ABD ile Yunanistan’ın Batı Trakya Planları

Geçtiğimiz günlerde Yunanistan Savunma Bakanı Panos Kammenos Türkiye’yi de yakından ilgilendiren skandal bir öneri de bulundu. Kammenos, ABD’nin Yunanistan’da yeni askeri üsler kurarak, kalıcı askeri güç bulundurmasını önerdi.

ABD’nin şu anda Girit Adasında Suda Körfezinde donanma üssü bulunurken, Larissa’daki hava üssünde de İnsansız Hava Aracı (İHA) birimleri bulunuyor. Kammenos bunların yanında ABD’nin Volos ve Aleksandrapolis’te yani Batı Trakya’da Dedeağaç’ta kalıcı askeri güç konuşlandırmasını istediklerini dile getirdi.

ABD’nin de açıkça Dedeağaç’ta bir askeri üs kurma niyetinin ve talebinin olduğu da biliniyor. ABD Atina Büyükelçisi Geoffrey Pyatt’da sık sık Dedeağaç’ta ziyaretlerde bulunurken, bölgenin ABD için stratejik bir önemde olduğunu ifade ediyor. Peki, hem Yunanistan hem de ABD neden Dedeağaç’ta bir askeri üs kurulmasını istiyor?

Yunanistan’ın Batı Trakya konusundaki baskı ve asimilasyon politikaları zaten malumun ilanı olsa da Atina, Türkiye’nin özellikle siyasi, askeri ve ekonomik gelişimini kendisine tehdit olarak görüyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Atina ve Batı Trakya ziyaretleri ile Ankara’nın Batı Trakya konusundaki sert ve güçlü tutumu Atina’da rahatsızlık uyandırdı ve uyandırmaya da devam ediyor.

Dönem dönem Lozan Barış Antlaşması tartışmalarının yükselmesi ve Batı Trakya konusunda hem Ankara’nın hem de bölgedeki kanaat önderlerinin, hak ve özerklik talepleri de eklenince Atina gelecekte Batı Trakya’nın elinden kopabileceğini düşünüyor. Bölgeye ABD askerini konuşlandırarak kendini ve bölgeyi garanti altına almayı planlıyor.

ABD’nin ise Yunanistan’ın Batı Trakya konusundaki endişelerini önemsediğini söyleyemeyiz. ABD’nin ilk ve en önemli amaçlarından biri Batı Trakya’da özellikle Boğazlar ve Ege’yi gözlem altına alabileceği geniş bir bölgeyi kapsayan bir radar sistemi kurabilmek. ABD hem bu sistem hem de üsteki konumu itibariyle Rusya ve de Türkiye’ye karşı pozisyonunu genişletmek ve güçlendirmek istiyor.

ABD’nin Batı Trakya’ya ilişkin diğer bir gizli amacı ise bölgeye yönelik yeni planlamalar üzerine olabilir. Bilindiği üzere Yunanistan; ABD, İsrail, Güney Kıbrıs ve Mısır’ın Akdeniz’deki enerji kaynaklarının ve özellikle kaya gazının Avrupa’ya arzı planlamasında en önemli güzergâh konumunda. Batı Trakya’da bu güzergâh doğrultusunda alternatif transfer noktalarından biri. ABD’nin Dedeağaç’ta kuracağı üsle özellikle İsrail’in Avrupa’ya yapacağı enerji arzının geleceğini de güvence altına almayı planladığı da düşünülüyor.

Ülkemizde Lozan Barış Antlaşması birçok defa gündeme getirilse de, başta Batı Trakya olmak üzere Ege Adaları, Musul ve Kerkük gibi meselelerin hala çözülemeyen problemler olarak hafızamızda kaldığı açık bir gerçek. Bu problemlerin gelecekte çözüleceği umudunu birçoğumuzun taşıdığı da açık bir diğer gerçek.

Reel politik olarak bu problemlerin günümüzde bir çırpıda çözülecek meseleler olmadığı bilinse de, Batı Trakya konusunda Türkiye’nin söz sahibi olduğu, Batı Trakya toplumunun da Lozan’dan kaynaklanan birçok özerk haklarının olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Yunanistan birçok hak ihlaliyle Batı Trakya toplumunu Lozan’dan beri asimile etmeye uğraş verirken, bölgeye Amerikan askeri konuşlandırarak durumu kaosa sürüklemeyi ve bölgenin özerk bir bölge değil, işgal bölgesi olmasını arzuluyor.

Bölgeye konuşlanacak askeri güçlerin bölgedeki toplumsal, siyasal ve ekonomik durumu daha da kötüye götüreceği ortada. Batı Trakya toplumuna yönelik baskı ortamının artması, bölgeye yönelik yapılabilecek hukuki veya gayri hukuki saldırılar, bölgede oluşturulacak paramiliter gruplar, bölgede sonu alınamayacak bir kaosa neden de olabilir. Türkiye’nin şimdiden olumlu ve olumsuz tüm senaryolara göre planlarını hazırlaması şarttır.

Yapılacak en net hamle; Türkiye’nin Batı Trakya toplumunun Lozan’dan ve diğer uluslararası anlaşmalardan doğan haklarını ve özerkliklerini daha da dillendirmesi ve bölgeye yönelik ABD menşeli bir “işgal” girişimine engel olmaya kalkışmasıdır. Batı Trakya’da kurulacak askeri bir üs sadece Batı Trakya toplumunu asimile etme ya da sürgün etme amacı taşımamakta, Türkiye’yi kuşatma amacı da taşımaktadır. Uyanık olmalı…

Yayın Tarihi: 13.10.2018

Kaynak: https://www.batitrakya.org/yazar/erdem-eren/abd-ile-yunanistanin-bati-trakya-planlari.html?fbclid=IwAR1VvS_mW1_IBzx335E1gxuCc5o3gD0LO3YRN_adzNSzXxC4YeXCCHlBczM

Batı Trakya, Üsküp, Priştine, Podgoritsa, Sofya

Geride bıraktığımız hafta Balkanlarda; Batı Trakya, Üsküp, Priştine, Podgoritsa ve Sofya’da, ülkemizi de yakından ilgilendiren birçok önemli gelişmenin yaşandığına şahit olduğumuz bir haftaydı. Bunları tek tek incelemek ve doğru analiz edebilmek ülkemizin Balkan politikasının gelişimini de önemli ölçüde ilgilendiriyor. İlk olarak Yunanistan’dan Batı Trakya’dan başlayalım.

Yunanistan – Batı Trakya

Yunanistan Parlamentosunun Batı Trakya Kararı

9 Ocak’ta Yunan parlamentosunda Batı Trakya Müslüman Türk azınlıkla ilgili miras, evlenme ve boşanma gibi konularda İslami kuralların yanı sıra Yunanistan Medeni Kanunu’nun da geçerli olacağına dair bir yasal düzenleme kabul edildi. Konuyu bilmeyenler için Batı Trakya Müslüman Türk Azınlık Yunan hukukuna entegre ediliyor gibi anlaşılacak bu düzenleme aslında bir tuzağı ifade ediyor.

Gerçek şu ki Yunan parlamentosunun aldığı bu kararla Azınlığa uluslararası anlaşmalarla kazandırılan “özel hukuk” kısıtlanmış ve statüsüne de darbe vurulmuştur. Azınlığın hukuki özerkliği de zedelenmiştir. Düzenleme Batı Trakya’da medeni kanunu ilgilendiren miras, evlenme ve boşanma gibi konularda davanın tüm taraflarının kabul etmesi halinde İslam Hukuku’nun yani şer-i hukukun, aksi halde ise Yunanistan Medeni Kanununu uygulanması koşulunu getiriyor. Bu düzenleme Batı Trakya toplumunun İslami yapısına da zarar vermeyi amaçlıyor.

Batı Trakya Türk Azınlığı Danışma Kurulu Başkanı ve Gümülcine seçilmiş müftüsü İbrahim Şerif “kaybeden yine azınlık oldu” derken, Radikal Sol İttifak Partisi (SYRİZA) İskeçe Milletvekili Hüseyin Zeybek ise söz konusu yasal düzenlemeyi azınlık için bir kazanım olarak görüyor. Bu görüş farklılıkları bizlerde şaşkınlık uyandırıyor. Batı Trakya’daki soydaşlarımızı temsil eden siyasilerin de halkın endişesini anlaması gerekir. Nitekim Dışişleri Bakanlığımızda bu karara ilişkin açıklama yayınlayarak “Yunanistan’ın azınlık üzerindeki özellikle seçilmiş müftülere yönelik yaptığı baskının” sona erdirilmesinin beklendiği uyarısını yapmıştır.

7 Ocak Dr. Sadık Ahmet’in Doğum Günü

7 Ocak günü geçmişte Batı Trakya davasının önde gelen liderlerinden rahmetli Dr. Sadık Ahmet’in doğum yıl dönümüydü. Yaşasaydı 71 yaşında olacak olan Sn. Ahmet, doğduğu Gümülcine’de 1995’in 24 Temmuz günü trafik kazasıyla da hayatını kaybetti. Lozan Barış Anlaşmasının yıldönümünde ve şüpheli bir kazayla vefat etmesi, ölümü hakkında hep bir soru işareti bırakmıştır. Hayatının son gününe kadar durmadan Batı Trakya’daki soydaşlarımızın davası ile ilgilenen Sn. Ahmet geride 1991’de kurduğu Yunanistan’daki Türklerin tek partisi olan Dostluk, Eşitlik ve Barış Partisi (DEB), birçok STK ve iki de evlat bıraktı.

İki evlattan biri olan Levent Sadık Ahmet ise Batı Trakya Türklerinin ekonomik kalkınmasıyla uğraşıyor. Aynı Levent Sadık Ahmet, 11 Ocak Perşembe günü de Dış Ekonomik İlişkiler Konseyi (DEİK) Yunanistan İş Konseyi Başkanlığına seçildi. Levent Sadık Ahmet’i bu başarısından ötürü kutlarken, babası Sn. Sadık Ahmeti’i ise rahmetle anıyorum.

Makedonya – Üsküp

FETÖ Tabelası Kaldırıldı

Makedonya’nın başkenti Üsküp’te FETÖ aleyhine önemli bir gelişme yaşandı ve şehir meydanında tarihi Taşköprü’ye de yakın bir konumda bulunan FETÖ’ye ait Yahya Kemal Kolejleri’nin bir tabelası yetkililer tarafından kaldırıldı. Bunu sadece bir tabela olarak da görmemek gerekir. Makedonya, Türkiye’nin FETÖ ile mücadelesinde oldukça önemli bir ülke konumundadır. Bu bile başarıdır. Bundan ötürü atandığı ilk günden beri örgütle mücadele Üsküp Büyükelçimiz Sn. Tülin Erkal Kara hanımefendi ve nezdinde tüm dış misyonlarımızı tebrik ediyor, onlara teşekkürlerimi sunuyorum.

Arnavutça Resmi Dil Oldu

Makedonya çok etnik yapılı bir ülke olup, Makedon, Arnavut ve Türklerin toplumsal, kültürel ve siyasal olarak bir arada yaşamaya çalıştıkları bir devlettir. Ülkenin çoğunluğu Makedonlardan oluşmakla birlikte Arnavutlar ve Türkler de azınlıklar içinde önde gelmektedir. Türkler siyasi temsilden, eğitim ve istihdama kadar birçok alanda önemli sorunlar yaşamaktayken, Arnavutlar ise Ohri Çerçeve Anlaşması’nda önemli kazanımlar elde etmişlerdir. Bu kazanımlardan biri de geçtiğimiz günlerde yaşandı.

Makedonya parlamentosunda yapılan oylamada Makedoncanın yanında Arnavutçanın da resmi dil olarak kullanımına imkân veren “Dillerin Kullanımı Yasası” kabul edildi. Muhalefetteki Cumhurbaşkanı Gyorge İvanov’un da partisi olan VMRO-DPMNE milletvekillerinin katılmadığı oturumda yasa, hükümette bulunan Başbakan Zoran Zaev’in partisi SDSM ve koalisyonda çoğunluğu elinde bulunduran BDİ’nin de destekleriyle geçti. Arnavutça’yı ülkedeki nüfusun %20’den fazlasının konuştuğu tahmin edilirken, karar ülkedeki Arnavutların yanı sıra Kosova ve Arnavutluk’ta yaşayan Arnavutları da oldukça mutlu etti.

Bizlerde Balkanlarda yaşayan başta Arnavutlar, Türkler, Boşnaklar olmak üzere tüm dindaş ve soydaşlarımızın kazanımlardan sevinç duyuyoruz. Makedonya’daki Arnavutların yanı sıra Türklerinde benzer hakları elde etmesi, tüm etnik gruplara eşit davranılması ise tek dileğimiz. Görünen o ki hükümetteki SDSM, Batı ile ilişkilerine büyük önem verirken ülkedeki azınlıkları da yanına alarak hükümetini de güçlendirmeyi hedefliyor.

SDSM, Türk Demokratik Partisi (TDP) İle Koalisyon Görüşmeleri Yapıyor

SDSM Arnavut açılımının yanı sıra hükümetini güçlendirmek için Türklere de bir açılım yaptı ve ülkedeki Türklerin üç partisinden biri olan TDP ile koalisyon görüşmeleri sürdürüyor. Diğer Türk partisinden biri olan Türk Hareket Partisi (THP) de SDSM hükümetine destek veriyor. TDP’nin de SDSM’in bu teklifine sıcak baktığı biliniyor. Ülkede VMRO-DPMNE siyasi güç kaybederken SDSM hem ulusal seçimlerden hem de yerel seçimlerden galibiyetle çıktı. SDSM gün geçtikçe güç kazanırken TDP de bu fırsattan yararlanmak istiyor.

Aynı TDP son yerel seçimlerde de SDSM koalisyonunda yer alan, FETÖ’yle yakınlığı bilinen BDİ ve adaylarıyla ittifak kurmuş ve kaybetmişti. TDP’nin SDSM koalisyonuna katılması ne kazandırır bilinmez ama THP ile güç yarışına girmeleri ülkedeki soydaşlarımıza bir şey kazandırmayacağı oldukça açıktır. Umarım iki parti de bu anlayış çerçevesinde siyaset ederler.

Kosova – Priştine

ABD Kosova Başbakanına Vize Vermedi

Kosova Başbakanı Ramush Haradinaj ABD’ye bir seyahat düzenlemek isterken, bu istek karşısında ABD Haradinaj’a vize vermedi. Kosova’da yer altı ve yer üstündeki birçok kaynağı “sözde bazı yatırımlarla” işleyen ABD’nin bu tavrı nasıl yorumlanır bilinmez ama ABD Başkanı Donald Trump’ın Haradinaj’a yılsonu kutlamaları için tebrik gönderdiği de biliniyor. Haradinaj ise bu tebriğe “Kosova Hükümeti ve halkı her zaman ABD ile olacak” şeklinde cevap verdi.

-Kosova Başbakanı’na Arnavutluk Pasaportu Verildi

Balkanlarda bilindiği üzere Arnavutluk ve Kosova birbirlerini iki kardeş ülke olarak görmektedir. İki ülke toplumunun da çoğunluğu Arnavut olup, kültürel, siyasi ve ekonomik olarak ortak bir politika gütmektedirler. Bunun bir örneği de Kosova Başbakanı Ramush Haradinaj’a Arnavutluk Cumhurbaşkanı İlir Meta’nın kararıyla vatandaşlık ve Arnavutluk pasaportu verilmesidir. Avrupa Birliği’nin Arnavutluk vatandaşlarına vize uygulamadığı dikkate alınırsa, Kosova’lı Arnavutlar için Arnavutluk pasaportunun önemi de anlaşılabilir.

Karadağ – Podgoritsa

Balkanların belki de gündemi en az takip edilen ülkesidir Karadağ. Karadağ’da yapılan son kamuoyu araştırmasına göre halkın yüzde 62’sinin Avrupa Birliği üyeliğini desteklediği ortaya çıktı. Bilindiği üzere Karadağ, 2006 yılında Sırbistan’dan ayrılarak bağımsızlığını kazandı.

2008’de AB üyeliği için başvuru yaptı, 2010’da aday ülke statüsü kazandı ve 2012 yılında da katılım müzakerelerine resmen başladı. Şu ana kadar 33 faslın 30’unu da açtı ve AB üyeliğine en yakın ülke konumunda. Karadağ’ın da yakın dönemde AB üyesi olması bekleniyor. Balkanlarda bir ülke daha AB şemsiyesi altına girecek gibi görünüyor.

Bulgaristan – Sofya

Bulgaristan’ın AB Konseyi Dönem Başkanlığı Başladı

Bulgaristan’ın 2018 yılının ilk yarısında yürüteceği Avrupa Birliği Konseyi dönem başkanlığı resmen başladı. Törende konuşan Avrupa Parlamentosu Başkanı Antonio Tajani, Batı Balkanlar’ın da AB’ye entegrasyonu büyük bir önem taşımaktadır diyerek “Arnavutluk, Bosna Hersek, Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Kosova” gibi devletlerin tümünün AB üyesi olması gerektiğini işaret etti. Bu durum AB’nin güneye doğru genişlemeyi halen hedeflediği sonucunu çıkarıyor.

Bulgaristan’ın dönem başkanlığında hem Makedonya ile AB arasında hem de Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerde aracı rol oynaması bekleniyor. İstanbul’da 7 yıl aradan sonra açılan Bulgar kilisesi Türkiye’nin Bulgaristan ile ilişkilerine önemsediğinin bir diğer göstergesi olarak okunabilir ancak daha da önemlisi Rusya’nın Türk Akımı Projesinin hem Türkiye’den hem Bulgaristan’dan geçeceğidir. Bu proje Türk-Bulgar ilişkilerine olumlu katkı sunabileceği gibi, Bulgaristan’ın Türkiye’nin AB üyeliği konusunda olumlu rol oynamasına da imkân verebilir.

Nitekim kilisenin açılış töreninde Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov’da 2018’de Türkiye ile AB ilişkilerinin normalleştirilmesi için çaba harcayacaklarını söylemiştir. Yine Bulgaristan’ın AB Dönem Başkanlığı’ndan sorumlu Devlet Bakanı Lilyana Pavlova’da “güçlü bir AB istiyorsak Türkiye şart” mesajı vermiştir. Bulgaristan Dışişleri Bakanı Ekaterina Zaharieva da kendi dönem başkanlıklarında AB üyeleriyle Türkiye arasında üst düzey bir toplantı yapılmasını hedeflediklerini vurgulamıştır. Gelecek dönemde Türkiye-Bulgaristan ilişkilerinin işte bu farkındalıklar üzerine inşa edilmesi gerekmektedir.

Analiz

SDSM Hükümetinde ve Zoran Zaev Başbakanlığında Makedonya hem AB ile hem de ABD ve NATO ile yakın ilişkisini daha da artıracaktır. Bulgaristan’ın AB’de yeni dönem başkanı olması ve Makedon Ortodoks Kilisesi ile Bulgar Ortodoks Kilisesinin ortak ilişkileri 2018’in ilk 6 ayında Makedonya ile AB ilişkilerinin daha sıklaşabileceğini ifade ediyor. Makedonya’nın AB’ye girmesi ülkedeki dindaşlarımız ve soydaşlarımız için kazanım gibi görünse de Türkiye-Makedonya ilişkilerini de büyük oranda sınırlandıracaktır. Türkiye’nin AB üyeliği 2018 için daha da büyük önem kazanmaktadır.

18-19 Ocak tarihlerinde NATO Genel Sekreti Jens Stoltenberg bir Üsküp ziyareti gerçekleştirecek ve Başbakan Zaev ile görüşecek. Şüphesiz ki en önemli gündem maddesi Makedonya’nın NATO üyeliği olacak. Ancak bunun için Makedonya’nın önce Yunanistan ile isim sorununu çözmesi gerekiyor. Bu noktada Üsküp yönetiminin bir süredir çalışmalar yaptığı da biliniyor. Bu sorunun yakın dönemde çözüleceği de tahmin ediliyor. Türkiye’nin Makedonya’nın NATO ve AB üyeliklerini öngörerek planlama yapması gerekiyor.

ABD, NATO ve AB; Balkanlarda Arnavut çoğunluk üzerinden hareket ediyor, Arnavutluk ve Kosova’yı kendi eksenine göre hareket etmeye zorluyor. Aynı şekilde Balkan ülkelerinde batı lehtarı gruplar üzerinden Makedonya örneğinde olduğu üzere ülkelere eksen tayin ediyor. Bugün Başkanlarda Rusya’dan daha çok ABD’nin oyun kurucu olduğu bilinen bir gerçek. AB de bu oyuna iştirak ediyor. Türkiye’nin oyun kurucu rolüne aday olduğunu söyleyelim ancak bu isteğini daha da kuvvetlendirmesi gerek.

ABD ve Rusya’nın yanı sıra Çin’de Orta Doğu ve Afrika açılımlarına ek olarak bir Balkan açılımı geliştiriyor. Haberlere göre Çin Makedonya’nın ek bütçe ihtiyacına karşılık olarak “Bir Kuşak Bir Yol Projesi” kapsamında Makedonya’ya 500 milyon Euro vermeyi kabul ettiği söyleniyor. Ayrıca Çin başta Arnavutluk olmak üzere Batı Balkanlar’daki yatırımlara da büyük önem veriyor.

Türkiye’nin Balkanlarda gelişen bu durumlara karşı politikalarını revize etmesi gerekmiyor mu?

Genel geçer kültürel politikaların yanı sıra Türkiye hem dış misyonları ve kamu diplomasisi kuruluşlarıyla, hem de sivil toplum kuruluşları ve ekonomik iştirakleriyle Balkanlarda hem yumuşak hem de sert bir güç olarak yer alması artık kaçınılmaz. Balkanların ABD ve Avrupa kurumlarına entegresi, Rusya ve Çin’in bölgedeki hamleleri karşı konulamaz bir durumu ifade etmiyor. Tam aksine Türkiye’nin bu ülkelere oranla tarihsel olarak daha güçlü bir alt yapısı var. Sadece bölgesel bir aktörden oyun kurucu role geçmeyi istemesi gerekiyor. Bunun formülü de belli: Bütüncül Politika. Açıklamak da bir önümüzdeki yazıya…

 

Yayın Tarihi: 15.01.2018

Kaynak: https://www.batitrakya.org/yazar/erdem-eren/bati-trakya-uskup-pristine-podgoritsa-sofya.html

Orta Doğu’dan Balkanlar’a: Kuşatma, Direniş ve Türkiye

İslam İşbirliği Teşkilatı Çarşamba günü Kudüs gündemli olağanüstü bir toplantı gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısıyla İslam dünyasından birçok devlet İstanbul’da bir araya gelirken, 48 ülkenin temsil edildiği zirvede 16 liderde hazır bulundu. Bunlardan en ilgi çekici olanı ise sosyalist bir ülke olan Venezüela’nın lideri Nicolas Maduro’ydu. İslam dünyasından Suudi Arabistan ile Mısır’ın lider düzeyinde katılmaması ise en dikkat çekici noktaydı.

Zirve olağanüstü olduğu gibi kararları da olağanüstü oldu. Güçlü bir kınama dışında kimse İslam İşbirliği Teşkilatından bir haykırış beklemiyordu. Tam tersi oldu ve zirveden ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmesine yönelik sert bir itiraz geldi. Hem bu itiraz hem de İsrail’in bir işgal ve terör devleti olduğu Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan tarafından tüm dünyanın gözü önünde salonda yankılandı. Zirvenin sonucuna gelecek olursak, duygusal değil akılcı kararlar tercih edildi.

Biliyoruz ki dini hassasiyetleri olan herkes bırakın Kudüs’ü Orta Doğu’daki Siyonist İsrail’in varlığından rahatsız. İsrail’in ilk Kıblemizin, Peygamber Efendimizin Miraca yükseldiği yerin olduğu Mescid-i Aksa ve Kubbet-Üs Sahra’nın yakınlarına bile ayak basmasını istemeyiz. O yüzden bu zirveden ABD ve İsrail’e yönelik ekonomik bir ambargo, siyasi ve askeri yaptırımlar çıkmasını isteyende oldu. Ancak bu çıkmadı. Bunun gerçekle uyuştuğunu parçalanmış İslam dünyasını göz önüne aldığımız da söyleyemeyiz.
Zirvenin sonuç bildirisinde;

  • Başkenti Doğu Kudüs olan Filistin Devletinin tanındığı ilan edildi.
  • Dünyanın tüm devletlerine Doğu Kudüs’ü Filistin’in başkenti olarak tanıma çağrısı yapıldı.
  • ABD Başkanı Trump’ın kararı kınandı.
  • BM Güvenlik Konseyi ve Genel Kurulu’na harekete geçme uyarısı yapıldı.

Zirvenin sonucunu takiben Çin, Rusya, Slovenya, İskoçya gibi farklı ülkelerden zirvenin sonucunu destekler tepkiler çıktı. Zirve’de ısrarla BM’nin 1980 yılındaki 478 sayılı kararına atıfta bulunuldu. ABD’nin de kabul ettiği o karar İsrail’in başkentinin Tel Aviv olduğunu, yine İsrail’in Doğu Kudüs’ü işgal edemeyeceğini vurgulayan bir karardır. BM vurgusuyla İslam İşbirliği Teşkilatı uluslararası arenadaki desteklerini de çoğaltmış oldu. Uluslararası kamuoyuna doğru bir kanaldan hitap edilmiş de olundu. Bu açıdan zirvenin kararları rasyoneldir denebilir.
Teşkilatın bu kararlarıyla şunların farkına da varmak gerekir. Başta Türkiye olmak üzere İslam devletleri İsrail-Filistin sorununun zaman içerisinde çözümüne yol bırakmış, ancak Doğu Kudüs’ün yani İslam dini için en kutsal bölgelerden birinin hiçbir zaman İsrail’e bırakılmayacağına vurgu yapmış, bu savunmayı şimdiden duyurmuştur.

Gelelim Kudüs’ün Türkiye için önemine; Kudüs Türkiye için sadece bir manevi öneme sahip bir yer değildir. Aynı zamanda bir beka sorunudur. Bugün ABD-İsrail şer ittifakı Mısır’da yapılan darbe gibi Suudi Arabistan veliahdı üzerinden Suudi Arabistan üzerindeki kontrol mekanizmasını kuvvetlendirmiş, İran’a karşı Orta Doğu’da kılıç çekmiş, Irak’ta Barzani üzerinden bir bölme oyununa girişmiş, Suriye’de PYD kartıyla Türkiye’ye karşı bir tehdit oluşturmuş, Katar gibi ülkeleri ambargolarla boyun eğdirmeye çalışmıştır. İşte Kudüs hamlesini bu plandan ayrı göremeyiz. Kudüs hamlesiyle Orta Doğu’daki saflar daha belirgin hale gelmiş, yeni bir kaosun fitili ateşlenmiştir. Söndürülmezse Orta Doğu yeni bir savaşa gebe kalabilir.

Orta Doğu’nun istikrarsızlaştırılması, Irak ve Suriye üzerinden Türkiye’ye yönelik hamlelerin yapılması herkesten evvel Türkiye’nin siyasi ve ekonomik çıkarlarına terstir. Tüm bu hamleler Türkiye’yi bölgede daha da kuşatma hamleleridir. İşte Türkiye İslam İşbirliği Teşkilatı ve Rusya ile İran gibi ülkelerle giriştiği işbirlikleriyle bu kuşatmayı yarmaya çalışmaktadır. Türkiye’nin Kudüs haykırışını bu pencereden de izlemek gerekmektedir. Peki, Türkiye’ye yönelik kuşatma sadece Orta Doğu’da mı? Ya Balkanlar?

Balkanlar: Kuşatma, Direniş ve Türkiye

Orta Doğu gibi Balkanlar’da yüzlerce yıldır hâkimiyet alanımızda bulunan; Türk, Arnavut, Boşnak, Torbeş, Rum, Makedon, Bulgar demeden kardeşlik ikliminin hâkim olduğu, refahın ve barışın olduğu bir coğrafyaydı. Bugün Balkanlarda Türkler gibi, önemli bir etnik kimliğe sahip olan Arnavutlar ve Boşnaklar gibi Müslüman kardeşlerimiz yaşamaktadır. Türkiye’nin Orta Doğu’da nasıl mezhep kavramını reddettiyse, Balkanlarda da etnik yaklaşımı reddetmesi gerekmektedir.

Türkiye’nin Balkan politikasının Orta Doğu gibi revize edilmesi gerekmekle birlikte; etnik temelli değil daha bütüncül hem Balkanlardaki tüm İslami toplulukları hem de tüm Balkan halklarını kapsayıcı olması gerekmektedir. Türkiye’nin ABD ile güç mücadelesi, Rusya ile pazarlık sahası sadece Orta Doğu mu olmak zorundadır? Ya Balkanlar? Bugün Bulgaristan ABD ile Rusya’nın güç mücadelesine şahittir. Yunanistan ABD ve İsrail ile ciddi oranda yakınlaşmıştır. Makedonya’da da ABD ve Rusya çekişmesi vardır. Arnavutluk ve Kosova ise ciddi anlamda ABD’nin baskısı altındadır.

Bosna Hersek başta olmak üzere Balkanların birçok ülkesinde İran ve Suudi Arabistan’ın mezhepsel ve ideolojik misyonerlikleri mevcuttur. Vatikan, Arnavutluk ve Kosova dâhil olmak üzere Balkan ülkelerinde Hıristiyanlaştırma hamleleri yapmaya çalışmaktadır. Bu ülkelerde inşa edilen kiliseler, katedraller ve okullar buna en köklü delildir.

Rusya, Sırbistan ve bölge ülkelerindeki siyasi, askeri ve ekonomik ilişkileri ve baskılarıyla bu ülkelerde söz sahibi olmaya çalışmakta, ABD siyasi ve askeri gücünün tehdidiyle Arnavutluk, Kosova ve Makedonya gibi devletlerin hem siyasetini hem de yer altı ve yer üstü zenginlikleriyle ekonomisi dizayn etmeye çalışmaktadır. Ne kadar dizaynsa…

Bu ülkelerin dışında birçok devletin gizli servisleriyle, FETÖ’nün Balkanlardaki faaliyetlerini saymıyoruz bile. Ya da bir ele alalım. Nereden geldik bu gündeme? Geçtiğimiz günlerde eski askeri savcı Ahmet Zeki Üçok televizyon programlarında ve sosyal medya aracılığıyla Balkanlarda bazı gizli servislerin ve FETÖ’nün suikast timleri oluşturduğunu, özellikle Makedonya ve Kosova’daki kamplarda hazırlandıklarını iddia etti. Yine Üçok’a göre bu timler Türk siyasilere suikast düzenleyebilirlermiş. Çok vahim ve ciddi iddialardı. Çok detaya girmeye de gerek yok. Kimsenin kimseyi korkutmasına hakkı da yok.

Türkiye Cumhuriyeti kurumları ve misyonları hem yurt içinde hem yurt dışında özellikle Balkanlarda başı dik ve cesurca faaliyetlerine devam etmektedir, edecektir de. Bu tür iddialarla korku üretmekte teröre yenilmek olur. Terörün en temel amacı zaten korku salmaktır. Üçok’a bu ihbarları yapanlar, öncelikle Türk misyonlarının Balkanlarda rahat hareket etmesini engellemeye çalışmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Balkanlarda etkin olmasın da ABD, İsrail, Rusya, Almanya, Vatikan ve birçok gizli servis ile FETÖ mü etkin olsun? Zaten Türkiye Cumhuriyetinin ilgili güvenlik güçleri devletimizin misyonlarını koruyacak güce de sahiptir.

Üçok’a katılabileceğimiz en önemli nokta şu: Anlattığımız üzere Balkanlarda ABD ve Rusya güç paylaşımı yapmakta, gizli servisler cirit atmakta, FETÖ kullanışlı bir piyon olarak hayat sahasını sürdürmektedir. Türkiye bu coğrafyada maddi ve manevi olarak, açık ve gizli misyonlarıyla güçlü olmazsa ABD ve Rusya bölgeyi daha da domine edip, FETÖ gibi, çetnik ve radikal dinci (İslamcı-Hıristiyan) paramiliter gruplarla istikrarsızlaştırabilir. Balkanlar buna müsait olmakla birlikte Makedonya’da Kumonova olayları, Bosna Hersek’deki çetnik katliamları tarihsel olarak buna örnektir. Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırıp, İsrail’e hayat sahası açan, bölgenin yer altını kaynaklarını sömüren, Türkiye’yi çevrelemeye çalışan ABD; Balkanlarda da aynı taktiği uygulamakta ve uygulayacaktır da.

Türkiye artık eski genel geçer politikalarını revize edip, Balkanlarda yumuşak gücü olan kamu diplomasisinin yanında özellikle ekonomik hamleleri ve sert gücü ile de aktif olmalıdır. Türkiye Balkanlarda kültürel ya da tarihsel bir oyuncu değil, oyun kurucu olmalıdır. Bunun yolu da reel politik ve akılcı politikalardan geçmektedir. Türkiye nüfus olarak azınlıkta olan Türk soydaşlarımızın yanında bölgede çoğunlukta olan Müslüman gruplar Arnavutlar ve Boşnaklar üzerinden de coğrafya da etkisini siyasi ve ekonomik olarak arttırmalıdır. Müslüman toplulukların kolektif hareket etmesini sağlayacak entegrasyon projeleri ve politikaları geliştirmelidir. Bu toplumları temsil eden güçlü gruplar ve temsilcileriyle ittifaklar kurmalıdır.

Türkiye’nin Balkanlarda yapması gereken en temel hareketlerden biri de bölgeye yapılan maddi yardımların yatırıma ve üretime dönerek istihdam üretmesi, çeşitli kaymak tabakanın elinde ziyan edilmemesidir. Öyle ki bölgeye yapılacak ciddi yatırımlar mevcut hükümetleri de baskı altına alacak, Balkanların geleceğinde Türkiye’nin söz sahibi olmasını sağlayacaktır. İyi senaryoları da kötü senaryoları da Türkiye atacağı adımlarla belirleyebilir.

Sonuç olarak Türkiye, Balkanların kaderini ve istikrarını ABD ve Rusya’nın, çeşitli istihbarat örgütlerinin ve bilumum devletlerin eline bırakmak istemiyorsa; oyuncu değil oyun kurucu, denge gözeten değil denge belirleyen olmalıdır. Nasıl ki Türkiye Orta Doğu’da kendisine yönelik çevreleme ve kuşatma girişimlerine direniyorsa ve sesini yükseltiyorsa, Balkanlarda da yükseltmeli; Balkanların yeniden Orta Doğu gibi istikrarsızlaşmasına ve istikrarsılaştırılmasına mani olmalıdır. Üç tarzı siyasete, stratejik isim ve ideolojilere gerek de yok. Formül belli: Adil düzen, ekonomik ve toplumsal refah, barış; Türk, Arnavut, Boşnak; Rum, Bulgar, Romen demeden güçlü ve bağımsız bir Türkiye ve Balkanlar…

Yayın Tarihi: 15.12.2017

Kaynak: https://www.batitrakya.org/yazar/erdem-eren/orta-dogudan-balkanlara-kusatma-direnis-ve-turkiye.html

Dinmeyen Yara: Kudüs ve Batı Trakya

Kudüs, Mescid-i Aksa diğer adıyla Beytü’l-Makdis; bitmeyen dava, dinmeyen yara… Biri Filistin, diğeri Batı Trakya…

Şüphe yok ki içinde bulunduğumuz haftada dış politikada ülkemizi ilgilendiren çok önemli iki gündem maddesi vardı. Biri ABD Başkanı Donald Trump tarafından Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak ilan edilmesi, diğeri ise böyle bir yoğun gündemde Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın önceden planlanan Yunanistan ziyaretiydi.

Kimilerine göre Kudüs davası, kimilerine göre Gazze, Mescid-i Aksa ya da Filistin. 50 yıllık dava diyende var, 100, 1000 hatta 3000 yıllık diyen de. Ama kesin olan şu ki, tarihsel açıdan nasıl bakarsak bakalım Filistin meselesi sadece Türkiye’nin değil, tüm İslam âleminin meselesidir. En azından biz Türkiye olarak buna böyle bakıyoruz. Bundan ötürü ki Erdoğan AK Parti grup toplantısında “Kudüs, Müslümanların kırmızı çizgisidir” diyerek bunu ifade etmeye çalışmıştır. Herkes emin olsun ki bu davaya yeryüzünde Filistinliler kadar dertle, samimiyetle bakan, bu meseleyi yara olarak gören tek devlet yine Türkiye’dir. Ne yazık ki koskoca bir dinin davası Filistinlilerin intifadasına ve Türkiye’nin omuzlarına binmiş durumda. Neden mi?

Yaklaşık 1,5 milyarlık nüfusa sahip İslam dünyasında mevcut siyasi, askeri ve ekonomik gücüyle, İsrail’e bölgede dur diyebilecek yalnızca görünürde birkaç devlet vardır. Türkiye bunun en başında gelmektedir. Yine mevcut güçleriyle İran, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan’da ne durumdadır bir bakmak gerekir. Söylemsel olarak baktığımızda tüm bu devletlerin Filistin konusunda ses çıkardığını görmekteyiz, ya çözümde?

İran dört bir yandan çevrelenmeye çalışılan, ya Suudi Arabistan ile ya da İsrail’le kırdırılmaya çalışılan bir devlet. Mısır, Muhammed Mursi’nin darbe ile indirilmesinden sonra büyük oranda ABD ve İsrail’in kontrolüne giren bir devlet. Pakistan iç sorunlarıyla karıştırılmaya ve engellenmeye çalışılan bir devlet. Ve son olarak Suudi Arabistan…

Bildiğiniz gibi haftalardır Suudi Arabistan’da bir iktidar savaşı yaşanıyor. Veliaht Prens Muhammed bin Selman, rakiplerini tek tek alaşağı ederken, Kral’ı da kıskacına aldı. Veliaht Prensin ABD ve İsrail’in çıkarlarına hizmet eden “Ilımlı İslam Projesinin” hizmetkârı olduğu herkesçe de biliniyor. Ancak Prensin Orta Doğu’daki en net hamlesi ise Filistin’e yönelik oldu. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı acilen çağıran Prens ona ABD ve İsrail’in teklifini iletti. Teklif şuydu; “Gelin size Sina’da bir Filistin Devleti kuralım.” Abbas’ın bu teklife ayak diretmesi sonrası görüşme ya kabul et, ya da istifa et diye bitirildi.

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın Suudi Prensin yani ABD ile İsrail’in teklifini kabul etmemesi ABD’nin neden Kudüs’ü bu kadar alelacele İsrail’in başkenti ilan ettiğini anlamamızı sağlıyor. Aynı şekilde hem teklif ve detayları hem de teklif sonrası gelişen sonuçlar iyice irdelenmelidir. Yukarıda Prensin “Ilımlı İslam Projesinin” savunucusu olduğunu dile getirmiştim. Yaptığı teklif bunun adeta en somut kanıtı. Bölgede ABD ve İsrail ile çatışma yaşamadan sorunu, onların isteğiyle çözmeye çalışıyor. Birde teklif edilen bölgeye bakacak olarak “Sina Yarımadası.” Nerede Sina? Mısır’da. Mursi’yi deviren Sisi’ye ne teklif edildi de Filistin’e sahip çıkma derdine girdi? Teklifte Sina’nın yer alması bile Suudi Arabistan ve Mısır’ın ABD ve İsrail ile ortak hareket ettiğini somutça gösteriyor.

Peki, İslam dünyasında hal böyleyken 13 Aralık’ta Kudüs gündemli toplanacak İslam İşbirliği Teşkilatının toplantısından ne sonuç bekleyeceğiz? Dedik ya bu davada en dertli ve en samimi devlet Türkiye diye. Aynı şekilde en dertli ve en samimi lider de Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ki ABD Başkanı Trump’ın kararı sonrası hemen İslam İşbirliği Teşkilatını toplantıya çağırdı. Eminim ki somut adımlar atılması için elinden geleni yapacaktır. Ama ne yazık ki on yıllardır kış uykusuna yatan İslam dünyasının bu kış da uyanacağını düşünmek ne yazık ki büyük bir ütopya.

Abbas’ın reddettiği teklif sonrası ABD’nin bu kararı aldığını söylemiştik. Trump’ın sadece bu nedenle hareket ettiğini söylemek de yeterli olmaz. Başkan Trump görevinde 1.yılını doldursa da yönetimde yeterince otoritesini kuramadı. İcraatçı bir başkan izlenimi vermediği gibi başta atamaları olmak üzere birçok yetkisi de kısıtlandırılmaya çalıştı. ABD’de görevden uzaklaştırılacağına dair çok ciddi beklentiler hâkim. Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan ederek hem icraatçı başkan imajı çizmek istiyor hem de bütünüyle İsrail lobisiyle ilişkilerini kuvvetlendirmek istiyor. Tabii ki ana amacı görevinde kalabilmek ve otoritesini sağlamlaştırmak. Yine Trump bu hamlesiyle Orta Doğu’da oyuna dâhil olup, elini güçlendirmek istiyor.

Filistin krizinin geçmişi bilindiği gibi 2 Kasım 1917’de yayınlanan Balfour Deklarasyonuna kadar dayanıyor. Bir Osmanlı toprağı olan Filistin’de, İngiltere, Fransa, ABD ve İtalya’nın destekleriyle yayınlanan Deklarasyonla bir Yahudi Devleti kurulması planlanmıştı. Osmanlı’nın dağılması sonrasında 1920 yılında İngiltere’nin manda yönetimine giren Filistin’de yine bu devletlerin desteğiyle 14 Mayıs 1948’de İsrail Devleti kurulmuştur. Ama daha vahim olan Müslümanların vatanı olan Filistin’in Birleşmiş Milletlerin 29 Kasım 1947’de aldığı skandal kararla Yahudilerin vatanı olarak ilan edilmesi ve paylaştırılmasıdır.

Paylaşımla Filistin’in %56’sı Yahudilere, %44’ü ise Filistinlilere bırakılmış, Kudüs’e ise uluslararası statü verilmiştir.1967’deki Arap-İsrail savaşı olan Altı Gün Savaşlarında ise Kudüs İsrail tarafından işgal edilmiştir. Bu tarihten sonra Batı Kudüs’ün büyük oranda İsrail’in, Doğu Kudüs’ün ise kısmen Filistin’de kaldığı görülmüştür. Bugün ise ABD ve İsrail’in kararı ve iddialarıyla Kudüs’ün bütünüyle İsrail’in başkenti olduğu kabul edilmeye çalışılmaktadır.

Peki, bu süreç nasıl çözülecek? Bu yara nasıl kapanacak? Bunun yolu bitmek bilmeyen savaşlar ve intifadalar mı olacak? Biliyoruz ki bu sorunun İslam dünyasının birliği kurulmadan çözülmesi neredeyse imkânsız. Türkiye ve birtakım samimi devletlerin sesini yükseltmesiyle de çözülecek gibi de durmuyor. Elimiz kolumuz bağlı mı bekleyeceğiz? Ya da bir çıkar yol mu bulacağız? Gelin kafa yoralım.

Kudüs biliyoruz ki üç semavi din için en kutsal kenttir. Kudüs ilk kıbledir, Peygamber efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V) Miraç’a buradan yükselmiştir. Süleyman tapınağı burada inşa edilmiş, Hz. İsa bu şehirde çarmıha gerilmiştir. Kubbet-us-Sahra ve Mescid-i Aksa buradadır. Tapınak Dağı ve Ağlama Duvarı da buradadır. Hz. İsa’nın yeniden dirileceğine inanılan ve Hıristiyanların hac noktalarından biri olan Kutsal Mezar Kilisesi de buradadır.

Kudüs üç din için bu denli önemliyken, bu dava Filistinlilerin intifadasına ve Türkiye’nin omuzlarına yüklenmemeli, Siyonistlerin zulmüne terk edilmemeli ve boyun eğdirilmemelidir. Türkiye İslam’ın hizmetkârıdır. Ama aynı zamanda bu topraklara huzuru ve barışı tarihte getirmiş, gelecekte de getirecek tek devlettir. Cumhurbaşkanımız bu bilinçle hareket edip, 13 Aralık’ta İslam İşbirliği Teşkilatını topladığı gibi Hıristiyan âlemini de toplamalı, Siyonist karşıtı Yahudi platformları da davet etmelidir. Kudüs meselesi uluslararası bir işbirliği ile çözülmelidir. ABD ve İsrail’e artık dünyada tek kutbun kalmadığı da hatırlatılmalıdır.

Cumhurbaşkanımızın bu süreçte hem Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile hem de Papa ile görüştüğünü biliyoruz. Bunların doğru bir hamle olduğunu da söylemek gerekir. Türkiye hem Sünni ve Şii İslam âlemini bir araya getirmeli, hem de Katolik ve Ortodoks Hıristiyanları da bu meselenin çözümüne davet etmelidir. Ayrıca tarafsız bloklar olarak Çin ve Japonya da sürece dâhil edilmelidir. Ne kadar gerçekçi olur, belki de ütopyada denebilir ama Kudüs’e bir “Uluslararası Barış Gücünün” tesis edilip konumlandırılması, bununda komutasının mutlak Türkiye’de olması yeni Bosna ve Suriyelerin, yeni Gazzeve Batı Şeriaların yaşanmasının da engeli olacaktır. Umarım bu öneri bir çare olur.

Gelelim Batı Trakya’ya… Yoğun Kudüs gündemine rağmen Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan önceden planladığı gibi Yunanistan ziyaretini gerçekleştirdi. Önce Yunanistan Cumhurbaşkanı Prokopis Pavlopulos ile görüşen Cumhurbaşkanı Erdoğan, sonra ise Başbakan Aleksis Çipras ile bir araya geldi. 65 yılın ardından Yunanistan’ı ziyaret eden ilk Cumhurbaşkanıydı Erdoğan. Ziyaretin tarihselliği gibi toplantıların içeriği de tarihe geçti. Erdoğan iki Yunan lidere de Lozan ve Batı Trakya gibi konularda tarihi tokatlar indirdi ve dersler verdi.

Şahsım olarak hem anne hem de baba tarafından hem Batı Trakya’lı hem de Doğu Trakyalıyım. Hem anne hem de baba tarafı Selanik ve Drama bölgesinden göçüp Edirne’nin Keşan ilçesine yerleşmişler. Babamın dedesi topçu onbaşı olup, yıllarca Balkan savaşlarında savaşmış ve Yunan’a esir düşmüş. Yine bir Yunan sayesinde özgürlüğüne kavuşup, ailesiyle anavatan’a göç etmiş. Niceleri ise bugün Batı Trakya’da yaşıyor. İşte bu yüzdendir ki hem Balkanlar hem de Batı Trakya içimizde hep yaradır. Balkanlarda yaşayan her bir Müslüman’ın derdi ve gözyaşı bizleri de ağlatır durur. Neredeyse Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa bir lider, Yunanistan’a karşı bu kadar yüksek sesle Batı Trakya’nın haklarını haykırmıştır. Şahsım olarak öyle onur ve gurur duydum ki, şu an tüm Batı Trakya’daki tüm Müslüman ve Türk, dindaş ve soydaşlarımızın bu duyguları yaşadığına eminim.

Erdoğan iki liderle yaptığı görüşmelerde Lozan Antlaşması’nın güncellenmesi gerektiğini vurgulayıp; Yunanistan’daki ve özelinde Batı Trakya’da ki dindaş ve soydaşlarımızın haklarının korunması, Ege ve Kıbrıs’ta ki sorunların da kalıcı çözüme kavuşturulması gerektiğini söyledi. Yunan Cumhurbaşkanı Pavlopulos ise Türkiye’nin AB üyeliğini desteklediklerini belirterek Lozan konusunda korkuya kapıldı ve güncellemeye gerek görmüyoruz dedi. Erdoğan, Başbakan Çipras ile görüşmesinde de aynı ifadeleri kullanırken 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Yunanistan’a kaçan ve Türkiye’ye iade edilmeyen FETÖ’cüler konusunda da uyarılarda bulundu. Çipras darbeye karşı olduklarını belirtirken, Lozan konusunda Cumhurbaşkanı Pavlopulos ile aynı duruşu sergileyince Cumhurbaşkanımız Erdoğan’dan tarihi dersler geldi.

Erdoğan, Yunanistan’ın kişi başı milli geliri 18 bin dolarken, Batı Trakya halkının ortalama kişi başı milli gelirinin 2 bin 200 dolar civarında olduğunu vurguladı ve bölgeye yapılan ekonomik ayrımcılığa dikkat çekti. Bölgenin geri bırakıldığına ve yatırımların yapılmadığını da böylelikle resmetti. 94 yıl önce imzalanan Lozan’da baş müftünün Batı Trakyalılarca seçilme şartı varken, Yunan devleti tarafından atandığını da vurgulayan Erdoğan, Türkiye’de patriğin ise St. Synode Meclisi tarafından seçildiğini hatırlatarak adeta demokrasi dersi verdi.

Batı Trakyalıların sorunları sadece ekonomik geri kalmışlık, ya da baş müftüyü seçememek de değil. Yunanistan’da Atina’da bir camii bile yok. 350 kişilik planlanan camiinin yapımı tamamlanmadı. Üstelik bu camide bir minareye bile izin verilmedi. Bu durum Batı Trakya’da da geçerli olmuş, Camilerin minare boyları bile ölçülmüş, kısaltılmış, yıktırılmıştır. Adında Türk kelimesi geçen derneklere, kurum ve kuruluşlara izin bile verilmemiş, kapatılmıştır. Bölgede soydaşlarımız uzun yıllardır asimilasyon politikalarına maruz bırakılmıştır. Hala da bırakılmaya devam ettirilmektedir. Yunanistan açıkça Lozan Anlaşmasının hükümlerine uymadığı gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarını da uygulamamaktadır. Üstelik çiğnemektedir.

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın tüm bu tarihsel ve hukuki gerçekleri bilerek Yunan devletine ve liderlerine verdiği dersler, tarihe altın harflerle geçmiştir. Ancak gerçekçi bir bakış açısıyla şunu da eklemek gerekir. Türkiye, Batı Trakya’da taraftır. Hukuki olarak müdahil olma ve söz söyleme hakkına da sahiptir. Balkanların tümünde olduğu gibi Türkiye’nin Batı Trakya meselesinde de gerçekçi ve bütüncül hareket etmesi gerekmektedir. Lozan Anlaşmasının ilgili hükümlerinin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ilgili kararlarının uygulanmasında Ankara, Atina’ya daha büyük baskı kurmalıdır ve sürecin daha ciddi takipçisi olmalıdır. Bununla ilgili bir görevlendirme yapılmalı, süreç sadece sivil topluma ya da Batı Trakya’da etkili olan bazı isim ve lobilere de bırakılmamalıdır.

Ne Kudüs ne Batı Trakya, bitmiyor Müslümanlar için dava ne de yara.

Yayın Tarihi: 8.12.2017

 Kaynak: https://www.batitrakya.org/yazar/erdem-eren/dinmeyen-yara-kudus-ve-bati-trakya.html