmemeleri ve dönenlerinde aktif görevlere ya da eğitimci kadrolarına atanmamaları,
  • Birçok devletin ilgili eğitim bakanlıkları, kurumları ve yerel yönetimlerine Türklerin veya Türkçe bilenlerin istihdam edilmemeleri,
  • Türk eğitimcilerin ve Türkçe bilenlerin bulundukları ülkelerde dernekleşememesi veya sendikalaşamaması, haklarını bu platformlardan sağlıklı bir şekilde arayamamaları,
  • Türkiye’deki ilgili kurumlar ile Türkçe eğitim veren yurt dışındaki okullar ve yayınevleri arasında kardeşlik bağlarının tam olarak kurulmamış olmasıdır.

İşte Balkanlar’da Makedonya başta olmak üzere dünyanın birçok coğrafyasında Türkçe eğitimindeki yıllardır süren bu sorunlar oradaki soydaşlarımızı ve dindaşlarımızı FETÖ’ nün okullarına mahkûm bırakmıştı. 17-25 Aralık ve 15 Temmuz hain darbe girişimleri Balkanlardaki soydaş ve dindaşlarımızı da oldukça yaraladı ve üzdü. Nihayet hem Yunus Emre Enstitüsü hem de Türkiye Maarif Vakfı bir süredir yoğun çalışmalarla, hem Türkçe kurslarıyla hem de Balkanlarda açılacak yeni okullarla FETÖ konusunda yaşanan bu sorunları ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Ayrıca Maarif Vakfı, Balkanlardaki FETÖ okullarının Türkiye’ye devri ile alakalı da girişimlerini hala sürdürüyor.

Unutulmamalıdır ki dil sadece bir iletişim aracı değildir. Aynı zamanda bir duygu birliği, dert birliği, tarihi yâd etme, anavatan Türkiye ile özlem giderme vesilesidir Balkanlardaki soydaşlarımız ve dindaşlarımız için biliriz. Bu sebeple hem Türkçe sevdalısı İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy’u bir kez daha yürekten anıyor, Makedonya’daki soydaş ve dindaşlarımızın ise 21 Aralık Türkçe Eğitim Bayramını coşkuyla kutluyorum. Yıkılmaz kale Türkçe ve Türkiye için mücadeleye devam…

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 22.12.2017

Kaynak: https://www.sirhaber.com/yikilmaz-kale-turkce

Orta Doğu’dan Balkanlar’a: Kuşatma, Direniş ve Türkiye

İslam İşbirliği Teşkilatı Çarşamba günü Kudüs gündemli olağanüstü bir toplantı gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısıyla İslam dünyasından birçok devlet İstanbul’da bir araya gelirken,  48 ülkenin temsil edildiği zirvede 16 liderde hazır bulundu. Bunlardan en ilgi çekici olanı ise sosyalist bir ülke olan Venezüela’nın lideri Nicolas Maduro’ydu. İslam dünyasından Suudi Arabistan ile Mısır’ın lider düzeyinde katılmaması ise en dikkat çekici noktaydı.

Zirve olağanüstü olduğu gibi kararları da olağanüstü oldu. Güçlü bir kınama dışında kimse İslam İşbirliği Teşkilatından bir haykırış beklemiyordu. Tam tersi oldu ve zirveden ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmesine yönelik sert bir itiraz geldi. Hem bu itiraz hem de İsrail’in bir işgal ve terör devleti olduğu Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan tarafından tüm dünyanın gözü önünde salonda yankılandı. Zirvenin sonucuna gelecek olursak, duygusal değil akılcı kararlar tercih edildi.

Biliyoruz ki dini hassasiyetleri olan herkes bırakın Kudüs’ü Orta Doğu’daki Siyonist İsrail’in varlığından rahatsız. İsrail’in ilk Kıblemizin, Peygamber Efendimizin Miraca yükseldiği yerin olduğu Mescid-i Aksa ve Kubbet-Üs Sahra’nın yakınlarına bile ayak basmasını istemeyiz. O yüzden bu zirveden ABD ve İsrail’e yönelik ekonomik bir ambargo, siyasi ve askeri yaptırımlar çıkmasını isteyende oldu. Ancak bu çıkmadı. Bunun gerçekle uyuştuğunu parçalanmış İslam dünyasını göz önüne aldığımız da söyleyemeyiz.

Zirvenin sonuç bildirisinde;

  • Başkenti Doğu Kudüs olan Filistin Devletinin tanındığı ilan edildi.
  • Dünyanın tüm devletlerine Doğu Kudüs’ü Filistin’in başkenti olarak tanıma çağrısı yapıldı.
  • ABD Başkanı Trump’ın kararı kınandı.
  • BM Güvenlik Konseyi ve Genel Kurulu’na harekete geçme uyarısı yapıldı.

Zirvenin sonucunu takiben Çin, Rusya, Slovenya, İskoçya gibi farklı ülkelerden zirvenin sonucunu destekler tepkiler çıktı. Zirve’de ısrarla BM’nin 1980 yılındaki 478 sayılı kararına atıfta bulunuldu. ABD’nin de kabul ettiği o karar İsrail’in başkentinin Tel Aviv olduğunu, yine İsrail’in Doğu Kudüs’ü işgal edemeyeceğini vurgulayan bir karardır. BM vurgusuyla İslam İşbirliği Teşkilatı uluslararası arenadaki desteklerini de çoğaltmış oldu. Uluslararası kamuoyuna doğru bir kanaldan hitap edilmiş de olundu. Bu açıdan zirvenin kararları rasyoneldir denebilir.

Teşkilatın bu kararlarıyla şunların farkına da varmak gerekir. Başta Türkiye olmak üzere İslam devletleri İsrail-Filistin sorununun zaman içerisinde çözümüne yol bırakmış, ancak Doğu Kudüs’ün yani İslam dini için en kutsal bölgelerden birinin hiçbir zaman İsrail’e bırakılmayacağına vurgu yapmış, bu savunmayı şimdiden duyurmuştur.

Gelelim Kudüs’ün Türkiye için önemine; Kudüs Türkiye için sadece bir manevi öneme sahip bir yer değildir. Aynı zamanda bir beka sorunudur. Bugün ABD-İsrail şer ittifakı Mısır’da yapılan darbe gibi Suudi Arabistan veliahdı üzerinden Suudi Arabistan üzerindeki kontrol mekanizmasını kuvvetlendirmiş, İran’a karşı Orta Doğu’da kılıç çekmiş, Irak’ta Barzani üzerinden bir bölme oyununa girişmiş, Suriye’de PYD kartıyla Türkiye’ye karşı bir tehdit oluşturmuş, Katar gibi ülkeleri ambargolarla boyun eğdirmeye çalışmıştır. İşte Kudüs hamlesini bu plandan ayrı göremeyiz. Kudüs hamlesiyle Orta Doğu’daki saflar daha belirgin hale gelmiş, yeni bir kaosun fitili ateşlenmiştir. Söndürülmezse Orta Doğu yeni bir savaşa gebe kalabilir.

Orta Doğu’nun istikrarsızlaştırılması, Irak ve Suriye üzerinden Türkiye’ye yönelik hamlelerin yapılması herkesten evvel Türkiye’nin siyasi ve ekonomik çıkarlarına terstir. Tüm bu hamleler Türkiye’yi bölgede daha da kuşatma hamleleridir. İşte Türkiye İslam İşbirliği Teşkilatı ve Rusya ile İran gibi ülkelerle giriştiği işbirlikleriyle bu kuşatmayı yarmaya çalışmaktadır. Türkiye’nin Kudüs haykırışını bu pencereden de izlemek gerekmektedir. Peki, Türkiye’ye yönelik kuşatma sadece Orta Doğu’da mı? Ya Balkanlar?

Balkanlar: Kuşatma, Direniş ve Türkiye

Orta Doğu gibi Balkanlar’da yüzlerce yıldır hâkimiyet alanımızda bulunan; Türk, Arnavut, Boşnak, Torbeş, Rum, Makedon, Bulgar demeden kardeşlik ikliminin hâkim olduğu, refahın ve barışın olduğu bir coğrafyaydı. Bugün Balkanlarda Türkler gibi, önemli bir etnik kimliğe sahip olan Arnavutlar ve Boşnaklar gibi Müslüman kardeşlerimiz yaşamaktadır. Türkiye’nin Orta Doğu’da nasıl mezhep kavramını reddettiyse, Balkanlarda da etnik yaklaşımı reddetmesi gerekmektedir.

Türkiye’nin Balkan politikasının Orta Doğu gibi revize edilmesi gerekmekle birlikte; etnik temelli değil daha bütüncül hem Balkanlardaki tüm İslami toplulukları hem de tüm Balkan halklarını kapsayıcı olması gerekmektedir. Türkiye’nin ABD ile güç mücadelesi, Rusya ile pazarlık sahası sadece Orta Doğu mu olmak zorundadır? Ya Balkanlar? Bugün Bulgaristan ABD ile Rusya’nın güç mücadelesine şahittir. Yunanistan ABD ve İsrail ile ciddi oranda yakınlaşmıştır. Makedonya’da da ABD ve Rusya çekişmesi vardır. Arnavutluk ve Kosova ise ciddi anlamda ABD’nin baskısı altındadır.

Bosna Hersek başta olmak üzere Balkanların birçok ülkesinde İran ve Suudi Arabistan’ın mezhepsel ve ideolojik misyonerlikleri mevcuttur. Vatikan, Arnavutluk ve Kosova dâhil olmak üzere Balkan ülkelerinde Hıristiyanlaştırma hamleleri yapmaya çalışmaktadır. Bu ülkelerde inşa edilen kiliseler, katedraller ve okullar buna en köklü delildir.

Rusya, Sırbistan ve bölge ülkelerindeki siyasi, askeri ve ekonomik ilişkileri ve baskılarıyla bu ülkelerde söz sahibi olmaya çalışmakta, ABD siyasi ve askeri gücünün tehdidiyle Arnavutluk, Kosova ve Makedonya gibi devletlerin hem siyasetini hem de yer altı ve yer üstü zenginlikleriyle ekonomisi dizayn etmeye çalışmaktadır. Ne kadar dizaynsa…

Bu ülkelerin dışında birçok devletin gizli servisleriyle, FETÖ’nün Balkanlardaki faaliyetlerini saymıyoruz bile. Ya da bir ele alalım. Nereden geldik bu gündeme? Geçtiğimiz günlerde eski askeri savcı Ahmet Zeki Üçok televizyon programlarında ve sosyal medya aracılığıyla Balkanlarda bazı gizli servislerin ve FETÖ’nün suikast timleri oluşturduğunu, özellikle Makedonya ve Kosova’daki kamplarda hazırlandıklarını iddia etti. Yine Üçok’a göre bu timler Türk siyasilere suikast düzenleyebilirlermiş. Çok vahim ve ciddi iddialardı. Çok detaya girmeye de gerek yok. Kimsenin kimseyi korkutmasına hakkı da yok.

Türkiye Cumhuriyeti kurumları ve misyonları hem yurt içinde hem yurt dışında özellikle Balkanlarda başı dik ve cesurca faaliyetlerine devam etmektedir, edecektir de. Bu tür iddialarla korku üretmekte teröre yenilmek olur. Terörün en temel amacı zaten korku salmaktır. Üçok’a bu ihbarları yapanlar, öncelikle Türk misyonlarının Balkanlarda rahat hareket etmesini engellemeye çalışmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Balkanlarda etkin olmasın da ABD, İsrail, Rusya, Almanya, Vatikan ve birçok gizli servis ile FETÖ mü etkin olsun? Zaten Türkiye Cumhuriyetinin ilgili güvenlik güçleri devletimizin misyonlarını koruyacak güce de sahiptir.

Üçok’a katılabileceğimiz en önemli nokta şu: Anlattığımız üzere Balkanlarda ABD ve Rusya güç paylaşımı yapmakta, gizli servisler cirit atmakta, FETÖ kullanışlı bir piyon olarak hayat sahasını sürdürmektedir. Türkiye bu coğrafyada maddi ve manevi olarak, açık ve gizli misyonlarıyla güçlü olmazsa ABD ve Rusya bölgeyi daha da domine edip, FETÖ gibi, çetnik ve radikal dinci (İslamcı-Hıristiyan) paramiliter gruplarla istikrarsızlaştırabilir. Balkanlar buna müsait olmakla birlikte Makedonya’da Kumonova olayları, Bosna Hersek’deki çetnik katliamları tarihsel olarak buna örnektir. Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırıp, İsrail’e hayat sahası açan, bölgenin yer altını kaynaklarını sömüren, Türkiye’yi çevrelemeye çalışan ABD; Balkanlarda da aynı taktiği uygulamakta ve uygulayacaktır da.

Türkiye artık eski genel geçer politikalarını revize edip, Balkanlarda yumuşak gücü olan kamu diplomasisinin yanında özellikle ekonomik hamleleri ve sert gücü ile de aktif olmalıdır. Türkiye Balkanlarda kültürel ya da tarihsel bir oyuncu değil, oyun kurucu olmalıdır. Bunun yolu da reel politik ve akılcı politikalardan geçmektedir. Türkiye nüfus olarak azınlıkta olan Türk soydaşlarımızın yanında bölgede çoğunlukta olan Müslüman gruplar Arnavutlar ve Boşnaklar üzerinden de coğrafya da etkisini siyasi ve ekonomik olarak arttırmalıdır. Müslüman toplulukların kolektif hareket etmesini sağlayacak entegrasyon projeleri ve politikaları geliştirmelidir. Bu toplumları temsil eden güçlü gruplar ve temsilcileriyle ittifaklar kurmalıdır.

Türkiye’nin Balkanlarda yapması gereken en temel hareketlerden biri de bölgeye yapılan maddi yardımların yatırıma ve üretime dönerek istihdam üretmesi, çeşitli kaymak tabakanın elinde ziyan edilmemesidir. Öyle ki bölgeye yapılacak ciddi yatırımlar mevcut hükümetleri de baskı altına alacak, Balkanların geleceğinde Türkiye’nin söz sahibi olmasını sağlayacaktır. İyi senaryoları da kötü senaryoları da Türkiye atacağı adımlarla belirleyebilir.

Sonuç olarak Türkiye, Balkanların kaderini ve istikrarını ABD ve Rusya’nın, çeşitli istihbarat örgütlerinin ve bilumum devletlerin eline bırakmak istemiyorsa; oyuncu değil oyun kurucu, denge gözeten değil denge belirleyen olmalıdır. Nasıl ki Türkiye Orta Doğu’da kendisine yönelik çevreleme ve kuşatma girişimlerine direniyorsa ve sesini yükseltiyorsa, Balkanlarda da yükseltmeli; Balkanların yeniden Orta Doğu gibi istikrarsızlaşmasına ve istikrarsızlaştırılmasına mani olmalıdır. Üç tarzı siyasete, stratejik isim ve ideolojilere gerek de yok. Formül belli: Adil düzen, ekonomik ve toplumsal refah, barış; Türk, Arnavut, Boşnak; Rum, Bulgar, Romen demeden güçlü ve bağımsız bir Türkiye ve Balkanlar…

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 15.12.2017

Kaynak: https://www.sirhaber.com/orta-dogu-dan-balkanlar-a-kusatma-direnis-ve-turkiye

Orta Doğu’dan Balkanlar’a: Kuşatma, Direniş ve Türkiye

İslam İşbirliği Teşkilatı Çarşamba günü Kudüs gündemli olağanüstü bir toplantı gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısıyla İslam dünyasından birçok devlet İstanbul’da bir araya gelirken, 48 ülkenin temsil edildiği zirvede 16 liderde hazır bulundu. Bunlardan en ilgi çekici olanı ise sosyalist bir ülke olan Venezüela’nın lideri Nicolas Maduro’ydu. İslam dünyasından Suudi Arabistan ile Mısır’ın lider düzeyinde katılmaması ise en dikkat çekici noktaydı.

Zirve olağanüstü olduğu gibi kararları da olağanüstü oldu. Güçlü bir kınama dışında kimse İslam İşbirliği Teşkilatından bir haykırış beklemiyordu. Tam tersi oldu ve zirveden ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmesine yönelik sert bir itiraz geldi. Hem bu itiraz hem de İsrail’in bir işgal ve terör devleti olduğu Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan tarafından tüm dünyanın gözü önünde salonda yankılandı. Zirvenin sonucuna gelecek olursak, duygusal değil akılcı kararlar tercih edildi.

Biliyoruz ki dini hassasiyetleri olan herkes bırakın Kudüs’ü Orta Doğu’daki Siyonist İsrail’in varlığından rahatsız. İsrail’in ilk Kıblemizin, Peygamber Efendimizin Miraca yükseldiği yerin olduğu Mescid-i Aksa ve Kubbet-Üs Sahra’nın yakınlarına bile ayak basmasını istemeyiz. O yüzden bu zirveden ABD ve İsrail’e yönelik ekonomik bir ambargo, siyasi ve askeri yaptırımlar çıkmasını isteyende oldu. Ancak bu çıkmadı. Bunun gerçekle uyuştuğunu parçalanmış İslam dünyasını göz önüne aldığımız da söyleyemeyiz.
Zirvenin sonuç bildirisinde;

  • Başkenti Doğu Kudüs olan Filistin Devletinin tanındığı ilan edildi.
  • Dünyanın tüm devletlerine Doğu Kudüs’ü Filistin’in başkenti olarak tanıma çağrısı yapıldı.
  • ABD Başkanı Trump’ın kararı kınandı.
  • BM Güvenlik Konseyi ve Genel Kurulu’na harekete geçme uyarısı yapıldı.

Zirvenin sonucunu takiben Çin, Rusya, Slovenya, İskoçya gibi farklı ülkelerden zirvenin sonucunu destekler tepkiler çıktı. Zirve’de ısrarla BM’nin 1980 yılındaki 478 sayılı kararına atıfta bulunuldu. ABD’nin de kabul ettiği o karar İsrail’in başkentinin Tel Aviv olduğunu, yine İsrail’in Doğu Kudüs’ü işgal edemeyeceğini vurgulayan bir karardır. BM vurgusuyla İslam İşbirliği Teşkilatı uluslararası arenadaki desteklerini de çoğaltmış oldu. Uluslararası kamuoyuna doğru bir kanaldan hitap edilmiş de olundu. Bu açıdan zirvenin kararları rasyoneldir denebilir.
Teşkilatın bu kararlarıyla şunların farkına da varmak gerekir. Başta Türkiye olmak üzere İslam devletleri İsrail-Filistin sorununun zaman içerisinde çözümüne yol bırakmış, ancak Doğu Kudüs’ün yani İslam dini için en kutsal bölgelerden birinin hiçbir zaman İsrail’e bırakılmayacağına vurgu yapmış, bu savunmayı şimdiden duyurmuştur.

Gelelim Kudüs’ün Türkiye için önemine; Kudüs Türkiye için sadece bir manevi öneme sahip bir yer değildir. Aynı zamanda bir beka sorunudur. Bugün ABD-İsrail şer ittifakı Mısır’da yapılan darbe gibi Suudi Arabistan veliahdı üzerinden Suudi Arabistan üzerindeki kontrol mekanizmasını kuvvetlendirmiş, İran’a karşı Orta Doğu’da kılıç çekmiş, Irak’ta Barzani üzerinden bir bölme oyununa girişmiş, Suriye’de PYD kartıyla Türkiye’ye karşı bir tehdit oluşturmuş, Katar gibi ülkeleri ambargolarla boyun eğdirmeye çalışmıştır. İşte Kudüs hamlesini bu plandan ayrı göremeyiz. Kudüs hamlesiyle Orta Doğu’daki saflar daha belirgin hale gelmiş, yeni bir kaosun fitili ateşlenmiştir. Söndürülmezse Orta Doğu yeni bir savaşa gebe kalabilir.

Orta Doğu’nun istikrarsızlaştırılması, Irak ve Suriye üzerinden Türkiye’ye yönelik hamlelerin yapılması herkesten evvel Türkiye’nin siyasi ve ekonomik çıkarlarına terstir. Tüm bu hamleler Türkiye’yi bölgede daha da kuşatma hamleleridir. İşte Türkiye İslam İşbirliği Teşkilatı ve Rusya ile İran gibi ülkelerle giriştiği işbirlikleriyle bu kuşatmayı yarmaya çalışmaktadır. Türkiye’nin Kudüs haykırışını bu pencereden de izlemek gerekmektedir. Peki, Türkiye’ye yönelik kuşatma sadece Orta Doğu’da mı? Ya Balkanlar?

Balkanlar: Kuşatma, Direniş ve Türkiye

Orta Doğu gibi Balkanlar’da yüzlerce yıldır hâkimiyet alanımızda bulunan; Türk, Arnavut, Boşnak, Torbeş, Rum, Makedon, Bulgar demeden kardeşlik ikliminin hâkim olduğu, refahın ve barışın olduğu bir coğrafyaydı. Bugün Balkanlarda Türkler gibi, önemli bir etnik kimliğe sahip olan Arnavutlar ve Boşnaklar gibi Müslüman kardeşlerimiz yaşamaktadır. Türkiye’nin Orta Doğu’da nasıl mezhep kavramını reddettiyse, Balkanlarda da etnik yaklaşımı reddetmesi gerekmektedir.

Türkiye’nin Balkan politikasının Orta Doğu gibi revize edilmesi gerekmekle birlikte; etnik temelli değil daha bütüncül hem Balkanlardaki tüm İslami toplulukları hem de tüm Balkan halklarını kapsayıcı olması gerekmektedir. Türkiye’nin ABD ile güç mücadelesi, Rusya ile pazarlık sahası sadece Orta Doğu mu olmak zorundadır? Ya Balkanlar? Bugün Bulgaristan ABD ile Rusya’nın güç mücadelesine şahittir. Yunanistan ABD ve İsrail ile ciddi oranda yakınlaşmıştır. Makedonya’da da ABD ve Rusya çekişmesi vardır. Arnavutluk ve Kosova ise ciddi anlamda ABD’nin baskısı altındadır.

Bosna Hersek başta olmak üzere Balkanların birçok ülkesinde İran ve Suudi Arabistan’ın mezhepsel ve ideolojik misyonerlikleri mevcuttur. Vatikan, Arnavutluk ve Kosova dâhil olmak üzere Balkan ülkelerinde Hıristiyanlaştırma hamleleri yapmaya çalışmaktadır. Bu ülkelerde inşa edilen kiliseler, katedraller ve okullar buna en köklü delildir.

Rusya, Sırbistan ve bölge ülkelerindeki siyasi, askeri ve ekonomik ilişkileri ve baskılarıyla bu ülkelerde söz sahibi olmaya çalışmakta, ABD siyasi ve askeri gücünün tehdidiyle Arnavutluk, Kosova ve Makedonya gibi devletlerin hem siyasetini hem de yer altı ve yer üstü zenginlikleriyle ekonomisi dizayn etmeye çalışmaktadır. Ne kadar dizaynsa…

Bu ülkelerin dışında birçok devletin gizli servisleriyle, FETÖ’nün Balkanlardaki faaliyetlerini saymıyoruz bile. Ya da bir ele alalım. Nereden geldik bu gündeme? Geçtiğimiz günlerde eski askeri savcı Ahmet Zeki Üçok televizyon programlarında ve sosyal medya aracılığıyla Balkanlarda bazı gizli servislerin ve FETÖ’nün suikast timleri oluşturduğunu, özellikle Makedonya ve Kosova’daki kamplarda hazırlandıklarını iddia etti. Yine Üçok’a göre bu timler Türk siyasilere suikast düzenleyebilirlermiş. Çok vahim ve ciddi iddialardı. Çok detaya girmeye de gerek yok. Kimsenin kimseyi korkutmasına hakkı da yok.

Türkiye Cumhuriyeti kurumları ve misyonları hem yurt içinde hem yurt dışında özellikle Balkanlarda başı dik ve cesurca faaliyetlerine devam etmektedir, edecektir de. Bu tür iddialarla korku üretmekte teröre yenilmek olur. Terörün en temel amacı zaten korku salmaktır. Üçok’a bu ihbarları yapanlar, öncelikle Türk misyonlarının Balkanlarda rahat hareket etmesini engellemeye çalışmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Balkanlarda etkin olmasın da ABD, İsrail, Rusya, Almanya, Vatikan ve birçok gizli servis ile FETÖ mü etkin olsun? Zaten Türkiye Cumhuriyetinin ilgili güvenlik güçleri devletimizin misyonlarını koruyacak güce de sahiptir.

Üçok’a katılabileceğimiz en önemli nokta şu: Anlattığımız üzere Balkanlarda ABD ve Rusya güç paylaşımı yapmakta, gizli servisler cirit atmakta, FETÖ kullanışlı bir piyon olarak hayat sahasını sürdürmektedir. Türkiye bu coğrafyada maddi ve manevi olarak, açık ve gizli misyonlarıyla güçlü olmazsa ABD ve Rusya bölgeyi daha da domine edip, FETÖ gibi, çetnik ve radikal dinci (İslamcı-Hıristiyan) paramiliter gruplarla istikrarsızlaştırabilir. Balkanlar buna müsait olmakla birlikte Makedonya’da Kumonova olayları, Bosna Hersek’deki çetnik katliamları tarihsel olarak buna örnektir. Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırıp, İsrail’e hayat sahası açan, bölgenin yer altını kaynaklarını sömüren, Türkiye’yi çevrelemeye çalışan ABD; Balkanlarda da aynı taktiği uygulamakta ve uygulayacaktır da.

Türkiye artık eski genel geçer politikalarını revize edip, Balkanlarda yumuşak gücü olan kamu diplomasisinin yanında özellikle ekonomik hamleleri ve sert gücü ile de aktif olmalıdır. Türkiye Balkanlarda kültürel ya da tarihsel bir oyuncu değil, oyun kurucu olmalıdır. Bunun yolu da reel politik ve akılcı politikalardan geçmektedir. Türkiye nüfus olarak azınlıkta olan Türk soydaşlarımızın yanında bölgede çoğunlukta olan Müslüman gruplar Arnavutlar ve Boşnaklar üzerinden de coğrafya da etkisini siyasi ve ekonomik olarak arttırmalıdır. Müslüman toplulukların kolektif hareket etmesini sağlayacak entegrasyon projeleri ve politikaları geliştirmelidir. Bu toplumları temsil eden güçlü gruplar ve temsilcileriyle ittifaklar kurmalıdır.

Türkiye’nin Balkanlarda yapması gereken en temel hareketlerden biri de bölgeye yapılan maddi yardımların yatırıma ve üretime dönerek istihdam üretmesi, çeşitli kaymak tabakanın elinde ziyan edilmemesidir. Öyle ki bölgeye yapılacak ciddi yatırımlar mevcut hükümetleri de baskı altına alacak, Balkanların geleceğinde Türkiye’nin söz sahibi olmasını sağlayacaktır. İyi senaryoları da kötü senaryoları da Türkiye atacağı adımlarla belirleyebilir.

Sonuç olarak Türkiye, Balkanların kaderini ve istikrarını ABD ve Rusya’nın, çeşitli istihbarat örgütlerinin ve bilumum devletlerin eline bırakmak istemiyorsa; oyuncu değil oyun kurucu, denge gözeten değil denge belirleyen olmalıdır. Nasıl ki Türkiye Orta Doğu’da kendisine yönelik çevreleme ve kuşatma girişimlerine direniyorsa ve sesini yükseltiyorsa, Balkanlarda da yükseltmeli; Balkanların yeniden Orta Doğu gibi istikrarsızlaşmasına ve istikrarsılaştırılmasına mani olmalıdır. Üç tarzı siyasete, stratejik isim ve ideolojilere gerek de yok. Formül belli: Adil düzen, ekonomik ve toplumsal refah, barış; Türk, Arnavut, Boşnak; Rum, Bulgar, Romen demeden güçlü ve bağımsız bir Türkiye ve Balkanlar…

Yayın Tarihi: 15.12.2017

Kaynak: https://www.batitrakya.org/yazar/erdem-eren/orta-dogudan-balkanlara-kusatma-direnis-ve-turkiye.html

Putin’in Ankara Ziyareti: Suriye ve Kudüs’ün Geleceği

ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararı Orta Doğu’daki krizi bir anda tırmandıran bir hamle oldu. Filistin’de yeni bir intifada başlatılırken, başta Türkiye ve Rusya olmak üzere bölge ülkelerinin yanı sıra dünyanın birçok devleti de bu karara tepki ve itirazlarını ortaya koydular.

Kudüs krizinin başlangıcından itibaren İslam İşbirliği Teşkilatı dönem başkanı olarak Türkiye’de büyük tepkiler gösterdi ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yoğun bir telefon diplomasisi yürüttü. Birçok İslam devleti ile görüşen Erdoğan bunların yanı sıra Katoliklerin ruhani lideri Papa ve Ortodoksların siyasi lideri Vladimir Putin ile de görüştü. Putin ile yapılan görüşmeden sonra Ankara ziyaretinin duyurulması acaba Kudüs konusunda ortak bir adım mı atılacak sorusunu gündeme getirdi.

Putin dün aynı gün içinde yoğun bir Orta Doğu diplomasisi sürdürürken önce Suriye ve Mısır’ı ziyaret etti ve dün akşam saatlerinde ise Ankara’ya gelerek Erdoğan ile görüştü. Suriye’de Rusya’nın hava saldırılarını yönettiği Lazkiye’de bulunan Hımeymim üssünü ziyaret eden Putin, Rus birliklerinin Suriye’den çekilmesi talimatını verdi.

Ankara’ya gelmeden önce ise Kremlin Sözcüsü Peskov bir açıklama yaparak Rusya Devlet Başkanı Putin’in Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yapacağı görüşmede Rus birliklerinin Suriye’den çekilmesinin ardından atılacak adımların ele alınacağını açıkladı. Ayrıca “Putin, elbette Suriye’ye yaptığı ziyareti de anlatacak. Son dönemde gündemin ana maddelerinden olan Suriye’deki siyasi uzlaşma süreci ve özellikle de Ulusal Diyalog Kongresi’nin düzenlenmesi ve katılımcıların belirlenmesi konuları ele alınacak” dedi. Ziyarette, ikili ilişkilerin de gündeme geleceğini vurgulayan Peskov; “Ticari, ekonomik ilişkilerin yanı sıra Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin inşası ve askeri-teknik alanlardaki işbirliği de ele alınacak diğer konu başlıkları olacak” diye konuştu.

Yoğunlaştırılmış bir şekilde gerçekleşen görüşme sonrasında açıklama yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan ise “Türkiye-Rusya işbirliği her geçen gün daha güçleniyor. İktisadi ve beşeri ilişkilerimiz de gelişiyor. İsrail yangına körükle gitmemektedir. Kimse bu cinayetleri görmezden gelemez. Kudüs konusunda Sayın Putin’le benzer yaklaşım içindeyiz. En kısa sürede Soçi’de yeniden biraya geleceğiz. S 400’lerle ilgili anlaşma bu hafta içinde netleşecek” dedi.

Erdoğan ile Putin arasındaki görüşmelerin genel olarak 3 ana çerçevede yapıldığını söylemek de fayda var. Bunlar genel askeri ve ticari ilişkiler, Kudüs ve Suriye başıklı görüşmelerdir.

Rusya ile genel askeri ve ticari ilişkiler

Rusya ile askeri ilişkilerde bilindiği üzere en yoğun gündem maddesi S-400 hava savunma sistemi. Erdoğan bu konuya açıklık getirerek S-400 konusunun bu hafta netleşeceğini bildirdi. S-400’lerle ilgili en temel sıkıntı ödemeye yönelikti bu konuda kredi meselesinin çözüme yakın olunduğu da ifade edildi.

S-400’ler ile ilgili diğer bir sıkıntı ise iki ülke arasındaki teknoloji transferi ve ortam üretim. Ankara S-400’lerin teknoloji transferini ve iki ülke arasında ortak bir üretim yapılmasını ısrarla talep ediyor. Ancak Rusya’nın buna yanaşmadığı vurgulanıyor. The Economist’de bu konuda bir haber yaparken; füze savunma sistemi anlaşmasının önünde bir engel olduğunu ve “Erdoğan’ın hükümeti hâlâ Rusya’nın Türkiye’ye S-400 bataryalarının bazı parçalarını yapım izni vermesinde ısrarcı. Ancak Putin’in hassas savunma teknolojisi paylaşmak gibi bir alışkanlığı yok” ifadelerini kullandı.

Öncelikle şunu belirtmekte fayda var. Türkiye S-400’lerin alımında son derece kararlı. Bu konuda bir karar değişikliği beklenmiyor. Sistemin sevkiyatında ise hem Rusya hem de Türkiye tarafında bir sorun olabileceği de düşünülmüyor.

İki liderin bir diğer gündem maddesi ise ekonomiye yönelikti. Bilindiği üzere Türkiye ile Rusya arasındaki ikili ticaret hacmi 2017’nin ilk 10 ayı itibariyle %30’ları da aşarak büyüdü. Bu yıl içerisinde Türkiye’yi 4.5 milyon Rus turist ziyaret etti ve bu oranın 2018 yılında da artması bekleniyor. Vize rejiminde ise şu an için bir değişiklik yok gibi görünüyor. Enerji konusunda ise Türk Akımı, planlı bir şekilde ilerliyor. Bu projenin hayata geçirilmesi, Türkiye’nin enerji güvenliğini arttıracağı gibi Akkuyu’nun kurulmasıyla ilgili çalışmalar da başlatıldı. Geçtiğimiz hafta Santral ile ilgili bir kısma yönelik temel atma töreni de yapıldı.

Kudüs Gündemi

Erdoğan ve Putin’in Ankara zirvesindeki bir diğer ana gündem maddesi ise Kudüs’dü. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Kudüs konusunda Sayın Putin’le benzer yaklaşım içindeyiz” dedi. Ayrıca “ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararı tüm dünyada infial yarattı. Müslümanlarla beraber, Hıristiyanları ve aklıselim Yahudileri hayal kırıklığına uğrattı. Haftasonu protestolarda İsrailli askerler 4 Filistinliyi şehit etti. Gazze uçaklarla bombalandı. İsrail yangına körükle gitmeye devam ediyor” dedi ve İsrail’e yönelik tepkilerini sürdürdü. Putin ise “ABD’nin Kudüs kararı bölgedeki durumu daha da kötüleştirmektedir. Fiilen barış görüşmelerini baltalayabilecek bir karardır. Kudüs’ün statüsü İsrail ve Filistinliler arasında doğrudan temasla belirlenmelidir” diye konuştu.

Kudüs meselesinde Kremlin, İsrail-Filistin dengesini koruyarak hareket etmekte kararlı olmakla birlikte İsrail karşıtlığında Ankara’yla ortaklığı değil, fikir alışverişini önemsiyor gibi görünüyor. Rusya’nın Kudüs ile ilgili tavrını anlayabilmek adına 2 koşul gözden geçirilmelidir. Bunlardan ilki Rus Dışişleri’nin Nisan 2017’deki Kudüs açıklaması ve Rusya Ortodoks Kilisesinin Kudüs konusundaki tarihsel tutumudur.

Rusya Dışişleri Bakanlığından Nisan 2017’de yapılan yazılı açıklamada, İsrail-Filistin sürecinde Birleşmiş Milletler tarafından onaylanmış prensiplere Rusya’nın bağlı kalmaya devam edeceği belirtildi. Söz konusu prensipler doğrultusunda Rusya’nın, Doğu Kudüs’ün gelecekteki bir Filistin devletinin başkenti olması gerektiğine inandığının belirtildiği açıklamada, “Bu bağlamda, Batı Kudüs’ü ise İsrail’in başkenti olarak tanıdığımızı belirtmemiz gerekiyor.” ifadesi kullanıldı. Rusya’nın iki devletli çözüme, Filistin ve İsrail halkının ulusal gereksinimlerini sağlayan en uygun çözüm olarak baktığı belirtilerek, Rusya’nın dostu olan bu iki ülkenin yanı sıra bölgedeki ve uluslararası tüm toplumların bu çözümden yana olması gerektiği kaydedildi.

Rusya Ortodoks Kilisesine gelince, Rusya Araştırmaları Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Salih Yılmaz’ın verdiği bilgilere göre; Kilise 1914 yılına kadar Kudüs’te önemli bir güçtü. İngiltere, Kudüs’te Rus Ortodoks Kilisesinin etkinliğini kırmış hatta Rusya’dan göç eden Hasidi Yahudilerini de kendi himayesine almıştı. Birinci Dünya Savaşı ile Rusya’yı Akdeniz ve Kudüs’ten çıkaran İngiltere, Filistin topraklarında İsrail’in kurulmasına imkân vermişti. İsrail’i tanıyan ilk ülke ABD olurken, ikincisi de SSCB olmuştu.

SSCB’den sonra Rusya Federasyonu çatısı altında güçlenen Rus Ortodoks Kilisesi, 1914 yılına kadarki Kudüs’teki etkinliğini unutmadı. Günümüzde Rus Ortodoks Kilisesi düşünce yapısında Kudüs temel taştır. Rus Ortodoks Kilisesi başı Kiril’in 2012 yılındaki açıklamasında Kudüs’ün Rusya’nın dini temelindeki yeri tarif edilmektedir. Rus Kilisesi Kudüs’ü 3 dinin kutsal mekânı olarak görmektedir. Ayrıca Kilise 1914’e kadarki kazanımlarını da geri istemektedir.

Arap-İsrail savaşlarında SSCB’nin ABD ve İsrail’e verdiği ültimatom hala hatırlanır. SSCB o dönemde İsrail’in Kudüs’e ilerlemesi halinde müdahale edeceğini duyurmuştu. İsrail bu açıklamadan sonra ilerlemeyi durdurmuştu. Rusya, Kudüs’ün tek başına İsrail denetimine geçmesine razı değil. Ankara ile ortak hareket de edebilir, etmeyebilir de. Bu konuda Rusya İsrail ile dengelerini gözetiyor.

Suriye’nin Geleceği

Son olarak Erdoğan ile Putin arasındaki zirvenin neredeyse ana gündem maddesi ise Suriye’ydi. Bilindiği üzere Türkiye, Rusya ve İran’ın girişimleriyle Astana süreci başlatıldı ve başarıyla da sürdürülüyor. Bu konuda işbirliğinin Cenevre sürecine de taşınması bekleniyor.

Erdoğan zirve sonrası Suriye görüşmesi ile ilgili; “Bugün Suriye’deki durumu da ele aldık. Astana garantörleri olarak Suriye ihtilafına kalıcı siyasi çözüm bulunması amacıyla Cenevre’de yürütülen sürece önemli katkı sağlayacağız. Bundan sonraki adımımız, en kısa zamanda Soçi’de ikinci görüşme, buluşmamızı yapmaktır. Ne gibi ilave adımlar atabileceğimizi de istişare ettik” açıklamalarını yaptı. Putin ise “Ortadoğu meselesi ve Suriye meselesini de ele aldık. Ülkelerimiz sıkı işbirliği içerisindeler. Suriye topraklarının neredeyse tamamı teröristlerden kurtarılmış durumda. Herhangi bir direniş olursa gerekli karşılığı vereceğiz” dedi.

İki lider “Suriye’de siyasi çözüm konusunda 22 Kasım’da Soçi’de yapılan üçlü zirvede vardığımız mutabakatın yerine getirilmesini görüştük. Suriye Ulusal Diyalog Kongresi hazırlıklarını da görüştük. Kongreye katılacak olan katılımcıların Suriye devlet yapısını ve anayasayı kabul etmesi gerektiği ve BM denetiminde seçimlerin yapılması” vurgularını da yaptılar. Rusya ve Türkiye bu bağlamda 2018’in başında Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’ni organize etmek için çalışmalar yapıyor. Ayrıca bu yılın sonunda yeni Astana toplantısı da yapılacak.

PYD’nin Durumu

Söz konusu Suriye olunca Türkiye’nin en büyük hassasiyetinin PYD/YPG terör örgütü olduğu herkesçe biliniyor. PYD’nin rejim delegasyonu bünyesinde Suriye Ulusal Diyalog Kongresine katılması bekleniyor. Bu konuda Ankara bir süredir gidişatı olumlu değerlendiriyor. ABD’nin SDG diye adlandırdığı PYD/YPG güçleriyle aldığı Deyr ez Zor’daki Rejim-YPG yakınlaşması göz önüne alındığında Moskova ile Washington’un PYD konusunda bir uzlaşmaya doğru gittiğini, Ankara’nın ise bu sürece adapte olmaya çalışıyor.

Moskova’nın uzun bir süredir ABD’nin elinden PYD kartını almaya çalıştığı da biliniyor. Bu noktada YPG dönüştürülerek polisleştirilebilir. Moskova Kürt muhalefeti ılımlaştırarak Ankara, Tahran ve Şam ile ters düşmemeyi de hedefliyor. Türkiye’yi ise YPG’yı ılımlaştırarak ikna etmeye çalışıyor ve Kürtleri böylelikle müzakere masasına oturtmayı düşünüyor.

Rusya’nın Suriye’deki Askeri Varlığı ve Afrin Meselesi

Putin’in Suriye’deki ziyaretini Lazkiye’ye yapması ve Hımeymim Hava Üssü’nü ziyaret edip Esad ile görüştükten sonra Rus birliklerine Suriye’den çekilme talimatı vermesi büyük bir merak uyandırdı. Ama her şeyden önce söylemek gerekiyor bu köklü bir geri çekilmeyi ifade etmiyor. Rusya’nın Tartus ve Lazkiye’de Hımeymim üslerini terk etmesi beklenmiyor. Aksine buradaki varlığını daha da kalıcı hale getirecek.

Peki, Rusya askeri varlığını nereden çekecek: Rusya’nın hali hazırda Suriye’de 7 bin askeri var. 50’den fazla uçağı, 40 helikopteri, 80’den fazla tankı ve zırhlı araçları var. Yine S-300 ve S-400 füze rampaları da Suriye’de konuşlu durumda. Rusya’nın asli unsurlarını çekmesi bu bağlamda düşünülmüyor. Yerelde bulunan bazı kuvvetlerini bölgeden çekerek buraları rejime ve Türkiye, Rusya, İran destekli oluşacak yerel kuvvetlere devretmesi büyük bir olasılık. Özgür Suriye Ordusunun da bu noktada polisleşmesi olası durumlardan biri.

Rusya’nın PYD/YPG’nin önemli bir gücünün bulunduğu Afrin’de de askeri varlığı mevcut. Rusların Afrin’de yaklaşık 300 askeri var ve bunları çekebileceği, bu doğrultuda Türkiye’nin Afrin’e müdahalesinde sona gelindiği de vurgulanıyor. Bilindiği üzere Türkiye, Azez-Cerablus hattını DAEŞ ve YPG’den temizlemiş, Astana ve Soçi zirvelerinin ardından İdlip’te de gözlem noktaları oluşturmuştu.

İdlip’te oluşturduğu gözlem noktalarıyla birlikte Türkiye Afrin’i güney ve güney batıdan büyük oranda çevrelemeye başladı. Bölgeden gelen haberlere göre ise Türkiye destekli Suriyeli muhaliflerin Afrin’in güney doğusundan yani Halep’in kuzey ve doğusundan Fırat Kalkanı alanlarına doğru bir koridor açtığı söyleniyor. Eğer bu çevrelenme tamamlanırsa Türkiye Afrin’i tamamen abluka altına almış olacak. Bu Afrin müdahalesinin oldukça yakın olduğuna yorumlanıyor. Ancak bu konuda farklı görüşler de mevcut.

Türkiye’nin Afrin’e köklü bir müdahaleden daha ziyade Rusya ve İran ile yapılan işbirlikleri doğrultusunda gözlem noktaları oluşturabileceğini belirtiyor. Afrin’de şu an Rus askeri varlığı mevcut olmakla birlikte, PYD/YPG terör örgütü de ABD’nin destekleriyle önemli bir silahlı gücü elinde bulunduruyor. Afrin’e yapılacak olası bir müdahale çok ciddi çatışmalara da sahne olabilir. Bu konuda Türkiye, Rusya ve İran’ın işbirliği ile Afrin meselesinin çözümü zamana da yayılabilir.

Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’da üç ülkenin İdlip ve bölgede işbirliğini sürdüreceğini belirtirken, bu bölgelerde ABD ile ortak bir planlarının olmadığını ve yarar da getirmeyeceğini vurgulamıştı. Suriye için şimdi sıradaki adım; 21-22 Aralık’ta düzenlenecek Astana müzakereleri. Yılın son zirvesinden sonra 2018 ayındaki Suriye Ulusal Diyalog Kongresi beklenecek ve kongre sonrasında Suriye’deki siyasi çözümün sağlanması amacıyla uygulamalara başlanacak. Ayrıca bu paralelde Cenevre sürecide başlayacak. Sözün özü Suriye’nin geleceği inşa edilmeye devam ediliyor.

Yayın Tarihi: 12.12.2017

Kaynak: http://www.rusen.org/putinin-ankara-ziyareti-suriye-kudusun-gelecegi/

Dinmeyen Yara: Kudüs ve Batı Trakya

Kudüs, Mescid-i Aksa diğer adıyla Beytü’l-Makdis; bitmeyen dava, dinmeyen yara… Biri Filistin, diğeri Batı Trakya…

Şüphe yok ki içinde bulunduğumuz haftada dış politikada ülkemizi ilgilendiren çok önemli iki gündem maddesi vardı. Biri ABD Başkanı Donald Trump tarafından Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak ilan edilmesi, diğeri ise böyle bir yoğun gündemde Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın önceden planlanan Yunanistan ziyaretiydi.

Kimilerine göre Kudüs davası, kimilerine göre Gazze, Mescid-i Aksa ya da Filistin. 50 yıllık dava diyende var, 100, 1000 hatta 3000 yıllık diyen de. Ama kesin olan şu ki, tarihsel açıdan nasıl bakarsak bakalım Filistin meselesi sadece Türkiye’nin değil, tüm İslam âleminin meselesidir. En azından biz Türkiye olarak buna böyle bakıyoruz. Bundan ötürü ki Erdoğan AK Parti grup toplantısında “Kudüs, Müslümanların kırmızı çizgisidir” diyerek bunu ifade etmeye çalışmıştır. Herkes emin olsun ki bu davaya yeryüzünde Filistinliler kadar dertle, samimiyetle bakan, bu meseleyi yara olarak gören tek devlet yine Türkiye’dir. Ne yazık ki koskoca bir dinin davası Filistinlilerin intifadasına ve Türkiye’nin omuzlarına binmiş durumda. Neden mi?

Yaklaşık 1,5 milyarlık nüfusa sahip İslam dünyasında mevcut siyasi, askeri ve ekonomik gücüyle, İsrail’e bölgede dur diyebilecek yalnızca görünürde birkaç devlet vardır. Türkiye bunun en başında gelmektedir. Yine mevcut güçleriyle İran, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan’da ne durumdadır bir bakmak gerekir. Söylemsel olarak baktığımızda tüm bu devletlerin Filistin konusunda ses çıkardığını görmekteyiz, ya çözümde?

İran dört bir yandan çevrelenmeye çalışılan, ya Suudi Arabistan ile ya da İsrail’le kırdırılmaya çalışılan bir devlet. Mısır, Muhammed Mursi’nin darbe ile indirilmesinden sonra büyük oranda ABD ve İsrail’in kontrolüne giren bir devlet. Pakistan iç sorunlarıyla karıştırılmaya ve engellenmeye çalışılan bir devlet. Ve son olarak Suudi Arabistan…

Bildiğiniz gibi haftalardır Suudi Arabistan’da bir iktidar savaşı yaşanıyor. Veliaht Prens Muhammed bin Selman, rakiplerini tek tek alaşağı ederken, Kral’ı da kıskacına aldı. Veliaht Prensin ABD ve İsrail’in çıkarlarına hizmet eden “Ilımlı İslam Projesinin” hizmetkârı olduğu herkesçe de biliniyor. Ancak Prensin Orta Doğu’daki en net hamlesi ise Filistin’e yönelik oldu. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı acilen çağıran Prens ona ABD ve İsrail’in teklifini iletti. Teklif şuydu; “Gelin size Sina’da bir Filistin Devleti kuralım.” Abbas’ın bu teklife ayak diretmesi sonrası görüşme ya kabul et, ya da istifa et diye bitirildi.

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın Suudi Prensin yani ABD ile İsrail’in teklifini kabul etmemesi ABD’nin neden Kudüs’ü bu kadar alelacele İsrail’in başkenti ilan ettiğini anlamamızı sağlıyor. Aynı şekilde hem teklif ve detayları hem de teklif sonrası gelişen sonuçlar iyice irdelenmelidir. Yukarıda Prensin “Ilımlı İslam Projesinin” savunucusu olduğunu dile getirmiştim. Yaptığı teklif bunun adeta en somut kanıtı. Bölgede ABD ve İsrail ile çatışma yaşamadan sorunu, onların isteğiyle çözmeye çalışıyor. Birde teklif edilen bölgeye bakacak olarak “Sina Yarımadası.” Nerede Sina? Mısır’da. Mursi’yi deviren Sisi’ye ne teklif edildi de Filistin’e sahip çıkma derdine girdi? Teklifte Sina’nın yer alması bile Suudi Arabistan ve Mısır’ın ABD ve İsrail ile ortak hareket ettiğini somutça gösteriyor.

Peki, İslam dünyasında hal böyleyken 13 Aralık’ta Kudüs gündemli toplanacak İslam İşbirliği Teşkilatının toplantısından ne sonuç bekleyeceğiz? Dedik ya bu davada en dertli ve en samimi devlet Türkiye diye. Aynı şekilde en dertli ve en samimi lider de Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ki ABD Başkanı Trump’ın kararı sonrası hemen İslam İşbirliği Teşkilatını toplantıya çağırdı. Eminim ki somut adımlar atılması için elinden geleni yapacaktır. Ama ne yazık ki on yıllardır kış uykusuna yatan İslam dünyasının bu kış da uyanacağını düşünmek ne yazık ki büyük bir ütopya.

Abbas’ın reddettiği teklif sonrası ABD’nin bu kararı aldığını söylemiştik. Trump’ın sadece bu nedenle hareket ettiğini söylemek de yeterli olmaz. Başkan Trump görevinde 1.yılını doldursa da yönetimde yeterince otoritesini kuramadı. İcraatçı bir başkan izlenimi vermediği gibi başta atamaları olmak üzere birçok yetkisi de kısıtlandırılmaya çalıştı. ABD’de görevden uzaklaştırılacağına dair çok ciddi beklentiler hâkim. Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan ederek hem icraatçı başkan imajı çizmek istiyor hem de bütünüyle İsrail lobisiyle ilişkilerini kuvvetlendirmek istiyor. Tabii ki ana amacı görevinde kalabilmek ve otoritesini sağlamlaştırmak. Yine Trump bu hamlesiyle Orta Doğu’da oyuna dâhil olup, elini güçlendirmek istiyor.  

Filistin krizinin geçmişi bilindiği gibi 2 Kasım 1917’de yayınlanan Balfour Deklarasyonuna kadar dayanıyor. Bir Osmanlı toprağı olan Filistin’de, İngiltere, Fransa, ABD ve İtalya’nın destekleriyle yayınlanan Deklarasyonla bir Yahudi Devleti kurulması planlanmıştı. Osmanlı’nın dağılması sonrasında 1920 yılında İngiltere’nin manda yönetimine giren Filistin’de yine bu devletlerin desteğiyle 14 Mayıs 1948’de İsrail Devleti kurulmuştur. Ama daha vahim olan Müslümanların vatanı olan Filistin’in Birleşmiş Milletlerin 29 Kasım 1947’de aldığı skandal kararla Yahudilerin vatanı olarak ilan edilmesi ve paylaştırılmasıdır.

Paylaşımla Filistin’in %56’sı Yahudilere, %44’ü ise Filistinlilere bırakılmış, Kudüs’e ise uluslararası statü verilmiştir.1967’deki Arap-İsrail savaşı olan Altı Gün Savaşlarında ise Kudüs İsrail tarafından işgal edilmiştir. Bu tarihten sonra Batı Kudüs’ün büyük oranda İsrail’in, Doğu Kudüs’ün ise kısmen Filistin’de kaldığı görülmüştür. Bugün ise ABD ve İsrail’in kararı ve iddialarıyla Kudüs’ün bütünüyle İsrail’in başkenti olduğu kabul edilmeye çalışılmaktadır.

Peki, bu süreç nasıl çözülecek? Bu yara nasıl kapanacak? Bunun yolu bitmek bilmeyen savaşlar ve intifadalar mı olacak? Biliyoruz ki bu sorunun İslam dünyasının birliği kurulmadan çözülmesi neredeyse imkânsız. Türkiye ve birtakım samimi devletlerin sesini yükseltmesiyle de çözülecek gibi de durmuyor. Elimiz kolumuz bağlı mı bekleyeceğiz? Ya da bir çıkar yol mu bulacağız? Gelin kafa yoralım.

Kudüs biliyoruz ki üç semavi din için en kutsal kenttir. Kudüs ilk kıbledir, Peygamber efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V) Miraç’a buradan yükselmiştir. Süleyman tapınağı burada inşa edilmiş, Hz. İsa bu şehirde çarmıha gerilmiştir. Kubbet-us-Sahra ve Mescid-i Aksa buradadır. Tapınak Dağı ve Ağlama Duvarı da buradadır. Hz. İsa’nın yeniden dirileceğine inanılan ve Hıristiyanların hac noktalarından biri olan Kutsal Mezar Kilisesi de buradadır.

Kudüs üç din için bu denli önemliyken, bu dava Filistinlilerin intifadasına ve Türkiye’nin omuzlarına yüklenmemeli, Siyonistlerin zulmüne terk edilmemeli ve boyun eğdirilmemelidir. Türkiye İslam’ın hizmetkârıdır. Ama aynı zamanda bu topraklara huzuru ve barışı tarihte getirmiş, gelecekte de getirecek tek devlettir. Cumhurbaşkanımız bu bilinçle hareket edip, 13 Aralık’ta İslam İşbirliği Teşkilatını topladığı gibi Hıristiyan âlemini de toplamalı, Siyonist karşıtı Yahudi platformları da davet etmelidir. Kudüs meselesi uluslararası bir işbirliği ile çözülmelidir. ABD ve İsrail’e artık dünyada tek kutbun kalmadığı da hatırlatılmalıdır.

Cumhurbaşkanımızın bu süreçte hem Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile hem de Papa ile görüştüğünü biliyoruz. Bunların doğru bir hamle olduğunu da söylemek gerekir. Türkiye hem Sünni ve Şii İslam âlemini bir araya getirmeli, hem de Katolik ve Ortodoks Hıristiyanları da bu meselenin çözümüne davet etmelidir. Ayrıca tarafsız bloklar olarak Çin ve Japonya da sürece dâhil edilmelidir. Ne kadar gerçekçi olur, belki de ütopyada denebilir ama Kudüs’e bir “Uluslararası Barış Gücünün” tesis edilip konumlandırılması, bununda komutasının mutlak Türkiye’de olması yeni Bosna ve Suriyelerin, yeni Gazze ve Batı Şeriaların yaşanmasının da engeli olacaktır. Umarım bu öneri bir çare olur.

Gelelim Batı Trakya’ya… Yoğun Kudüs gündemine rağmen Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan önceden planladığı gibi Yunanistan ziyaretini gerçekleştirdi. Önce Yunanistan Cumhurbaşkanı Prokopis Pavlopulos ile görüşen Cumhurbaşkanı Erdoğan, sonra ise Başbakan Aleksis Çipras ile bir araya geldi. 65 yılın ardından Yunanistan’ı ziyaret eden ilk Cumhurbaşkanıydı Erdoğan. Ziyaretin tarihselliği gibi toplantıların içeriği de tarihe geçti. Erdoğan iki Yunan lidere de Lozan ve Batı Trakya gibi konularda tarihi tokatlar indirdi ve dersler verdi.

Şahsım olarak hem anne hem de baba tarafından hem Batı Trakya’lı hem de Doğu Trakyalıyım. Hem anne hem de baba tarafı Selanik ve Drama bölgesinden göçüp Edirne’nin Keşan ilçesine yerleşmişler. Babamın dedesi topçu onbaşı olup, yıllarca Balkan savaşlarında savaşmış ve Yunan’a esir düşmüş. Yine bir Yunan sayesinde özgürlüğüne kavuşup, ailesiyle anavatan’a göç etmiş. Niceleri ise bugün Batı Trakya’da yaşıyor. İşte bu yüzdendir ki hem Balkanlar hem de Batı Trakya içimizde hep yaradır. Balkanlarda yaşayan her bir Müslüman’ın derdi ve gözyaşı bizleri de ağlatır durur. Neredeyse Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa bir lider, Yunanistan’a karşı bu kadar yüksek sesle Batı Trakya’nın haklarını haykırmıştır. Şahsım olarak öyle onur ve gurur duydum ki, şu an tüm Batı Trakya’daki tüm Müslüman ve Türk, dindaş ve soydaşlarımızın bu duyguları yaşadığına eminim.

Erdoğan iki liderle yaptığı görüşmelerde Lozan Antlaşması’nın güncellenmesi gerektiğini vurgulayıp; Yunanistan’daki ve özelinde Batı Trakya’da ki dindaş ve soydaşlarımızın haklarının korunması, Ege ve Kıbrıs’ta ki sorunların da kalıcı çözüme kavuşturulması gerektiğini söyledi. Yunan Cumhurbaşkanı Pavlopulos ise Türkiye’nin AB üyeliğini desteklediklerini belirterek Lozan konusunda korkuya kapıldı ve güncellemeye gerek görmüyoruz dedi. Erdoğan, Başbakan Çipras ile görüşmesinde de aynı ifadeleri kullanırken 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Yunanistan’a kaçan ve Türkiye’ye iade edilmeyen FETÖ’cüler konusunda da uyarılarda bulundu. Çipras darbeye karşı olduklarını belirtirken, Lozan konusunda Cumhurbaşkanı Pavlopulos ile aynı duruşu sergileyince Cumhurbaşkanımız Erdoğan’dan tarihi dersler geldi.

Erdoğan, Yunanistan’ın kişi başı milli geliri 18 bin dolarken, Batı Trakya halkının ortalama kişi başı milli gelirinin 2 bin 200 dolar civarında olduğunu vurguladı ve bölgeye yapılan ekonomik ayrımcılığa dikkat çekti. Bölgenin geri bırakıldığına ve yatırımların yapılmadığını da böylelikle resmetti. 94 yıl önce imzalanan Lozan’da baş müftünün Batı Trakyalılarca seçilme şartı varken, Yunan devleti tarafından atandığını da vurgulayan Erdoğan, Türkiye’de patriğin ise St. Synode Meclisi tarafından seçildiğini hatırlatarak adeta demokrasi dersi verdi.

Batı Trakyalıların sorunları sadece ekonomik geri kalmışlık, ya da baş müftüyü seçememek de değil. Yunanistan’da Atina’da bir camii bile yok. 350 kişilik planlanan camiinin yapımı tamamlanmadı. Üstelik bu camide bir minareye bile izin verilmedi. Bu durum Batı Trakya’da da geçerli olmuş, Camilerin minare boyları bile ölçülmüş, kısaltılmış, yıktırılmıştır. Adında Türk kelimesi geçen derneklere, kurum ve kuruluşlara izin bile verilmemiş, kapatılmıştır. Bölgede soydaşlarımız uzun yıllardır asimilasyon politikalarına maruz bırakılmıştır. Hala da bırakılmaya devam ettirilmektedir. Yunanistan açıkça Lozan Anlaşmasının hükümlerine uymadığı gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarını da uygulamamaktadır. Üstelik çiğnemektedir.

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın tüm bu tarihsel ve hukuki gerçekleri bilerek Yunan devletine ve liderlerine verdiği dersler, tarihe altın harflerle geçmiştir. Ancak gerçekçi bir bakış açısıyla şunu da eklemek gerekir. Türkiye, Batı Trakya’da taraftır. Hukuki olarak müdahil olma ve söz söyleme hakkına da sahiptir. Balkanların tümünde olduğu gibi Türkiye’nin Batı Trakya meselesinde de gerçekçi ve bütüncül hareket etmesi gerekmektedir. Lozan Anlaşmasının ilgili hükümlerinin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ilgili kararlarının uygulanmasında Ankara, Atina’ya daha büyük baskı kurmalıdır ve sürecin daha ciddi takipçisi olmalıdır. Bununla ilgili bir görevlendirme yapılmalı, süreç sadece sivil topluma ya da Batı Trakya’da etkili olan bazı isim ve lobilere de bırakılmamalıdır.

Ne Kudüs ne Batı Trakya, bitmiyor Müslümanlar için dava ne de yara. Hayırlı Cumalar…

Erdem Eren

Yayın Tarihi: 08.12.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/dinmeyen-yara-kudus-ve-bati-trakya

Dinmeyen Yara: Kudüs ve Batı Trakya

Kudüs, Mescid-i Aksa diğer adıyla Beytü’l-Makdis; bitmeyen dava, dinmeyen yara… Biri Filistin, diğeri Batı Trakya…

Şüphe yok ki içinde bulunduğumuz haftada dış politikada ülkemizi ilgilendiren çok önemli iki gündem maddesi vardı. Biri ABD Başkanı Donald Trump tarafından Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak ilan edilmesi, diğeri ise böyle bir yoğun gündemde Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın önceden planlanan Yunanistan ziyaretiydi.

Kimilerine göre Kudüs davası, kimilerine göre Gazze, Mescid-i Aksa ya da Filistin. 50 yıllık dava diyende var, 100, 1000 hatta 3000 yıllık diyen de. Ama kesin olan şu ki, tarihsel açıdan nasıl bakarsak bakalım Filistin meselesi sadece Türkiye’nin değil, tüm İslam âleminin meselesidir. En azından biz Türkiye olarak buna böyle bakıyoruz. Bundan ötürü ki Erdoğan AK Parti grup toplantısında “Kudüs, Müslümanların kırmızı çizgisidir” diyerek bunu ifade etmeye çalışmıştır. Herkes emin olsun ki bu davaya yeryüzünde Filistinliler kadar dertle, samimiyetle bakan, bu meseleyi yara olarak gören tek devlet yine Türkiye’dir. Ne yazık ki koskoca bir dinin davası Filistinlilerin intifadasına ve Türkiye’nin omuzlarına binmiş durumda. Neden mi?

Yaklaşık 1,5 milyarlık nüfusa sahip İslam dünyasında mevcut siyasi, askeri ve ekonomik gücüyle, İsrail’e bölgede dur diyebilecek yalnızca görünürde birkaç devlet vardır. Türkiye bunun en başında gelmektedir. Yine mevcut güçleriyle İran, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan’da ne durumdadır bir bakmak gerekir. Söylemsel olarak baktığımızda tüm bu devletlerin Filistin konusunda ses çıkardığını görmekteyiz, ya çözümde?

İran dört bir yandan çevrelenmeye çalışılan, ya Suudi Arabistan ile ya da İsrail’le kırdırılmaya çalışılan bir devlet. Mısır, Muhammed Mursi’nin darbe ile indirilmesinden sonra büyük oranda ABD ve İsrail’in kontrolüne giren bir devlet. Pakistan iç sorunlarıyla karıştırılmaya ve engellenmeye çalışılan bir devlet. Ve son olarak Suudi Arabistan…

Bildiğiniz gibi haftalardır Suudi Arabistan’da bir iktidar savaşı yaşanıyor. Veliaht Prens Muhammed bin Selman, rakiplerini tek tek alaşağı ederken, Kral’ı da kıskacına aldı. Veliaht Prensin ABD ve İsrail’in çıkarlarına hizmet eden “Ilımlı İslam Projesinin” hizmetkârı olduğu herkesçe de biliniyor. Ancak Prensin Orta Doğu’daki en net hamlesi ise Filistin’e yönelik oldu. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı acilen çağıran Prens ona ABD ve İsrail’in teklifini iletti. Teklif şuydu; “Gelin size Sina’da bir Filistin Devleti kuralım.” Abbas’ın bu teklife ayak diretmesi sonrası görüşme ya kabul et, ya da istifa et diye bitirildi.

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın Suudi Prensin yani ABD ile İsrail’in teklifini kabul etmemesi ABD’nin neden Kudüs’ü bu kadar alelacele İsrail’in başkenti ilan ettiğini anlamamızı sağlıyor. Aynı şekilde hem teklif ve detayları hem de teklif sonrası gelişen sonuçlar iyice irdelenmelidir. Yukarıda Prensin “Ilımlı İslam Projesinin” savunucusu olduğunu dile getirmiştim. Yaptığı teklif bunun adeta en somut kanıtı. Bölgede ABD ve İsrail ile çatışma yaşamadan sorunu, onların isteğiyle çözmeye çalışıyor. Birde teklif edilen bölgeye bakacak olarak “Sina Yarımadası.” Nerede Sina? Mısır’da. Mursi’yi deviren Sisi’ye ne teklif edildi de Filistin’e sahip çıkma derdine girdi? Teklifte Sina’nın yer alması bile Suudi Arabistan ve Mısır’ın ABD ve İsrail ile ortak hareket ettiğini somutça gösteriyor.

Peki, İslam dünyasında hal böyleyken 13 Aralık’ta Kudüs gündemli toplanacak İslam İşbirliği Teşkilatının toplantısından ne sonuç bekleyeceğiz? Dedik ya bu davada en dertli ve en samimi devlet Türkiye diye. Aynı şekilde en dertli ve en samimi lider de Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ki ABD Başkanı Trump’ın kararı sonrası hemen İslam İşbirliği Teşkilatını toplantıya çağırdı. Eminim ki somut adımlar atılması için elinden geleni yapacaktır. Ama ne yazık ki on yıllardır kış uykusuna yatan İslam dünyasının bu kış da uyanacağını düşünmek ne yazık ki büyük bir ütopya.

Abbas’ın reddettiği teklif sonrası ABD’nin bu kararı aldığını söylemiştik. Trump’ın sadece bu nedenle hareket ettiğini söylemek de yeterli olmaz. Başkan Trump görevinde 1.yılını doldursa da yönetimde yeterince otoritesini kuramadı. İcraatçı bir başkan izlenimi vermediği gibi başta atamaları olmak üzere birçok yetkisi de kısıtlandırılmaya çalıştı. ABD’de görevden uzaklaştırılacağına dair çok ciddi beklentiler hâkim. Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan ederek hem icraatçı başkan imajı çizmek istiyor hem de bütünüyle İsrail lobisiyle ilişkilerini kuvvetlendirmek istiyor. Tabii ki ana amacı görevinde kalabilmek ve otoritesini sağlamlaştırmak. Yine Trump bu hamlesiyle Orta Doğu’da oyuna dâhil olup, elini güçlendirmek istiyor.

Filistin krizinin geçmişi bilindiği gibi 2 Kasım 1917’de yayınlanan Balfour Deklarasyonuna kadar dayanıyor. Bir Osmanlı toprağı olan Filistin’de, İngiltere, Fransa, ABD ve İtalya’nın destekleriyle yayınlanan Deklarasyonla bir Yahudi Devleti kurulması planlanmıştı. Osmanlı’nın dağılması sonrasında 1920 yılında İngiltere’nin manda yönetimine giren Filistin’de yine bu devletlerin desteğiyle 14 Mayıs 1948’de İsrail Devleti kurulmuştur. Ama daha vahim olan Müslümanların vatanı olan Filistin’in Birleşmiş Milletlerin 29 Kasım 1947’de aldığı skandal kararla Yahudilerin vatanı olarak ilan edilmesi ve paylaştırılmasıdır.

Paylaşımla Filistin’in %56’sı Yahudilere, %44’ü ise Filistinlilere bırakılmış, Kudüs’e ise uluslararası statü verilmiştir.1967’deki Arap-İsrail savaşı olan Altı Gün Savaşlarında ise Kudüs İsrail tarafından işgal edilmiştir. Bu tarihten sonra Batı Kudüs’ün büyük oranda İsrail’in, Doğu Kudüs’ün ise kısmen Filistin’de kaldığı görülmüştür. Bugün ise ABD ve İsrail’in kararı ve iddialarıyla Kudüs’ün bütünüyle İsrail’in başkenti olduğu kabul edilmeye çalışılmaktadır.

Peki, bu süreç nasıl çözülecek? Bu yara nasıl kapanacak? Bunun yolu bitmek bilmeyen savaşlar ve intifadalar mı olacak? Biliyoruz ki bu sorunun İslam dünyasının birliği kurulmadan çözülmesi neredeyse imkânsız. Türkiye ve birtakım samimi devletlerin sesini yükseltmesiyle de çözülecek gibi de durmuyor. Elimiz kolumuz bağlı mı bekleyeceğiz? Ya da bir çıkar yol mu bulacağız? Gelin kafa yoralım.

Kudüs biliyoruz ki üç semavi din için en kutsal kenttir. Kudüs ilk kıbledir, Peygamber efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V) Miraç’a buradan yükselmiştir. Süleyman tapınağı burada inşa edilmiş, Hz. İsa bu şehirde çarmıha gerilmiştir. Kubbet-us-Sahra ve Mescid-i Aksa buradadır. Tapınak Dağı ve Ağlama Duvarı da buradadır. Hz. İsa’nın yeniden dirileceğine inanılan ve Hıristiyanların hac noktalarından biri olan Kutsal Mezar Kilisesi de buradadır.

Kudüs üç din için bu denli önemliyken, bu dava Filistinlilerin intifadasına ve Türkiye’nin omuzlarına yüklenmemeli, Siyonistlerin zulmüne terk edilmemeli ve boyun eğdirilmemelidir. Türkiye İslam’ın hizmetkârıdır. Ama aynı zamanda bu topraklara huzuru ve barışı tarihte getirmiş, gelecekte de getirecek tek devlettir. Cumhurbaşkanımız bu bilinçle hareket edip, 13 Aralık’ta İslam İşbirliği Teşkilatını topladığı gibi Hıristiyan âlemini de toplamalı, Siyonist karşıtı Yahudi platformları da davet etmelidir. Kudüs meselesi uluslararası bir işbirliği ile çözülmelidir. ABD ve İsrail’e artık dünyada tek kutbun kalmadığı da hatırlatılmalıdır.

Cumhurbaşkanımızın bu süreçte hem Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile hem de Papa ile görüştüğünü biliyoruz. Bunların doğru bir hamle olduğunu da söylemek gerekir. Türkiye hem Sünni ve Şii İslam âlemini bir araya getirmeli, hem de Katolik ve Ortodoks Hıristiyanları da bu meselenin çözümüne davet etmelidir. Ayrıca tarafsız bloklar olarak Çin ve Japonya da sürece dâhil edilmelidir. Ne kadar gerçekçi olur, belki de ütopyada denebilir ama Kudüs’e bir “Uluslararası Barış Gücünün” tesis edilip konumlandırılması, bununda komutasının mutlak Türkiye’de olması yeni Bosna ve Suriyelerin, yeni Gazzeve Batı Şeriaların yaşanmasının da engeli olacaktır. Umarım bu öneri bir çare olur.

Gelelim Batı Trakya’ya… Yoğun Kudüs gündemine rağmen Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan önceden planladığı gibi Yunanistan ziyaretini gerçekleştirdi. Önce Yunanistan Cumhurbaşkanı Prokopis Pavlopulos ile görüşen Cumhurbaşkanı Erdoğan, sonra ise Başbakan Aleksis Çipras ile bir araya geldi. 65 yılın ardından Yunanistan’ı ziyaret eden ilk Cumhurbaşkanıydı Erdoğan. Ziyaretin tarihselliği gibi toplantıların içeriği de tarihe geçti. Erdoğan iki Yunan lidere de Lozan ve Batı Trakya gibi konularda tarihi tokatlar indirdi ve dersler verdi.

Şahsım olarak hem anne hem de baba tarafından hem Batı Trakya’lı hem de Doğu Trakyalıyım. Hem anne hem de baba tarafı Selanik ve Drama bölgesinden göçüp Edirne’nin Keşan ilçesine yerleşmişler. Babamın dedesi topçu onbaşı olup, yıllarca Balkan savaşlarında savaşmış ve Yunan’a esir düşmüş. Yine bir Yunan sayesinde özgürlüğüne kavuşup, ailesiyle anavatan’a göç etmiş. Niceleri ise bugün Batı Trakya’da yaşıyor. İşte bu yüzdendir ki hem Balkanlar hem de Batı Trakya içimizde hep yaradır. Balkanlarda yaşayan her bir Müslüman’ın derdi ve gözyaşı bizleri de ağlatır durur. Neredeyse Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa bir lider, Yunanistan’a karşı bu kadar yüksek sesle Batı Trakya’nın haklarını haykırmıştır. Şahsım olarak öyle onur ve gurur duydum ki, şu an tüm Batı Trakya’daki tüm Müslüman ve Türk, dindaş ve soydaşlarımızın bu duyguları yaşadığına eminim.

Erdoğan iki liderle yaptığı görüşmelerde Lozan Antlaşması’nın güncellenmesi gerektiğini vurgulayıp; Yunanistan’daki ve özelinde Batı Trakya’da ki dindaş ve soydaşlarımızın haklarının korunması, Ege ve Kıbrıs’ta ki sorunların da kalıcı çözüme kavuşturulması gerektiğini söyledi. Yunan Cumhurbaşkanı Pavlopulos ise Türkiye’nin AB üyeliğini desteklediklerini belirterek Lozan konusunda korkuya kapıldı ve güncellemeye gerek görmüyoruz dedi. Erdoğan, Başbakan Çipras ile görüşmesinde de aynı ifadeleri kullanırken 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Yunanistan’a kaçan ve Türkiye’ye iade edilmeyen FETÖ’cüler konusunda da uyarılarda bulundu. Çipras darbeye karşı olduklarını belirtirken, Lozan konusunda Cumhurbaşkanı Pavlopulos ile aynı duruşu sergileyince Cumhurbaşkanımız Erdoğan’dan tarihi dersler geldi.

Erdoğan, Yunanistan’ın kişi başı milli geliri 18 bin dolarken, Batı Trakya halkının ortalama kişi başı milli gelirinin 2 bin 200 dolar civarında olduğunu vurguladı ve bölgeye yapılan ekonomik ayrımcılığa dikkat çekti. Bölgenin geri bırakıldığına ve yatırımların yapılmadığını da böylelikle resmetti. 94 yıl önce imzalanan Lozan’da baş müftünün Batı Trakyalılarca seçilme şartı varken, Yunan devleti tarafından atandığını da vurgulayan Erdoğan, Türkiye’de patriğin ise St. Synode Meclisi tarafından seçildiğini hatırlatarak adeta demokrasi dersi verdi.

Batı Trakyalıların sorunları sadece ekonomik geri kalmışlık, ya da baş müftüyü seçememek de değil. Yunanistan’da Atina’da bir camii bile yok. 350 kişilik planlanan camiinin yapımı tamamlanmadı. Üstelik bu camide bir minareye bile izin verilmedi. Bu durum Batı Trakya’da da geçerli olmuş, Camilerin minare boyları bile ölçülmüş, kısaltılmış, yıktırılmıştır. Adında Türk kelimesi geçen derneklere, kurum ve kuruluşlara izin bile verilmemiş, kapatılmıştır. Bölgede soydaşlarımız uzun yıllardır asimilasyon politikalarına maruz bırakılmıştır. Hala da bırakılmaya devam ettirilmektedir. Yunanistan açıkça Lozan Anlaşmasının hükümlerine uymadığı gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarını da uygulamamaktadır. Üstelik çiğnemektedir.

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın tüm bu tarihsel ve hukuki gerçekleri bilerek Yunan devletine ve liderlerine verdiği dersler, tarihe altın harflerle geçmiştir. Ancak gerçekçi bir bakış açısıyla şunu da eklemek gerekir. Türkiye, Batı Trakya’da taraftır. Hukuki olarak müdahil olma ve söz söyleme hakkına da sahiptir. Balkanların tümünde olduğu gibi Türkiye’nin Batı Trakya meselesinde de gerçekçi ve bütüncül hareket etmesi gerekmektedir. Lozan Anlaşmasının ilgili hükümlerinin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ilgili kararlarının uygulanmasında Ankara, Atina’ya daha büyük baskı kurmalıdır ve sürecin daha ciddi takipçisi olmalıdır. Bununla ilgili bir görevlendirme yapılmalı, süreç sadece sivil topluma ya da Batı Trakya’da etkili olan bazı isim ve lobilere de bırakılmamalıdır.

Ne Kudüs ne Batı Trakya, bitmiyor Müslümanlar için dava ne de yara.

Yayın Tarihi: 8.12.2017

 Kaynak: https://www.batitrakya.org/yazar/erdem-eren/dinmeyen-yara-kudus-ve-bati-trakya.html

Coğrafya Kaderdir…

Coğrafya kaderdir… Bu çok bilinen sözün sahibi İslam tarihinin en önemli düşünürlerinden İbn-i Haldun’dur. Temel anlamda Haldun bu sözü coğrafyanın ve coğrafyaya bağlı olarak iklim, sıcaklık ve su kaynakları gibi doğal etkenlerin milletlerin ve ülkelerin kaderlerini nasıl etkilediği tezi üzerine söylemiştir. Dünyayı yedi iklim bölgesine ayıran, ekolojik yapının ve özellikle iklimin insanlar ve milletler üzerindeki etkilerini inceleyen Haldun, Afgan dağlarında yaşayan bir insan ile Küba veya Danimarka’da yaşayan bir insanın mizacının aynı olamayacağını vurgulamıştır. İnsanların, milletlerin ve hatta devletlerin yaşadıkları coğrafyadan doğrudan ya da dolaylı olarak etkilendiğini belirtmiştir.

Bireyler nasıl hangi anne ve babadan doğacağını, cinsiyetlerini, mensup oldukları milleti, doğacakları yer ve tarihleri seçemedikleri gibi aslında devletler de kuruldukları ve hüküm sürdükleri coğrafyaları da seçemediler. Örneğin Türkiye gibi… Osmanlı Devletinin halefi olarak bu topraklar üzerine kurulan Türkiye’nin de coğrafyasını seçme gibi bir şansı yoktu. Kuzey veya Güney Amerika’da, Uzak Doğu veya Okyanusya’da olmayı seçememişti. Coğrafya kaderdir… Belki de bu sözün en çok uyduğu ülkede Türkiye’dir…

Yıllar önce çokça söylenen bir şiir vardı; “Türk Olmak” diye. Öyle sözleri vardır ki şiirin Türkiye için coğrafyanın kader olduğunun delilidir. Ne diyor şiir bazı cümlelerini paylaşalım;

  • Kosova’da, Bosna’da, Batı Trakya’da, Makedonya’da bilmem kaç asır geçmişte kalan meselelerin hesabını vermektir; Türk olmak…
  • Kıbrıs’ta, Hocalı’da, Anadolu’da, Balkanlar’da, soykırıma uğrayıp, yapmadığı soykırımla suçlanmaktır; Türk olmak…
  • Mostar’da köprü, Kerkük’te kale, İstanbul’da Kız kulesidir; Türk olmak…
  • Kar yağdığında, kayak yapmayı değil, garibanları, evsizleri düşünmektir; Türk olmak…
  • Yunus’u bilmek, Âşık Veysel-i, Mevlana’yı, Hacı Bektaş-ı Veli’yi, Hoca Ahmet Yesevi’yi sevmektir; Türk olmak…
  • Asya’da Batılı, Avrupa’da Doğulu diye tepki görmek, ırk sözünü bilmeden yaşamaktır; Türk olmak…

İşte budur Türkiye’nin kaderi ve Türkiye’nin hem iç hem dış politikası bu farkındalıklara göre inşa edilmiştir. Uluslararası ilişkilerdeki temel bakış açısı da budur, kamu diplomasisi kuruluşlarımızın, TİKA’nın, AFAD’ın, Kızılay’ın, Türkiye Diyanet Vakfı’nın ve birçok kurum ve kuruluşumuzun Suriye’den Balkanlara, Arakan’dan Afrika’ya kadar sürdürmüş oldukları yardım faaliyetlerinin altında yatan duyguda budur.

Türkiye bir Avrupa ülkesidir. Aynı zamanda Türkiye bir Asya ülkesidir. Balkan ülkesi ve Orta Doğu ülkesidir. Hem Akdeniz hem de Karadeniz ülkesidir. Hem medeniyetlerin mozaiğidir hem de medeniyetler arasındaki en sağlam köprüdür. Her bir medeniyete iz bırakmış, her bir medeniyetin tarihine de adını yazdırmıştır. Avrupa’daki ve Balkanlardaki, Orta Doğu ve Afrika’daki, Kafkaslar ve Orta Asya’daki bir krize Türkiye’nin müdahil olmama ihtimali yoktur, olmayacaktır da. Türk iç ve dış politikası istemese de bu mümkün değildir, kaderdir. Kuru bir kadercilik de değildir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin temel değerleri, kuruluş, ezeli ve ebedi felsefedir. Yüzlerce yıllık hafızamızın yükümlülükleridir.

Türkiye iz bıraktığı, geçmişinin olduğu, hafızasının emrettiği coğrafyalarda söz sahibi olmak zorundadır. Prof. Dr. Tufan Gündüz hocanın dediği gibi “Türk beklenilendir.” Buradaki Türk de bir ırkı ifade etmemektedir. Mazlumun yanında olandır Türk. İslam coğrafyasının her bir bireyi, Osmanlı millet sisteminin her bir mensubudur. Tarihte hiçbir milletin böyle bir hafızası yoktur. Günümüz siyasetini ve uluslararası ilişkileri de böyle okumak gerekmektedir.

Türkiye’nin Suriye’deki insani krize duyarsız kalması mümkün değildi. ABD İran’a ambargo uygularken, Türkiye’nin mezhep fark etmeksizin oradaki kardeşlerinin yanında olmama ihtimali de yoktu. Yine Irak’ta AK Parti hükümetinin en çok desteklediği isimlerden biri olan Mesut Barzani’nin Türkiye’nin isteğinin aksine referandum gerçekleştirmesine rağmen bir afet durumunda oraya ilk akın edende Türkiye’dir. Kilometrelerce öteden Rohingya Müslümanlarına el uzatan, Afrika’nın yer altındaki madenleriyle değil su kaynaklarıyla du kuyusu açmak için ilgilenen, Hindistan’daki ve Pakistan’daki Müslümanların lider ülke olarak benimsediği, Venezuela gibi sosyalist gücün etkin olduğu bir ülkenin bile umut olarak gördüğü ülkede Türkiye’dir.

Rıza Zarraf ile ilgili ABD’de gerçekleşen davanın, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun son günlerdeki söylemlerinin de altında hep bu tarihi hesaplaşmalar yatmaktadır. Türkiye, İran’a uygulanan ambargoda olduğu gibi ABD’nin veya küreselciler ile küresel sermayenin çıkarlarına göre değil, kendi ve İran’ın, bu coğrafyanın çıkarlarına göre hareket etmektedir. ABD, İsrail ve Batılı devletler ile NATO’nun en temel rahatsızlığı bundan kaynaklanmaktadır.

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın Zarraf davası ile İran konusundaki sözleri de birçok şeyi açıklar nitelikteydi. Erdoğan, ABD’nin ambargosunu tanımıyoruz ki delelim dedi. Yine; “Biz ABD’ye böyle bir taahhütte bulunmadık. Davadan ne çıkarsa çıksın dünya ABD’den ibaret değil. Bizim İran ile ticari ve enerji konularında ilişkimiz var” diye yeniledi. Türkiye’nin dış politikada ABD’nin veya NATO’nun değil, kendi çıkarlarını gözetip, bağımsız politikalar takip etmesi, Rusya, İran ve Çin ile ilişkileri ABD’yi ve NATO’yu oldukça rahatsız ediyor. Tüm mesele de bu.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun grup toplantısında kürsüden savurduğu iddialara gelecek olursak, iddiaların Zarraf’ın mahkemeye çıktığı ve bu davanın gündeme geldiği sıralarda sarf edilmesi iki hamlenin adeta ortak planlandığı izlenimini veriyor. İkisinin de ana amacı Türkiye ve Türkiye’yi daha milli ve bağımsız bir şekilde idame ettirmeye çalışan Recep Tayyip Erdoğan. İddiaların ve delillerin hukuki karşılığından daha ziyade Kılıçdaroğlu’nun kime ve neye hizmet ettiği bizleri ilgilendiriyor. Dedik ya coğrafya kaderdir diye. Bu coğrafyada ne yazık ki Batı’nın çıkarlarına hizmet eden isimler de eksik olmuyor.

Sözün özü, coğrafyamız Türkiye için, devlet ve milletimiz için bir kaderdir. Türkiye bu coğrafyada kaderin karşısına çıkaracağı krizlere göğüs gelebilmek için milli ve bağımsız duruşuna sıkı sıkıya sarılmak zorundadır. Hal böyleyken Batı’nın değil, bu milletin yani cumhurun çıkarlarına hizmet etmek gerekmektedir. Bu bağlamda Erdoğan ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin hakkında konuştuğu “milli veya cumhur ittifakı” Türkiye’nin kaderini de büyük oranda etkileyecektir. Ama daha mühimi unutulmamalıdır ki; birçok coğrafyanın kaderi de Türkiye’nin kaderine göre şekillenecektir.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 1.12.2017

Kaynak: https://www.sirhaber.com/cografya-kaderdir

Hafız Esad’dan Soçi Zirvesine: Suriye Krizi

Soçi’ye giden yol neydi?

Rusya’nın Soçi şehri Suriye’nin kaderi için çok önemli bir zirveye daha tanıklık etti. 15 Mart 2011 yılında başlayan Suriye’deki kanlı iç savaş, 6. yılını geride bırakırken siyasi çözüme ilk defa bu kadar çok yaklaşıldı. Türkiye, Rusya ve İran’ın girişimleriyle Astana’da başlayan müzakere süreci, Soçi’ye de taşındı. Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, Suriye’deki krizin sona ermesi için başta Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve Suriye’deki iç savaşın ana sorumlularından mevcut devlet başkanı Beşer Esad ile birçok zirve gerçekleştirdi. Erdoğan ile Putin arasındaki en son zirve ise 13 Kasım’da Soçi’de gerçekleşmiş, Suriye konusunda siyasi çözüm adına 22 Kasım’da İran’ın da katılımıyla üçlü bir zirve yapılması kararı alınmıştı. 13 Kasım’daki Erdoğan ve Putin zirvesinde Türkiye’nin Afrin’e olası müdahalesi ve PYD/YPG terör örgütünün Suriye Ulusal Diyalog Toplantısına katılımı ile ilgili ile net bir karara varılamamıştı.

Soçi Zirvesinde ne oldu?

22 Kasım’da yapılacağı duyurulan Rusya, Türkiye ve İran üçlü zirvesi Suriye’nin kaderi ve Orta Doğu’daki barış için büyük bir umuda neden oldu. Toplantı sonucunda Suriye’deki siyasi çözüm konusunda net kararlar alınacağı bekleniyordu, beklenende oldu. Üçlü zirveye devlet başkanlarının yanı sıra, dışişleri bakanları, genelkurmay başkanları ile istihbarat teşkilatlarının yetkilileri katılım gösterdi. Zirvede Suriye’deki siyasi çözüm ve geleceği, Türkiye ile İran’ın hassasiyetleri ayrı ayrı ele alındı. Erdoğan, Türkiye’nin Afrin’e müdahale isteğini ve PYD’nin hiçbir şekilde taraf kabul edilmemesi gerektiğini ısrarla vurguladı.

Zirvede üç liderce Suriye’de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararı çerçevesinde barış ve istikrarın tesis edilmesi ve üç ülke arasındaki aktif işbirliğinin kararlılıkla sürdürülmesi gerektiği teyit edildi. Yine üç garantör ülkenin Suriye’de ateşkes rejiminin muhafaza ve tahkim edilmesindeki eşgüdümleri olumlu bulundu.

Suriye Barışında BM’ni rolü ne?

Astana süreciyle birlikte ateşkes tesis edilen, gerginliğin ve şiddetin azaltılması ile insani mağduriyetlerin giderilmesi, mülteci akımının engellenmesi ve mültecilerin yerlerine güvenli bir şekilde geri dönebilmesi adına uygun koşulların hazırlanması adına güvenli bölgelerin oluşturulması kararı alınmıştı. Bilindiği üzere 29 Aralık 2016’da ateşkes ilan edilmişti. O tarih itibariyle BM Güvenlik Konseyi’nin terör örgütü olarak tanımladığı başta DAEŞ olmak üzere ilgili terör örgütlerinin ortadan kaldırılmasında işbirliğine varılmıştı. Bilindiği üzere Türkiye’nin girişimleriyle ilk olarak Fırat Kalkanı Harekâtıyla Azez ile Cerablus hatlarını kapsayan bölgede ve Astana süreciyle 2016’da ateşkes imzalandıktan sonra yine Türkiye’nin dahliyle İdlip’te de güvenli bölgeler oluşturulmuştu.
Zirvede Devlet Başkanları; Astana süreci ile kazanımlarının devam ettirilip, siyasi çözümü sağlama amacıyla Suriyelilerin ülkenin birliğini yeniden tesis etmeleri ve bir anayasa oluşturmalarında, yine BM’nin gözetimi altında adil ve şeffaf bir süreç doğrultusunda tüm Suriyelilerin katılacağı serbest ve adil seçimlerin yapılmasında mutabık kalmıştır. Yine üç lider Suriye Arap Cumhuriyetinin egemenliği, bağımsızlığı, birliği ve toprak bütünlüğü konusunda taahhütte bulunmuş, aksi görüşte olan siyasi girişimlere karşı durulacağını ifade etmiştir.

Soçi zirvesi mültecilerin evlerine dönmesi için umut oldu

Devlet başkanları siyasi çözümün sağlanması amacıyla Soçi’de düzenlenecek Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’ne yukarıda sayılan hassasiyetlere sahip muhalefetin, Suriye Arap Cumhuriyeti Hükümeti temsilcileri ile birlikte katılabileceğini de deklare ettiler. Ayrıca Kongre katılımcılarının Türkiye, Rusya ve İran tarafından istişare edilerek kararla belirleneceği duyuruldu. Son olarak üç lider insani yardımların hızlı, güvenli ve kesintisiz bir şekilde Suriye’deki kriz bölgelerine eriştirilmesi, ayrıca İdlip ile Afrin’deki sorunların giderilmesini de ele aldılar. Erdoğan bölgenin asli sakinlerinin geri dönmesi için Afrin’de de İdlip gibi güvenli bölgeler ve gözlem noktaları oluşturulması gerektiğini açıkladı.
Suriye’deki iç savaş neredeyse 7. yılına doğru gidiyor. 15 Mart 2011’de başlayan olaylardan beri tam 6 yıl 229 gün geçti. Suriye 2011’de 22 milyonunda üzerinde bir nüfusa sahipti. Suriye’nin Dera kentinde hükümet karşıtı olaylarla başlayan iç savaş ile birlikte, Suriye İnsan Hakları Gözlemevinin ve diğer kuruluşların raporlarına göre geride kalan 6 yılda 400 binden fazla insan hayatını kaybetti. 2 milyonunda üzerinde yaralı olduğu söyleniyor. 11,2 milyon Suriye’li ise evsiz kaldı. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğine göre 7 milyondan fazla insan ise ülkeden göç etti. 2017 yılı resmi verilerine göre Suriye’li mülteci sayısı 5,5 milyonu da geçti. Bu oranın 3,6 milyonunu kadınlar, 1,3 milyonunu ise yetişkin erkekler oluşturuyor. Suriye’li mültecilerin akın ettiği ülkelerin başında ise Türkiye, Lübnan, Ürdün ve Irak geliyor. Güncel verilere göre Türkiye’de 3 milyonunda üzerinde Suriye’li var. Ardından gelen Lübnan’da ise bu oran 1 milyon civarında.

2011’de başlayan iç savaşın arka planında görünen sebep Arap Baharı olsa da aslında Suriye’deki politik kutuplaşmanın da etkisi oldukça büyük. Ülke Arap Baharı sonrasında olduğu gibi öncesinde de uzun yıllar süren olağanüstü haller ile yönetiliyordu. Baas rejiminin mezhepsel yönetimi, sosyal eşitsizlik ve baskıcı yönetim modeli özgürlüklerin ve demokrasinin ülkede tesis edilmesini engelledi. Ülke neredeyse 1954’teki askeri darbeden beri Baas Partisi tarafından yönetiliyor. 1950’lilere kadar azınlık konumunda olan mezhepçi ve aşiretçi bir grup olan Nusayrilerin ve siyasal organı Baas’ın ülkede ciddi bir gücü yoktu. Nusayriler orduda yuvalanarak ve askeri darbelerle Sünni grupları tasfiye ederek ülkede önemli bir nüfuza sahip oldular.

Suriye’de krize giden yolda Esed’in rolü büyük

1963 yılındak, askeri darbe sonrası Nusayriler ve Baas Partisi ülkeyi tamamen ele geçirdi ve ülkenin en önemli politik ve askeri kurumlarından Sünni gruplar tasfiye edilmeye başlandılar. Ülke bu tarihten sonra tamamen mezhepsel bir hegemonyanın kontrolüne girdi ve Hafız Esad 1971’de Suriye’nin ilk Nusayri Devlet Başkanı oldu. İşte ülke o tarihten beri Esad ailesi tarafından yönetiliyor. İktidarı eline geçiren Hafız Esad eski askeri darbelerden örnek alarak ordu ve devlet içerisindeki en kilit noktalara Nusayrileri atamaya başladı. Sünni isimlere ise kabine ve orduda bazı görevler vererek tepkilerini azaltmaya çalıştı. Esad’ın ordu-parti işbirliğiyle devleti yönetmesi rejimin hem hayati varlığını hem de ülkedeki meşruiyetini garanti altına en önemli etken olmuştu. Ordu ve partinin yanında Esad’ın rejimini koruyan en önemli aktörlerden biri de “Muhaberat” adı verilen istihbarat örgütünün de tamamen Baas’ın kontrolünde olmasıdır.

1982 yılı Hafız Esad’ın iktidarına yönelik en ciddi direnişe şahit olmuş, Müslümanlar Kardeşlerin başta Hama olmak üzere Esad yönetimine yönelik başlattıkları itirazlar kanla sonuçlanmıştır. Hafız Esad’ın kardeşi Rıfat Esad’ın komutasındaki ordu tarafından Sünni Müslümanların yaşadığı Hama’da 40 binden fazla insan katledilmiştir. Bu katliam Esad’ın despot bir yönetime evrildiği en önemli kırılma noktalarından biri olmuştur. Bu süreç ile birlikte Sünni Müslüman Kardeşler ile Nusayri Baas Partisi arasında ciddi bir mezhepsel kırılma yaşanmış, o tarihten beri ülkede büyük bir kutuplaşma hep süregelmiştir. Sünni Müslümanlar siyasal açıdan ötekileştirilirken, Kürtlere ise vatandaşlık dahi verilmemiştir.

2000 yılında ise Hafız Esad’ın ölmesiyle yerine oğlu Beşşar Esad geçmiştir. Esad ise babasının aksine ilk yıllarında reform yanlısı bir tutum sergilemiştir. Siyasi serbestliklerin görüldüğü bu yıllara “Şam Baharı” adı da verilmiştir. Ancak bu bahar da kısa sürmüş, birkaç yıl içinde siyasi yasaklar ve tutuklamalar yeniden başlamıştır. Arap Baharının ülkede etkili olduğu 2011’li yıllara kadar ise bu politik kısıtlama, mezhep temelli ayrımcılık, düşünce, ifade ve basın özgürlüğü kısıtlamaları, işkence ve adil yargılama sorunu, kitlesel gözaltı, katliam ve infazlar, Sünni çoğunluk aleyhine ve Nusayri, Dürzi ve Hıristiyan azınlık lehine sosyal adaletsizlikler, yüksek işsizlik oranı, askeri yönetimin hegemonyası ve sivil örgütlenmenin engellenmesi gibi durumlar artan oranda devam etmiş ve güçlenmiştir. Beşşar Esad sürecin başında “demokratik reformlar” yapacağını söylese de yapmamış, Suriye’deki rejimin katliamları da gün geçtikçe artmıştır.

Suriye’de sona mı geliniyor?

Suriye’deki iç savaş tarihsel boyutlarıyla bu şekilde ele alındığında artık son evrelerini yaşıyor da denebilir. Soçi Zirvesi, tarihsel bir politik kutuplaşmanın kökeniyle başlayan iç savaşın yeniden bir siyasal düzlemde çözülebilmesi adına önemli bir dönemeci ifade ediyor. Bugün Suriye’de Beşşar Esad yönetimi ile Türkiye’nin de desteklediği Sünni muhalifler ayrı bir güç bloğunu, son olarak ise ABD’nin desteklediği PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD/YPG diğer adıyla sözde Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ise ayrı bir güç bloğunu temsil ediyor. Kontrol alanı olarak önce rejim, sonra PYD ve son olarak da muhalifler önemli bir nüfuzu elinde tutuyor. DAEŞ’in Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekâtı, rejimin operasyonları ve ABD destekli PYD/YPG’nin pazarlıklarıyla Suriye’den kazındığını söylemek artık neredeyse mümkün. Nüfus ve nüfuz olarak ise Türkiye, Sünni Müslümanlar üzerinde ciddi bir etkiye sahip. Bu siyasi çözüm noktasında Türkiye’nin elini oldukça güçlendiriyor.

Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekâtıyla sahaya müdahil olması Suriye’deki siyasi çözümde Türkiye’nin de masada yer almasına imkân sağladı. Türkiye masadaki diğer aktör ABD’nin elindeki gücü kırmak adına Afrin’e de müdahale edip orayı PYD/YPG militanlarından arındırmak ve böylelikle nüfuz alanını genişletmek istiyor. Rusya, İran ve Esad yönetimi ise Cenevre’de ki siyasi çözümün öncesinde Türkiye’nin elindeki gücün farkında. Aynı şekilde Trump’ta bunun farkındaki Erdoğan ile Soçi’den dönmesinin ardından hemen bir telefon görüşmesi yaptı ve YPG’ye artık silah verilmeyeceği taahhüt etti. Ancak ABD’nin askeri kanadı Pentagon bunu yalanlayarak YPG ile ittifakın süreciğine dair söylemlerde bulundu. Buna müteakip, ABD bugüne kadar 4 bin tıra yakına destek gönderdiği YPG’ye yeni tırlar da göndermiş, Suriye’de PKK’nın yayın organı El Yevm (Bugün) TV’yi de açmıştır. Trump ile Pentagon arasındaki görüş ayrılıkları, ABD yönetiminin iki başlı sürdüğünü gösteriyor ki aslında bu Rusya, Türkiye ve İran’ın ABD’ye karşı elini güçlendirebilir. Türkiye’nin Suriye meselesinde Trump’ı değil Pentagon’daki iradeye dikkat etmesi gerekiyor. Çünkü Trump’ın Pentagon’a söz geçiremediği gibi bir izlenim söz konusu.

Sonuç olarak Hafız Esad’tan Soçi’ye gelinen süreç Suriye’de insanlık tarihi adına çok büyük bir krize hatta vahşete tanıklık edilmesine neden oldu. İşte Soçi, Cenevre öncesinde siyasal açıdan sorunun çözümüne yönelik en etkili adımın atıldığı bir zirve olarak tarihe geçti. Suriye’nin siyasal, ekonomik ve toplumsal açıdan yeniden inşası için Soçi’den sonra Cenevre sürecide büyük bir önem taşıyor. Türkiye’nin Suriye’deki siyasal çözüme daha çok odaklanması, elindeki kozları iyi savunması ve ABD’nin PYD/YPG kartına karşı son ana kadar karşı durması gerekiyor. Suriye için tarih yeniden yazılıyor.

Kaynak: http://www.rusen.org/hafiz-esaddan-soci-zirvesine-suriye-krizi/

Yayın Tarihi: 30.12.2017

Suriye’nin Kader İnşası: Astana, Soçi, Sırada Cenevre

Rusya’nın Soçi kenti tarihi bir zirveye ev sahipliği yaptı. Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin ve heyeti Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ile İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin heyetlerini üçlü zirvede misafir etti. Zirvenin ana konusu ise Suriye’nin kaderiydi.

Rusya, Türkiye ve İran’ın ortak girişimleri ve Astana süreciyle başlayan Suriye’deki ateşkes ile barışı tesis etme çabaları Soçi’deki üçlü zirveyle yeni bir boyuta taşındı. Üç garantör ülke Suriye’deki siyasi çözümün sağlanması adına önemli kararlara imza attı. Garantör ülkelerin bu kararları ve duruşları, Cenevre sürecinde de ortak bir ses olacak gibi göründü.

Zirveyle birlikte üç devlet başkanı temel olarak Suriye’de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararı çerçevesinde barış ve istikrarın tesis edilmesi konusunu değerlendirdi. Liderler bu karar ve Cenevre Süreci ile birlikte; Suriyelilerin ülkenin birliğini yeniden tesis etmeleri ve bir anayasa oluşturmalarında, yine BM’nin gözetimi altında adil ve şeffaf bir süreç doğrultusunda tüm Suriyelilerin katılacağı serbest ve adil seçimlerin yapılmasında mutabık kaldı. Ayrıca üç lider Suriye Arap Cumhuriyetinin egemenliği, bağımsızlığı, birliği ve toprak bütünlüğü konusunda taahhütte bulundu. En önemli karar ise bu görüşte olmayan siyasi girişimlere karşı durulacağı mesajıydı. Bu mesaj ABD’nin ülkede kurmaya çalıştığı Kürt Özerk Bölgesine izin verilmeyeceği şeklinde yorumlanabilir.

Suriye’de siyasi çözümün sağlanması amacıyla Soçi’de düzenlenecek Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’ne Suriye’nin birliği ve bütünlüğünü savunan muhalefetin, Suriye Arap Cumhuriyeti Hükümeti temsilcileri ile birlikte katılabileceği, Kongrenin tüm katılımcılarının Türkiye, Rusya ve İran tarafından istişare edilerek ortak bir kararla belirleneceği deklare edildi. Bu kararın Türkiye’nin Kongreye PYD’nin katılmaması ısrarı üzerine alındığı net okunabiliyor. Ayrıca üç ülkenin savaş sonrası Suriye’nin sosyal ve ekonomik açıdan yeniden inşasında da rol alacakları beyan edildi. Şimdi sürecin Cenevre’de devam edeceği görülüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ise zirveyle alakalı önemli mesajlar verdi. Cenevre süresi öncesinde üç garantör ülkenin kalıcı bir siyasi çözüm için nasıl katkı yapacağının ele alındığını vurguladı. Soçi’de düzenlenmesi planlanan Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’ne siyasi çözüme katkı sunacak rejim ve muhalefet gruplarının katılması gerektiğini, PYD’nin ve benzeri terörist grupların kesinlikle yer almaması ve süreçten dışlanması gerektiğinin altını bir kez daha net bir şekilde çizdi. Türkiye’nin milli güvenlik tehdidi olan ve Suriye’nin siyasi birliğini ve toprak bütünlüğünü bozan terörist grupların meşru bir aktör olarak görülemeyeceğini belirtti.

Suriye’de insani yardımların daha hızlı ve engelsiz bir şekilde ihtiyaç sahiplerine eriştirilmesi için işbirliğinin sürdürülmesini destekledi. İdlip ve Afrin’deki sorunların giderilmesinin Suriye sorununun çözümünde önemli bir atlama taşı olacağını ifade etti. Erdoğan’ın bu ifadesi Afrin’e net bir müdahale yapılacağı umudunu ve beklentisini daha da arttırdı. Nitekim Erdoğan İdlip’te oluşturulduğu gibi Afrin’de de gözlem noktaları oluşturulacağını ve toprakların asli sakinlerinin geri dönmesinin sağlanacağını duyurdu.

Genel olarak Soçi Zirvesinin en anlamlı ve büyük önemi 15 Mart 2011’de başlayan ve neredeyse 7. Yılına girecek Suriye’deki kanlı iç savaşın bitmesi ve siyasi çözümün sağlanması adına ilk defa bu kadar net adımın atılmış olmasıdır. Astana süreciyle başlayan Suriye’de barışın sağlanması müzakereleri ilk meyvesini vermiş, 29 Aralık 2016’da ateşkes ilan edilmişti. Türkiye Fırat Kalkanı Harekâtı ile bölgede PYD/PKK ve DAEŞ terör örgütlerine karşı çok önemli bir mücadele vermiş, Azez ve Cerablus hatları arasında güvenli bir bölge tesis edilmişti. Sonrasında ise Suriye’li mülteciler bölgeye geri dönüşlere başlamıştı. Astana süreci sonrasında ise İdlip’te Türkiye yeni güvenli bölgeler oluşturmuştu. Bu gelişmeler Türkiye, Rusya ve İran arasındaki diyalogun barışa katkısını açıkça gösterdi.

Suriye’de barışı sağlayacağını ifade eden diğer bir aktör ABD ise DAEŞ’e karşı PYD/YPG terör örgütüne silah ve taktik desteğinin bu amaçla olduğunu süreç boyunca ifade etmiş, DAEŞ kalesi Rakka’dan çıkarken neredeyse alkışlarla yolcu edilmiş, şehir ve bölge başka bir terör örgütüne devredilmişti. Ancak ABD bu süreçte yine samimi olmadı, DAEŞ Suriye’den tasfiye edilirken PYD/YPG’ye silah desteği verilmeye devam edildi. Bu hamle açıkça ABD’nin Cenevre sürecinde Suriye’nin Kuzeyinde bir Kürt özerk bölgesini diretebileceğini gösteriyor. Bu konu, garantör ülkeler Rusya, Türkiye ve İran’ın Soçi’deki ortak kararlarının Cenevre’de nasıl savunulacağı konusunda da büyük bir beklenti doğuruyor. Büyük bir pazarlık ve savunma süreci bizleri bekliyor.

Sonuç olarak Soçi Zirvesini ve muhtemel Cenevre Sürecini değerlendirirsek; Türkiye’nin son ana kadar PYD/YPG terör örgütüne karşı tüm mekanizmalarda karşı durduğunu ve duracağını net bir şekilde görüyoruz. Türkiye milli güvenlik tehdidi olarak gördüğü PKK’nın sınırlarının yanı başında bir terör devleti oluşturmasına asla da izin vermeyecek, vermemelidir de. Bu konuda Soçi Zirvesinde Rusya ile İran’ın da ortak görüşler taşıdığı görülüyor. Hatta Esad’ın da PYD’ye karşı bir görüşte olduğu ifade ediliyor. Cenevre süreci öncesinde İdlip ile Afrin’de PYD/YPG’nin nüfuz alanının tamamen ortadan kaldırılması üç ülke adına önemli bir kazanım olacaktır. Menbiç ve Doğusundaki ABD varlığı bu bölgeye bir askeri müdahaleyi ise şu aşamada imkânsız kılıyor.

Cenevre sürecinin Türkiye adına en önemli kazanımı ise Suriye sınırları içerisinde yaşayan Suriyeliler ile Suriye dışında yaşayan mülteciler olmak üzere tüm Suriyelilerin siyasi çözüm noktasında en önemli aktörlerden olacağıdır. Bunun ana nedeni bölgede sesini çıkartan diğer tüm ülkelere karşı Türkiye’nin Suriyelilere ilk ve daima elini uzatan tek ülke olmasıdır. Türkiye’deki mültecilerin Suriye’deki anayasa yapım ve seçim sürecinde mevcut nüfuslarıyla etkili olacaklarını düşünürsek, Türkiye Suriye’nin siyasi kaderini belirlemede büyük bir gücü elinde tutuyor denebilir. Türkiye’nin bu süreci Türkiye’deki ve Suriye’deki siyasi ve sivil toplum mekanizmalarıyla çok iyi yönetmesi, Suriyelilere kendi lehlerine ve Türkiye’nin lehine olan durumları net bir şekilde anlatması gerekiyor. Sonuç olarak Suriye’nin kaderi için son dönemeç Cenevre sürecidir ve burada Türkiye’nin net bir duruş daha sergilemesi gerekmektedir.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 24.11.2017

Kaynak: https://www.sirhaber.com/suriye-nin-kader-insasi-astana-soci-sirada-cenevre

Dış Politika ve İç Politika’da İttifaklar Dönemi

Hem dış politika hem de iç politikadaki gelişmeler açısından yoğun bir haftayı daha geride bıraktık. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan Rusya, Kuveyt ve Katar’ı kapsayan yurt dışı ziyaretlerinden geri döndü. Suriye ve Katar krizi ile enerji ve ekonomideki girişimler ziyaretlerin ana gündem maddeleriydi. Bu görüşmelerin en kritiği Rusya’da Soçi’de ki Putin-Erdoğan buluşmasıydı.

Türk-Rus ilişkileri tarihinin en olumlu dönemlerinden birini geçiyor gibi duruyor. Erdoğan ve Putin arasındaki rekor sayılabilecek zirveler ve yoğun diplomasi bunun kanıtlarından biri. Bu yakın ilişki iki ülke arasındaki ekonomik verileri de yansımış ve ticaret hacmi %26,5 artarak, 2016’nın ilk 9 ayında 12,4 milyar dolarken bu yılın aynı döneminde 15,7 milyar dolara erişmiştir. Enerjide bu yakın ilişkinin sürdüğü bir diğer alan. İki lider çok yakında Mersin’de kurulması planlanan Akkuyu Nükleer Güç Santralinin temellerini atacak ve ilk ünitenin 2023 yılında devreye girmesi bekleniyor. Ayrıca Türk Akımı projesinin Rusya ayağı tamamlanırken, geri kalan inşada sürecek.

Yine Türkiye ile Rusya arasında gerçekleşmesi beklenen S-400 füze savunma sistemi alımının, ilişkilerin savunma sanayinde ortak adımlara dönüşeceğinin sinyallerini veriyor. Bu gelişmeler açısından bakıldığında Türk-Rus ilişkilerinin güçlü bir ittifak izlenimi verdiği söylenebilir. Ancak iki ülke arasında en önemli problem tabii olarak Suriye.

Geçtiğimiz günlerde Rusya’da Soçi’de Putin ve Erdoğan buluşması yapılırken, Vietnam’da ise Putin ile Trump bir Suriye zirvesi yaptı. İki lider siyasi çözüm konusunu vurguladı. Siyasi çözümün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararı ve Cenevre sürecine göre yapılması gerektiği işaret edildi. Eğer bu durum geçerli olursa; Suriye’de anayasa reformu, diasporanın da katılacağı BM gözetiminde adil ve serbest seçimler ile yabancı güçlerin ülkeyi terk etmesi gibi adımların atılması bizleri bekliyor. Bu durum aynı zamanda bizi iki sonuçla karşı karşıya getiriyor.

Birincisi Türkiye’nin asli unsur olduğu Astana sürecinin saf dışı kalması, ikincisi ise PYD-YPG terör örgütünün Suriye’de kazandığı nüfuzun siyasi çözüme yansıması. İki sonuç da Türkiye’nin aleyhine olduğu gibi, bir beka sorunu da yaratabilir. Erdoğan da Soçi’ye gitmeden önce bu sonuçları öngörerek Putin ile Trump’ın Vietnam’daki açıklamalarını eleştirdi. Erdoğan ile Putin arasında bu durumun görüşüldüğü ve kesin anlaşmaya da varılamadığı ortaya çıkıyor. Erdoğan ile Putin’in bu zirvesinden sonra 22 Kasım’da Rusya, Türkiye ve İran arasında Soçi’de üçlü bir zirve düzenleneceğinin açıklanması en net göstergesi olabilir.

Rusya, Türkiye ve İran bilindiği üzere Suriye konusunda Astana sürecinin asli unsurlarıdır. Bu üçlünün 22 Kasım’daki zirvesi Putin ile Trump’ın Vietnam’daki görüşmesinin ve Cenevre sürecinin ele alınacağı kırılma toplantılarından biri olacak gibi duruyor. Bu üçlü zirvede alınacak kararlar Suriye’nin ve bölgenin geleceğini de büyük oranda etkileyebilir. Aynı zamanda üçlünün arasındaki ittifakın da büyük oranda sınandığı bir zirve olacak. Bu Türkiye ve Rusya arasındaki görünen ittifakın da sınanacağı anlamına geliyor. Çünkü Türkiye’nin BM ve Cenevre sürecini kabul etmesi oldukça zor. Bunun en önemli sebebi de PYD/YPG’nin bu süreçte herhangi bir özerklik, imtiyaz ve siyasal güç elde etme olasılığıdır. Bu noktada Türkiye’nin Rusya ile ABD’nin vereceği garantilere güvenme tahammülü de yoktur ve olmamalıdır da.

Bilindiği üzere ABD, DAEŞ’in Suriye’den çıkarılması ve örgütün başkenti Rakka’nın ele geçirilmesi için PYD/YPG’ye silah ve taktiksel destek verdiğini söylemiş, Rakka’dan DAEŞ neredeyse alkışlarla çıkarılırken, şehir başka bir terör örgütüne devredilmiştir. ABD’nin Suriye konusunda Türkiye’ye başından beri yalan söylediği ve amacının bölgede Kürtlere net bir özerklik sağlamak olduğu açıkça deşifre olmuştur. ABD’nin Cenevre sürecinde bu amacından vazgeçeceğini söylemek oldukça büyük bir yalan olur.

Rusya’nın Suriye’de Kürtler ile ilgili temel politikasının bölgede ABD’nin elinden Kürt kartını almak olduğu zaten biliniyor. Yine Rusya, Suriye’deki üslerinin durumunu da koruma altına almak istiyor. Cenevre sürecinde Kürtlere yönelik farklı adımlar atabilir. Türkiye’nin tüm bu durumları öngörerek 22 Kasım’da Soçi’de ki üçlü zirvede dişli bir pazarlık yapıp, kırmızı çizgilerini önceden net bir şekilde ifade etmesi gerekiyor. Türkiye’nin Afrin’e müdahale isteğini sıkça vurguladığı da biliniyor. Bu konuda da net bir karar çıkabilir. Görünen o ki Türk-Rus ilişkilerinin ve ittifakının esas sınanma süreci bizleri bekliyor.

Erdoğan’ın Rusya’dan sonra ziyaretleri dediğimiz gibi Kuveyt ve Katar’a oldu. ABD’nin ve Suudi Arabistan’ın öncülüğünde Katar’a başlatılan ablukanın ilk aşamasından beri Türkiye, Katar’ın yanında olurken Kuveyt ile birlikte arabulucu rolü üstlendi. Bu ziyaretlerde de Katar krizine yönelik görüşmeler yapıldı. Erdoğan’ın Kuveyt Emiri El-Sabah ile görüşmesinin ardından 3 anlaşma yapıldı. Yine Erdoğan’ın Katar Emiri Şeyh Temim ile görüşmesinin ve Türkiye-Katar Yüksek Stratejik Komitesinin 3.Toplantısının ardından ise çeşitli alanlarda 10 anlaşma imzalandı. Erdoğan bu görüşmelerinin ardından ise Türkiye’ye döndü.

Erdoğan’ın dış politikada Türkiye’nin yakın dönemdeki en önemli ittifakları olan Rusya, Kuveyt ve Katar’la olan görüşmesinin dönüşünde iç politikada da bir ittifak konusu gündeme geldi. Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin parti grup toplantısında sarf ettiği 2019 seçimlerinde Cumhurbaşkanlığı Sisteminin tahsisi için AK Parti ile yola devam edileceği açıklaması bir seçim ittifakı doğabilir algısı oluşturdu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise yurt dışı ziyareti dönüşünde bu konuda sorulan sorulara seçim ittifakına yeşil ışık yakar şekilde cevap verdi.

Devlet Bahçeli, 2019 seçimlerine yönelik ilk açıklamasını 7 Kasım’da parti grup toplantısında yapmış, %10 seçim barajının düşürülmesini gündeme getirmişti. Bu açıklama MHP’nin baraj endişesi olarak anlaşılmıştı. Şüphe yok ki bu endişe yeni kurulan ve genel başkanlığını Meral Akşener’in yaptığı İyi Parti’ye bağlandı. Ardından Bahçeli baraj tartışmalarına yeni söylemler eklemedi ve AK Parti ile ittifak seçeneğine yönelik açıklamalarda bulundu. Bunu hatadan dönmek olarak okumak mümkün. Seçimlere yönelik fısıltı gazetelerinde dolaşan yeni anketler ortaya çıkıyor. MHP’nin baraj seviyelerinde seyrettiği görünüyor. Yeni kurulan İyi Parti ile HDP’nin ise baraj altında kalacağı belirtiliyor.

Herşey için henüz erken ama siyasette her adımı tüm boyutlarıyla düşünmek ve planlamak gerekiyor. MHP tek başına katılacağı seçimlerde barajın altında kalır mı bilinmez ama mevcut kadro ve politikalarıyla İyi Parti ile HDP’nin baraj altında kalacağını düşünüyorum. Böyle bir durumda %10 seçim barajının düşürülmesi, sadece MHP’ye değil büyük oranda İyi Parti ile HDP’ye yarayacaktır. MHP’nin barajdan yana değil AK Parti ile ittifaktan yana tavır değiştirmesi bu olasılığın okunduğunu gösteriyor. Böyle bir olasılık varken AK Parti ile MHP arasında 2019 seçimlerine yönelik kurulacak “Milli bir ittifak” çok güçlü bir seçenek olarak karşımıza çıkıyor.

HDP çözüm sürecinden yana değil terörden yana tavrını sürdürüp, Kobani yani 6-7 Ekim ve Hendek olaylarıyla Doğu ve Güney Doğu’yu PKK ile kan gölüne çevirdi ve buna hizmet etti. Devlet ise aklını kullanarak hem bölgede PKK terörünü en aza indirdiği gibi hükümet ise HDP’nin bu siyasetini bölge halkına deşifre etti. Ardından hem bölgenin rehabilitasyonu hem de HDP milletvekillerine yönelik tutuklamalar geldi. Böyle bir konjonktürde 2019 seçimlerinde HDP’nin barajı aşması beklenmiyor.

MHP’den ayrılan Bahçeli muhaliflerinin kurduğu İyi Parti, AK Parti ve Erdoğan muhaliflerinde büyük bir umut uyandırsa da, kadrosu ve destekçileriyle büyük bir hayal kırıklığı da yaratıyor. İlk olarak ne Meral Akşener ne de yakın ekibi Türkiye siyaseti ile küresel siyaseti okumak açısından yeterli donanıma sahip değil. Türkiye küresel açıdan büyük bir mücadele verirken ve Erdoğan liderliğinde başta 15 Temmuz hain darbe ve işgal girişimini bertaraf edip, FETÖ, PKK ve DAEŞ gibi terör örgütleriyle başarıyla mücadele ederken her fırsatta sadece Erdoğan’ı eleştiriyorlar. Hırsızı değil de ısrarla bağcıyı dövmek derdindeler.

İyi Parti’nin kadrosu ile destekçilerine bakacak olursak, partinin büyük oranda Bahçeli muhalifleri, Atatürkçü-milliyetçi liberal kesim ile FETÖ kökenli taraftarlara hitap ettiği görülüyor. Partiye sosyal medyada destek olan hesapların büyük bir çoğunluğu ise FETÖ’cüler tarafından yönetiliyor. Akşener ise Türkiye ve küresel siyaseti iyi okuyabilen bir lider değil daha çok 90’lı yıllardan kalma siyasetçi profili veriyor. Daha çok İyi Parti ve Akşener analizi yapılacak olsa da ilk etapta bunlar ön plana çıkıyor.

Türkiye’nin başta Orta Doğu’daki meseleler, FETÖ, PKK ve DAEŞ ile mücadelesi, ekonomik manipülasyonlar ve küreselci hamleler ile boğuştuğu ve boğulmaya çalışılacağı bir dönemde AK Parti ve MHP, Erdoğan ile Bahçeli’nin arasındaki ittifak devletin bekası için oldukça önemli görünüyor. Bu mücadelelerin başarı ile sürmesi için Türkiye’de yönetimsel istikrarın sürmesi ve Cumhurbaşkanlığı Sisteminin başarıyla tahsis edilmesi de gerekiyor. İyi Parti’nin ve kadrosunun bu konuda hiç tecrübesi bulunmadığı gibi o donanıma sahip oldukları imajını da hiç taşımıyor. AK Parti ile MHP arasında konuşulan ittifak konusunun resmiyete dökülüp dökülmeyeceğini ise zaman gösterecek.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 17.11.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/dis-politika-da-ve-ic-politika-da-ittifaklar-donemi

Soçi Zirvesi Ekseninde Türkiye-Rusya İlişkileri

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Rusya’nın Soçi kentinde 2015’deki uçak düşürme krizinden sonra 8. kez bir araya geldi. Putin’in daveti üzerine gerçekleşen görüşmede iki lider arasında Suriye, ekonomi, enerji ve savunma sanayi başlıklarında çok önemli konular ele alındı. Ayrıca Üst Düzey İşbirliği Konseyi yedinci toplantısının hazırlıklarının da startı verildi. Görüşmeye Türk heyetinden Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ve Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Hakan Fidan katılırken, Rus heyetinden ise Başbakan Yardımcısı Arkadiy Dvorkoviç, Kremlin Basın Sözcüsü Demitry Peskov, Kremlin Dış Politika Danışmanı Yuriy Uşakov ile Rus Devlet Nükleer Enerji Kurumu (ROSATAM) Başkanı Aleksey Lihaçev de hazır bulundu.

Putin’in de ifade ettiği gibi Rusya ve Türkiye arasındaki ilişkiler kriz öncesi seviyeye ulaştı ve normale döndü. İki ülke arasındaki ilişkileri bu kadarla da nitelememek gerekiyor. İki lider arasında tarihi bir rekor olarak ifade edilebilecek seviyede diplomasi trafiği sürüyor. Bu yıl 6. kez yüz yüze görüşülürken, 13 kez de telefon görüşmesi yapıldı. Türk-Rus ilişkileri en yoğun dönemlerinden birini yaşıyor. Bunun şüphesiz Türk-Amerikan ilişkileri ile Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin en büyük gerilim dönemlerinden birine denk gelmesi tabii ki tesadüf değil.

İki liderin Soçi’de ki en önemli gündem maddelerin biri Suriye’ydi. Astana görüşmelerinin devamında Suriye’de atılacak yeni adımlar ele alınırken, siyasi çözüme yönelik verilen desteğin arttırılması da vurgulandı. İran’ın da dâhil olduğu 3 garantör ülkenin siyasi çözüm noktasında yeni adımlar atması bekleniyor. Moskova yönetimi Soçi’de yapılması planlanan Suriye toplantısına PKK terör örgütünün Suriye kolu PYD’yi de davet etmiş, Ankara’nın tepki göstermesi sonrası bu toplantı ertelenmişti. Liderler arasında bu meselede değerlendirildi.

Putin, Birleşmiş Milletler himayesinde Suriye’de taraflar arasında diyalog kurulması için gerekli koşulların oluştuğunu vurguladı. Erdoğan ise Putin ve Trump’ın Vietnam’daki Suriye görüşmesiyle ilgili yapılan ortak açıklamanın önemsendiğini belirtti. İki liderin Vietnam’da mutabık kaldıkları çözümün çerçevesi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararıyla alakalı olup, anayasa reformunu, diasporanın da katılacağı BM gözetiminde adil ve serbest seçimler ile yabancı güçlerin ülkeyi terk etmesini içeriyor. Bu kararlar uygulanacak mı bilinmez ama gelecek adına Türkiye’nin adımları da merak ediliyor.

Putin ve Trump, Vietnam görüşmesinde Suriye ile ilgili BM ve Cenevre sürecini işaret ederken, bu durum aslında Türkiye’yi rahatsız eden bir konu oldu. Erdoğan, Soçi’ye gitmeden önce de bu görüşmeyi eleştirdi. Çünkü Türkiye, Cenevre değil Astana sürecinin asli unsurlarından biri. Suriye sorununun Cenevre sürecine göre çözüme kavuşturulması, Türkiye’nin Suriye’deki pozisyonunu zayıflatan bir gelişme olabilir. Türkiye böyle bir durumda Suriye’de oluşacak veya oluşturacağı siyasal diyalog organları üzerinden pozisyonunu güçlendirmeye çalışabilir ve zorlayabilir. Bu konuda Ankara ile Moskova arasındaki görüşmeler sürecektir.

Suriye’de Türkiye’nin Afrin’e olası müdahalesi de iki lider arasında konuşulmuş olabilir. Türkiye, Afrin’deki terör yapılanmasının tacizinden doğan rahatsızlığı iletirken, gerekli adımları atma kararlılığı da görüşmede ele alınan muhtemel konulardandır. Ayrıca Erdoğan, Türkiye’nin bu noktada Rusya ile müşterek adım atma isteğini de yineledi. Türkiye’nin İdlip’te oluşturduğu güvenli bölge sonrası, Afrin’e de müdahale edeceği ve Fırat Kalkanı Harekâtını Batı’ya doğru genişletmiş olacağı, PYD/YPG terör örgütünün de Akdeniz’e erişme hayalini bitireceği uzun zamandır konuşuluyordu. Bu noktada Türkiye’nin üst düzey hazırlık halinde olduğu, Afrin’e müdahale olasılığının daha da arttığı belirtiliyor. ABD’nin Afrin’e müdahale sonrası nasıl bir tepki vereceği merakla beklenirken, ABD öncülüğündeki DAEŞ karşıtı koalisyonun sözcüsü Albay Ryan Dillon, bir basın toplantısında ABD’nin Türkiye’ye karşı YPG’yi doğrudan değil ama dolaylı olarak çatışmalarda destekleyebileceğini ima eden açıklamalarda bulundu.

Erdoğan ile Putin arasındaki görüşmenin diğer önemli bir maddesi de ekonomi üzerineydi. İki lider arasındaki diplomasi trafiğinin ekonomiye de olumlu yansıdığı reddedilemeyecek bir gerçek. Türkiye ve Rusya arasındaki ticaret hacmi 2016’nın ilk 9 ayında 12,4 milyar dolarken, bu yılın ilk 9 ayında ise 15,7 milyar dolar olarak gerçekleşti. Artış ise %26,5 oldu. İki ülke 100 milyar dolar ticaret hacmine ulaşmayı da hedefliyor. Rusya Türk yatırımcılar için büyük bir öneme sahip. Öyle ki Rusya’daki Türk firmalarının toplam yatırım miktarı yaklaşık 10 milyar doları buluyor. Türkiye’deki Rus yatırımların toplam değeri ise 10 milyar dolardan da fazla. Yine Rusya Türk müteahhitlik firmalarının en fazla proje yürüttüğü ülke konumunda. Türk müteahhitler Rusya’da 1910 projeyi yönetirken, bu projelerin değeri 65 milyar doları geçiyor.

Uçak düşürme krizinden önce iki ülke arasında uygulanan bir vize muafiyeti söz konusuydu. Erdoğan bu konuyu da Putin’e iletirken, vize muafiyet rejiminin yeniden oluşturulması gerektiği de vurgulandı. Bu yılın ilk 9 ayında 4 milyonu aşkın Rus turistin Türkiye’ye gelmesi önemli bir oran olsa da bunun daha da arttırılmak istendiği aktarıldı. Ayrıca 2019 yılında Türkiye ve Rusya’da karşılıklı olarak “Kültür ve Turizm Yılı” düzenlemesinin değerlendirmeleri yapıldı. Son olarak ise tarım ürünleri konusundaki tüm engellerin kaldırılması gerektiği tekrardan söylendi.

İki lider arasındaki en önemli görüşmelerden bir diğeri de enerji başlığında oldu. Türk Akımı projesinin inşası ele alınırken, Akkuyu Nükleer Santrali’ne giden süreç de değerlendirildi. Önümüzdeki haftalarda gerçekleşecek temel atma törenine Erdoğan, Putin’i de davet etti. Putin ise görüşmelerde ve basın toplantısında ısrarla Rusya, Türkiye ve İran arasındaki işbirliğine vurgu yaparken, bu işbirliğinin Suriye’de yaşanan şiddet olaylarının azalmasına katkı sağladığını ve siyasi çözüm için de etki edeceğini dile getirdi. Putin ayrıca Türkiye ile Rusya’nın enerji konusunda Türk Akım doğalgaz boru hattı projesi ve Akkuyu Nükleer Güç Santralinde ki işbirliğine değindi ve ROSATAM şirketinin başlayacağı inşaatla birlikte ilk ünitenin 2023 yılında devreye girmesinin planlandığını söyledi.

Erdoğan ile Putin’in görüştüğü bir diğer önemli konu ise ortak askeri yatırımlar ve girişimler oldu. Bu noktada Türkiye’nin Rusya’dan S-400 alımı yaptığı Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli tarafından daha önce ifade edilmişti. Bunun maliyetinin yaklaşık 2 milyar dolar civarında olacağı kamuoyuna da yansımıştı. İki lider Soçi’deki görüşmede S-400 füze savunma sistemlerinin teslimatı, ortak üretimi ve modernizasyonu gibi konuları da görüştü. Erdoğan savunma sanayine yönelik atılacak ortak adımların çok önemsendiğinin de altını ısrarla çizdi.

Türk-Rus ilişkilerinin “uçak krizi” öncesinde de çok iyi seyrettiği dile getiriliyordu. Ancak yakın dönemdeki yoğun gelişmeler artık bu ilişkinin ciddi bir ittifaka evrildiğine yorumlanıyor. Türkiye’nin Batı ile ittifakının tamamen sona erdiğini söyleyen uzmanlar da var. Türkiye’nin Atlantik ile dönemsel olarak büyük bir anlaşmazlık yaşadığı doğru. ABD ve AB’nin Türkiye’de darbe girişimi gerçekleştiren FETÖ’ye yönelik korumacı tavrı, yine ABD’nin Suriye’de PYD/YPG terör örgütlerine olan silah desteği, AB’nin Suriye’li mülteciler konusunda Türkiye’ye gerekli desteği vermemesi Türkiye’nin ABD ve AB ile ilişkilerine siyasi manada büyük bir darbe indirdi. Nasıl devam edeceğine dair bir öngörüde bulunmak da oldukça zor.

ABD hem FETÖ lideri Fethullah Gülen’i Türkiye’ye iade etmemekte hem de PKK terör örgütünün Suriye kolu olan PYD/YPG’ye silah ve taktiksel destek vermekte ısrar ediyor. Yine ABD arka plandan Irak’ta bir Kürt devletinin kurulmasını İsrail ile birlikte desteklemeye de devam ediyor. Türkiye’nin mevcut kırmızı çizgileri ABD ile bu hususlarda uzlaşmasını pek de mümkün kılmıyor. Çünkü Türkiye hem FETÖ hem de PKK ile mücadeleyi beka sorunu olarak görüyor. Türk-Rus ilişkileri ABD ile tıkanan bu diyalog ortamında özellikle Türkiye için en önemli alternatif olarak karşımıza çıkıyor.

Türk-Rus ilişkilerinin en önemli ayakları ekonomi, enerji ve askeri konular üzerine geliştiriliyor. Türkiye Atlantik kaynaklı ekonomik hamlelere karşı Asya-Pasifik bloğunda özelikle Rus ve Çin yatırımları ve ticareti ile kendisine alternatif oluşturdu. Türkiye ekonomi ve enerji politikalarının yanında bağımsız askeri politikalarda izlemek istiyor. Rusya’dan gerçekleştirilmek istenen S-400 alımları bu istekle alakalı görünüyor. Ancak Türkiye aynı zamanda Atlantik bloğu ile yaşanan siyasi krizlerin ekonomik ve askeri ilişkilere de yansımasını istemiyor. Bu bağlamda Ankara siyasi krizler ile ekonomik ilişkilerin farklı seyretmesi gerektiğini ısrarla vurguluyor. Ayrıca askeri bağlamda Türkiye Rusya’dan S-400 alımına imza atarken, diğer bir yandan Fransa ve İtalya ile de ortak hava savunma sistemi geliştirilmesi için de anlaşmaya vardı. Türkiye böylelikle Batı’ya bir anlamda güven mesajı da vermeye de çalışıyor.

Orta Doğu’da Türkiye dış politikasında değişime gittikten sonra Suriye ve Irak’ın toprak bütünlüğüne vurgu yapmaya başladı. Bu bağlamda Suriye’de siyasi çözüme destek verirken, PYD/YPG’nin devletleşmesine ve DAEŞ’in terör etkisini arttırmasına engel olmaya çalıştı. Irak’ta da yine Mesut Barzani önderliğinde Irak Kürt Bölgesel Yönetiminin bağımsızlık referandumuna karşı çıktı. Rusya’da iki ülke ile ilgili benzer politikaları yürütüyor. Ayrıca Ruslar Kürtler üzerindeki etkisini arttırarak ABD’nin gücünü bu anlamda kırmaya çalışıyor.

Türk-Rus politikaları genel manada uyumlu olsa da PYD politikası ekseninde uzlaşma sağlaması neredeyse zor. Türkiye büyük oranda PYD’ye bölgede taviz verilmesine karşı çıkıyor. Bu noktada iki ülkenin daha derin konuları konuşup, güçlü kararlara bölgede imza atmaları gerekebilir. ABD’nin Suriye ve Irak politikası Kürt devletinin bağımsızlığından ya da özerk bir bölge oluşturmasından geçiyor. Bu politika özellikle Türkiye’nin beka sorununa karşılık geliyor. Türkiye’nin Rusya ile sıkı bir pazarlık yapıp bölgedeki yerli PYD dışındaki Kürtlerle iletişimi artırıp ABD’nin elindeki Kürt kartını alması gerekiyor.

Son gelişmelere bakılacak olursa, ABD-PYD/YPG ve DAEŞ ortaklığının da sağlandığı, buna istinaden de Rakka’dan DAEŞ militanlarının ABD askerleriyle PYD/YPG teröristlerinin gözetiminde şehri terk ettiği görüldü. Rakka büyük oranda PYD/YPG’ye teslim edilmeye başlandı. ABD sürecin en başında DAEŞ ile mücadele edileceğini ve PYD/YPG’ye bu nedenle silah ve taktiksel destek verildiğini açıklamıştı. Gelinen süreçte ABD’nin bu tezinin de samimi olmadığı ortaya çıktı. ABD açıkça bölgede Kürt özerk bölgesinin oluşumu için imkânlarını zorluyor. Bu süreç karşısında Moskova, Ankara, Şam ve hatta Tahran yönetimi ABD ve PYD/YPG’ye karşı siyasal diyalog ve çözüm sürecinde ortak hareket etmeye mecbur kalacak gibi duruyor. Esad’ın da Türkiye ile doğrudan temas kurmak istediği belirtiliyor. Türkiye’nin en temel endişesi ABD ile Rusya’nın Cenevre sürecine göre çözümü dayatması. Bu durumda Ankara, Tahran ve Şam yönetimleri kararı kabule de zorlanabilir.

Türk-Rus ilişkilerinin güven endeksine oturması Türkiye’yi ilgilendiren bazı sorunların ortak çözümüne imza atılmasına imkân sağlayabilir. Orta Doğu ekseninde bunu değerlendirecek olursak ilk önemli gelişme Astana sürecine Rusya’nın Mısır’ı da dâhil etmesidir. Darbe sonrası Türkiye ile Mısır ilişkilerinin bıçak gibi kesildiği aşikâr. Astana süreci iki ülke arasındaki diyalogların başlamasına neden olabilir. Türkiye’nin bu konuda nasıl bir yol izleyeceği de bilinmiyor. Türkiye özelikle Muhammed Mursi’nin Cumhurbaşkanlığı döneminde hem Mısır ile hem de Müslüman Kardeşler ile Orta Doğu’da yakın ilişki içerisindeydi. Ancak bu ilişkiler özellikle darbe sonrasında reel anlamda zarar gördü. Sisi’nin Mısır’da otoritesini sağladığı da bilinen diğer bir gerçek. Bu noktada Türkiye, Müslüman Kardeşler politikasını gözden geçirecek mi göreceğiz.

Türkiye’yi de ilgilendiren diğer bir sorun Dağlık Karabağ sorunudur. 1991 yılında Ermenistan tarafından işgal edilen bir Azerbaycan toprağı olan Karabağ, o yıllardan beri bölgenin en önemli sorunlarının başında geliyor. Rusya’nın Ermenistan üzerindeki hamiliği çözümün önündeki en büyük engellerden biriydi. Türk-Rus ilişkilerinin gelişme evresinde bu sorun da garantör ülkeler olarak çözüme kavuşturulabilir. Ardından Azerbaycan’da Türkiye ile birlikte Avrasya entegrasyon projelerine dahil edilebilir.

Son olarak Türk-Rus ilişkilerinin gelişme sahası sadece Orta Doğu ile de sınırlı kalmıyor. İlişkilerin entegrasyon projelerinin yoğun gelişim sahası Avrasya olarak görülüyor. Asya-Pasifik olarak da adlandırabileceğimiz bölgede Türkiye ve Rusya, Çin ile birlikte ortak projelerde yer alıyor. Kuşak ve Yol Projesi bunların başında geliyor. Ayrıca Türkiye sıklıkla Rusya, Kazakistan ve Çin’e Şanghay İşbirliği Örgütü’ne girmek için üyelik baskısı da yapıyor. Türkiye’nin Avrasya entegrasyonuna ve Rusya’ya olan bu ilgisi özellikle Rus kamuoyunda NATO ile ilişkilerindeki kırılmanın daha fazla ön plana çıktığı şeklinde yorumlanıyor. Avrupa kamuoyu ise Türkiye’nin AB ve ABD’den gün geçtikçe daha fazla uzaklaştığını Rusya ve Avrasya’ya yakınlaştığını dile getiriyor.

Türkiye’nin Avrasya politikasının Atlantik’den temelli kopuşu hedeflediğini söylemek neredeyse imkânsız. Bu konu ısrarla Ankara tarafından da reddediliyor. Türkiye Avrasya politikasını çok boyutlu diplomasi stratejisi içinde büyük oranda alternatif siyasi, askeri ve ekonomik şartlarını geliştirmek adına sürdürüyor. Avrasya entegrasyon projelerine dahil olup, siyasi, askeri ve ekonomik fırsatların elde dilmesi Türkiye için oldukça cazip geliyor. Bu noktada Türkiye, Atlantik ile gerilen ilişkileri ekseninde Avrasya’ya daha çok akılcı politikalarla yaklaşıyor. Avrasya stratejisi içinde Rusya ile ilişkiler ise Türkiye için oldukça zorunlu bir ittifak olarak görünüyor. ABD ile birlikte bölgesel sorunların çözümünde ortak hareket etme zemini bulunmayan Türkiye, Rusya ile bu imkânı değerlendirmeye uğraş veriyor. Bölgesel sorunların Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda çözülüp çözülmemesi Türk-Rus ilişkilerinin istikrar ve devamlılığını da büyük oranda test edecek. Bunu da zaman gösterecek.

Kaynak: 16.11.2017

Yayın Tarihi: http://www.rusen.org/soci-zirvesi-ekseninde-turkiye-rusya-iliskileri/

Medeniyetler Çatışması: Sahne 2017

Yıllar yıllar önce Amerikalı bir siyaset bilimci olan Samuel Huntington 1993 yılında “Foreign Affairs” dergisinde “Medeniyetler Çatışması mı?” adlı bir makale kaleme aldı. 1996 yılında ise bu makalesini kitaplaştırdı. Huntington eserinde küresel siyaset ile düzenin artık devletler tarafından değil, “insan toplumlarının en üst düzeyde meydana getirdikleri kültürel gruplar” olan “medeniyetlerin” birbirleri arasındaki güç mücadelesi ile şekilleneceğini bir tez olarak öne sürmüştü. Huntington’ın bir diğer önemli iddiası ise; özellikle Çin’in liderliğindeki bir Konfüçyüs medeniyeti ile İslam medeniyetinin oluşturacağı bir ittifakın Batı medeniyetine karşı büyük bir tehdit oluşturacağıdır.

Yazar, iki medeniyetin arasında coğrafi kesişim noktalarında bulunan Rusya, Türkiye ve Meksika gibi ülkeleri ise “bölünük ülkeler” şeklinde adlandırmış, medeniyet çatışmasını en çok bu devletlerin etkileyeceğini ve seyrini değiştirebileceğini ileri sürmüştü. Huntington Türkiye’yi tam anlamıyla ne Batı ne de Doğu kültürüne ait bir toplum olarak sınıflandırmıştır. İslam ve Hıristiyan medeniyetini de değerlendiren yazar, İslam medeniyetinin yeniden yükseleceğini belirtmiştir.  

Huntington’a göre özellikle Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan uluslararası kriz ve savaşlar devletlerden ziyade medeniyetlerden kaynaklanacaktır. Yazar haklımıdır bilinmez ama tam da dediği gibi de olma seyrindedir. ABD ve Sovyetler Birliği, yani NATO ve Varşova Paktı arasında geçen mücadele döneminin sona ermesi, ABD ve Batı’nın düşman algılamalarında da değişikliğe gitmesine sebep olmuştur. Özellikle 11 Eylül saldırısı ile “Radikal İslam” hedefe konulmuştur.

Bosna Savaşı, ABD’nin ve Batı’nın Afganistan ve Irak müdahaleleri, İran’a yönelik ambargolar, Mısır’da Sisi’nin Mursi’ye yönelik askeri darbesi, Suriye ve mülteci krizi, DAEŞ terör örgütünün eylemleri, Katar krizi, Suudi Arabistan’da “Ilımlı İslam” adı altındaki operasyonlar ve bu olaylar ile bu olaylardaki ABD ile Batı medeniyetinin tavrı, İslam medeniyetine karşı örtülü bir savaş ilanının adımları olmuştur. Bu adımlara ise “Yeni Dünya Nizamı” adı verilmiştir.

Samuel Huntington’ın bir kültüre ait olmasına rağmen başka bir medeniyete geçiş yapmak isteyen bir kararsız ülke olarak tanımladığı Türkiye, Batı ve İslam medeniyeti arasındaki ciddi güç karmaşasında büyük bir bunalım yaşıyor. Bunun yanında Rusya ve Çin’in başını çektiği Asya-Pasifik bloğunun da Türkiye’nin ikilemlerinin bir parçası olduğunu söylemek mümkün.

ABD’nin de içinde yer aldığı Batı medeniyeti sadece İslam medeniyeti ile değil, diğer bir yandan Rusya ve Çin’in liderliğindeki Asya-Pasifik bloğuyla da küresel siyaset içerisinde mücadele ediyor. ABD’nin liderliğindeki Batı medeniyetinin küresel nizamı Çin tarafından Soğuk Savaş sonrasında ilk defa ciddi bir sorgulama geçiriyor. Çin “Kuşak ve Yol Projesinin” yanı sıra son Çin Komünist Partisinin kongresinde ortaya koyduğu vizyonuyla açıkça küresel nizama bir uyarı ve alternatif sundu. Çin bu hamleleriyle hem bölgesinde ve dış politikasında jeo-ekonomik ve jeo-stratejik pozisyonunu sağlamlaştırdığı gibi, hem de Batı menşeili entegrasyon projelerine karşı da “kazan-kazan” anlayışına dayalı makul derecede kabul edilebilir bir model ve vizyon önerdi.

Şüphe yok ki Çin, bu projeleriyle sadece Asya’da bölgesel hegemonyasını kanıtlamış bir devlet olmayı hedeflemiyor, ABD karşısında eşit temelli bir süper güç ve alternatif olabileceğini de kanıtlamaya çalışıyor. Çin’in bu vizyonunun hem bölgesel hem de küresel ölçekte kabullenilmeye başlandığını projeye 69 devletin ortak olmasından da anlayabiliyoruz. Bu hamlesiyle Çin bölgesinin dışında Orta Asya, Güney Doğu Asya, Orta Doğu ve Afrika’da stratejik ortaklar oluşturuyor.

ABD Başkanı Donald Trump, 5 Kasım’da Uzak Doğu seferine çıktı. Japonya, Çin, Güney Kore, Vietnam ve Filipinler ziyaretlerinde bulunacak. Trump’ın bu hamlesi, ABD’nin yeni bir Asya stratejisi ve hamleleri ortaya koyacağının göstergesi olabilir. ABD uzun bir zamandır özellikle bölgede geliştirdiği ittifaklar ve Güney Çin Denizindeki askeri varlığıyla Çin tehdidine yönelik adım atma gayretindeydi. Trump’ın bu ziyaretinin ana amacının da Çin’in yükselişini çevrelemek ve kontrol altına almak ayrıca Kuzey Kore tehdidini de ortadan kaldırmak olduğu düşünülüyor. ABD Çin tehdidine karşı bölgedeki politikasını Asya-Pasifik olarak değil Hint-Pasifik olarak temellendirmeyi planlıyor. Çin’e karşı Güney Kore, Vietnam ve Filipinler gibi devletlerin yanı sıra Hindistan, Japonya ve Avustralya ile de ittifakını güçlendirmeyi hedefliyor.

Türkiye’nin bir süredir Batı medeniyeti ile ciddi bir kriz yaşadığı ortada. Yine İslam medeniyeti içerisindeki krizlerde de Türkiye arabulucu rolü ve başta Katar olmak üzere bölgesel ittifaklarla denge kurmaya çalışıyor. Türkiye’nin Asya-Pasifik bloğuyla bir süredir yakınlaşmasının ana sebebi hem bu krizler içerisinde çok boyutlu dış politikasını geliştirerek kendine küresel nizam da ittifaklar aramak olduğu gibi hem de krizlerle birlikte azalan sermaye akışını ve yabancı yatırımcıları kendi lehine çevirme gayretidir.

Türkiye Asya-Pasifik bloğunun ve özellikle Çin’in politik, askeri, ekonomik ve kültürel yükselişinin farkında. Bu yükselişi lehine çevirmeye yönelik önemli hamleler de yapıyor. Şanghay İşbirliği Örgütüne üye olma girişimleri ve “Kuşak ve Yol Projesine” ortak olunması en temel hamleler olarak ön plana çıkıyor. Geçtiğimiz günlerde açılan Bakü-Tiflis-Kars Demiryolu “Kuşak ve Yol Projesinin” yani demir ipek yolunun orta kuşağını tamamlaması açısından mühimdi. Yine Türkiye, Edirne’den Kars’a yüksek hızlı bir tren yapılması için de 30 milyar dolarlık bir projeyi hedefliyor. Şüphe yok ki Marmaray, 3. Köprü ve de 3 Katlı İstanbul Tüneli gibi projeler bu küresel bilinçle yapılan projelerdi.

Batı medeniyeti ile Asya-Pasifik bloğu arasındaki “medeniyetler çatışmasında” İslam medeniyetinin ve Türkiye’nin seçimleri gelecek adına büyük önem taşıyor. Hem Batı hem de Asya-Pasifik bloğu da bunun farkında. ABD ve Batı, Mısır ile Suudi Arabistan’daki hamleleriyle İslam medeniyetinde bu güçleri yanlarına çekmeyi de hedefliyor, İran’ı çevrelemeye çalıştığı gibi Türkiye’ye karşı da örtülü bir operasyon yapıyor. Asya-Pasifik bloğu ise Pakistan, İran ve Türkiye’yi bu eksende entegrasyon projelerine dahil etmeyi hedefliyor.

Türkiye, Huntington’un da belirttiği gibi medeniyetler çatışması içerisinde iki medeniyete de dâhil olmayı hedefleyen şu an için kararını bir taraftan yana olarak seçmeyen “kararsız bir ülke” hala. Cepheler netleşirken Türkiye mevcut politikasını sürdürmekte de kararlı. Türkiye iç politikada hem terör örgütleriyle mücadele edip, hem de ekonomik, siyasi, askeri, bilimsel ve teknik, kültürel gelişimini sürdürmeye çalışıyor. Dış politikada ise Batı, İslam ve Asya-Pasifik bloğu arasındaki güç mücadelesinde bölgesel ve küresel bir güç olarak hem yerini sağlamlaştırmaya çalışıyor hem de bu kutuplardaki ittifaklarını geliştirmeye çalışıyor. Görünen o ki cepheler arasındaki mücadele derinleşirken, Türkiye kararına yönelik yeni sorgulamalarla karşılaşmaya da devam edecek.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 10.11.2017

Kaynak: https://www.sirhaber.com/medeniyetler-catismasi-sahne-2017

İç Politika Dış Politikayı Etkiler “Out”, Dış Politika Ekonomiyi Etkiler “In”

Türkiye ekonomi de ve dış politika da çok yoğun bir periyodu daha geride bıraktı. Bu periyot da; İstanbul’da Gelişen Sekiz Ülke (D8) Zirvesi düzenlendi, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan Ankara’da Özbekistan Cumhurbaşkanı Şavkat Mirziyoyev’i misafir etti. Ardından Erdoğan Bakü’de “Bakü-Tiflis-Kars Demiryolu” projesinin ilk seferinin açılışını yaptı ve son olarak ise yerli ve milli otomobilin en önemli adımlarından biri olarak taşın altına elini koyan beş babayiğit bir araya geldi. Okunurken yorulacak bu gelişmelerin her birinde temel aktör Erdoğan. Yorulmadan temposuna devam ediyor.

Türkiye; FETÖ, PKK, DAEŞ ve DHKP-C gibi terör örgütlerinin saldırılarından ciddi maddi ve manevi kayıplar yaşasa da, siyasi ve ekonomik hamlelerle bunu aşmaya çalışıyor. Şüphe yok ki döviz artışında ve cari açıkta yaşadığımız sorunlar sadece siyasi ve ekonomik politikaların bir sonucu değil. Türkiye terör örgütleri üzerinden bertaraf etmeye çalıştığı saldırılarla bu sefer de ekonomi üzerinden mücadele etmeye çalışıyor. Hem iç politika da hem de dış politika da atılan adımlar ekonomi üzerinden şekillendiriliyor. Çok klasik bir söz vardır; Dış politika iç politikayı etkilediği gibi, iç politika da dış politikayı etkiler derler. Artık Türkiye için bu sözde yeni bir pencere açıldığını görüyoruz. O da dış politika ekonomiyi etkilerdir.

Gezi olayları, PKK ve DHKP-C terörü, FETÖ’ nün 17-25 Aralık ve 15 Temmuz darbe girişimleri, Suriye ve mülteci krizi, PYD-YPG’ye silah verilmesi ve Türkiye’nin bu krizlerle mücadelesinde yeterli desteği alamaması Türkiye’nin Batı ve Atlantik bloğuyla yani ABD ile arasındaki ilişkilerde büyük kopukluklara yol açtı. Belki de tarihin en kötü dönemi yaşanıyor da denebilir. Türkiye’nin bu süreçte daha çok Avrasya politikasını geliştirmeye yöneldiği de açıkça görülebilir ve söylenebilir. Bu periyot da Erdoğan; Rusya, Çin, Hindistan, Kazakistan, Pakistan, İran, Azerbaycan, Ukrayna, Özbekistan, Sırbistan gibi ziyaretler yaparken; Rusya, Kazakistan, İran, Azerbaycan, Ukrayna, Özbekistan ve D-8 liderlerini de misafir etti. Karşılıklı yapılan bu ziyaretler hem politik bir manevrayı ifade ettiği gibi ekonomik bir manevrayı da ifade ediyor. Türkiye Batı ve Atlantik bloğuyla özellikle ABD ile yaşadığı siyasi krizlerin ekonomisine vereceği zararı minimuma indirmeye çalışıyor.

Türkiye AB ülkelerine 2015 yılında toplamda 57 milyar Euro ihracat yaparken bu oran geçen sene yaklaşık 62 milyar euro’ya yükseldi. İthalat ise 2015 yılında 70 milyar euro iken, geçen sene 79 milyar euro’ya yükseldi. Bu anlamda dış ticaret hacminin yükseldiğini görüyoruz. Türkiye’nin ABD ile ihracat ve ithalatın da ise özellikle 2011’den beri dalgalanmalar olduğunu görüyoruz. 2011 yılında ABD’ye ihracat 4.5 milyar dolar iken, 2016’da 6.6 milyar dolara yükselmiştir. İthalat ise düşüşte olup, 2011 yılında 16 milyar dolardan geçtiğimiz yıl 10 milyar dolara gerilemiştir. ABD ile dış ticaret hacmimiz 2011 den geçtiğimiz yıla 20 milyar dolardan 17 milyar dolara kadar düşmüştür. Döviz kurunun da 2011 yılından sonra hızla arttığını görüyoruz. 2011 yılında 1 ABD doları 1.6 lirayken, 2013 yılında 1.9’a, 2015’te 2.7’ye, 2017 yılında ise 3.6’ya kadar yükselmiştir. Açıkça Türkiye döviz üzerinden bir mücadele ile de karşı karşıyadır. AB ve ABD ile yaşanan siyasi krizleri ve bu bloklarla olan ekonomik ilişkilerimizi düşündüğümüzde çok akılcı hareket etmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye’nin 2016 yılı toplam ihracatı 142 milyar dolarken bunun yarısından fazlası yani yaklaşık 79 milyar doları AB ve ABD bloğuna yapılmıştır. Eğer Avrasya politikasını kurumsal olarak Şanghay İşbirliği Örgütü ve bu örgütün dinamoları Rusya, Çin gibi ülkelere indirgersek örgütle dış ticaret hacmin 2014 yılında sadece 85 milyar dolar olduğunu görüyoruz. Türkiye’nin örgüte üye ülkelere ihracatı ise 2014’de 16 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. Bunun aslan payı ise Rusya’ya 5.9, İran’a 3.8 ve Çin’e 2.8 milyar dolar şeklindedir. 2015 yılına gelindiğinde örgüte ihracatımız 8 milyar dolara düşmüştür. Bunda özellikle Rusya ile yaşanan uçak krizi ve ardından ilişkilerin durağan hale gelmesi oldukça etkilidir. Ancak geçtiğimiz yıl ve bu yıl yaşanan gelişmelerle Rusya ile ticaret hacmimizin yükselişe geçtiğini görüyoruz. 2014’te 31 milyar dolar hacim, 2015’de 23’e, 16’da 15 milyar dolara gerilemişken 2017 yılı ilk 6 ayında ise 11 milyar dolar oldu. Türk müteahhitler Rusya’da 5 milyar dolardan fazla projeler yürütürken, Türkiye Rus turistlerden yılda ortalama 2 milyar dolardan da fazla gelir elde ediyor. Bavul ticareti de benzer oranlarda gerçekleşiyor. Türkiye’nin dış politika da Rusya ile ilişkilerini iyileştirmesi ekonomik ilişkilerine de olumlu yansıdığını görüyoruz.

Türkiye ile Çin arasında da 2016 yılında 28 milyar dolarlık bir dış ticaret hacmi mevcut. Ancak Türkiye’nin Çin’e karşı büyük bir açık verdiğini görüyoruz. Türkiye’nin 23 milyardan fa fazla açığı var. Ancak burada da olumlu adımların Çin ile ortaklaşa girilen “Bir Kuşak Bir Yol” projesi ile uzun vadede çözüleceği anlaşılıyor. Bunun ilk belirtilerinden biri de bu projenin önemli ayaklarından olan “Bakü-Tiflis-Kars Demiryolu” projesinin ilk seferinin açılışının yapılması oldu. Avrupa ile Asya arasındaki demiryolu süresini 15 güne indirecek projeyle yılda 1 milyon yolcu ve 6.5 milyon ton yük taşınabilecek, ayrıca proje ile Avrupa-Çin arasındaki taşımacılık yolu 7 bin km kısalıyor. Türkiye bu yolun en önemli güzergâhlarından birisi. Projenin Türkiye’ye kazancının yıllık 1 milyar doları aşması bekleniyor. Özbekistan lideri Mirziyoyev’in ziyaretinden de 3.5 milyar dolarında 35 proje sonucu çıktı. Azerbaycan ile yapılan ikili görüşmelerden ise kardeş ülkenin Türkiye’deki yatırımlarının 17 milyar dolardan 20 milyar dolara çıkması ve dış ticaret hacminin ise en geç 2020 yılında 15 milyar doları yakalaması hedefleri çıktı.  

Türkiye’nin dış politikada özelikle FETÖ’nün 15 Temmuz’daki darbe girişimi sonrasında büyük oranda Avrasya eksenli bir politikaya ağırlık verdiği yapılan ziyaretler ve projelerle de anlaşılmaktadır. Ancak bunun ekonomiye yansımasının kısa ve orta vadede büyük ve olumlu sonuçlar vereceğini söylemek şu an için gerçekçi görünmemektedir. Özellikle Şanghay ülkeleri olan Rusya, Çin ve Hindistan’ın büyük ekonomilere sahip olduğu reddedilemez olsa da Türkiye’nin bu ülkelerle ihracat ve yatırımlar ekseninde pozitif sonuçlu ilişkileri henüz tam anlamıyla inşa edemediği görülmektedir. Buna rağmen ciddi siyasi krizler yaşadığımız AB’ye ihracatımızın arttığı, ABD’ye karşı ise cari açığımızın azaldığı görülmektedir. Ancak dolarda döviz kurunun ise 2011 yılının 2 katına çıktığı da ortadadır. Bu bağlamda Türkiye dolar operasyonuyla da karşı karşıya bırakılmıştır.

Şanghay ülkeleriyle de ekonomik ilişkilerimizin geliştiği ve uzun vadede büyük ve olumlu sonuçlar vereceği yadsınamaz bir gerçek olsa da, kısa ve orta vadede Batı ve Atlantik bloğuyla ekonomik ilişkilerimize son derece dikkat edilmesi de gerekmektedir. Sözün özü Türkiye sadece terörle ve bölgesel sorunlarla da mücadele etmiyor, ekonomisine dün olduğundan daha fazla dikkat etmesi de gerekiyor. Eskiden Türkiye için iç politikanın dış politikayı, dış politikanın da iç politikamızı net bir şekilde etkilediği söylenebilirdi ama artık dış politikamız ekonomimizi de doğrudan ve sertçe etkiliyor. Trend artık bu; İç Politika Dış Politikayı Etkiler “Out”, Dış Politika Ekonomiyi Etkiler “In.”

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 03.11.2017

Kaynak: https://www.sirhaber.com/ic-politika-dis-politikayi-etkiler-out-dis-politika-ekonomiyi-etkiler-in

Türkiye’nin Avrasya Politikasında Yeni Ortak Özbekistan

Özbekistan-Türkiye İşbirliği kaldığı yerden güçlü biçimde devam ediyor

Özbekistan’dan Türkiye’ye 20 yıl sonra ilk kez bir ziyaret gerçekleştirildi. Özbekistan Cumhurbaşkanı Şavkat Mirziyoyev, 20 yıl aradan sonra Türkiye’yi cumhurbaşkanı düzeyinde ziyaret eden ilk Özbek lider oldu. Ziyaret de Ankara’da 22, İstanbul’da 4 olmak üzere 22 de anlaşma imzalandı. Selefi İslam Kerimov, Özbekistan’da göreve geldiği 1990’dan, ölümü 2016’ya kadar Türkiye’yi hiç ziyaret etmemiş, Türkiye ile ilişkileri de genel olarak soğuk geçmişti.

Özbekistan Cumhurbaşkanı Şavkat Mirziyoyev ile Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan arasında ekonomiden savunma sanayine, sağlıktan tarıma, eğitimden kültüre birçok alanda işbirliği imkânları değerlendirildi. Özbekistan’ın potansiyelini göz önüne aldığımızda iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesinin iki ülkeye de katkı sunacağı yadsınamaz. Türk Cumhuriyetlerinden biri olarak Özbekistan, Orta Asya yani Türkistan’da 31.5 milyon nüfusu ile ön plana çıkıyor. Yer altı ve yer üstü kaynakları açısından da oldukça zengin ve stratejik bir ülke konumunda. Öyle ki, dünyanın en büyük yedinci doğalgaz, dördüncü uranyum, altıncı pamuk üreticisi ve ikinci büyük pamuk ihracatçısıdır.

Özbekistan ile ticari işbirliği adımları atıldı

Türkiye’nin dış ticaretteki diğer partnerleriyle düşünüldüğünde Özbekistan ile ticari hacmi yeterli olmasa da 2016 yılında 1,2 milyar dolar civarında gerçekleşti. Gerçi bu oranı 1992’den 2002’ye, 2002’den de günümüze oranla değerlendirdiğimizde önemli bir oran olduğunu da söylemek gerekir. Örneğin; Türkiye ile Özbekistan arasındaki ticaret hacmi 1992’de 75 milyon dolarken, 2000’li yılların başında yaklaşık 200 milyon dolara yükselmiştir.

İki liderin görüşmelerinde Türkiye, Özbekistan’ın özellikle alt ve üst yapı yatırımlarına istinaden müteahhitlik sektörünü ön plana sürdü. Yine özellikle iki ülke arasında kültür ve turizm sektörleri arasındaki ilişkinin geliştirilmesi de amaçlanıyor. Başkent Semerkant ve Buhara’nın tarihimiz için önemi bunda ana rol oynuyor. Bu amaçla THY de 16 Mart tarihinden itibaren Semerkant’a tarifeli seferlerini başlatacak. Ayrıca Türkiye başta kayak turizmine yönelik olmak üzere birçok müteahhitlik projesini de hayata geçirecek. En önemli gelişmelerden bir diğeri ise iki ülke arasında İmam Buhari ve İmam Maturidi Enstitüsü gibi konularda ittifak yapılacak olmasıdır.

Özbek liderin bu ziyareti ekonomik ilişkiler açısından daha büyük önem taşıyor. Öyle ki, Türk-Özbek İş Forumu, iki ülke arasındaki ticaret hacminin artması açısından da bir dönüm noktası niteliğinde. Geçen yıl ticaret hacmi 1.2 milyar dolar iken, İş Forumunda 3.5 milyar tutarında 35 proje imzalanacak. Ayrıca Türk iş adamları için 1 senelik müteaddit girişli vizeler 3 gün içinde yine Türk turistler için vizeler ise 1 ay süreyle verilecek.

Özbekistan-Türkiye işbirliği Avrasya’ya etki edecek

Özbek liderin bu ziyaretini ve Türkiye ile Özbekistan arasındaki ilişkileri daha geniş çerçevede makro düzeyde de ele almak gerekir. İlk olarak şunu söylemek gerekir ki, iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesinde Türkiye’nin Avrasya politikası başta Rusya olmak üzere Kazakistan ve Çin ile ilişkilerinin seyri de oldukça önemlidir. 24 Kasım 2015 tarihinde Rus uçağının düşürülmesiyle kopma seviyesine gelen Türkiye – Rusya ilişkileri; olayın deşifre edilmesi ve ABD’nin ev sahipliği yaptığı Fethullah Gülen’in liderliğini yaptığı FETÖ’nün 15 Temmuz darbe ve işgal girişimi sonrası tekrardan düzeldi ve hatta bazı görüşlere göre 2015 yılı öncesinden de daha iyi bir seviyeye geldi.

FETÖ’nün Özbekistan-Türkiye işbirliğine vurduğu darbe tamir ediliyor

FETÖ kaynaklı 17-25 Aralık ve 15 Temmuz süreçleri, Suriye’de yaşanan olaylar ve PKK terör örgütünün Suriye kolu PYD-YPG’ye silah dağıtılması Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler de büyük krizlere yol açtı. Yine Batı’nın Suriye’li Mülteciler konusunda Türkiye’ye söz verdiği yeterli desteği sunmaması, FETÖ ve PKK militanlarını koruması, AB’nin Türkiye’nin üyeliği konusunda ayak diretmesi Türkiye ile Batı arasında ki ilişkilerde de derin uçurumlara sebep oldu. Uluslararası ilişkilerdeki bu tıkanmışlığı Türkiye çok boyutlu diplomasi ile aşmayı denedi ve Avrasya politikasını geliştirmeye odaklandı.

Türkiye’nin başta Rusya ile ilişkilerinin gelişimi ve Şanghay İşbirliği Örgütü’ne yönelik ilgisi bu eksende güçlendi. Örgütün diyalog ortağı olan Türkiye üyelik başvurusunu da yaptı ve ısrarcı oldu. Yine Örgütün Enerji Kulübü Başkanlığını üstlendi. Çin’in İpekyolu Projesinin ortaklarından oldu. Rusya ile başta S-400 füzeleri olmak üzere birçok konu ve projede stratejik ortak konumuna geldi. Yine Astana süreciyle Rusya ve İran ile Suriye sorununa yönelik önemli bir ortaklık başlatıldı

Türkiye, Avrasya’ya daha fazla ilgi gösteriyor

Türkiye’nin Avrasya politikasının 90’lara nazaran duygusal değil daha akılcı ve karşılıklı fayda ekseninde revize edildiği ve geliştirildiği anlaşılmaktadır. Karşılıklı güven ve fayda ekseninde Türkiye; başta Rusya, Çin, Hindistan, Kazakistan ve Özbekistan gibi ülkelerle kültürel ilişkilerinin yanı sıra merkezde ekonomik ve siyasi ilişkilerin olduğu bir politika anlayışı geliştirmiştir. Bu anlayış Türkiye’nin Orta Asya yani Türkistan ülkeleriyle olan ekonomik ilişkilerine de yansımıştır. Öyle ki Türk Cumhuriyetleri dediğimiz Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan’ın bağımsızlıklarını kazandıktan sonra 1992’den 2000’lere kadar ticaret hacmi 186 milyon dolardan yalnızca 577 milyon dolara yükselmişken; AK Parti’nin iktidara gelişi sonrasında ise bu oran hızla artmış 2014 yılında 9 milyar doları da aşmıştır. Şanghay İşbirliği Örgütü üyeleriyle olan ticaret hacmine bakılırsa 2000 yılında 8.3 milyar dolar olan hacmin, 2014 yılında 85,6 milyar doları da aştığı görülmektedir.  ŞİÖ’ nün Türkiye’nin dış ticaretindeki payı %20’lerin de üzerindedir.

Türkiye, ABD’den bağımsız politikalar yürütüyor.

Türkiye’nin Avrasya politikasının sadece kültürel ve ekonomik öğelere dayanmadığı Rusya ile S-400 savunma sistemi görüşmelerinin yapılmasıyla da ortaya konmuştur. Bunu ABD ve NATO da anlamış olacaktır ki, NATO Askeri Komitesi Başkanı Petr Pavel, Türkiye’nin S-400 alımına ilişkin “kararlarında bağımsızlar ama sonuçlarına katlanmakta da bağımsızlar” diyerek Türkiye’yi bir nevi tehdit etmektedir. Türkiye’nin Avrasya politikasını sürdürdükçe Atlantik bloğuyla ilişkilerinin daha gerilimli geçeceği ortadadır ancak ABD ve Batı’nın başta FETÖ ve PKK’ya yönelik yaptığı hamilik, Suriye ve Irak konuların kaosu destekler tavrı karşısında Türkiye’nin attığı adımları da akıl dışı görmemek gerekir. Öte yandan başta Suriye ve Irak’ta yaşanan gelişmeleri Türkiye hayati bir mesele olarak görmekte, yapay bir Kürt devletinin Güney sınırlarında kurulmaması için adım atmak zorundadır. Suriye’de Rusya ve İran, Irak’ta ise İran ile kurulan diyalog ABD’yi rahatsız etse de, Türkiye kendi beka sorununu çözmede de bağımsız hareket etmektedir.

Türkiye’nin Atlantik bloğuyla yaşadığı siyasi ve askeri krizlerin, ekonomide oluşturacağı olumsuz etkileri bertaraf etmesinin yolu dış ticaret de ikame gelir kaynakları bulmasından geçecektir. Avrasya politikası bu noktada Türkiye için kritik bir öneme sahip olup, başta Rusya, Çin, Hindistan ve Türk Cumhuriyetleri olmak üzere Şanghay İşbirliği Örgütü’nün ekonomik partner rolünün arttırılması oldukça elzemdir. Bu nedenle ŞİÖ ile mevcut dış ticaretin ve payın yükseltilmesi gerekir. Özbek lider Şavkat Mirziyoyev’in Ankara ziyaretini ve bu ziyaret de atılacak ekonomik hamlelerin Türkiye için ne kadar önemli olduğu da böylelikle daha iyi anlaşılmaktadır.

Yayın Tarihi: 26.10.2017

Kaynak: http://www.rusen.org/turkiyenin-avrasya-politikasinda-yeni-ortak-ozbekistan/?fbclid=IwAR3wZXHAtrrb89k1jzV3LyUg4LRjSti5AoP-7jz-I-eCgYtod1EN5SBVPpU

Çin’in Küresel Vizyonu: “Chinese Dream”

Dünya’nın en kalabalık partisi olan 96 yaşındaki Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) başkent Pekin’deki 19. Ulusal Kongresi sona erdi. Kongreye aynı zamanda Çin Devlet Başkanı olan ÇPK Merkez Komitesi Genel Sekreteri Xi Jinping başkanlık etti.

Çin ile ilgili günümüz dünyasında en çok merak edilen soru şüphesiz ki gelecekte Çin’in dünyayı nasıl etkileyeceğine yönelik. Aslında dünya da olduğu gibi Çin de bu sorunun cevabını yıllardır arıyor. Komünist Parti kongresinin en önemli gündem maddesi de buydu. Başkan Xi’ye göre Çin’e özgü sosyalizmde yeni bir döneme girilirken, Çin’in geleceğe dönük gelişmesinde de yeni bir konum yani modern bir sosyalist ülke inşa etmek hedefleniyor. Partinin halkın mutluluğu ve insanlığın ilerleme davası için mücadele ettiği vurgulanıyor. Raporun özünde barışçı ve bağımsız bir dış politikanın savunduğu da belirtiliyor.

Kongre de sunulan raporlarda Çin’in küresel vizyonuna yönelik de önemli mesajlar var. Öyle ki ÇKP, ticaret korumacılığı ve ekonomik globalleşmeye karşı çıkma gibi meydan okumalardan ziyade “müzakere, ortak inşa ve paylaşıma” dayalı küresel yönetim düşüncesini taşıdığını vurguladı. Dışa açık yapılanmanın, global ortaklık ilişkilerinin geliştirilmesinin dış politika anlayışı olduğu ifade edildi.

Peki, Çin’in hem siyasette hem de ekonomide geleceğe yönelik küresel vizyonunu oluşturan temel yol haritası ve somut stratejileri neler onu da inceleyelim. Günümüzde her ülkenin kendine has bir gelecek ve gelişim vizyonu ortaya koyduğunu biliyoruz. Nasıl ki Türkiye’nin “2023, 2053 ve 2071 Vizyonları” olduğu gibi, Rusya’nın “Sıcak Denizlere İnme”, ABD’nin “Enerji Kaynaklarını Elde Etme ve Yönetme” gibi politika ve vizyonları vardır. Çin de özellikle “İpek Yolu” vizyonu ile önemli bir gelecek ve gelişim vizyonu ortaya koysa da en somut vizyonlarından birini Çin Komünist Partisi Kongresinde koydu, bunu özellikle “2050 Planları” olarak nitelemek de mümkündür.

Çin devlet başkanı Xi Jinping başkent Pekin’de ki kongrede 14 maddeden oluşan doktrini kamuoyuyla paylaştı. Xi’ye göre bu maddeler;

  • Parti liderliğinin ülkedeki tüm işleyişte söz sahibi olması,
  • İnsan odaklı bir yaklaşıma odaklanma,
  • Kapsamlı reformlara devam edilmesi,
  • Kendi yapısına uygun sosyalizmle yeni bir döneme giren Çin’in siyasal felsefesine yeni bir isim verilmesi,
  • Halkın yönetime katıldığına emin olunması,
  • Temel sosyalist değerlerin korunması,
  • Doğa ve insan arasındaki uyumun sağlama alınması,
  • 2050 yılında küresel etkiye sahip olan lider bir ülke olmak; bu plan dâhilinde özellikle 2020 ve 2035 yılları arasında gerekli alt yapı çalışmalarının yapılması, 2035 yılı itibariyle ise geniş bir tabana yayılmış orta düzey gelir sahipliğine erişilmesi ve üst düzeyde yenilikçi millet olunması, ayrıca Çin’in yumuşak gücünün daha fazla ön plana çıkarılması, insanoğlu için ortak bir gelecek fikrinin hâkim olduğu bir toplum inşa edilmesi,
  • Hukuka bağlılığın ve yolsuzlukla mücadelede devamlılığın sağlanması, partinin ve hükümetin kanunlar ve kamu yararını gözeterek devleti idare etmesi, Batı tarzı demokrasinin ülkeye kopyalanmasında dikkatli davranılması,
  • Ulusal egemenliğin korunması, ulusal güvenlikle başa çıkma kabiliyetinin arttırılması, ulusal savunma, askeri reform, donanma ve ordu silahlarının kapasitesinin yükseltilmesi faaliyetlerinin devam ettirilmesi, sivil ve askeri sektör arasındaki entegrasyonun devam ettirilmesi, din veya aşırılık düşüncesinin kisvesi altındaki ayrılıkçılığa karşı çıkılması kısacası ulusal güvenlik için bütünsel bir yaklaşıma geçilmesi ve silahlı kuvvetlerde parti liderliğinin mutlak yönetiminin korunması,
  • “Bir ülke, iki sistem” ilkesinin Hong Kong’da değiştirilmeyeceği ve bozulmayacağı, Makao’yu içeren iki Özel İdari Bölgedeki merkezi hükümetin yetkisinin tartışılmasının uygun olmadığı ve Tayvan’ın bağımsızlığına karşı duruş politikalarının devam ettirilmesi,
  • Yabancı ülke diplomatları ve iş çevreleri için uygun çalışma alanı oluşturulması, dünyaya açılan Çin’in kapanmaması ve daha da fazla genişlemesi, 5 yılda 54 trilyon Yuan’dan 80 trilyon Yuan’a (8,2 trilyon ABD dolarından 12,1 trilyon ABD doları) çıkan GSYİH ile birlikte sürdürülebilir bir büyümenin hedeflenmesi,
  • Kamunun çıkarlarının korunması; yoksullukla mücadelenin sürdürülmesi, yoksulluk sınırı altındaki tüm eyaletlerin 2020 yılına kadar bu eşiğin üstüne tırmanması, üniversite mezunları ve göçmen işçiler için daha fazla iş yaratılması, artan emlak fiyatlarına dikkat edilmesi,
  • Parti ekseninde titiz ve tam bir iktidar faaliyeti yürütülmesidir.

Xi Jinping’in ortaya koyduğu bu 14 maddeyi ve ÇKP’nin kongredeki genel mesajlarını incelediğimizde kalıcı barışın, genel güvenlik ve ortak refaha dayalı dışa açık, kapsayıcı, temiz ve güzel bir dünya kurulmasının amaçlandığı sıkça dile getirilmiştir. Ayrıca Xi, ülkenin kurucusu Mao’nun ardından yaşarken adı ve ideolojisi anayasaya giren ilk Çinli lider olarak liderliğini 2013 Mart’ında devlet başkanlığına seçildiğinden beri daha da pekiştirmiştir.

Çin ile ilgili uluslararası ilişkiler okumalarının neredeyse tümünün ortak paydası Çin’in yumuşak karnının fazla ve yoksul nüfusu olduğudur. Çin Komünist Partisi’nin 19. Ulusal Kongresi’nde ortaya konan raporda Çin’in bu yumuşak karnının farkında olduğu hedeflerle de kanıtlanmıştır. Öyle ki raporda; halkın yaşam koşullarının iyileştirileceği, toplum yönetiminin güçlendirileceği ve halkın çıkarlarının her şeyin üstünde tutulacağı bildirilmiştir.

Çin’in bu yumuşak karnıyla mücadele ettikten sonra küresel üstünlüğü sağlamak için bazı aşamaları geçmesi gerektiği de formüle edilmektedir. Bu formüle göre; Çin ekonomik büyümesini sürdürmeli, Batı’nın kurduğu küresel ekonomik-finansal düzeni ve kurumları kendi çıkarlarına göre yeniden yapılandırmalı, açık denizlere ulaşabilmeli, enerji güvenliğini garanti edebilmeli, pazarlara ve kaynaklara kısıntısız erişebilmeli, uzayda ve siber ortamda liderliği yakalayabilmelidir.

2013’den beri görevde bulunan Xi Jinping, dış politika ve ekonomide ABD ile mümkün olduğunca çatışma yaşamamaya çalışmış ancak Asya’nın güvenliğinin ABD’nin değil, Asyalıların meselesi olduğunu da belirtmiştir. Çin, mevcut uluslararası örgütleri eleştirmektense Şanghay İşbirliği Örgütü gibi yeni platformlar oluşturmayı hedeflemiş ve başarmıştır. Çok kutuplu bir dünya inşasını kendine hedef seçen Çin, böylelikle küresel sistemi yeniden düzenlemeyi amaçlamıştır. “Bir Kuşak Bir Yol” projesini de yine bu kapsamda değerlendirmek gerekiyor. Pekin, Çin merkezli jeostratejik projelerle hem Avrasya’daki liderliğini pekiştirip küresel liderliğe yükselmek istiyor, hem de serbest ticaretin önündeki engelleri kaldırmaya çalışıyor.

Xi Jinping tarafından “Çin Hayali (Chinese Dream)” olarak adlandırılan Çin’in küresel vizyonunda küresel liderliğe erişmek için iki önemli sıçrama noktası ön plana çıkıyor. “Çifte Yüzyıl Hedefleri” de denen bu süreçte; ilk etapta Çin “orta halli refah toplumu inşası hedefine ÇKP’nin kuruluşunun 100. Yılı olan 2021 yılında, ikinci etapta ise “müreffeh, güçlü, demokratik, medeni ve uyumlu sosyalist çağdaş bir ülke inşası” hedefine ise Yeni Çin’in kuruluşunun 100. Yılı olan 2049 yılında ulaşmayı hedefliyor.

Yayın Tarihi: 25.10.2017

Kaynak: https://www.sirhaber.com/cin-in-kuresel-vizyonu-chinese-dream

Balkan Siyasetinde Dönüşüm: Makedonya Örneği, FETÖ ve Türkiye

15 Ekim Pazar günü Makedonya halkı sandığa giderken, eski Osmanlı toprağı Üsküp dâhil olmak üzere birçok şehirde yerel seçim heyecanı yaşandı. Balkanların bu güzel ülkesindeki seçim, Türk ve Arnavutların yoğun yaşadığı bir ülke olması bakımından bizim içinde oldukça önemliydi. 11 Aralık 2016 genel seçimleri sonrası VMRO-DPMNE hükümeti değişmiş, SDSM hükümeti göreve gelmişti. Başbakan Zoran Zaev olmuş, SDSM Arnavutlardan da büyük oy almış bir Makedon partisi olmayı başarmıştı. Hatta Zaev, Arnavut partilerinin destekleriyle koalisyon hükümetini dahi kurmuştu. Yerel seçimler sonrasında da Zaev güç kaybetmedi.

Makedonya’da faaliyet gösteren üç Türk partisinden Türk Demokratik Partisi (TDP) ve Türk Milli Birlik Hareketi (TMBH) ise Türklerin yoğun yaşadığı Üsküp ve Gostivar’da etkili olmaya çalıştı. İki parti Gostivar’da 3 meclis üyesi çıkardı. Merkez Jupa belediyesinde ise TDP adayı Ariyan İbrahim belediye başkanı olarak tekrar seçildi. Bu sonuçla TDP 1 belediye başkanı, 26 meclis üyesi kazanmış oldu. TDP bir önceki seçimlerde ise 34 meclis üyesi çıkarmıştı. Parti 2013 seçimlerine göre 5 bin oy kaybetmiş oldu. Yaşanan bu oy kayıpları TDP’nin politikalarında değişiklik beklentisine neden olabilir. TDP ve TMBH, VMRO-DPMNE ittifakıyla, üçüncü Türk partisi olan Türk Hareket Partisi (THP) ise seçimlere SDSM ittifakıyla katıldı.

80 belediyenin olduğu ülkede yerel seçimlerde resmi olmayan sonuçlara göre katılım %58 olurken; Başbakan Zaev’in partisi SDSM 37 belediye de, VMRO-DPMNE 3, Arnavut partilerinden BDİ 2 ve Türk partilerinden TDP ise 1 belediye de seçimleri önde götürdü. Başkent Üsküp’te ise SDSM adayı Petre Şilegov seçimi önde bitirdi. Diğer bölgelerde ise ikinci tur yapılacak.

15 Temmuz sonrası FETÖ okullarının kapanmaması için oldukça direndiği bilinen Makedonya Eğitim ve Bilim Bakanı’nın partisi BDİ ise 2 belediyede diğer partilere üstünlük sağladı birçok belediyede ise ikinci tur seçimlerine katılacak. BDİ’li meclis başkanı Talat Caferi de Nisan ayında seçildikten sonra ilk röportajlarından birini Zaman Makedonya’ya vermişti. Arnavutların yeni gözdesi BESA ise Türklerin yoğun olarak yaşadığı Çayır ve Kalkandelen olmak üzere birçok belediyede ikinci tur seçimlerine katılacak. Arnavut partileri arasında genel seçimlerde 10 milletvekili elde eden BDİ’den sonra 5 milletvekilliğiyle geriden gelen BESA yerel seçimlerle birlikte oylarını neredeyse iki katına çıkarmış durumda. Ancak BESA, BDİ’nin SDSM’in koalisyonuna katılması sonrasında hükümete katılmayı reddetmişti. BESA Arnavut siyasetine liderlik etmeyi hedeflemesinin yanı sıra yöneticilerinin birçoğunun Türkiye mezunu olması ve eski Başbakan Ahmet Davutoğlu ile olan ilişkilerinden ötürü Türkiye’nin müdahil olduğu bir parti olduğu iddiasıyla ülkede sıklıkla eleştiriliyor. Ancak hem Ankara hem de büyükelçi Tülin Erkal Kara birçok defa doğru olmadığını beyan ettiler.

Makedonya’da 1 yıl içinde hem genel seçimleri hem de yerel seçimleri kazanan SDSM yani Makedonya Sosyal Demokratlar Birliği ise ABD tarafından desteklenen bir parti konumunda. Öyle ki ABD’nin Üsküp Büyükelçisi Jess Baily, genel seçimler sonrası hükümet kurma görüşmelerinde Cumhurbaşkanı Corge Ivanov’a hükümeti kurma görevini SDSM lideri Zaev’e vermesi yönünde uyarılarda bulunmuştu. VMRO-DPMNE partilerinin hükümeti kuramaması sonrası Zaev’e görev verilmiş, SDSM, BDİ ve Arnavut ittifakı ile koalisyon hükümetini kurmuştu. Koalisyondan Türk partisi THP’de bir devlet bakanı çıkardı. THP genel başkanı Adnan Kâhil aynı zamanda ülkenin devlet bakanı konumunda.

SDSM’in yerel seçim sonuçlarıyla birlikte ülkedeki pozisyonunu güçlendirmesi sonucunda ABD’nin de desteğiyle Makedonya’nın NATO üyeliğine daha yakın olduğu da söylenebilir. Rusya destekli VMRO’nun ise çöküşe dur diyemedi. ABD destekli SDSM’in yerel seçimlerden güçlenerek çıkması sonrasında erken bir parlamento seçimi yaparak daha güçlü bir hükümet kurulmasını hedeflemesi de bekleniyor. Bu gelişmelerden sonra ülke özellikle Batı’ya daha entegre hale gelebilir. Son dönemde Türkiye’nin ABD ve Batı’yla yaşadığı siyasi krizler ve Rusya ile olan yakın ilişkileri Makedonya ile olan ilişkilerine ne gibi bir etki yapacak bekleyip göreceğiz.

Balkanlarda Makedonya seçimleri sonrasında aynı şekilde Bosna Hersek’te de yakın bir dönemde seçim yapılacak. Hırvatlar erteleme talep etse de gelecek Mayıs ayında ya da en geç Ekim 2018 de genel seçim bekleniyor. 2014’te ki seçimde Üçlü Devlet Konseyi’nin Boşnak nüfusunu temsilen Aliya İzzetbegoviç’in oğlu Demokratik Eylem Partisi (SDA)’nın genel başkanı Bakir İzzetbegoviç %34 oy alarak devlet başkanı seçilmişti. Bakir İzzetbegoviç’in Türkiye ve Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ile de yakın ilişkileri bulunuyor. Ancak İzzetbegoviç gelecek seçimlerde süresinin dolmasından ötürü yeniden aday olamayacak. Bu Bosna için de siyasetin yeniden dönüşümü demek.

SDA 2016 yerel seçimlerinde Daha İyi Gelecek İçin İşbirliği (SBB) ile girdiği koalisyonda 10 büyükşehir ile 131 belediye başkanlığından 34’ünü kazanmıştı. Daha önceki seçimde kazandıkları 10 belediyeyi ise kaybettiler. Bu aynı zamanda SDA için oy kaybı da demek. SDA Bosna’daki en güçlü parti konumunda olsa da oylarında ciddi oy kaybı yaşadığı tartışılamaz bir gerçek. Yerel seçimin en can alıcı kaybı ise katliam şehri Srebrenitsa belediyesini Boşnak partisi SDA’nın değil Sırp partilerinin ortak adayının kazanması olmuştu.

SDA’nın oy kayıpları gelecek devlet başkanlığı seçimine Boşnakların güçlü bir aday çıkarmasını gerektiriyor. Makedonya’dan sonra Bosna siyasetinde de yaşanacak dönüşüm, Türkiye’nin Balkan politikasında revizyona gitmesini zorunlu kılıyor. Türkiye’deki 16 Nisan Başkanlık Sistemi referandumunda Bosna Hersek, Kosova ve Makedonya’da Evet; Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya ve Yunanistan da ise Hayır sonuçları çıkmıştı. Bu oyların çıkmasında Balkanlarda yaşayan vatandaşlarımızın etkisi olduğu gibi firari FETÖ militanlarının etkisini de unutmamak gerekiyor.

Bugün Balkanlarda çok sayıda FETÖ militanı, FETÖ’ye ait eğitim, finans ve basın yayın kuruluşu faaliyetlerine aralıksız devam ediyor. Balkanlarda yaşanan siyasal dönüşümleri doğru okumamız gerektiği gibi mevcut politikalarımızı da bu oranda gözden geçirmemiz gerekiyor. AK Parti ile ülkemizde gelişen kamu diplomasisi mekanizması Osmanlı hafızası ile birleşince Balkanlardaki etkinliğimizi daha da arttırmıştır. Bu etkinliğe sivil toplum kuruluşlarımız ve diğer hükümet dışı organizasyonlarımızda katkı sunmaktadır. Ancak ne yazık ki tüm çabalarımız Balkanlardaki FETÖ yapılanmasını ortadan kaldırmaya, Balkanlarda faaliyet gösteren diğer ülkelerle mücadele etmeye yetmemektedir. Bu nedenle Türkiye bölgedeki politikalarını ivedilikle revize etmelidir.

Balkan coğrafyasında; ABD büyükelçileri iç siyasete doğrudan müdahale ederken, Alman kamu diplomasisi Balkanları insan kaynağı olarak görürken, Şia ve Selefi yaklaşımları Balkanları özellikle maddi ve manevi politikalarla etki altına almaya çalışırken, Rusya ve Yunanistan Ortodoks, İtalya ve Fransa Katolik Hıristiyan nüfus üzerinde hamleler yapmaktayken, bölgesel milliyetçilik bölgede körüklenirken ve son olarak FETÖ bu coğrafyada etkinliğini hala sürdürürken Türkiye’nin bu acı gerçeklerle mücadele edecek daha etkin politikalara ihtiyacı bulunmaktadır.

Peki, Türkiye bunun için neler yapmalıdır?

  • Balkanlarda faaliyet gösteren; büyükelçiler, diplomatik tüm misyonlar, kamu diplomasisi kuruluşları, sivil toplum kuruluşları ve hükümet dışı organizasyonlar bu acı gerçekler noktasında bilgilendirilmeli ve eğitilmeli,
  • Devlet politikaları ve kurumları, sivil toplum ve özel sektör faaliyetleri Balkanlardaki bu tehditlere göre yeniden inşa ve revize edilmeli,
  • Bölge ve Türkiye aleyhine gelişen tehditlere karşı yerel aktörlerle ittifaklar kurulmalı ve desteklenmeli,
  • Bölgedeki Türkiye lehtarı basın ve yayın organları ile çalışanları, ayrıca bu kapsamda geliştirilen projeler desteklenmeli,
  • Bölgeye gönderilen ve bölgede desteklenen siyasiler, sivil toplum kuruluşları ve ekonomik kuruluşlar; FETÖ, yolsuzluk ve faydasızlık ölçütlerine göre gözden geçirilmeli ve değiştirilmeli,
  • Bölgedeki yardım faaliyetleri daha çok istihdamı ve refahı arttırıcı ölçütlerde olmalı,
  • Devletin ve sivil toplumun bölgedeki politika ve faaliyetleri koordineli ve kayıt altında olmalı,
  • Bölgedeki devlet ve sivil toplum kuruluşlarında, proje ve faaliyetlerinde bölge konusunda yetişmiş ve yetiştirilmiş uzmanlar görev almalı,
  • Türkiye’deki devlet kurum ve kuruluşlarında Balkan kökenlilere daha çok yer verilmeli,
  • Balkanlardaki Türkiye ve lehtarı kurum ve kuruluşlarda daha çok Türkiye kökenli değil Balkan kökenli isimlere yer verilmeli, bu yönde istihdam desteklenmeli,
  • Devletin Balkan politikası bölgede yaşayan ve nüfusa endeksli olarak büyük Müslüman azınlıklar olan Arnavut, Türk ve Boşnaklar olmak üzere tüm toplumları daha kapsayıcı ve birleştirici olmalı,
  • Balkanlardaki Arnavut, Türk ve Boşnak Müslümanlarının siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel ittifakları desteklenmeli,
  • Balkan ülkeleriyle olan reel politik ilişkiler özellikle ekonomik, askeri ve kültürel gelişmelere önem arz edilmeli,
  • Devlet bünyesinde üniversiteler ve sivil toplum iştirakleriyle “Balkan Enstitüleri ve Araştırma Merkezleri” kurularak, Balkanların dünü, bugününü ve yarınını okuyup planlayabilecek analistler, stratejistler ve uzmanlar yetiştirilmeli, yetişmişlere ise devlet politika ve projelerinde daha aktif görevler verilmelidir.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 18.10.2017

Kaynak: https://www.sirhaber.com/balkan-siyasetinde-donusum-makedonya-ornegi-feto-ve-turkiye18

KUZULARIN SESSİZLİĞİ: BM-ABD

*15 Temmuz FETÖ Darbe Girişimi

*Katalonya ve Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Referandumu

*Suriye ve Irak’ın Bölünme Süreci

*PKK ve DAEŞ Terörü

*Mülteci Krizi

*Katar Krizi

*Arakan ve Gazze Katliamları

*Kuzey Kore Gerilimi

Son dönemde Türkiye’yi ve dünyayı etkileyen birçok ulusal ve uluslararası krizin arkasında yaptıkları ve yapmadıklarıyla neredeyse hep BM ve ABD var. Dünya yakın dönemde; terör, iç savaşlar, insani krizler, siyasi istikrarsızlık ve bölünmeler, son olarak da ekonomik krizler gibi uluslararası ilişkileri bütünüyle ilgilendiren sorunlarla boğuşuyor.

Uluslararası ilişkiler ile dış politikanın iç politikayı doğrudan ilgilendirdiği günümüz siyasetinde, ulusal bir kriz uluslararası bir krize dönüşüp, bölgesel ve küresel tüm aktörleri etki alanına alabilmektedir. Böyle bir konjonktür de; Irak ve Suriye kaynaklı DAEŞ terörüne, mülteci krizine, Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetiminin bağımsızlık referandumuna ve Arakanda ki gibi insani krizlere mikro ve bölgesel bir bakış açısıyla bakmak yeterli görünmemektedir. Örneğin; geçmişten günümüze “uluslararası bir belaya” dönüşen DAEŞ; Irak merkezli olarak ilk ortaya çıkışında doğru okunamamış, dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından “öfkeli çocuklar” olarak adlandırılmıştır. Öfkeli çocuklara müdahale edilmemesi sonucunda başta Türkiye olmak üzere Irak ve Suriye kan gölüne dönmüş, hatta terör Avrupa ve ABD’ye de sıçramıştır. Irak ve Suriye siyasal açıdan bölünmelere uğramış, bölgede terör ve mülteci krizi gibi insani krizler baş göstermiştir.

Mikro bağlamda DAEŞ terörü, makro bağlamda Arap Baharı bölgede siyasi istikrarsızlığı arttırdığı gibi, DAEŞ ile “sözde” mücadele eden Irak’ta Peşmerge gücü ile Mesut Barzani’yi, Suriye’de ise PYD-YPG terör örgütü ile Salih Müslim’i ön plana çıkarmıştır. Ek olarak ABD ve İsrail tarafından bu aktörlerin bölgedeki nüfuzu siyasal ve askeri bağlamda da arttırılmıştır. Barzani liderliğinde Kuzey Irak’ta gelişen referandum işte bu eksende gelişen bir süreç olmuştur.

Bugün Kuzey Irak referandumu işte DAEŞ’in ilk ortaya çıkışında olduğu gibi hem uluslararası çevrelerce hem de Türkiye’de birçok tarafça doğru analiz edilememektedir. Tunus’lu seyyar satıcı Muhammed Buazizi’nin kendini yakması Arap Baharı için nasıl bir domino etkisi oluşturduysa, Kuzey Irak referandumu da küresel ölçekte tüm devletler adına büyük risk oluşturan bir domino etkisine sebep olabilir. Bu tespitin doğruluğunu Katalonya da görmek mümkündür. İskoçlar da beraberinde gelmektedir. Olası etkilere biraz daha örnek vermek gerekirse; bugün başta Avrupa olmak üzere dünyanın birçok bölgesinde, ulus devletler bünyesinde azınlık toplumlar yaşamaktadır. Bağımsızlık referandumlarının çoğalması birçok azınlık toplumu daha da hareketlendirecektir.

Irak’ta Kürtler bağımsızlık referandumuna giderken Türkmenlerin de kaderini tayin etmesi gerekebilir. Avrupa’da ayrılık isteyen azınlıklarla ilgili yapılan kamuoyu araştırmalarına göre; Almanya’da Bavyera eyaleti %26, Bosna’da Sırplar %54, İspanya’da Katalonya bölgesi %44, Bask bölgesi %31, Galiçya %3, İngiltere’de İskoçlar %40, İtalya’da Venedik/Veneto %56, Sardunya ise %41 oranında bağımsızlık talep etmektedir. Ayrıca sınırlarımızdan başlayarak; Bulgaristan ve Yunanistan da Müslüman Türk azınlıklar, Makedonya’da Müslüman Türk ve Arnavut, İran’da ise Müslüman Güney Azerbaycanlı azınlık toplumlar yaşamaktadır. Yine ABD’de California eyaleti, Fransa’da Korsika adası, Belçika’da ise Flamanlar bağımsızlığı dillendirmektedirler.

Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetiminin bağımsızlığını kazanması ve buna izin verilmesi, domino etkisi yaratabilir ve dünyada yukarıda saydığımız birçok azınlığın bağımsızlığını talep ettiği küresel bir soruna dönüşebilir. Birçok ülkede iç savaş tehdidi yaşanabileceği gibi bu sorun, hem ulusal hem de küresel bağlamda siyasal istikrarsızlıkları da beraberinde getirecektir. Devletler yani ideolojiler arasındaki çatışmalar, referandum girişimleriyle kültür farklarından kaynaklanan çatışmalara yerini bırakabilir. Olası senaryo biraz da Samuel Huntington’un “Uygarlıklar Çatışması” tezini bize hatırlatmaktadır. Böyle bir ortamda çözüm uluslararası hukuk normlarının uygulanması ve BM’nin devreye girerek, yeni normlar ortaya konmasıdır.

Sınırlarında azınlık gruplar barındıran ülkeler bir uluslararası dayanışma grubu oluşturup, BM de öncü çalışmalara imza atabilirler. Yine Kürt, Alevi, Suriyeli gibi birçok azınlık toplumun bir arada yaşadığı Türkiye de böyle bir oluşumda öncü ülkelerden olmalı ve Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimi referandumunun Türkiye’ye etki edebileceği olumsuzlukları doğru öngörmelidir. Türkiye hâlihazırda uyguladığı Irak’ın toprak bütünlüğünü savunma politikasını sürdürmeli, bunu uluslararası bir politika olarak da devam ettirmelidir.

Uluslararası hukuk normlarına göre bağımsızlık ve bağımsızlık referandumlarıyla ilgili yorum yapılabilmesi adına iki önemli savunu mevcuttur. Maddelerin ilkine göre; uzun bir süre bir manda veya sömürge ülkesi olan toplumlar-devletler referandumla bağımsızlık kazanabilirler. İkincisine göre ise bir iç savaş ile merkezi otoritesi dağılmış devletler de bulunan toplumlar-devletler referandum ile bağımsızlık kazanabilirler. İlgili uluslararası hukuk normlarına göre Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetiminin referandumu değerlendirilirse, sömürge maddesinin geçerli olmadığı görülür. İkinci maddeye göre; Irak’ta bir savaş yaşansa da sonrasında Bağdat merkezli bir otorite kurulmuştur. Bu nedenledir ki iç savaş maddesi de Kuzey Irak için geçerli değildir. Bu doğrultuda söylenebilir ki uluslararası hukuk normlarına göre Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetiminin referandumu meşru değildir.

Uluslararası hukuk normları her ne kadar uluslar ve devletler üstü normlar olsa da, ulusları ve devletleri temsil eden BM’nin bu normları birçok defa çiğnediği ya da uygulamadığı da olmuştur. Bunlara örnek olarak İsrail’in kuruluşu, Filistin Gazze, Suriye ve Arakan da ki katliamlar apaçık ortadır. İsrail’in doğrudan, ABD’nin ise arka planda desteklediği Kuzey Irak referandumuna BM’nin sessiz kalıp kalmayacağı ve BM’den karar çıkıp çıkmayacağı da az çok tahmin edilebilmektedir. Bu noktada Türkiye gibi bölgesel bir liderin bölgesel ittifaklar yani Bağdat rejimi ve İran ile ortak hareket etmesi son derece reel politik bir hamledir. Türkiye bu reel politik hamlesini gerekirse askeri bir hamleyle de taçlandırıp, sınırlarının ötesindeki referandum çığlıklarının sınırlarının içine taşınmasını önceden engellemelidir.

Yazının başlığına gelince; hani bir film vardı bir seri katili anlatan “Kuzuların Sessizliği.” Yazımızla ortak noktası şu; bugün Arakan da, Gazze de, Suriye de insanlar modern seri katillerle katledilirken, bazı toplumlar bağımsızlık hayalleriyle kaosa çekilirken buna sessiz kalan BM ve ABD de bu suça ortak değil midir? Sanırım adlarının “Buffalo Bill” olmasına gerek yoktur.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 13.10.2017

Kaynak: https://www.sirhaber.com/kuzularin-sessizligi-bm-abd

Türkiye Tipi Başkanlık Sistemi Dünyaya Model Olabilir

Değerli dostlar bu yazımızda ülkemiz gündemini yakın dönemde sıklıkla işgal edecek “Türkiye Tipi Başkanlık Sistemine” ayırmak istedim. Yazımda ilk bölümde teknik olarak başkanlık sistemi ile ilgili bilgiler vereceğim. İkinci kısımda ise “Türkiye Tipi Başkanlık Sisteminin” ülkemize olası kazanımlarına değineceğim.

Başkanlık Sistemi; Yasama ve yürütme organlarının birbirinden tamamen ayrı olduğu bir yönetim sistemidir. Koalisyonların ve hükümet krizlerini ortadan kaldırması, siyasi ve ekonomik istikrar sağlaması, kararların hızlı alınması, organların bağımsızlığı ve net görev ayrımından dolayı ülke menfaatleri açısından oldukça modern bir sistemdir.

 Başkanlık Sisteminin Özellikleri

– Yürütme organı tek kişidir ve bu “Başkan”dır. Başkan, yönetim ekibi olan bakanlarıyla birlikte halk tarafından seçilir. Cumhurbaşkanı ve Başbakan gibi iki yürütme organı yoktur.

– Başkan yasamayı yani meclisi feshedemez, aynı kişi hem yasamada, hem yürütmede görev alamaz. Başkan yasama işlerine ve meclis yönetimine karışamaz.

– Yasama ve yürütme güçlerinin net olarak birbirinden ayrıldığı başkanlık sisteminde yasama organı mecliste yürütmeyi yani Başkan’ı feshedemez.

 

Başkanlık Sistemi’nin Faydaları

Doğrudan Yetki: Başkanlık Sistemi’nde başkan doğrudan halk tarafından seçilir ve devlet başkanın yaptığı icraatları daha meşru kılar. Halk Başkan’a doğrudan yetki vermiş olur.

Kuvvetler ayrılığı: Başkanlık Sitemi’nde yasama ve yürütmensin birbirinden ayrı olması, iki organının birbirini bağımsızca denetlemesini sağlar. Bu sistemle suiistimal ve makamın kötüye kullanılması engellenmiş olur.

Hızlı karar alma: Başkanlık Sitemi’nde güçlü yetkilerle donatılmış bir başkan ve ekibi kararları daha hızlı alır, çabuk karar verir. Kalkınma ve büyüme hızlı gerçekleşir.

İstikrar: Halkın Başkan ve ekibini doğrudan seçmesi neticesinde hükümet krizleri ve koalisyonlar yaşanma ihtimali ortadan kalkar. Ülkede siyasi istikrar ve bununla birlikte ekonomik istikrarda sağlanmış olur.

 

Başkanlık Sistemi İle Yönetilen Bazı Devletler

Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin, Belarus, Brezilya’dır. Fransa ve Rusya ise Yarı Başkanlık Sistemi ile yönetilmektedir.

Şimdi başkanlık sistemi ülkemize neler kazandırabilir onlara bakalım.

 

Türkiye Tipi Başkanlık Sistemi ile;

-93 yılda 64 hükümet ve koalisyonlarla yönetilen Türkiye Cumhuriyeti’nde koalisyon ve hükümet krizleri son bulacak,

– Başkanlık Sistemi ile Türkiye Cumhuriyeti’nde siyasi ve ekonomik istikrar sağlanmış olacak,

– Türkiye Cumhuriyeti halkı ve devletinin menfaatleri doğrultusunda kararlar ve yatırımlar daha hızlı alınıp, hayata geçirilebilecek,

-Türkiye Cumhuriyeti Başkanı, halkın oylarıyla belirlenen süre için seçilecek ve halka karşı sorumlu olacak,

-Türkiye Cumhuriyeti Bakanları, Başkan’ın yönetim ekibi olarak meclis dışından seçilecek vekiller bakan olamayacak,

-Türkiye Cumhuriyeti Milletvekilleri, yasama faaliyetlerinde bulunmak amacıyla halkın oylarıyla seçilecek bakanlık faaliyeti yürütemeyecek,

-Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisi Başkanı makamı meclisi yönetmek ve vekillerin çalışmalarını koordine etmek için faaliyetlerine devam edecek,

-Kuvvetler Ayrılığının net olarak sağlanmasından ötürü; Yasama ve yürütme organları birbirlerini bağımsız olarak denetleyebilecek,

-Seçim barajı kaldırılarak, çoğulcu ve modern demokrasiye uygun bir meclis yapısı kurulacak,

-Modern, gelişmiş ve güçlü bir Türkiye için gerekli sistemsel reform yapılmış olacak.

-Siyasi ve Ekonomik İstikrar Sağlanacak!

-Kararlar ve Yatırımlar Hız Kazanacak!

-Halkın Yönetimi ve Güçlü Türkiye Hâkim Olacak!

Tüm bu anlattıklarımız ile söyleyebiliriz ki; “Türkiye Tipi Başkanlık Sistemi” ülkemiz adına gerçekten önemli bir reçetedir. Toplum olarak siyasal ve ekonomik krizlerden oldukça zarar gördük. Başkanlık sistemini kazanımları ekseninde doğru bir şekilde tartışmalı ve anlamalıyız.

Allah’a emanet olun.

Yayın Tarihi: 06.05.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/turkiye-tipi-baskanlik-sistemi-dunyaya-model-olabilir/533/

Pelikan Bildirisi

Değerli dostlar,

Pazar akşamı “pelikan dosyası” adlı bir blog sayfası üzerinden Başbakan Ahmet Davutoğlu’na yönelik çeşitli iddiaların yayınlandığını hep beraber gördük ve şahit olduk. Burada madde madde iddiaları incelemeyeceğim. Birilerine kin de kusmayacağım. Peki, ne söyleyeceğim, hadi başlayalım.

Açık söylemek gerekirse “Pelikan Bildirisini” kimin yazdığı beni ilgilendirmiyor. Tarafsız ve akılcı düşünen biri bildiriyi okuduktan sonra ilk şu soruyu sorar; “Acaba yazılanlar doğru mu?”

Bir süredir Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ile Başbakan Ahmet Davutoğlu arasındaki diyalog da problem olduğu dillendiriliyordu. Ben bunla da ilgilenmiyorum. Bunla ilgilenen kim mi? Paralelin, CHP-HDP-PKK homojen bloğunun, yurt içi ve yurt dışındaki Türkiye ve Erdoğan düşmanı kliklerin ta kendileri. Sayın Davutoğlu bu bloğun ilgisine neden düştüğünü sorgulamalı bence.

Değerli dostlar,

Beni ilgilendiren konu “Başkanlık Sistemi”, beni ilgilendiren dert “Yeni Anayasa’dır.” Bizi ilgilendiren Erdoğan ve onun temsil ettiği davadır. Erdoğan bugün milleti temsil ediyor. Türkiye ve Erdoğan bugün ümmetin yeniden bir araya geliş umudunu temsil ediyor. Şunu unutmamak gerekir ki bugün Erdoğan’ın karşısında yer alan işte tüm bu saydıklarımın karşısındadır anlamına geliyor.

Bildiri aslında bir anlamda karşımıza dikilmeyin mesajı. Ben bu mesajı şöyle okuyorum. Davutoğlu Erdoğan’a rağmen çok güçlü bir “Başkanlık Sistemi” mesajı vermiyor. Bu davranışıyla da tepki çekiyor. Yazıda bahsedilen “Reisçilerin”, millet ve ümmet olduğunu ve onların da isteğinin “Başkanlık Sistemi” olduğunu idrak etmek gerekiyor.

Erdoğan ısrarla “Başkanlık Sistemi ve Yeni Anayasa” derken, Davutoğlu AK Parti’yi bu hedefe yönlendirmekte yetersiz kalıyor ya da yetersiz davranıyor. Dostlar, Erdoğan Özal değil, olmamalıdır. AK Parti de ANAP. Temcit pilavı gibi kaderleri tekrarlamanın ne anlamı var anlamış değilim. Davutoğlu, AK Parti ve aynı yolda yol yürüyenlerin bir araya gelip “Başkanlık Sistemi” hedefine doğru güç birliği yapmaları gerekmektedir. Beyler “Gençlik” sadece “Yeni Anayasa” değil “Başkanlık Sistemi ve Yeni Anayasa” istiyor. Bu mesajı anlayan anladı. Kafanızı taşlara vurmamak için, reise uymanız gerekiyor.

Başkanlık Sistemi, Erdoğan’ın şahsi meselesi değildir. Türkiye’yi koalisyon virüsünden ilelebet kurtaracak, 2023-2053-2071 hedeflerine hızlıca taşıyacak bir yarış atıdır. Bunu unutmamak lazım. Şahısla derdi olanlar, seçim sandıklarına ve tarihin tozlu sayfalarına gömülürler. Umarım mesaj alınmıştır…

Allah’a emanet olun…

Yayın Tarihi: 02.05.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/pelikan-bildirisi/531/

Savaşın Adı: Recep Tayyip Erdoğan

Değerli dostlar,

Sadece millet olarak değil, ümmet olarak tarihin en zor dönemlerinden birini daha yaşıyoruz. Ülkemiz haftalardır hiç olmadığı kadar terör tehdidiyle karşılaşırken, şiarı Allah yolunda son nefesini vermek olan ecdadın torunları bizler, kirli tuzaklara ve kahpe teröre direnmeye çalışıyoruz. Cihana hükmeden bir millet, nasıl oldu da cellâdını bekler hale geldi hiç mi sorgulamıyoruz? Dostlar, biz cellâdımızı bekler isek, bizi kurban eden çok olur. Farkında değil miyiz?

İnsanlık tarihi İslam ile şereflendikten sonra birçok devlet ve birçok medeniyet kuruldu. Batı medeniyetleri içinde bulundukları küfürde boğuldu ve parçalandı. İslam medeniyetleri ve devletleri ise uzun yıllar hâkimiyetlerini sürdürüp, geleceğe nesillerini ve izlerini taşımayı bildiler. Ancak burada çok temel bir tespiti yapmamız gerekiyor. Tüm İslam medeniyetleri ve devletleri “Adalet’in ve Allah’ın yolunu” terk etmedikleri müddetçe cihana hükmettiler. Tüm İslam medeniyetleri ve devletleri “İlayı Kelimetullah” yani Allah kelamını yaymak için cihad anlayışını taşıdıkları müddetçe ayakta kalabilmişler ve müreffeh toplumlar olabilmişlerdir. Ne zaman ise bunlardan vazgeçtiklerinde küfre mağlup olmuşlardır. Allah bizlere zulmetmez. İnsanoğlu kendine zulmetmektedir.

Türkler ve Kürtler İslam ile taçlandırıldıktan sonra bu yüce dinin sancaktarları olabilmişler, Allah yolunda cenk edip, İslam’a hizmet etmişlerdir. Büyük Kürt Komutanı Selahaddin Eyyubi’den tutun da, Fatih Sultan Mehmet’e, Yavuz Sultan Selim Han’dan Ulu Hakan Sultan Abdülhamid’e kadar tek gayeleri Resullullah’ın izini takip etmek, İslam için gaza etmek olmuştur. Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan maddi ve manevi çöküntü Cumhuriyetin önemli dönemlerinde de devam etmiştir. Bunun ardını ise siyasi, ekonomik ve toplumsal birçok kriz ve kaos dönemleri izlemiştir. Ne zamanki bu duruma itiraz etmek için birileri baş kaldırdığında ise sonları rahmetli Adnan Menderes’in şahadeti ya da Sultan Abdülhamid’in yalnızlığı gibi olmuştur. Artık millet ve ümmet olarak bir şeyi anlamamız gerekmektedir. Bu millet ve ümmet terk ettiği ize geri dönmelidir. Türkler ve Kürtler yeniden İslam’ın sancaktarlığı altında bir araya gelmeli, ümmeti de yanına alarak safları sıklaştırmalıdır. Artık bu milletin ve ümmetin diriliş vakti gelmiştir. Bu dirilişin en önemli lideri de Recep Tayyip Erdoğan’dır.

Türkiye son yıllarda tarihinin en önemli kırılma dönemlerinden birini geçiriyor. Muhafazakâr demokrat görüşüyle iktidara gelen Ak Parti ve Recep Tayyip Erdoğan, iktidarının ilk yıllarında daha çok Batı medeniyeti ile önemli ilişkiler geliştirmişti. Üst üste gelen seçim zaferleri sonrasında özellikle halk desteğini arkasına alan Erdoğan, Türkiye’yi yıllardan beri prangalara vuran virüsleri temizlemek için birçok cephede savaş başlattı. Ekonomiden yargıya, medyadan askeri vesayete kadar birçok savaşta Erdoğan galip geldi. Türkiye kendi milli sermayesini, milli yargı ve medyasını oluşturmaya başladı, darbe ve muhtıralar tarihe karıştı. Statüko bozulunca virüsler ve sahipleri tekrar harekete geçti ve bunu Gezi olayları, 17-25 Aralık darbe girişimi, terör olayları ve patlamalar izledi. Şu an hem Türkiye hem de Erdoğan, başta Paralel Örgüt olmak üzere birçok legal ve illegal güçle mücadele ediyor. Kapanlar kurulmuş, tuzaklar hazırlanmış, var güçle önce Erdoğan’ı indirmeye sonra tekrardan milletine ve ümmetine hizmet etmeye, İslam’ın sancaktarlığını eline almaya çalışan bu devleti teslim almaya, bu millete diz çöktürmeye çalışıyorlar. İstiklal Marşı “Korkma” ile başlayan bu millet ve devlet, asla kimseye diz çökmeyecektir.

Türkiye, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne yeniden İslam’ın mührünü vurmak, mazlumların hamisi, İslam’ın sancaktarı olmak için gece gündüz çalışıyor. Ülke ülke ecdad miraslarına sahip çıkılıyor. Birçok coğrafya da İslam anlatılıyor, devletimizin kültürü, dini, bayrağı öğretiliyor. Türkiye, Balkanlardan Orta Asya’ya, Kafkaslar’dan Ortadoğu ve Afrika’ya mazlumlara el uzatıyor. Türkiye ve Erdoğan, ilelebet milletine ve ümmetine hizmet edecek bir devletin ekonomisini, ordusunu, sanayisini, devlet aklı ve kadrolarını inşa ediyor. İşte amaç bunu durdurmaktadır. İmameden dağılan tesbih taneleri gibi paramparça olan bir ümmeti bir araya getirmeye çalışan Türkiye ve Erdoğan’ı diz çöktürmeye çalışıyorlar.

Dostlar bu savaş tekrardan dirilişe geçen bu milleti ve ümmeti durdurma savaşıdır. Bu savaşın adı: Recep Tayyip Erdoğan’dır. Safları sıklaştırıp, bu adamın yanında durmak bize ecdad mirasıdır. “İlayı Kelimetullah” davasıdır. Erdoğan’ı Menderes ve Abdülhamid’in kaderine terk edemeyiz. Var gücümüzle bu davaya destek olmalıyız. Bu bir parti meselesi değil, bu savaş artık bu ümmetin meselesi olmuştur.

Gecesini gündüzünü bu vatana hizmet etmek için ayıran her bir neferden Allah razı olsun. Bizler de bu millet ve devlet için elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz ki gayemiz safımız belli olsun. Bu doğrultuda değerli arkadaşlarıma da teşekkür ediyorum. El birliğiyle Küresel Strateji Merkezi ve Beyaz Hareket olarak bir çalışmaya daha imza atıyoruz. 27 Mart Pazar günü “Recep Tayyip Erdoğan – Türk ve İslam Dünyasında ki Yeri ve Önemi” adlı sempozyumu gerçekleştireceğiz. Siz değerli dostlarımı da hem gayesi bu vatana hizmet etmek olan Reis-i Cumhurumuzu, hem de naçizane biz dertli dostlarınızı yalnız bırakmamaya davet ediyorum.

Not: Sempozyuma kayıt yaptırabilmek için beyazhd@gmail.com’a ad, soyad ve telefon numaranızla birlikte başvuru yapabilirsiniz.

Allah’a emanet olun…

Yayın Tarihi: 24.03.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/savasin-adi-recep-tayyip-erdogan/490/

Şimdi Çarkları Kırma Vakti

Değerli dostlar,

Türkiye geçtiğimiz günlerde Avrupa Birliği ile çok önemli bir görüşme yaptı. Suriye’li kardeşlerimizin geleceğini de etkileyecek bu görüşme ülkemizin prestiji ve çıkarları açısından da oldukça önemliydi. Türkiye’nin kendisine akın akın gelen mültecileri ağırlamasına sadece tebriklerini sunmakla yetinen Avrupa, aynı mülteciler sınırlarına dayandığında ise telaşa kapıldı. Mülteci krizinin ciddiyetinin farkına vardı ve Türkiye ile pazarlıklara başlamıştı. Bu pazarlığın bir aşaması da geçtiğimiz günlerde yaşandı. Daha önce mülteci akımını durdurması karşılığında 3 Milyar Euro destek sözü veren Avrupa’ya karşı Türkiye çok önemli bir stratejik hamle yaptı ve müzakere sürecini de bu pazarlığın içine dahil etti. Türkiye müzakerelerin hızlanmasının yanı sıra, vizelerin kalkması, serbest dolaşım hakkı ve 3 milyar Euro’ya ek olarak bir 3 Milyar Euro daha talep etti. Bu hamle karşısında şaşıran Avrupa devletleri ise düşünmeye çekildi. Peki, Türkiye’nin bu hamlesi ne anlama geliyor bir açıklayalım.

Türkiye mülteci krizinde başından sonuna kadar en samimi davranan, taşın altına elini koyan devlet oldu. Maddi kayba rağmen “insancıl” bir politika izledi ve bu noktada Avrupa dahil tüm dünyaya bir ders verdi. Öncelikle söylemek gerekirse; Türkiye AB’den alacağı paranın derdinde değil. Tabii ki devlet aklı, maddi kaybı en az zarara indirgemek ister. Ama mesele bu değildi. Türkiye’nin AB üzerinde birçok açıdan baskı ve üstünlük kurduğunu kabul etmek gerekir. Türkiye’nin mülteci kartını daha güçlü kullanması gerektiğini önceki yazılarımda da söylemiştim. Bu kartı daha güçlü kullanan Türkiye, şimdi birçok noktada AB’ye diz çöktürmek üzere. Türkiye’nin hem eli güçlü hem de konjonktür buna uygun durumda.

İngiltere, ekonomik krizlerle başlayan süreçle birlikte bir de mülteci krizi patlak verince AB ile arasına mesafe koymaya niyetlendi. İngiliz halkı ve devleti, başka ülkelerin ve mülteci krizinden doğan yükün altına girmek istemiyor. Mevcut bu durum AB’de daha büyük bir güç boşluğuna neden olacaktır. Mevcut bu boşlukta AB içinde daha güçlü pozisyon elde eden Almanya, ekonomik gücünü korumak ve mülteci krizinden daha fazla zarar görmemek adına Türkiye lehine bir politika izliyor. AB’ye üyelik sürecimiz ne olur bilinmez ama İngiltere’nin pasifliği, Almanya-Türkiye ittifakını Avrupa üzerinde daha güçlü kılacaktır. Belki bu ittifak üyelik sürecini hızlandırabilir de. Vizelerin kalkması, AB ve Türkiye arasında ki etkileşimi daha da arttıracaktır. Türkiye ekonomisine bunun olumlu yansıyacağını düşünüyorum. Ama Türkiye’nin bu süreçte hem AB ile etkileşimini daha arttırması gerekirken hem de AB ülkelerini Suriye sorununun çözümüne teşvik etmesi gerekiyor. Türkiye’nin “Güvenli bölge” projesini daha yüksek sesle dile getirmesi lazım. Türkiye güçlü bir ittifakla Suriye sorununu çözebilirse, Suriye’nin geleceğinde uzun bir süre söz sahibi olabilir.

Batı’da bunlar yaşanırken Türkiye, Ortadoğu ve Orta Asya’da da boş durmuyor. AK Parti hükümeti döneminde başta Suudi Arabistan, Pakistan ve Katar’la önemli ilişkiler gerçekleştiren Türkiye’nin bu çabası yeni bir ittifakın doğması ile sonuçlandı. “İslam Ordusu” adı verilen bu oluşum, önceki günlerde ilk tatbikatı olan “Kuzeyin Gök Gürültüsü’nü” 20 devletin katılımı ile gerçekleştirdi. Benzer bir şekilde Türki Cumhuriyetlerle de oluşuma giden Türkiye, 4 ülke ile “Turan Ordusu” adı verilen bir yapı kurmuştu. Burada da özellikle Azerbaycan ile sıkı bir ilişki içinde. Şimdilik bu ordu da bazı stratejik tatbikatlar gerçekleştiriyor. Türkiye’nin hem siyasi, ekonomik ve kültürel ittifakların hem de askeri ittifakların içinde yer alması hem bölgesel ölçekte hem de küresel ölçekte gücünü arttıracaktır. Mevcut pozisyonda Türkiye, kapana sıkışmış bir ülke durumundan hamle ve reel politik gücü artan bir ülke konumuna gelmiştir. Başta Suriye meselesi olmak üzere bölgesel ve uluslar arası meselelerde Türkiye’nin bu ittifaklardan aldığı güçle masaya daha çok yumruğunu vuracağını görebiliriz. Bu noktada Türkiye’nin, askeri anlamda NATO çatısı altında faaliyet gösterirken, “İslam ve Turan Ordularıyla” aktif operasyonlar yapacağını çok umut etmemek gerekir ancak mevcut bu ittifaklar Türkiye’yi NATO içinde de daha güçlü hale getirecektir. Bu alternatifler, Türkiye’nin dış politikada reel politik gücünü sergilemesinde özgüven ve hamle seçenekleri yaratacaktır. Son olarak Türkiye’nin mevcut bu ülkeler ile ilişkilerini bu oluşumlar ekseninde daha doğru temellere oturtması ve uzun vadede bir stratejik plan oluşturması gerekmektedir. Doğru adımlar, Türkiye’nin uzun vadede bölgesel ve küresel bir güç olmasının yolunu açabileceği gibi pozisyonunu da sağlamlaştıracaktır.

Gelelim Türkiye’de yaşanan olaylara. Türkiye’nin dışta güçlü olabilmesinin yolunun içte güçte olmasından geçtiğini belirtmiştik. Bu noktada ayağına takılacak en büyük engeller; terör ve Gülen hareketidir. Devletin güçlü ve istikrarlı bir şekilde Doğu ve Güneydoğu’da operasyonlarını sürdürmesinin neticesinde birçok terör yuvası temizlenmeye devam ediyor. Halk her ne kadar bu operasyonlardan yorgun düşse de, devletinin yanında tavır alıyor. Bunu HDP’nin günlerdir yaptığı “isyan ve direniş” çağrılarını halkın dikkate almamasından anlayabiliyoruz. HDP’nin halk nazarındaki etkisi her geçen gün eridiği gibi halkın HDP ve PKK’ya desteği de neredeyse bitmek üzere. Bölge halkı hem HDP’ye hem de PKK’ya yoğun bir şekilde tepki gösteriyor. Artık HDP’nin siyasi ömrünün de giderek sona yaklaştığını söyleyebiliriz. Devlet aklı, kukla ve üst akıllarından üstün gelmiştir. HDP’yi tarihe gömmenin “Vaka-i Hayriye” olabileceğini düşünsem de bu noktada dikkatli adım atmak gerektiğini düşünüyorum. Evet, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere terörle A’dan Z’ye bağı olan tüm HDP’liler yargılanmalı ve cezalarını çekmeliler ancak bu durum öyle uygun bir zamanda yapılmalıdır ki bu olaydan kahraman olarak çıkmasınlar. Şüphe yok ki HDP, bu yargılamaları bir kahramanlığa ve halk isyanına dönüştürmek için fırsata dönüştürmeye çalışacaktır. Bu noktada siyasi iradenin doğru zamanda doğru hamleyi yapması gerekiyor. Bekleyip göreceğiz.

Geçtiğimiz günlerde FETÖ’ye bağlı organlar olan “Zaman Gazetesi ve Cihan Haber Ajansına”  kayyum atanarak bir anlamda devlet Gülen hareketinin en büyük medya organlarından ikisine el koydu. Bunu geç kalınmış bir hamle olarak görmekle birlikte doğru buluyorum. Basın özgürlüğü denen şey, devleti ele geçirmek, devlete ihanet etmek, devleti yönetenlere hakaret etmek değildir. Bu noktada yapılan faaliyetler de basın özgürlüğü çatısı altında görülemez. Gülen hareketinin Türkiye’de ki faaliyetleri ile tek amacı devleti ele geçirmek, yönetmek, devleti yönetecekleri belirlemek, devletin sinir uçlarına hakim olmak olmuştur. Bu noktada başta ulusal sınavlar olmak üzere tüm resmi dairelere müritlerini “çakma cihat” anlayışıyla “kul hakkı yiyerek” illegal bir şekilde yerleştirmeyi başarmıştır. Devlet buna sessiz kalmıştır diyemeyiz. Devlet görür, duyar, fark eder ancak doğru zamanda doğru bir hamleyi yapacak vakti bekler. Bu noktada AK Parti hükümetinin Gülen hareketine yönelik gerçekleştirdiği hamleler sadece bir “Erdoğan-Gülen, Hükümet-Cemaat” çatışması meselesi değil, devletin yıllardan beri beklediği ve şimdi gösterdiği reaksiyon meselesidir. Devlet, kendisini ele geçirmeye çalışan Gülen hareketine cevabını hükümet ve Erdoğan eliyle vermiştir. Fethullah Gülen ve harekete mensup kimseler, devletin yapacağı bu hamleleri de hesaba katmaları gerekirdi. Bu noktada Gülen hareketine ayrı bir parantez açmak gerekir.

Gülen hareketini iyi analiz etmemiz gerekiyor. Gülen, Bediüzzaman Said Nursi’nin ışığını takip ettiğini söylese de cemaat ve görüş olarak ondan ayrıldığını söylemek mümkün. Kendine bu eksende taban oluşturan Gülen hareketi, eğitim ve diyalog ilişkileriyle hem ülke çapında hem de uluslar arası alanda örgütlenmeye ve kurumlar inşa etmeye başladı. 1999 yılında ABD’ye yerleşen Gülen hareketi, oluşturduğu bu mekanizmayı ne derece bağımsız yürütüyor işte orası şüpheli. İslami bir cemaat olarak ortaya çıkan Gülen hareketi, şu an ticari, siyasi, hukuki eksende faaliyet gösteren bir yapı halini aldı. Peki, bir cemaat buna dönüşür mü? Mesele şu: Osmanlı Devleti’nin parçalanması, halifeliğin kaldırılması, İslam ülkelerinin pasifize edilmesi neticesinde İslam dünyasında büyük bir güç boşluğu oluştu. Müslümanlar ve İslam devletleri bir türlü örgütlenemediler ve birlik oluşturamadılar. Ancak bu durumun ilelebet sürmeyeceği de aşikardı. Üst akıllar bu öngörüye sahip olmalarından ötürü Müslümanların ulusal ve uluslar arası örgütlenmesini, bunun yanında kadrolaşıp kurumsallaşmalarını kontrol altına almak istediler. Bu sayede kurmuş oldukları uluslar arası düzenin güvenliğini de bu bağlamda koruma altına almaya çalıştılar. İslam ülkelerini belirledikleri liderler ve sistemler ile yöneten üst akıllar, Müslümanların bu ülkelerde bağımsız kadrolar oluşturup iktidara gelmelerini kontrol etmek ve denetlemek istediler. İşte bu noktada Gülen hareketi onların kullandığı bir piyondan başka bir şey değil. Ne yazık ki hareket mensupları bunun farkında değil. Uluslar arası düzeni kuranlar, düzene tehdit olacak İslam’ın, Müslümanların, İslam’ın ahlak ve adalet anlayışının tekrardan iktidar olmasına izin verirler mi? Hadi engel olamadılar, buna düzen kurucu ABD, kendi ülkesinde Pensilvanya’da bulunan zatı orada barındırır mı?

Erdoğan ve hükümet üst akılların Gülen hareketi üzerinden kurmuş oldukları ulusal ve uluslar arası oyun çarklarını fark ederek, bir bir kırmaya başladı. O yüzden ki devlet, Gülen hareketinin üzerine gittikçe ABD’den ve AB’den sesler yükseliyor. Çünkü çarkları bozuluyor. Türkiye hem terörün, hem de Gülen hareketinin, bununla birlikte üst akılların çarklarını ulusal ve uluslar arası düzeyde kırdıkça her geçen gün bölgesel ve küresel bir güç olmaya doğru adım adım ilerliyor. Yorulmadan devam. Şimdi çarkları kırma vakti…

Allah’a emanet olun…

Yayın Tarihi: 11.03.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/simdi-carklari-kirma-vakti/460/

Kozalak da Bizim, Çam da…

“Türk deyince sadık demektir. Biz emindik Türkiye bir gün bize gelecek” diyordu Osmanlı’nın bizlere mirası Evlad-ı Fatihan ve Arabistan’ın, Afrika’nın ücra köşelerinde yolumuzu bekleyenler TRT Türk ekranlarında. Günlerdir soluksuz izliyorum. Karadağ’dan tutunda İrlanda’ya, Gürcistan’dan Yemen’e ecdadımızın izleriyle dolu. Türkiye şimdi yeniden bu izlerin peşini sürüyor ve yeni bir çağın kapısını aralıyor. Türk bekleyen değil, beklenendir. Türkiye her geçen gün aslına dönerek, ecdadının izinden gitmeye başlamıştır, gitmelidir de…

Türkiye Cumhuriyeti, yaklaşık 10-12 yıldır çeşitli kurum ve kuruluşları vasıtasıyla başta Balkanlar olmak üzere, Ortadoğu, Kuzey Afrika, Orta Asya ve Kafkaslar da önemli maddi ve manevi atılımlar gerçekleştiriyor. Drogheda’da ki ay ve yıldızın yanına yeni ay ve yıldızlar eklemek adına, Karadağ’da ki Müslümanların Camii inşa etmek üzere yardım taleplerine el uzatarak arı gibi çalışıyor. Bunlar dış politika da önemli bir koordinasyonun ve kurumsallaşma hamlelerinin meyveleri aynı zamanda. Türkiye türlü coğrafyalar da Osmanlı ve İslam mirasına sahip çıkarak restore ediyor, ekonomiden kültüre yeni birçok proje gerçekleştiriyor. Bu projelerin ve hizmetlerin gerçekleşmesinde; Dış İşleri Bakanlığı, büyükelçilikler, ataşelikler ve mensupları, Türk Silahlı Kuvvetleri, Milli İstihbarat Teşkilatı,  Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı(TİKA), Yunus Emre Enstitüsü, Diyanet Vakfı, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı(AFAD), Türk Kızılayı, Sivil Toplum Kuruluşları, Belediyeler, İş dünyası, öğrenciler ve turistler önemli bir emek sarf ediyor. Türkiye’nin yeniden bu anlamda birçok coğrafya da ön plana çıkması, bizleri ve bizleri bekleyenleri mutlu ediyor. Ancak Türkiye’nin ulusal ve uluslar arası anlamda bu vizyonu sürdürebilmesi için nitelikli kadrolara ve yöneticilere, istikrarlı faaliyetlere ve bunların alt yapısını oluşturacak kurumsal devlet kuruluşlarına ve sabit devlet aklına ihtiyacı var.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Fildişi Sahili, Gana ve Gine olmak üzere bir dizi Afrika ziyaretlerinde bulundu. Daha önce de Güney Amerika ziyareti yapan Erdoğan bunları tabii ki belirli bir öngörü doğrultusunda gerçekleştiriyor. Türkiye dış politikada ki kültürel hamlelerini bölgesel ittifaklarla da taçlandırmak istiyor. Uluslar arası mekanizmalarda aktif bir güç elde edebilmek, bu ittifaklarla siyasal ve ekonomik ilerleme sağlamak temel manada ilk hedefler. Türkiye bu yolda da başarılı bir şekilde yürüyor. Yürüdükçe de Türkiye’yi kendi iç sorunlarına geri döndürmek ve hapsetmek için ülkemizde terör eylemlerinden tutunda yargı facialarına kadar türlü provakatif hamleler baş gösteriyor. Can Dündar’ın Anayasa Mahkemesi kararı doğrultusunda salıverilmesi bunlardan yalnızca biriydi. Türkiye dışta istikrarlı bir şekilde büyük güç olmak istiyorsa, bunun yolu içte güçlü olmaktan geçiyor.

Can Dündar kiralık bir casus ve vatan haini olmasından başka da bir anlam ifade etmiyor. Ama hem onu, hem gazetesini hem de Anayasa Mahkemesini yönlendiren güçler ve sergiledikleri oyunların önemi çok büyük. MİT tırları DAEŞ’e silah götürmüyordu. Bunu Can Dündar ve sahipleri de biliyordu zaten. Amaç başta Türk Hükümetini ve tabii ki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı uluslar arası kamuoyunda hem DAEŞ’le bağlantılı gösterip algı yönetimi yapmaktı, hem de uluslar arası mekanizmaları harekete geçirerek belki de bir “savaş suçu” kararı çıkartıp Erdoğan’ı ve Türkiye’yi yargılatmak ve devirmekti. Tutmadı. Dündar’ın yargılaması başlatıldı, suçlu bulunması beklenirken Anayasa Mahkemesi’nin müdahalesiyle serbest bırakıldı. Yargılamanın devam ettiği bir sürece müdahale etmeye anayasal olarak hakkı bulunmayan Anayasa Mahkemesi ve üyeleri kendi devletini uluslar arası arena da mağlup etmeye çalışan bir gücün yanında tavır aldı. Ama bu nasıl oluyor?

Jandarma MİT’in tırlarını durdurabiliyor. Halkların Demokratik Partisi milletvekilleri PKK terör örgütüne araçlarında silah taşıyor. Yine HDP Eşbaşkanı Figen Yüksekdağ terör örgütüne sırtını dayadıklarını söylüyor. Diğer Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ise halkı isyana ve savaşa çağırabiliyor. Yıllar önce dün ve bugün Osmanlı Hanedanı’nın sınır dışı eden ve başka hanedanlara hizmetkârlık yapmaya devam eden Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, PKK’lı teröristlerle “arkadaş” olabiliyor. Yine Kılıçdaroğlu ve CHP milletvekillerinin alınlarından öptüğü DHKP-C’li teröristler devletin savcısını şehit edip, polis karakoluna saldırabiliyorlar. Gazete manşetleri ve televizyon programları ise casusları, teröristleri övüp, bu devlete, Başbakanı’na ve Cumhurbaşkanı’na hakaret edebiliyorlar.

Bizim acilen çok köklü reformlara ihtiyacımız var hem de bir an evvel. Yargıdan tutunda eğitim sistemine, ekonomik yatırımlardan tutunda emniyet ve askeri teşkilatlarımıza kadar her alanda devletin bekasını savunacak ve koruyacak sistemleri kurmalı ve kadroları yetiştirmeliyiz. Bu devletin ve milletin öz evlatları, bu millete ve ümmete hizmet edecek olan vatanseverler, bu devletim kurum ve kuruluşlarının başında olmalılar. Biz eğer köklü reformlarla, nitelikli kadrolar yetiştirip, işlevsel sistemler kurabilirsek, ulusal varlığımızı sürdürebilir, güçlü bir uluslar arası vizyona da sahip olabiliriz. Ancak işte biz bu şekilde ilelebet al bayrağımızı Adriyatik’ten Çin Seddi’ne, Amerika’dan Afrika’ya, Balkanlar’dan Kafkaslara ve Ortadoğu’ya bütün coğrafyalar da dalgalandırabilir, ecdat mirasına sahip çıkabilir, Allah’ın hükmünü taşıyabiliriz.

Çünkü kozalak da bizim, çam da…

Allah’a emanet olun…

Yayın Tarihi: 04.03.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/kozalak-da-bizim-cam-da/445/

Türkiye’de Muhalefet Dramı

Değerli dostlar,

Sözlerime Hocalı’da Rus destekli Ermeni kuvvetlerince vahşice katledilen Azeri Türk’ü şehit kardeşlerimize rahmet okuyarak başlamak istiyorum. Mekânları cennet olsun. 1992 yılında 25 ve 26 Şubat’ta 106’sı kadın, 83’ü çocuk 613 masum Müslüman kardeşimiz, Ermeni ve Rus destek kuvvetleri tarafından vahşice katledildi. Hocalı soykırımının yıl dönümünde bizde ruhlarına Fatiha ve rahmet okuyor, kardeşimiz Azerbaycan halkı ve devletine baş sağlığı diliyoruz.

Türk siyasal hayatı, tarihin beklide en kötü dönemlerinden birini yaşıyor. Hem iç siyasette hem de dış siyasette devletimizin kritik bir dönemden geçtiği malum. Devletimizin ordusu ve polisi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da terör örgütü mensuplarıyla sokak sokak çatışıyor. Diğer bir yandan ülkemiz, başta metropollerimiz olmak üzere yoğun bir terör eylemi tehdidi altında. Hal böyleyken millet olarak; sokaktaki vatandaştan tutunda meclisteki vekillerimiz dâhil olmak kenetlenmemiz ve dik durmamız gereken bir dönemde, iç siyasette büyük bir kutuplaşmayı yaşıyoruz. Aynı şekilde Türkiye, dış politikada uluslar arası oyun ve kumpaslarla çevrelenmeye ve etkisizleştirilmeye çalışılıyor. Türkiye’nin hem iç siyasette hem de dış siyasette karşılaştığı bu buhrandan çıkması milli menfaatler bakımından oldukça önemlidir. Milli menfaatler toplumun ve siyasetin her kesimini ilgilendirmelidir. Toplum, siyasetçileriyle birlikte her alanda birlik olup milli menfaatler doğrultusunda mücadele etmelidir. Ancak ülkemizde durum ne yazık ki böyle değil.

Cumhuriyet Halk Partisi, Deniz Baykal döneminde devletçi bir çizgi izlemesinin yanında elbette hükümet karşıtıydı. Ancak Kemal Kılıçdaroğlu’nun “kaset senaryosuyla” CHP’nin başına geçirilmesi sonrasında parti adeta devlet karşıtı bir eksende faaliyet göstermeye başladı. Hükümet ve devlete karşı her türlü eyleme doğrudan ya da dolaylı destek veren bir CHP ile karşı karşıyayız. Gezi olaylarında kendi devletine zarar verildiğini bile umursamayan CHP, hükümet devrilsin diye elinden geleni yaptı. Türkiye maddi ve manevi birçok zarar uğradı. Aynı CHP, Çözüm Süreci’nde HDP ile görüşüyor diye vatan hainliğiyle suçladığı AK Parti’yi devirmek için emanet oylarını baraj atlaması ve “hükümeti beraber iyi sallamak” için HDP’ye gönderdi. Hatta öyle ki, PKK’lı teröristler ile Kılıçdaroğlu “arkadaş” bile oldular. Şimdi CHP, Artvin Cerattepe olaylarını provoke ederek Gezi ruhunu diriltmeye çalışıyor. Darbe dönemlerinde uslu kalarak iktidarı ele geçiren CHP, kaos yaratarak neye alt yapı hazırlamaya çalışıyor sormak lazım. Grup toplantısında Türkmen kardeşlerimize hakaret edercesine “Ne Bayır Kaldı, Ne Bucak” diyen Kılıçdaroğlu’na söylemek gerek ki, Cumhuriyet Halk Partisi’nin; “Ne Cumhuriyetçiliği Kaldı, Ne Halkçılığı.[1]

Milliyetçi Hareket Partisi, AK Parti hükümetine “Çözüm Süreci ve Terörle Mücadele’de” en sert eleştirileri yapan parti oldu. Hükümeti, devleti bölmekle suçladı ancak hükümetin en kritik dönemlerinde hep yanında oldu. Başörtüsü sorununun kalkmasında, Cumhurbaşkanlığı seçimi krizinde, terörle mücadelenin askeri yöntemlerle çözülmesinde ve Suriye’de ki Türkmenlere yardım konusu ve Suriye’de ki tehditlerle mücadele de MHP hep hükümete destek verdi. Bu dönemlerde MHP, öne sürdüğü milli-muhafazakâr söylemlere uygun hareket etti. Ancak onlarda ülkenin en kritik dönemlerinin birinde, koltuk derdine düştüler. Devlet Bahçeli ne olursa olsun koltuğunu bırakmamanın telaşında. Bahçeli muhalefeti ise devlet ve millet menfaatlerinin son derece önemli olduğu bu dönemde parti liderliğini ele geçirme telaşına düştüler. Allah akıl fikir versin. MHP’de kan değişimi gerekiyor ya da gerekmiyor söz konusu bu değil ancak CHP ve HDP’ye oranla dönem dönem daha devletçi bir çizgi izleyen MHP’nin böyle bir durumda çatırdaması oldukça dramatiktir. Bahçeli elbette bir gün siyasi ömrünü tamamlayacaktır. Sevilir ya da sevilmez. Umarız ki MHP’de ki yeni yapı da, CHP gibi devletçi çizgiden devlet karşıtı çizgiye geçiş yapmaz. Bekleyip göreceğiz.

Yüreğinde milli duygular taşıyan birçok vatandaşımız eminim ki Halkların Demokratik Partisi milletvekillerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısında bulunmasını bir türlü hazmedemiyor. Kürt siyasal hareketinin ve Kürt kardeşlerimizin bu milletin meclisinde temsil edilmesi gerektiğini ve bir partilerinin olması gerektiğini yıllardır savundum ve savunmaya devam edeceğim. Ama bu parti asla bu milletin evlatlarının katili PKK’nın kravatlı siyasetçileri HDP ve onun vekilleri olamaz. HDP ve onun siyasi selefleri, hiçbir zaman gerçek Kürt siyasal hareketinin ve Kürt kardeşlerimin temsilcisi değillerdi, olmamalılar da. Boynunda haç taşıyanlar ve haça hizmet edenler hiç Selahaddin Eyyübi’nin torunlarının ve Said-i Nursi’nin hemşerilerinin temsilcisi olabilirler mi? Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan önceki gün HDP milletvekilleri hakkında hazırlanan fezlekelerin çürümemesi gerektiğini söyledi. Ben de katılıyorum. HDP vekillerinin büyük bir çoğunluğu yargılanmalı ve cezalandırılmalı, gerekirse HDP kapatılmalıdır. Ancak hem devlet hem de hükümet, Kürt kardeşlerimizin gerçek temsilcisi olacak ve onların dertleriyle dertlenecek yeni bir oluşumun inşasının öncüsü olmalıdırlar. HDP’li vekiller bilmelidir ki, canlarına kastettikleri bu millet; Selahaddin Eyyübi kadar Kürt, Fatih Sultan Mehmet kadar Türk’tür.

Allah’a emanet olun…


[1] Sözün sahibi Ahmet Pekiyi’dir.

Yayın Tarihi: 26.02.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/turkiye-de-muhalefet-drami/416/

Ankara Saldırısının Mesajı

Değerli dostlar,

Bildiğiniz gibi önceki gün Ankara’da yine yüreğimize ateş düştü ve 28 vatan evladını hakka yolcu ettik. Doğu ve Güneydoğu’dan ise her gün Mehmetçiklerimizin şehadet haberleri geliyor. Allah mekânlarını cennet eylesin. Şehit oğlu şehit olan bizleri, bu vatana, birlik beraberlik ve kardeşliğimize, Çanakkale ruhuna sarılmaya sevk etsin. Peki, ülkemiz nereye sürükleniyor ve Ankara saldırısıyla bize verilmek istenen mesaj ne? Gelin şimdi bunu bir sorgulayalım.

Rahmetli Mahir Kaynak hocamız bizlere bir saldırı olduktan sonra bunun kime fayda sağlayacağını analiz etmemizi hep aklımızın bir köşesine ödev olarak not ettirmişti. Biz de Ankara saldırısının kime fayda getireceğini sorgulayıp, saldırının öncesi ve sonrasını analiz edeceğiz. İlk olarak saldırının öncesiyle başlayalım.

Ankara saldırısı öncesi Türkiye, YPG/PYD güçlerinin Türkiye-Halep koridoru arasında stratejik konuma sahip Azez’i ve “Minnağ Hava Üssünü” ele geçirme girişimini bertaraf etmek amacıyla top saldırılarına başlamıştı. YPG/PYD güçleri için, Kuzey Suriye’de kurulması planlanan Kürt koridorunun ki bunun reel karşılığı “Seküler bir Kürt Devleti”dir, en önemli aşamalarından biri Azez-Halep hattını ele geçirmekten geçiyordu. Burada kurulacak bir devletin, terör ve kaos yuvası olacağını, ikinci bir Kandil’in devlet versiyonu olacağını söylemiştik. Bizim için en vahimi ise başta toprakları (resmen) bölünecek olan Esed yönetiminin yanı sıra Rusya ve sözde müttefikimiz ABD’nin bile bu planı doğrudan veya dolaylı olarak onaylamasıdır. Türkiye işte bu kritik eşikte zaten Esed yönetimiyle soğuk bir savaş yaşamasının yanı sıra, uçak kriziyle Rusya’yı, PKK’nın organik bağı olan YPG/PYD’yi ve hem YPG güçlerine silah yardımı yapan hem de kurulacak devlet planına doğrudan ya da dolaylı onay veren ABD’yi son olarak da bölgenin ve İslam’ın düşmanı küresel kukla DAEŞ’i karşısına almıştı. Hal böyleyken bu kadar düşman ve tehdit unsuruyla yaşanan savaş, Ankara’da patlayan bombayla son buldu.

11 Eylül saldırıları sonrasında ABD tüm dünyaya had bildirecek bir tavırla “ya benimlesiniz ya da karşımda” demişti. Bunun devamını Afganistan ve Irak işgalleri izlemişti. Türkiye’de aslında bir benzerini yaptı diyebiliriz. İlk olarak, neredeyse Yavuz Sultan Selim döneminden beri bizlere miras olan Bayırbucak Türkmenlerinin namusuna el uzatan Esed yönetimi ve Rusya’ya uçak saldırısıyla, hem de bölgede kendine 40 yıldır PKK yetmiyormuş gibi bir 40 yıl daha baş belası olacak bir terör devleti kurmaya çalışan ABD’ye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile “ya benimlesiniz ya da karşımda” dedi. Ne yazık ki karşısında Ankara’da gerçekleşen bir “11 Eylül” buldu. İlk olarak şunu söyleyelim; Ankara’da ki saldırı PKK’nın öyle sıradan bir eylemi değil. Bu çok büyük bir plan ve PKK sadece kuklası konumunda. Evet, tabii ki istihbarat kaynaklarımız ve güvenlik güçlerimiz bu saldırıda yetersiz kaldılar ancak karşımızda büyük istihbarat kuruluşlarının da içinde yer aldığı bir saldırı söz konusu. Saldırı sonrası şehitlerine Fatiha okumak yerine, hemen siyasi kargaşa yaratmaya çalışan ve kendi istihbarat örgütü ile hükümetine saldıran leş kargalarının ilk olarak bunu fark etmesi gerekiyor.

Suriye sorunu hem Türkiye için hem de dünya için giderek düğümlenen bir probleme dönüştü. Ne yazık ki bir yaprak parçası gibi yuvalarından ölüme sürüklenen mülteciler dünyanın umursadığı en son konu. Türkiye misafir ettiği 3 milyondan fazla Suriye’li kardeşiyle ve onları sömüren terör eylemleriyle Suriye sorununun bir an önce çözülmesini isteyen tek ülke belki de Esed’den bile daha çok.

ABD, Başkan Obama’nın görev süresinin bitmek üzere olması sebebiyle tarihinin en pasif dış politika süreçlerinden birini yaşıyor diyebiliriz. Birçok kesim Obama’yı özellikle Suriye konusunda inisiyatif almaması ve pozisyonunu Rusya’ya kaptırmasından ötürü eleştiriyor. Aslında Obama’nın ikinci başkanlık döneminin genel olarak pasif geçtiğini söyleyebiliriz. Çünkü Obama seçimlerden güçlü çıkamadı. Bazı lobiler ki özellikle Yahudi lobisi, Obama karşıtı bir pozisyonla Obama yönetimini ve ABD dış politikasını kilitledi. Yeni bir başkanın şahin olması muhtemel ama ABD’nin genel pasifliğinin özeti bu.

Rusya, Suriye konusunda kartlarını en açık oynayan ülke konumunda. Rusya dış politika da genel olarak açık oynamayı seven bir ülkedir. Gürcistan’a yaptığı müdahale, Ukrayna’yı paramiliter güçlerle parçalaması, Kırım’ı ilhak etmesi, Esed yönetimini korumak adına yaptıkları herhalde hepimizin gözü önündedir. Rusya, Esed yönetiminin ömrünü neden uzatmak istiyor ona bir değinelim. Aslında mesele Esed’den ziyade tabii ki Rusya’nın çıkarlarıdır.  Suriye Rusya için, Lazkiye’de bulunan üssü ve Akdeniz’e yani sıcak denizlere çıkış noktası olmasından ötürü büyük öneme sahiptir. Rusya bu şekilde Akdeniz ve Ortadoğu’da denge kurmayı ve pozisyon elde etmeyi başarıyor. İkinci olarak, Sovyetler’in dağılmasından sonra iki kutuplu dünya kalmasa da hala Rusya ve ABD arasında bir mücadele var bunu söylemek mümkün. Bu noktada İsrail iki ülke için de kritik. Rusya’nın İsrail’e askeri ve reel politik olarak yaklaşması ve onu tehdit eder pozisyonu elde etmesi, İsrail’in güvenliğini öncelik edinen ABD’ye karşı büyük bir koz. Bunun yanında Rusya, İran ile birlikte Ortadoğu’da güç dengelerini kendi lehlerine değiştirdiler ve kalıcı bir üstünlük kurmaya çalışıyorlar. Rusya, her ne kadar Türkiye ile yaşadığı gerilimden ekonomik olarak zarar alsa da, Türkiye aleyhtarı stratejilerle ömrünü uzatıyor diyebiliriz. Çünkü kabuğunu kıran, reel politik, ekonomik ve askeri olarak güçlenen bir Türkiye, hamisi olduğu Orta Asya devletlerine yönelecektir ve bu durum Rusya için büyük bir tehdit oluşturacaktır. Son olarak Rusya yine Ortadoğu’da İran ile birlikte güç dengeleri kurarak hem mevcut petrol ve doğalgaz kaynaklarını hem de yeni çıkacak kaynakları kontrol edip zaten çöküşe geçen ekonomilerini parçalanmaktan alı koymak istiyorlar.

İran, Ortadoğu’da en sinsi yol alan ülkedir. ABD’nin Irak müdahalesiyle Bağdat yönetimini eline alan İran, Farsi yayılmacılığını genişletti. Kendisi aleyhine ve Türkiye lehine faaliyet göstermeye başlayan Kuzey Irak Kürt Yönetimi ve Barzani’yi de hedefine alan İran, PKK ve Goran Hareketi gibi Barzani’yi alaşağı etmeyi ya da pozisyonunu daraltmayı planlıyor. Bu nedenle de Şii grup “Haşti Şababi’yi” Kerkük’e salmayı planlıyor. Suriye’de Rusya ile birlikte hareket eden İran, hem Esed yönetiminin ömrünü uzatmayı hem de Türkiye’nin Ortadoğu’yla bağını kopartarak, Sünnilere olan hamiliğini engellemek amacıyla kurulması planlanan Kürt devletine de destek veriyor. Bir yandan da Türkiye-Suudi Arabistan yakınlaşmasından duyduğu rahatsızlığı hem Suudi Arabistan’a karşı somutça dile getiriyor hem de başta Lübnan olmak üzere Ortadoğu’da Şii paramiliter gruplara destek olarak gösteriyor.

Genel olarak özetlersek, şu anda hem Rusya’nın hem de ABD ve İran’ın dış politikası Türkiye’nin aleyhine bir duruş sergiliyor. Hal böyleyken Suriye konusunda direnen ve tehditlere kafa tutan Türkiye söylemek gerekirse ne yazık ki Ankara saldırısıyla cezalandırıldı. Bu açıdan kimin yaptığının inanın önemi yok. Saldırının arkasından YPG’nin çıkmış olması sergilenen yeni bir planın parçası da olabilir. Türkiye artık bu savaşın daimi bir tarafıdır. Olmak da zorundadır. Evet, Türkiye hem Reyhanlı saldırısıyla, hem de DAEŞ ve YPG saldırılarıyla ve kendisine tehdit olarak öne sürülen Kürt devletiyle ısrarla Suriye’ye, sıcak çatışmaya çekilmek isteniyor. Son Ankara saldırısı da bu oyunun bir senaryosu olabilir. Ancak Türkiye’nin bu noktada erken hareket etmemesi gerekiyor. Türkiye ilk olarak soğukkanlılığını sağlayarak elini güçlendirmelidir.

Türkiye dünden beri Ankara saldırısının misillemesi olarak Suriye’de YPG ve PYD mevzilerini yoğun bir şekilde vuruyor. Ankara saldırısı bu konuda elini güçlendirmiştir diyebiliriz. Artık YPG/PYD güçlerinin ilerleyişini bu ölçüde tehdit unsuru olarak görüp ve göstererek rahatça müdahale edebilir. Türkiye büyük ölçüde obüs saldırılarından sonra ikinci aşamaya geçerek Kasırga füzelerini kullanmalı, menzilini 40 km’den 100 km ve üstüne çıkararak kara harekâtı gelişmelerinden önce etki gücünü arttırmalıdır. Bu noktada Esed yönetimi ve Rusya’nın tepkisini göreceğiz ancak sıcak bir çatışma riski olacağını zannetmiyorum. Suriye konusunda ABD bir süre daha pasif kalacaktır. O yüzden Türkiye’nin uluslar arası desteğini de arttırması gerekiyor. Bu noktada zaten mülteciler konusunda ittifak sağlanmış Almanya öncülüğünde bir AB desteği sağlanabilir. Türkiye bu noktada biyolojik silahı olarak mülteci kartını daha etkin kullanmalı, AB’yi Suriye sorununun çözümüne ve “Güvenli Bölge Projesinin” hayata geçirilmesine teşvik etmelidir. Bu noktada Türkiye’nin de dâhil olduğu Suudi Arabistan ve İslam ülkeleriyle kurulan reel ittifakın da somut gücünü ortaya koyması gerekiyor. Türkiye yalnız değildir. Türkiye kabuğundan çıkarılmamak isteniyor. Ankara saldırısı Türkiye’ye otur oturduğun yerde deme şeklidir. Çünkü biliyorlar ki Türkiye ayağa kalkarsa Balkanlar, Orta Asya, Ortadoğu, Afrika ayağa kalkar. Çünkü biliyorlar ki Türkiye ayağa kalkarsa bu ümmet, İslam ayağa kalkar. Unutmayın dostlar; “Ve La Galibe İllAllah!”,“Allah’tan Başka Zafer Sahibi Yoktur!”

Allah’a emanet olun…

Yayın Tarihi: 19.02.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/terorle-mucadele-de-dogru-strateji/398/

Terörle Mücadelede Doğru Strateji

Değerli dostlar,

Bu toprakların kaderimidir bilinmez ama ümmet ve millet olarak neredeyse kalu beladan beri süregelir bir şekilde zulme maruz kalıyor, zalimle mücadele ediyoruz. Hem ümmetimizin hem de milletimizin tarihi zalime baş koymakla geçmiş, adları bir gün Yezid, bir gün Moğol, Tapınakçı, Moskof bir gün Taşnak, Asala olmuş bir gün ise PKK. Doğru var oldukça yanlış, mazlum var oldukça da zalim bitmeyecektir. Değişen tek şey adları, yüzleri ve kılıkları olmuştur. Ama unutulmamalıdır ki fitne ateşi ve tuzaklar var olsa da Allah düzen kurucuların en hayırlısıdır.

Ülkemiz yaklaşık 1976 yılından beri silahlı ve ideolojik terör eylemleri yapan Kürdistan İşçi Partisi yani Partiya Karkeren Kurdistane (PKK) adlı sosyalist terör virüsünün eylemleriyle mücadele ediyor. Yitirilen canlar, maddi ve manevi kayıplar o kadar fazla ki bunları sayılarla ve kelimelerle ifade etmek neredeyse imkânsız.

1976 yılından günümüze geçen yaklaşık 40 yılda devlet, terörle mücadelede eğrisiyle doğrusuyla birçok stratejiyi denedi. İlk olarak uzun bir süre sorunun adlandırmasıyla uğraştık. “Doğu Anadolu Sorunu”, “Güneydoğu Anadolu Sorunu”, “Kürt Sorunu”, “Terör Sorunu” derken nihayet “Terör Sorununda” karar kılındı. 40 yılın geneline baktığımızda sorunla mücadelede ortaya konan ana stratejinin askeri unsurlarla birlikte mücadele etmek olduğunu görürüz. PKK unsurlarına yapılan sınır ötesi operasyonlar ve askeri mücadelenin yanı sıra örgütün siyasi ve ideolojik kanadına yapılan yargı müdahaleleri “Terör Sorunuyla” yapılan mücadelenin temel unsurları oldu. Mevcut bu yapının Ak Parti hükümetlerine kadar devam ettiğini söylemek yanlış da olmaz.

Ak Parti hükümeti terörle mücadelede önceki hükümetlere nazaran askeri mücadele ve PKK’nın siyasi ve ideolojik uzantılarına yargı müdahalesi dışında yeni stratejiler ekledi. “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” ve “Çözüm Süreci” dönemlerini incelediğimizde, PKK’nın siyasi uzantılarının ve İmralı’nın muhatap alındığını bunun yanı sıra bölgenin kanaat önderlerinin ve “Akil Adamların” devreye sokulduğunu ve bunu siyasi, yargısal, ideolojik, ekonomik, sosyal ve kültürel bazı reformların izlediğine tanık olduk. Gerçek şu ki; JİTEM’vari yaklaşımlarla, baskı politikalarıyla bölge insanı sadece PKK’dan değil devletten de önemli zararlar görmüştü. Terörle mücadelede yaşanan mevcut dönemlerin belirli vakitlerde bölge insanına her anlamda nefes aldırdığını söylemek mümkündü. Ancak 7 Haziran seçimleri öncesi başlayan ve tekrardan zirveye tırmanan terör eylemleriyle bu dönemin geçici olduğu ortaya çıktı. Devlette seçimler sonrasında tekrardan askeri mücadeleye geri dönerek operasyonlara başladı.

1 Kasım seçimlerinde Ak Parti’nin tekrardan iktidara gelmesi ve siyasi istikrarın sağlanmasının ertesinde, devlet çok köklü bir şekilde terörle mücadele edilmesine karar verdi. Cizre, Silopi ve Sur başta olmak üzere terör bölgelerinde neredeyse ev ev terör unsurlarının temizlenmesi bu kararın eylem aşamasıdır. Ancak gelinen noktada bölge halkının başını sokacakları bir evleri dahi kalmadı. Bu noktada Başbakan Ahmet Davutoğlu geçtiğimiz günlerde Mardin’de 10 maddelik terörle mücadele “Master Eylem Planı’nı” açıkladı. Devletin operasyonlar sonrasında bölgeye yönelik yapacağı adımlar plan dâhilinde temel manada ortaya konuldu.

Öncelikle şunu söylemek gerekir ki; bölgenin ve bölge halkının rehabilitasyonunu sağlaması bakımından bu plan oldukça önem taşıyor. Köklü bir “Master Plan” için ne yazık ki geç bile kalındı. Bölgeye kalıcı bir huzur getirmek ve bölgenin ekonomik olarak köklü bir şekilde kalkındırılmasını sağlamak da ne yazık ki yetersiz kaldık. Davutoğlu plan dâhilinde terörle mücadelede artık HDP ve PKK’nın muhatap alınmayacağını, Diyarbakır, Mardin başta olmak üzere bölgenin yeniden inşa edileceğini belirtti. Plana göre terörle mücadelede yeni muhatabın milletin kendisi olacağı, bölgenin kanaat önderlerinin ve STK’larının oluşturacağı istişare meclislerinin kurulacağı belirtiliyor. Yeni anayasa ile “insan odaklı” bir devlet anlayışının egemen kılınacağı, bölgeyle doğru iletişim stratejileri kurularak, ekonomik desteklerle, siyasi, ekonomik, sosyal ve güvenlik bazlı birçok adımla bölgede istikrarın sağlanacağı ifade ediliyor. Son olarak TOKİ başta olmak üzere birçok devlet kuruluşu yeni plan kapsamında terörle mücadele de koordineli çalışacak. İş, eğitim, sağlık, imar, şehir yapılanmaları, aile ve sosyal politikalar, gençlik ve spor, devletin tüm yatırımları, sosyal yardım projeleri terörle mücadele adına oluşturulacak bu “Master Plan” çerçevesinde uygulanacak. Tabii ki planın bundan önceki adımlardan farkını zaman içerisinde daha iyi görüp, anlayacağız.

4 yıl önce bloğumda “Terörü Bitirme Planı” diye bir yazı kaleme alıp, 10 maddelik bir eylem planı ortaya koymuştum. Sırasıyla şunları ifade etmiştim;

–          Ordu modernize edilmeli ve askeri teknolojileşme sağlanmalı,

–          Bölge de görev alan tüm güvenlik kuvvetleri profesyonel birliklerden oluşmalı,

–          Mobilize birlikler kurularak, hantal yapı terk edilmeli,

–          Seçim barajı düşürülmeli, sistemsel demokratikleşme sağlanmalı,

–          Teröre bulaşmış siyasi uzantılara izin verilmemeli,

–        “Terörle Mücadele Yatırım Programı” oluşturulmalı, bölge kentsel dönüşüme tabi tutularak TOKİ eliyle yeniden inşa edilmeli,

–          Terörle mücadele ile ilgili köklü akademik destek alınmalı,

–     Terör örgütünün finansal kaynaklarını çökertmek adına ulusal ve uluslar arası operasyonlar düzenlenmeli,

–      Terör örgütüne ulusal ve uluslar arası arenada destek veren devletler, örgütler, şirketler, kurum ve kuruluşlar ile yapılar ifşa edilerek, ulusal ve uluslar arası kamuoyunda gündem yaratılarak, uluslar arası mekanizmalar harekete geçirilmeli ve mücadele başlatılmalı,

–     Terörle mücadelede psikolojik üstünlüğü sağlamak, etnik ayrımcılığı önlemek adına sosyal, sportif, kültürel, hukuki, ekonomik ve siyasal eylemler düzenlemeli ve destek olunmalıdır.

4 yıl öncesinden ifade ettiğim bu planların birçoğunun hükümet tarafından bizzat uygulandığına zaman içerisinde şahit oldum ve olmaktayım. Ancak hala birçoğu uygulanmayı da bekliyor. Evet. Özellikle bölgenin ve bölge halkının rehabilitasyonunu sağlamak oldukça önem arz ediyor. Ancak ben terörle mücadele de atılacak tüm adımların terörün kökünü temelli kazmak amacıyla atılması gerektiğini savunuyorum. Kesinlikle bir master planımız olmalı ama buna daha kapsamlı stratejiler eklenmeli diye düşünüyorum.

İlk olarak bölgeyi ve bölge halkının yapısını doğru analiz etmeliyiz. Bölge elbette Kürt vatandaşlarımızın yoğun yaşadığı bir coğrafi alanı teşkil ediyor. Kültürel, etnik ve dinsel olarak bölge insanı çok boyutlu bir örgütlenmeyle hayatını sürdürüyor. Devletin terörle mücadelede bölgeden doğru insanları muhatap alması oldukça önem arz ediyor. Aşiretler, cemaatler, tarikatlar, çeşitli etnik ve dini gruplar bölge halkının önemli bir gerçeğini bizlere yansıtıyor. İşte bu doğrultuda devletin kanaat önderi sıfatıyla sadece ekonomik, kültürel ve siyasi gücü elinde bulunduran kimseleri muhatap alması stratejik bir hata olabilir. Bu noktada bölge insanını doğru temsil eden kimseleri muhatap alıp saygı duymak daha doğru bir seçenek olur.

Terörle mücadelenin sadece askeri unsurlarla yeterli olmayacağını defalarca dile getirdik. Terör örgütü PKK, sadece silahlı vahşi bir örgüt olmasının yanı sıra aynı zamanda uluslar arası odakların bir maşası ve uluslar arası bir şirkettir. PKK her yıl silah, uyuşturucu, mazot gibi birçok kaçakçılıktan milyarlarca dolar gelir elde ediyor. Dünyada birçok ülkede siyasi, ekonomik, istihbari uzantısı ve destekçisi mevcut. Ayrıca birçok devlet, istihbarat örgütü, şirket ve odak PKK’ya çıkarları doğrultusunda destek oluyor. Hal böyleyken PKK’yı sadece ulusal ve askeri kapsamlı operasyonlarla mağlup edemeyiz. Bu doğrultu da PKK’nın ulusal ve uluslar arası alanda tüm desteklerini ortadan kaldırmamız gerekiyor. Aksi takdirde hangi adımı atarsak atalım bu geçici ve etkisiz kalır. 4 yıl önce önerdiğim gibi; PKK’nın ulusal ve uluslar arası tüm finansal, siyasal, propaganda, istihbari kaynaklarıyla mücadele etmeli, ulusal ve uluslar arası arenada topyekûn bir saldırıya geçmeliyiz. Millet ve devlet olarak artık bu virüsten kurtulma vaktimiz geldiğini düşünüyorum. Bu yolda artık milletimizle el ele omuz omuza, üniversitelerimiz, siyasal partilerimiz, kurum ve kuruluşlarımız, şirketlerimiz ve sivil toplum kuruluşlarımızla birlikte çok kapsamlı bir mücadeleye girişmeliyiz. Bu virüsü ancak bu şekilde yenebiliriz.

Allah’a emanet olun…

Yayın Tarihi: 12.02.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/suriye-turkiye-nin-ic-meselesidir/382/

Suriye Türkiye’nin İç Meselesidir

Bu yazımı 40 derece ateşle ağır griple yazıyorum ama ne yazık ki ülkemiz ve bölgemiz de ateşler altında yanıp kavruluyor.

Ak Parti hükümeti 2002 yılında iktidara geldiğinde hatırladığımız gibi ekonomik batakta olan, bölgesinde ve uluslar arası arenada yalnızlaşmış, terör ve benzeri iç sorunlarıyla bunalmış bir devletin komutasını eline almıştı. 2002 yılı sonrasında başlayan reform ve kalkınma hamleleriyle Türkiye, hem küresel hem bölgesel anlamda yükselen bir ekonomik ve reel politik bir güç haline dönüştü. Ancak buna paralel olarak gelişen bir sorun var ki o da Türkiye’nin her geçen gün giderek daha çok canının yandığı terör eylemleridir.

Ak Parti, 2002 yılında günümüze oranla daha sınırlı terör eylemleriyle boğuşan bir ülkeyi teslim almıştı. Bunu açıklayacak olursak, Partiya Karkeren Kürdistane(PKK) yani Kürdistan İşçi Partisi adlı vahşi terör örgütü, 2002 yılı ve öncesinde karakol ve köy baskınlarıyla daha çok eylem yapan, bunun sonucunda toplu şehit haberleriyle canımızı yakan bir yapıdaydı. 2002 yılı sonrasında PKK’nın eylemleri ve verdiğimiz şehitler de ne yazık ki bu oranda arttı. PKK’nın eylem şekilleri de değiştiği gibi şehir eylemleri de vuku bulmaya başladı. 2009 yılında MİT ve PKK arasında ki Oslo görüşmeleri, İmralı ile yapılan görüşmeler, “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi”, demokratik açılım ve “Çözüm Süreci” ile terörle mücadele farklı bir boyuta taşındı. Yaklaşık 2015 yılına kadar devam eden bu süreci doğru analiz etmemiz gerekiyor.

Çözüm süreci olarak adlandırdığımız dönemin, ülkemiz, milletimiz ve terör bölgemize önemli kazanımlar sağlayan bir dönem olduğu gerçektir. Kısa bir dönemde olsa insanlarımız çatışma bölgeleri olan kırlarda piknik yapabilmiş, şehit haberlerinin gelmediği günleri yaşayabilmişizdir. Ancak ben bu dönemi hep geçici bir süreç olarak görmüştüm. Nedenlerine değinecek olursam; İlk olarak aslında bu dönem bir geçiş süreciydi diyebiliriz. Türkiye terörle mücadelede yeterli askeri teknolojik imkânlara sahip olmayan ve özellikle istihbarat anlamında dışa bağımlı bir devlet pozisyonundaydı. Türkiye birçok sınır ötesi operasyonunu dahi ABD onaylı istihbari bilgilerle gerçekleştirdi. İnsansız hava araçlarına, teknolojik altyapıya, tam anlamıyla milli ve sınırsız silah ve mühimmata sahip olmayan bir devlet terörle mücadele de ne denli başarılı olabilirdi. Çözüm süreci içinde ekonomik olarak rahat bir dönem yaşayan Türkiye bu dönemde askeri teknolojisini ve mühimmat çeşitliliğini de giderek geliştirdi ve ABD’den bağımsız istihbarat toplayabilen bir devlet haline geldi. Bu noktayı kaçırmamak gerekiyor.

Çözüm süreci ile ilgili ele almamız gereken bir diğer önemli nokta ise PKK’nın dönem içerisinde ki pozisyonuyla alakalı. Hem Kandil hem de İmralı süreç içerisinde defalarca Türkiye sınırlarından çekilme bildirisinde bulunmuştu. Bunun doğrulamasını Suriye’de PYD-YPG’nin ortaya çıkışıyla açıklayabilmekteyiz. Türkiye ve Kandil’den çekilen birçok militan Suriye’ye geçerek orada ki terör gruplarıyla birleşti ve orada kendilerine coğrafi, askeri ve siyasi olarak bir pozisyon elde etme yarışına katıldılar.

Çözüm sürecini Erdoğan’ın deyimiyle ”buzdolabına” kaldıran gelişmelerin sırrı işte hem Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan hem de Suriye’den gelen istihbarat raporlarında saklı. Raporlarda PKK’nın, çözüm sürecini şehirlere ve evlere yığınak yaparak geçirdiği, bunun yanında militanlarına özellikle Suriye’de PYD-YPG çatısı altında Kobane ve çeşitli noktalarda şehir ve hendek direnişi eğitimleri verdiği ortaya kondu. Ardından da zaten terörle mücadele de büyük operasyonlar başlatıldığına şahit olduk. Peki, Suriye neden Türkiye’nin iç meselesi onu açıklayalım.

PKK kuruluşundan beri Kuzey Irak Kandil’deki ininden eylemlerini gerçekleştiriyordu. Bugün buna Suriye’de eklendi diyebiliriz ama bir fark var. Kuzey Irak Kürt Yönetimi lideri Mesut Barzani’nin geçmişten bugüne Ankara’yla olan ilişkileri ortada. Özellikle Erdoğan’la birlikte giderek artan bu ilişkiler neticesinde Barzani, Türkiye’ye yönelik önemli adımlar atmaya başladı. Türkiye’nin lehine olan petrol anlaşmaları, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki üslerinde giderek artan askeri gücü ve bunun neticesinde Barzani yönetiminin Kandil’e tepkisinin şiddetlenmesi, Barzani’nin bağımsızlık ve belki de Ankara’ya bağlanma söylemleri ard arda gerçekleşti. Hal böyleyken PKK burada kaybettiği gücü Suriye’de rahat bir şekilde arttırmaya başladı.

Küresel güçlerin yakın dönemdeki en önemli projelerinden biri ister bağımsız ister özerk olsun “Seküler bir Kürt devletinin” Suriye’de kurulmasıdır. Kurulacak bu devlet Türkiye’nin hem küresel hem de bölgesel anlamda uzun yıllar alaşağı edilmesine neden olabileceği gibi Türkiye karşıtı güçlerin desteğiyle nefes alacak bir virüs anlamına geliyor. Şüphe yok ki bu devlet apaçık küresel güçlerin maşası bir terör devleti olacak ve tek amacı Türkiye’yi kaosa boğmak olacaktır. Ayrıca bu devlet korkumuz odur ki Suriye’de ki “Bayırbucak Türkmenlerinin de” son nefesi olur. Hem Erdoğan hem de hükümet bunun farkında olduğu için ulusal ve uluslar arası tüm platformda ne pahasına olursa olsun bu devlete asla izin verilmeyeceğini ifade ediyor. Asla izin verilmemelidir de.

Suriye’nin kaderini belirlemek adına toplanıldığı ifade edilen “Cenevre Görüşmeleri” yine ertelendi. Açıkçası bu bizi şaşırtmadı. Suriye iç savaşının başladığı 2011 yılından beri yüz binlerce Suriye’li hayatını kaybetti. Türkiye 2,5 milyondan fazla Suriyelinin yarasını sarmaya çalışıyor. Aradan geçen 5 yıla rağmen sesini yükseltmeyen “3 maymun küresel güçlerin” Cenevre’de bu sorunu ivedi çözeceğini düşünmek abesle iştigal etmek olur. Ben bu yüzden kısa vadede Cenevre’den bir sonuç çıkacağını düşünmüyorum. Uzun vadede ise neler olacağını göreceğiz.

Suriye’de ki Türkiye’yi tehdit eden PKK ve İŞİD terörünü ve akın akın hala devam eden mülteci göçlerini düşündüğümüz de Suriye’yi Türkiye’nin iç meselesi olarak görmemek zaten mümkün değildir. Şüphe yok ki Rusya ve Esad yönetimi kendi pozisyonlarını korumak ve yönetimin ömrünü uzatmak adına operasyonlarına devam edeceklerdir. Ancak operasyon adı verilen bu zulüm ne tesadüf ki Esed yönetiminin topraklarını işgal eden PYD ve İŞİD’i değil de Türkmenleri buluyor. PYD ve İŞİD ise bunun sonucunda giderek güçleniyor. Türkiye’ye bu noktada düşen tek seçenek, büyük devlet refleksi göstererek devlet güvenliği argümanıyla karşı hamle yapması ve olası PYD ve İŞİD tehditlerini ortadan kaldırarak Türkmenlere kalıcı bir pozisyon kazandırmasıdır. Ancak böyle köklü bir hamle bize Suriye’de nefes aldırabilir ve mülteciler için bir yaşam alanı oluşturmamıza imkân sağlayabilir. Bunu tabii ki uluslar arası kamuoyunun desteğiyle, ulusal ve uluslar arası dengeleri koruyarak gerçekleştirmemiz ilk ve en önemli seçeneğimiz olmalıdır. Ancak Türkiye bu desteği bulamazsa ve artık tehdit zirveye ulaştığında devlet ve millet güvenliğini sağlamak adına 1974 yılında Kıbrıs’ta olduğu gibi gücünü ortaya koymalı ve küresel güçlere rağmen bu operasyonu yapmalıdır.

Allah’a emanet olun…

Yayın Tarihi: 05.02.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/kenges-in-uyanisi/354/

Kengeşin Uyanışı

“Mülkün sahibine sarılarak yürekten Bismillah…” “Yaratan Rabbinin adıyla oku” diye buyurmuştu Yüce Allah sonsuz yolun feneri Kur’an-ı Kerim’de bizlere. Biz de buyruğun gereğini dünyevi hayatımızda icra etmek için okumak ve yazmak ilminin pratiğiyle naçizane görüşlerimizi paylaşacağız mümkün olduğunca bu köşemizden. Yazılarımın sınırlarının bulunmadığını ilk olarak belirtmek isterim. Fırsat buldukça dünyevi ve uhrevi birçok meseleyi çapımızca analiz etmeye gayret göstereceğiz. İlmin sahibi Allah’tır, bize yazmak düştü okumak sizlere…

Bizler, yüzlerce yıllık kadim bir geleneğin mirasçıları, kutsal toprakların savunucuları, mazisi zaferlerle dolu bir ceddin torunlarıyız. Bu millet İslam’ın sancaktarı olmuş, İlayı Kelimetullah aşkıyla Allah’ın şanını, bu yüce dini ve adaleti yeryüzüne “Kutlu Nebi’nin” önderliğiyle yaymayı başarmış ve bu yoldan giden bir millet olmuştur. Şüphe yok ki yüzlerce yıldır devletler kurup devletler yıkan bu millet, tarih arenasında tesadüf eseri var olmamıştır. Tarih neyse, gelecekte o olmalıdır.

Osmanlı Devleti’nin tarih arenasından yok olması ne yazık ki hazindir. Bu millet devletsiz kalmamıştır fakat dünya adaletsiz, ümmet başsız kalmıştır. Adalet İslam’ın ürünü, bu millet de tarih boyunca uygulayıcısı olmuştur. Osmanlı Devletinin hüküm sürdüğü toprakların, devletlerin ve milletlerin Osmanlı sonrası hallerine tek tak bakalım. Neredeyse hepsinde bir kaos hakim. Balkanlar milliyetçilik virüsleriyle birbirine kırdırıldı, Kafkaslar Moskof zulmüne yenik düştü, Afrika açlığa terk edildi, İslam coğrafyası ise mezhep ayrılıklarına. Osmanlı’nın yani bu milletin yokluğu üç kıtaya çok kötüye mal oldu. Osmanlı’nın yerini ise sömürgeci emperyal güçler, uluslar arası lobiler, derin yapılar, istihbarat örgütleri, hanedanlar, büyük finans grupları aldı. Aradan neredeyse 100 yıl geçti ancak ne karşı koyabilecek bir yapı üretebildik ne de bu coğrafya ile milletleri bir araya getirebilecek sağlam adımlar atabildik. Bunun birçok sebebi var; Milletler arası derin ayrılıklar öyle keskin atıldı ki tekrar bir araya getirmek bile yüzlerce yıl alabilir. Bunu tarihin ve kaderin de istemesi gerekiyor. Konjonktürün uygun olması, öncü devlet ve liderlerin köklü bir şekilde kader birlikteliği etmesi, her açıdan çıkar birliğinin sağlanması elzem. Tabii ki tüm bu yapıya baş olabilecek bu milletin ve devletin hem psikolojik hem de reel politik olarak hazır olması lazım. Müjde vermek lazım ki Türkiye buna hazırlanıyor.

2. Dünya savaşı sonrasında ki özellikle “Soğuk Savaş” döneminde ABD hegemonyasını hem psikolojik olarak hem de reel politik olarak kabul ettirdi. Sermaye gücünden, askeri ve siyasi gücünden bahsetmemek gerekir sadece. ABD hegemonyasını ekonomik olarak, kültürel olarak da neredeyse her anlamda tüm dünyaya kabul ettirdi. “Hollywood Effect’i”, kıtalar arası dış yardımları, Amerikan ürünlerinin yayılımını unutmamak gerekir. Türkiye son dönemde hızlı atılımlarla devlet yapılanmasını yeniden dizayn etmeye başladı. Büyük güç olmak yolunda psikolojik ve reel politik eşikleri aşmaya gayret gösteriyor. Bunları kısa bir inceleyelim.

2002 sonrası Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelişi, küresel sermayeyi de mutlu etti. Avrupa Birliği ile müzakereler, Batı endeksli gelişim Türkiye’nin ekonomik gelişimine de etkisini gösterdi. Adalet ve Kalkınma Partisi toplumun çoğunluğu olan muhafazakâr ve yoksul kesime yönelik gerçekleştirdiği sosyo-ekonomik politikalarla iktidarını güçlendirdi. Yapılan yasal reformlar, kalkınma hamleleri, ekonomik büyüme, halkın başta Recep Tayyip Erdoğan’a olan desteğinin giderek artması Ak Parti’yi 2016’ya kadar eriştirdi. Peki, hükümet Türkiye’nin yeniden büyük güç olması için neler yaptı?

Cumhuriyetin kuruluşundan belirli bir dönem sonrasında devlet yargısal, askeri, ekonomik ve siyasi olarak bazı vesayet güçlerinin yönetimi altına girdi. Yapılan darbeler, ekonomik ve siyasi müdahalelerle bu devlete balans ayarı yapıldı. Ak Parti hükümeti işte bu vesayet odaklarına yönelik mücadele yarışına girdi. Askeri vesayetin kırılması, devlet içindeki gizli yapılanmalar, paralel yapı gibi odaklar devlet içinden birer birer temizlenmeye başladı. Bunu askeri, siyasi, ekonomik ve bürokratik modernizasyonu da eklersek önemli adımlar atılmış oldu. Dış politikada kurulan uluslar arası ittifaklar ve temin edilmeye başlanan askeri üsleri de katarsak; Türkiye’nin büyük güç olma yolunda “Hard Power” potansiyeline erişme yolunda ilerlediğini söylemek mümkün.

Hükümetin gerçekleştirdiği en önemli atılımlar bana göre psikolojik hazırlıklardır. Son 14 yıldır Türkiye, Osmanlı’ya özlem duyan milletlere yardım eli uzatan, bir Balkan köyünde Türk askeriyle beraber ağlayan ninenin, Afrika’da Türkiye’nin açtığı su kuyusunda hayat bulan çocuğun, Gazze’de uğruna hala şehit olacak Türk kardeşlerinin olduğunu bilen gözü yaşlı babanın umudu olmaya başlamıştır. Türkiye insan temelli dış politikasıyla, insani yardımlar, İslam’ın varlığı ve birliğini, Ümmetin gücünü anlatan önemli dizi ve filmleriyle, Türk ürünleriyle mazlum milletlere “Kültürel Kalkan” örmeye başlamıştır. Bugün Suriye’li ve Türkmen mazlumların, Bosna’lı şehit çocuklarının, Filistin davasının en büyük umudu Türkiye’dir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye “Soft Power” potansiyeline sahip olma noktasında da kurumsal yapılanmasını başarıyla gerçekleştirmiş ve uygulamaktadır. Peki, geriye ne kaldı?

Türkiye’nin tekrardan büyük güç olabilmesi için ilk önce ayağındaki prangalardan kurtulması gerekiyor. Yumuşak karnımız ekonomimizin sağlam temellere oturtulması, özellikle enerji temelli cari açığımızın ortadan kaldırılması, askeri teknoloji ve imkânlarımızın uluslar arası operasyonlara uygun güce erişmesi, istihbarat örgütümüzün radar ve operasyon gücünün arttırılması, iç politik kargaşalardan ve ayrılıklardan kurtulmamız ve birçok şey sayılabilir ama en önemlilerden biridir ki “Terör Virüsünden” kurtulmamız ya da doğru mücadele etmemiz gerekiyor.

Peki, Türkiye ne oldu da kuruluşunun 100.yılına yaklaştığı bu son dönemeçte “Büyük Güç” olmaya “Yeni bir Türkiye’yi” inşa etmeye karar verdi. İşte bunun sırrı, yüzlerce yıldır bu milleti devletsiz bırakmayan Rabbin ilminde ve “Kengeş’in Uyanışında” saklı…

Allah’a emanet olun…

Yayın Tarihi: 29.01.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/kenges-in-uyanisi/331/

1980 Sonrası Türkiye Ekonomisinde Yapısal ve Siyasal Değişimler

1.       24 OCAK VE 5 NİSAN KARARLARI ARASINDA EKONOMİDE Kİ DÖNÜŞÜM ( 1980-1994 )

24 Ocak Kararları olarak adlandırılan ve Türkiye’de önceden uygulanmış olan programlardan farklı özelliklere sahip olan kararlar 24 Ocak 1980 yılında kabul edilmiştir. Kararlar ekonomiyi radikal olarak dönüştürmeyi amaçlamaktaydı. Kararların teorik temeli ise Neo-Liberal yaklaşımlar olmak üzere bu yaklaşımlarda Monetarizm ve Arz Yanlı Yaklaşım olarak temsil edilmektedir. Monetaristlere göre, para miktarının aşırı düzeyde arttırılması enflasyon sebeplerindendir. Arz yanlı yaklaşım ise, reel üretimin arttırılması ve istihdam oranlarının yükseltilmesi için, vergi oranlarının düşürülmesini savunmaktadır.

 

A.      24 Ocak Programının Temel Stratejisi ve Hedefleri

Programın temel felsefesi;

–          Piyasa ekonomisine işlerlik kazandırmak için, ekonomide devlet müdahalesini en aza indirmek,

–          Özel sektörünün payı artarak birçok sektörde devletin yerini alması, ekonomide mikro ve makro dengelerin belirlenmesinde fiyat mekanizmasının geçerli olması amaçlanmıştır.

–          Kararlar ile, ithal ikameci sanayileşme politikası terk edilerek, ihracata yönelik sanayileşme politikasına geçilmiştir.

–          İthalat işlemleri serbestleştirilerek, ihracat artışları vergi iadesi ve teşvikler yoluyla desteklenmiştir.

–          Dış ödeme güçlüklerine çözüm bulmak amacıyla, yeni kredi elde etmek için IMF’nin desteği alınmıştır.

–          Enflasyon oranlarını aşağı çekmek hedeflenerek fiyat-ücret-fiyat kısır döngüsünün kırılması amaçlanmıştır.

–          Kamu kesiminin ekonomide ki ağırlığını azaltmak amacıyla, KİT’ler özelleştirilecek, daha fazla yabancı sermaye çekilerek rekabet koşulları oluşturulacaktır.

 

B.      24 Ocak Programı Kapsamında Uygulanan Politikalar

Kararlar kapsamında uygulanan politikalar şu başlıklarla anlatılabilir;

–          Enflasyonu düşürmek ve ekonomik istikrarı sağlamak için, toplam talebin kontrol altına alınması gerekmekteydi. Bu yüzden, kamu kesiminde üretilen ürünlerin fiyatlarına zam yapıldı, para arzı arttırıldı, dış kredilerle ithalat yükseltilerek kapasite kullanım oranları arttırıldı. Kıtlıkların, kuyrukların ve karaborsanın önüne geçilmiş oldu.

–          Devletin ekonomide ki payını azaltmak amacıyla, KİT’lerin özelleştirilmesine yönelik çalışmalar başlatıldı, onlara ürettikleri ürünlerin fiyatlarını belirleme özerkliği verilerek, taban fiyatları ve destekleme alımları daraltıldı.

–          Dışa açık bir ekonomi yaratabilmek ve yabancı sermayeyi daha fazla çekebilmek için, döviz alım-satımı serbestleştirildi ve Türk Parasının Değerini Koruma Mevzuatı liberalleştirildi.

–          Ulusal paranın aşırı değerlenmesini ortadan kaldırmak için, 1 dolar 47 TL’den 70 TL’ye çıkarıldı ve Mayıs 1981’de günlük kur uygulamasına geçildi.

–          Ağustos 1989’da 32 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin çıkarılması ile, TL konvertibl hale getirildi, finansal piyasalar tamamen serbestleştirildi.

–          İthalatın serbestleştirilmesi için, ithalattan alınan damga resmi ile teminatlar azaltıldı, gümrük vergileri %76.3’den %48.9’a indirildi.

–          İhracatın arttırılması için ise, devlet denetimi kaldırılarak, ihracatçılara döviz tehsis ve transferinde öncelik sağlandı. Günlük kur uygulamasına geçilerek TL’nin aşırı değerliliğine son verildi ve ihracata vergi iadesi uygulamasına devam edilmiştir.

–          Dışa açık bir ekonomi yaratabilmek için yabancı sermayenin yapacağı dolaysız yatırımlara büyük ölçekli teşvikler getirilerek, idari denetimler gevşetildi.

–          Faiz hadleri serbestleştirildi ve reel faiz uygulamasına geçildi.

–          Sendikal faaliyetler yasaklandı ve kamu kesiminde reel ücretler düşürüldü.

 

C.      12 Eylül 1980 Darbesi Sonrası Politikalar

24 Ocak kararları 1980 darbesi sonrasında askeri hükümetçe de uygulanmaya devam etmiştir. Ancak bazı uygulamalar yapılmıştır. Sendikal faaliyetler ve grevler yasaklanmış, ücretler ve fiyatlar kontrol altına alınmış, kamu harcamaları kısılmış, para arzında ki genişleme frenlenmiştir. Uluslararası piyasalardan sağlanan kredilerle dış finansman sorunu halledilerek ithalat arttırılmıştır. Bunlara karşılık enflasyon oranları TÜFE bazında 1980 yılında %108’e yükselmiştir.

1983 Yılı sonbaharında Türkiye genel seçimini kazanan ANAP iktidara gelirken, Turgut Özal ise başbakan olmuştur. Bu dönem ekonomide serbestlik dönemi olarak nitelendirilmiştir. Çünkü 1983 sonrası dönemde, faiz oranları ve döviz kurları tamamen serbestleştirilmiş, 1986 yılında İMKB ve bankalar arası para piyasası kurulmuştur. Merkez Bankası, 1987 yılında açık piyasa işlemlerine başlamıştır. Ekonomik büyümeyi arttırmak için genişlemeci bir para ve maliye politikası izlenmiştir. Kamu kesimi borçlanma gereği 1987’den itibaren hızla artmıştır. Bu uygulamalar sonucunda, 1984-87 döneminde GSMH büyümesi yılda %6.7 olarak gerçekleşmiştir. Hükümet kamu kesiminin ekonomide ki yerini küçültmek için, özelleştirme çalışmalarına başlamış fakat 1985-1989 döneminde ki özelleştirme geliri yalnızca 159.8 milyon dolar düzeyinde kalmıştır. Dolayısıyla KİT’lerin bütçe üzerinde ki yükü devam etmiştir. Hükümet artan kamu harcamalarını finanse edebilmek için yoğun biçimde iç ve dış borçlanmaya gitmiştir. 1985 yılında hükümet bazı özel tüketim mallarını kaldırarak, Katma Değer Vergisini yürürlüğe koymuştur. KDV, günümüze kadar devletin en önemli kamu gelirini oluşturmuştur.

Türkiye’de 1984 yılından itibaren ihracat teşvikleri artırıldı. Bunlar arasında vergi iadesi, düşük faizli krediler, gümrük vergisi istisnası sayılabilir. Bu netice de ihracat miktarları 1980 yılında 2.910 milyon dolar iken 1991’de 13.667 milyon dolara yükselmiştir. Ancak ithalat rejiminin de %90 oranında serbestleştirilmesi sonucunda, ithalat miktarları da 1980’de 7.909 milyon dolar iken, 1991’de 21.007 milyon dolar yükselmiştir.  1981-83 döneminde %4 büyüyen GSMH, 1984-87 döneminde %6.7 oranında bir artış göstermiştir. Ancak 1988 ve 1989 dönemlerinde, GSMH sırasıyla %1.4 ve %2.3 döneminde büyümüş, 1990 yılında ise GSMH büyümesi %9.2’ye yükselmiştir.

 

D.      5 Nisan Kararlarına Gidilen Süreçte Ekonomide Yaşanan Gelişmeler

24 Ocak kararlarından sonra gelişen süreçte ekonominin kurumsal yapısında hedeflenen ana değişiklikler gerçekleştirilememiştir. Kamu kesimi finansman dengesi kurulamamış, KİT’lerin özelleştirilmesinde kayda değer bir mesafe alınamamış, sosyal sigortalar kurumlarının ve tarım destekleme politikasının bütçe yüküne çözüm bulunamamıştır. Devletin ekonomide ki ağırlığı istenildiği ölçüde azaltılamamıştır. Ekonomi 1988-89 stagflasyonu ile 1994 finansal krizine sürüklenmiştir.

1980 sonrası Türk finansal sisteminin gelişme sürecinde;

–          1981’de faiz hadleri serbestleştirilmiş,

–          1984’te döviz alımları serbestleştirilmiş,

–          1986’da Sermaye Piyasası Kurulu oluşturulmuş,

–          1987’de Merkez Bankası, Açık Piyasa İşlemlerini başlatmış,

–          1989’da 32 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile TL konvertibl hale getirilmiş ve kambiyo kontrolleri kaldırılarak, yurtdışı sermaye hareketleri serbestleştirilmiştir.

1988-93 dönemleri arasında,

–          GSMH, yılda ortalama olarak %6.1 oranında büyümüştür. Enflasyon oranları da yıllık bazda, %60’ın üzerinde gerçekleşmiştir.

–          Hükümetin kur ayarlamalarını, enflasyonun altına tutması neticesinde, ulusal para aşırı değerlenmiştir.

–          1980’li yıllarda süregelen dış borçlanma, 1988’den sonrada artarak devam etmiştir. 1989’da 41.7 milyar dolar dış borç stoku, 1993’de 67.3 milyar dolara ulaşmıştır.

–          1988-93 yıllarda hızlanan enflasyon, ulusal tasarrufları eritmiştir. Böylece ulusal tasarruflar, 1989’da %23.3 iken, 1993’de %15.3’e gerilemiştir.

–          Hükümet faiz oranlarını düşürmek ve kamu açıklarını finanse edebilmek için, TCMB kaynaklarına başvurulması sonucunda, ekonomide likidite arttı ve Temmuz 1993’de 15 Trilyon TL’ye yükseldi.

 

2.       5 NİSAN KARARLARINDAN 2000’Lİ YILLARA KADAR TÜRKİYE EKONOMİSİNİN GENEL GÖRÜNÜMÜ ( 1994-2000 )

5 Nisan 1994 İstikrar Tedbirlerinin üç ana hedefi bulunmaktaydı;

–          Enflasyonu hızla düşürmek, TL’ye değer kazandırmak ve ihracat gelirlerini artırmak,

–          Bir taraftan ekonominin hızla istikrara kavuşması sağlanırken, diğer taraftan da istikrarı sürekli kılarak yapısal reformları gerçekleştirmek,

–          Kamu açıkları hızla aşağı çekilirken, üretim yapan sübvansiyon dağıtan devlet yapısından, piyasa mekanizmasının tüm kurum ve kurallarıyla işleyen bir devlet yapısına geçmektir.

Bu amaçlara yönelik bazı yapısal reform önerileri gündeme alınmıştır. Vergi reformu, özelleştirme, tarımsal destekleme politikaları ve kamu kesiminde istihdamın rasyonalizasyonu, ayrıca sosyal güvenlik kurumlarının mali dengeye kavuşturulmaları ve yerel yönetimlerin idari ve mali açıdan güçlendirilmeleri konularında yapısal düzenlemelere gidilmesi sayılabilir.

 

A.      5 Nisan Kararları Kapsamında Alınan Önlemler

–          Piyasalarda arz talep dengesinin yeniden tesis edilmesi için, KİT ürünlerinin fiyatlarına bir kerelik yüksek oranlı zamlar yapıldı.

–          Döviz piyasası, tamamen serbest rekabet şartlarına bırakılarak, TL’nin devalüasyonu arz talep koşullarına devredilmiştir.

–          Kamu harcamalarında tasarruf sağlamak için, cari harcamalar %30 oranında azaltıldı, ücret ve maaş artışları enflasyonun altına endekslendi, kamuya geçici işçi alımı durduruldu, kamu yatırım ihaleleri durduruldu.

–          Kamu gelirlerini arttırmak için ise, KİT ürünlerine maliyetlerini karşılayacak ölçüde zamlar yapıldı, ek vergiler konuldu.

–          İhracatı arttırmak için, Eximbank kredileri 2 milyar dolara çıkarıldı. IMF’den 700 milyon dolarlık bir kredi kullanıldı.

–          Karabük Demir çelik Fabrikaları A.Ş., Petrol Ofisi A.Ş., Sümerbank A.Ş., Et ve Balık Kurumu ile Süt Endüstrisi Kurumu, özelleştirme kapsamına alınmıştır.

 

B.      5 Nisan Kararlarının Uygulama Sonuçları

5 Nisan kararlarının kısa vadeli önlemlerini uygulayabilmiştir. Sonucunda, mali piyasalarda ki dalgalanmalar kısmen durdurulmuştur. Özelleştirilme konusunda ise mesafe alınamamıştır. 1994 yılında TEFE %149.6, Tüfe ise %125.5 oranında artış göstermiştir. 1995 yılında GSMH %8.1 oranında büyümüş, TÜFE %80’e düşmüştür. GSMH büyümesi 1996’da %7.1, 1997’de ise %8’e olmuştur. Türkiye’de 1992’de 2.708 dolar ve 1993’de 3.004 dolar olan kişi başına milli gelir, 1994 yılında 2.184 dolara gerilemiştir.

 

C.      2000 Yılı Enflasyonu Düşürme Programı

Program, sıkı para ve döviz kuru politikası ile bankacılık sektöründe yapısal değişimleri öngören düzenlemeler içermektedir. Programın esas olarak dört amacı vardır;

–          Tüketici enflasyonunu, yapısal reformlarla desteklenen, maliye, gelir, para ve kur politikalarıyla 2000 yılı sonunda %25’e, 2001 yılı sonunda %12’ye ve 2002 yılında ise %7’ye indirmek,

–          Reel faiz oranlarını kabul edilebilir seviyelere düşürmek,

–          Ekonominin büyüme potansiyelini arttırmak,

–          Ekonomik kaynakların daha etkin ve adil dağılımını sağlamaktır.

Para ve döviz kuru politikalarında temel amaç, para ve döviz kuru gelişmelerinin önceden tahmin edilebilir kılınmasıyla, yerli ve yabancılar için finansal yatırımların getirisi üzerindeki belirsizliğin azaltılmasıdır. Bu çerçevede, 1 Ocak 2000 ile 31 Aralık 2002 döneminde döviz kurları 1 dolar 650.000 TL’ye sabitlenmiştir.

 

D.      Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı

Programın temel hedefi; sabit döviz kuru sisteminin terke dilmesi nedeniyle ortaya çıkan  güven bunalımı ve istikrarsızlığı süratle ortadan kaldırarak, kamu yönetiminin yeniden yapılandırılmasına yönelik altyapının oluşturulması çerçevesinde, kamu borçlarının sürdürülemez boyutlara varmasına neden olan “borç dinamiğini kırmak” olarak açıklanmıştır. Buna göre amaçlar ise;

–          Bankacılık sektöründe ki istikrarsızlıklar başta olma üzere, son finansal krizin doğrudan temelinde yatan sorunların düzeltilerek, ekonomi yönetiminin şeffaflığının ve özel sektörün ekonominin yeniden yapılandırılması sürecindeki rolünün geliştirilmesine yönelik yapısal politikalarının uygulanması,

–          Finansal istikrarı sağlamaya ve enflasyonla mücadeleye devam edilmesine yönelik para ve maliye politikalarının uygulanması,

–          Makroekonomik istikrar, büyüme ve toplumun en muhtaç kesimlerinin koruma hedefleri ile örtüşen ücret ve maaş politikaları oluşturulması yönünde geliştirilmiş sosyal diyaloğun sağlanmasıdır.

 

KAYNAKÇA

Kitap

–          Boratav, Korkut. “Türkiye İktisat tarihi 1908-2009”, İmge Kitabevi Yayınları, 15.Basım, Ankara, 2012

Yüksek Lisans Tezi

–          Gül, Yahya Kemal. “ Türkiye’de 1980 Sonrası Uygulanan Para Politikaları ve Sonuçları”, Adnan Menderes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Aydın, 2006.

–          Kayarkaya, Ozan. “1980 Sonrası Türkiye’de Ekonomik Krizler ve Bu Krizlerin Getirdiği Bir Sonuç Olarak Banka Konsolidasyonları”, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisat Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, İzmir, 2006.

–          Şanal, İlkin. “Türkiye’de 1980 Yılı ve Sonrasında Uygulanan Ekonomi Politikalarının Siyasal Alana Etkisi” Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Hatay, 2006.

1980 Öncesi Türkiye Ekonomisinin Genel Analizi

  1. CUMHURİYET ÖNCESİ EKONOMİNİN GENEL YAPISI: “ OSMANLI’NIN EKONOMİK ANALİZİ”

Osmanlı ekonomisi tarıma dayalı idame edilen tipik bir tarım ekonomisiydi. Halkın %90’ı köyde yaşayıp, tarımla geçinebiliyordu. Üretim geçimlik yapılıp, pazarda satış yapma fikri yaygın değildi. Osmanlı’da sanayi ve ticari faaliyetler çoğunlukla gayrimüslimlerin elinde olup, imparatorlukta sermaye birikimi yok denecek kadar azdı. Ülkede ki tek büyük banka ise İngiliz-Fransız sermayeli Osmanlı Bankasıydı. Halkın çoğunluğu yaşanan savaşlardan dolayı özellikle 20.yüzyıl’da yoksullukla boğuşmaktaydı. 18.yüzyılın son çeyreğinde İngiltere’de ortaya çıkan ve hızla batı Avrupa’da yayılan “Sanayi Devrimi” ile Avrupalılar kol gücünün yerine makineyi koymuş, Afrika ve Amerika kıtasında ki sömürgelerinden elde ettikleri doğal kaynaklar ve köleler yoluyla da, daha fazla malı, daha kısa zamanda ve çok daha ucuza üretmeyi başarmışlardır. Başta İngiltere ve Fransa bu sayede en çok sanayileşen ve zenginleşen devletler olmuşlardır. Bu gelişmelerle birlikte yine Avrupa’da ortaya çıkan ve “her ulusun kendi devletini kurması” anlamına gelen “Fransız İhtilali” nedeniyle Osmanlı Devletine bağlı birçok ulus isyan etmiş ve bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Yaşanan tüm bu gelişmeler Osmanlı ekonomisine ağır zararlar vermiştir. Çünkü Osmanlı mevcut tarım ekonomisi modelinden ötürü sanayileşme yarışında oldukça geri kalmıştır.

Osmanlı ekonomisi temel olarak batılı kapitalist ülkelerden farklı olmak üzere, sermaye birikimi hedefine göre değil, halkın ve ordunun ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik planlamıştı. Bu nedenle “iaşe sistemi” adı verilen bu yapıyla nihai mal ithalatı serbest iken, ihracatı ise sınırlandırılmıştır. Bu yapının doğurduğu dış ticaret açıkları, imparatorluğun yükseliş döneminde yapılan fetihlerden elde edilen ganimet ve vergilerle finanse edilebilmiştir. Ancak yukarıda bahsettiğimiz gelişmeler Osmanlı’yı dış borçlanma sürüklemiş, bu durumda 1881 yılında “Duyun-ı Umumiye’nin ( Genel Borçlar İdaresi )” kuruluşu ve Osmanlı devletinin gelirlerine el konulmasıyla sonuçlanmıştır. Osmanlı ekonomisinde vergisel üretime dayanan ve önemli bir paya sahip olan “Tımar Sitemi’ de” yaşanan askeri başarısızlıklardan dolayı işlevini kaybetmiştir. Ayrıca yükseliş döneminde batılı devletlere tanınan kapitülasyonlarda Osmanlı ekonomisine ağır yükler doğurmaya başlamıştır. Son olarak 20.yüzyılla birlikte Osmanlı, dış borcu oldukça fazla olan, sanayileşmesini tamamlayamamış, dışa bağımlı, halkı yoksullukla boğuşan, açık bir pazar haline dönüşmüştür. Osmanlı’dan kalan bu bakiyelerle birlikte Türkiye; Kurtuluş Savaşıyla birlikte mal arzı düşmüş, kıtlık ortaya çıkmış, karaborsa yaygınlaşmış, üretim durma noktasına gelmiş, enflasyon oranları zirve yapmış, halkı büyük oranda yoksullaşmış bir ülkeye dönüşmüştür. Türkiye Cumhuriyeti işte bu miras üzerine kurulmuştur.

A.      CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRKİYE EKONOMİSİ

1.       1923-1929 DÖNEMİ ERKEN CUMHURİYET ANALİZİ

Türkiye Cumhuriyeti kuruluş evresinde kalan miraslar üzerinden ekonomi politikalarını tanımlamak zorunda kalmıştır. Cumhuriyet izleyeceği iktisat politikasını belirmek amacıyla Mart 1923’de İzmir’de “Türkiye İktisat Kongresi’ni” düzenlemiştir. Kongre kararlarına bakacak olursak;

–          Türkiye’de halkın %80-90’nın tarım sektöründe yer alması sebebiyle kalkınma öncelikle tarımda yapılmalı, sanayi gelişim zamanla tamamlanmalıdır,

–          Sanayinin gelişmesi için gerekli olan sermaye, döviz ve işgücünü sağlayacak tek sektör bu durumda tarımdır.

–          Sanayileşme, tarım kesiminin satın alma güçlerinin yükseltilmesi ve iç piyasanın genişlemesi ile gerçekleşebilir.

–          Sanayileşme, kamu ve özel sektör birlikteliğiyle sağlanacaktır.

–          Yerli üretim teşvik edilmeli ve lüks ithalattan kaçınılmalıdır.

–          Girişim ve çalışma özgürlüğü korunmalı, ancak tekelleşmeye izin verilmemelidir.

–          Yabancı sermaye ancak ekonomik kalkınmamıza yararlı olacaksa yasalara uygunluk şartıyla kabul edilebilir.

Lozan Antlaşması’nın sınırlayıcı hükümleri, ülkede ulusal bir kapitalist sınıfının olmaması devletin liberal politikalar benimsemesine neden olmuştur. Bu liberal politikalar ise 1923-1929 yılları arasında uygulanabilmiştir. Devlet bu zaman diliminde, özel sektörü desteklemiş, milli bir burjuvazi sınıfını oluşturmaya çalışmış, diğer taraftan ise yabancı işletmeleri kamulaştırarak milli bir ekonomi oluşturmaya çalışmıştır. Ayrıca özel girişimin gücünün yetmediği veya karlı bulmadığı alanlarda yatırım yapılması kararlaştırılmıştır. Özel sektör ile devletin beraber olduğu bu iktisat politikasına; “ özel sektör ağırlıklı bir karma ekonomi” denebilir. Bunların yanı sıra sürecin takibinde bazı gelişmeler olmuştur.

–          1925 yılında tarım kesiminden alınan aşar vergisi kaldırıldı.

–          1924 yılında Cumhuriyet döneminin özel sermayeli ilk Türk mali kuruluşu olan İş Bankası kurulmuştur.

–          1927 yılında ise Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarılmıştır.

 

2.       DEVLETÇİ SANAYİLEŞME DÖNEMİ ( 1930-1950 )

1929 yılına kadar liberal politikalar benimseyen Türkiye, 1929 yılında ABD’de başlayan ve hızla tüm kapitalist ülkelere yayılan “Büyük Bunalım” adı verilen ekonomik kriz ile karşılaşmıştır. Bu kriz devletin iktisat politikasında köklü değişikliklere gitmesine neden olmuştur. 1929 yılına kadar karma ekonomik sistemle tarımsal kalkınma hedefine yol alan Türkiye, aynı tarihten sonra ise korumacı ve devletçi bir ekonomi politikasına geçmiştir. Politika değişikliğinin diğer bir sebebi ise Lozan Antlaşmasının beş yıllığına gümrük politikalarını kısıtlamasıdır. Türkiye bu tarihten sonra gümrük duvarlarını da yükseltmiş, dış ticarette bağımsız politika izleme şansına kavuşmuş, ulusal üreticileri yabancı rekabetten koruma imkânı yakalamıştır.

1929 Dünya Bunalımı nedeniyle, batılı ülkelerin tarımsal ithalatı düşünce, 1930’lu yıllarda Türkiye’nin tarımsal ürün ihracatı ve buna bağlı olarak milli geliri de azalmıştır. 1925-1929 döneminde GSYİH %12.4 artarken, 1930-32 döneminde ise %17.3 düşmüştür. Tarımsal ihraç ürünlerinin dış talebinin azalması, yurt içinde tarımsal fiyatların düşmesine de yol açmıştır. Bu da tarımsal üreticilerin gelirlerinin azalmasını beraberinde getirmiştir. Bunun üzerine devlet tarımsal üreticileri korumak için, Ziraat Bankası aracılığıyla açılan kredileri genişletmiştir. 1930-1950 yılları arasında dış ticaret vermeyi amaçlayan korumacı ce kısıtlayıcı bir dış ticaret politikası benimseyen Türkiye, gümrük duvarları ile ithalatı sınırlandırmıştır. Uygulanan bu sınırlandırmalarla Türkiye’nin dış ticaret bilançosu, 1938 yılı haricinde 1947 yılına kadar sürekli fazla vermiştir. Bu dönemde gerçekleşen diğer önemli gelişmeler ise,

–          1934 yılında Birinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı uygulamaya konuldu.

–          Bu plan ile temel ihtiyaç mallarının üretimine öncelik verilmiştir.

–          1939 yılında İkinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı uygulamaya konulmuş ancak İkinci Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine plan uygulaması yarıda kalmıştır.

–          1930’lu yılların sonuna gelindiğinde, yabancı sermayenin elinde ki demiryolları, limanlar, elektrik santralleri ve telefon işletmelerinin büyük bir kısmı millileştirilmiştir.

–          1940 yılında “ Milli Korunma Kanunu” ve 1942 yılında “Varlık Vergisi Kanunu” çıkartılmıştır.

–          1945 yılında “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu” çıkartılmıştır.

–          1946 yılında ilk devalüasyon yapılmıştır. 1 dolar 129 kuruştan, 280 kuruşa çıkmıştır.

–          1947’de IMF’ye üye olunmuştur.

–          1947 yılında “Türkiye İktisadi kalkınma Planı” yürürlüğe konmuştur.

–          1948’de “Yabancı Sermayeyi Teşvik Kararnamesi” çıkartılmıştır.

–          Son olarak 1950 yılında da “Türkiye Sınai Kalkınma Bankası” kurulmuştur.

 

3.       LİBERAL İKTİSAT DÖNEMİ ( 1950-1960 )

Türkiye’de 1950 yılında iktidara gelen Demokrat parti hükumeti, ekonomide her alanda bir liberalizasyon sürecine başladı. Hükumet ekonomik kalkınmanın anahtarının rekabetçi piyasalardan geçtiğine inanıyordu. Bu dönemde gerçekleşen bazı gelişmelere bakacak olursak;

–          İthalat 1950 yılında%60-65 oranında serbestleştirilmiştir,

–          Fiyat kontrolleri kaldırılmış,

–          Banka kredi faizleri düşürülerek özel kesimin daha fazla kredi kullanmasına imkan sağlanmış,

–          Tarımda makineleşmeyi arttırmak için yeni traktörler ithal edilmiş,

–          1954 yılına kadar yeni bir KİT kurulmamıştır.

–          1950-1960 yılları arasında ki dönemde tarıma, karayolu altyapısına, haberleşmeye ve enerji sektörüne daha fazla kaynak aktarılmıştır.

–          Aynı dönemde temek tüketim mallarının ithal ikamesi tamamlanmış ve dönemin sonundan itibaren dayanıklı tüketim mallarının üretimi aşamasına gelinmiştir.

 

4.       PLANLI KALKINMA DÖNEMİ ( 1960-1980 )

Türkiye 1950-1960 yılları arasında iç ve dış kaynaklarını zorlamasına rağmen etkin kaynak kullanımını gerçekleştirememesinden ötürü istikrarsız bir büyüme sürecine girmiştir. Dışa bağımlılık giderek artmış ve nihayetinde ekonomik kriz patlak vererek İMF gözetiminde istikrar politikası yürürlüğe girmiştir. Süreçte yaşanan bu sıkıntılar ekonominin makro bir plana bağlanması fikrine ağırlık kazandırmıştır. Bu planları hazırlamak ve ürütmek görevini vermek amacıyla da 1961 yılında Devlet Planlama Teşkilatı kurulmuştur. Hazırlanan kalkınma planları kamu kesimi için “emredici ve zorlayıcı”, özel kesim için ise “teşvik edici ve yol gösterici” bir nitelik taşımıştır. 1963 tarihinden itibaren 20 yıllık süreç içerisinde 4 Kalkınma Planı uygulanabilmiştir.

Savaşta Yeni Bir Cephe: Dershane Krizi

Savaşta Yeni Bir Cephe: Dershane Krizi

Başbakan Erdoğan, ATV’de canlı yayınlanan programda dediği gibi bundan tam bir yıl önce dile getirmişti dershanelerin kapatılacağını. Bir nevi hazırlanmamakla da suçladı cemaati. Gerçek şu ki bu savaş sadece dershane kriziyle gün yüzüne çıkmadı.

200px-AK_Parti_logo

2002 seçimlerinde Gülen Cemaatinin onların ifadesiyle Hizmet Hareketinin de desteğini alarak iktidar olan Ak Parti, süreç içerisinde savaşa çıktığı tüm cephelerde birer birer sancağını dikmeyi başardı. Rakipleri ülkemizin uzun yıllardır süre gelen siyasi organizasyonda ciddi güç pastasına erişmiş odaklardı. Sırayla sayacak olursak;

– Askeri Vesayet, Kemalist Yargı, TÜSİAD, Derin Yapılanmalar ( Güncel tabirle- Ergenekon ), Milliyetçi Polis Yapılanması’dır. Sırayla süre gelen politik hamlelerle bu odakların üstesinden gelebilen Ak Parti son olarak Kürt Sorunu ve/veya PKK Sorununda elde ettiği kazanımlarla muktedir olma yolunda ki güç pastasında payını arttırmayı başardı.

İçerik

Hizmet Hareketi ise günümüzde elde ettiği yaklaşık 150 Milyar Dolarlık ekonomik güce ve devlet mekanizmasında ki nüfuzuna kolay erişmedi. Daha önce ters düştüğü Refah Partisine karşı Ecevit’li DSP’yi destekleyen hareket, gerektiğinde gücünü korumak ve arttırmak için kendi ideolojisinden uzak bir partiyi bile destekleyebileceğini gösterdi. Ak Parti’yle rahat bir hareket alanı yakalayan hareket, devlet yapılanmasında ki nüfuzunu dershaneler ve diğer yapılanmalarda ki yetiştirdiği kadrolarını devletin stratejik birimlerine yerleştirerek arttırdı.

Bugüne kadar paralel devam eden AK Parti ve Hizmet Hareketinin yolculuğu ise güç pastasında ki pay dengesinin ve niteliğinin bozulmasıyla krize dönüştü. Hizmet Hareketi; Başlangıcından beri sadece dinsel bir yapı olmadığını elde ettiği güç ve yaşadığı sınamalarla zaten göstermişti. Hareket, gücünü hergün istikrarlı bir şekilde arttırmaya yönelik çalışan bir mekanizma gibidir. Hergeçen gün devlet yapılarında ki kadro ve nüfuzunu arttıran hareketin iktidarla bir süre sonra kavgaya tutuşmaması zaten beklenemezdi. Hem hareket hem de Ak Parti devlet içinde ki gücünün hergün arttıran iki ejderha gibi ve bu iki ejderha rakiplerini birer birer yiyerek büyüyorlar. Hacimlerinin zamanla birbirlerini rahatsız etmesi bu oranda normaldir.

Derhanelerin modern eğitim sistemine bir yama olduğunu ve gayrimedeni olduğunu bununla birlikte sisteme tamamen zarar getirdiğini iki ideolojide aslında biliyor. Gülen hem normal olarak uğrayacağı ekonomik zararı düşünüyor hem de devletin önemli yapılarına dershaneler üzerinden yerleştirdiği kadroları nasıl yeni bir sistemle yerleştirmeye devam ederim ve gücümü korurumun derdinde. Çünkü hareketin şu anda Polis Teşkilatında, yargı ve eğitim yapılarında çok güçlü olduğu biliniyor. Bunu örneklerle açıklayacağım ama önce Ak Partinin ve herşeyden önce Erdoğan’ın derdini de bir dile getirelim.

Erdoğan, 11 yılda inanılmaz tabuları ve rakipleri yere sermiş bir boksör edasında ve o da herşeyden önce elde ettiği bu kazanımlar ile gücü uzun yıllar korumak ve arttırmak istiyor. 3 dönemdir iktidarda olan bir siyasal hareket peki nasıl olurda Erdoğan görevini tamamladıktan sonra bile güçlü olur? Aslında cevap çok açık bir şekilde Hizmet Hareketi’nin yaptığında gizli; “Kadro yetiştirerek”. Erdoğan’da herşeyden önce devletin önemli sinir merkezlerine ve mekanizmalarına kendi kadrosunu tamamen yerleştirmek istiyor. Bunda da en önemli rakip olarak kendine Gülen kadrolarını seçmiş durumda. Bu da bana göre gerçekten mantıklı bir seçim. Peki neden?Ehliyet-Olmayan-Polis-Olamayacak-Mı

Öncelikle hareket devlette ciddi bir kadroya sahip. Polis sınavlarında yaşanan duyumlara göre her yıl yüzlerce cemaat mensubu teşkilatta göreve geliyor. Bununla beraber yargıda da ciddi bir nüfuza sahip oldukları biliniyor. Bazı gazetecilerin özellikle Nedim Şener’in cemaate yönelik ithamlarından dolayı içeri alındıkları söyleniyor.

nedim-sener1

Savcının değiştirilmesinden sonra Şener’ın salındığını hepimiz biliyoruz. Cemaatin bu hamlelerinin Erdoğan’ı rahatsız ettiğini de biliyoruz. Erdoğan’a yeter artık dedirten olay ise 7 Şubat 2012’de gerçekleşti. İstanbul’da özel yetkili savcı Sadrettin Sarıkaya, KCK soruşturması kapsamında MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski müsteşar Emre Taner, eski müsteşar yardımcısı Afet Güneş ve iki MİT görevlisini ifade vermeye çağırmıştı. Savcının MİT yetkililerine esas olarak Oslo’da PKK ile süren görüşmeleri soracağının anlaşılmasıyla olay hemen siyasi bir havaya büründü.

300620131035123667121

Ardından hükümet duruma el attı; savcı Sarıkaya soruşturmadan alındı, yeni bir yasayla MİT görevlileri adliye karşısında hükümetin kalkanına sahip oldular. İşte bu olay aslında Cemaat – Ak Parti savaşında sıkılan ilk kurşun oldu diyebiliriz.

Gerçek şu ki bu savaş ciddi sonuçlara gebe olabilecek bir savaştır. Türk Siyasi Hegemonyasında yüksek nüfuza sahip iki gücün birbirlerine karşı başlattığı bu savaş artık bana göre durdurulamayacaktır. Erdoğan’ın kendi kadrolarını yetiştirmeye yönelik bazı çalışmalarının da olduğunu da biliyorum. Dershanelerin kapatılmasıyla başlayacak süreçte bu amacına yönelik de başarı sağlayacak olan Erdoğan önümüzde ki yıllarda Başbakanlık görevinden pasif duruma geçeceği süreçte bile gücünü koruyabilecek mi göreceğiz ama dershane kapatılmasında sancının ve çığlığın neden bu kadar yüksek olduğunu da sanırım anladınız.

İzleyip Görelim…

Erdem EREN

Tarih: 25 Kasım 2013

Kaynak: https://erdemerenblog.wordpress.com/2013/11/25/savasta-yeni-bir-cephe-dershane-krizi/