1980 Sonrası Türkiye Ekonomisinde Yapısal ve Siyasal Değişimler

1.       24 OCAK VE 5 NİSAN KARARLARI ARASINDA EKONOMİDE Kİ DÖNÜŞÜM ( 1980-1994 )

24 Ocak Kararları olarak adlandırılan ve Türkiye’de önceden uygulanmış olan programlardan farklı özelliklere sahip olan kararlar 24 Ocak 1980 yılında kabul edilmiştir. Kararlar ekonomiyi radikal olarak dönüştürmeyi amaçlamaktaydı. Kararların teorik temeli ise Neo-Liberal yaklaşımlar olmak üzere bu yaklaşımlarda Monetarizm ve Arz Yanlı Yaklaşım olarak temsil edilmektedir. Monetaristlere göre, para miktarının aşırı düzeyde arttırılması enflasyon sebeplerindendir. Arz yanlı yaklaşım ise, reel üretimin arttırılması ve istihdam oranlarının yükseltilmesi için, vergi oranlarının düşürülmesini savunmaktadır.

 

A.      24 Ocak Programının Temel Stratejisi ve Hedefleri

Programın temel felsefesi;

–          Piyasa ekonomisine işlerlik kazandırmak için, ekonomide devlet müdahalesini en aza indirmek,

–          Özel sektörünün payı artarak birçok sektörde devletin yerini alması, ekonomide mikro ve makro dengelerin belirlenmesinde fiyat mekanizmasının geçerli olması amaçlanmıştır.

–          Kararlar ile, ithal ikameci sanayileşme politikası terk edilerek, ihracata yönelik sanayileşme politikasına geçilmiştir.

–          İthalat işlemleri serbestleştirilerek, ihracat artışları vergi iadesi ve teşvikler yoluyla desteklenmiştir.

–          Dış ödeme güçlüklerine çözüm bulmak amacıyla, yeni kredi elde etmek için IMF’nin desteği alınmıştır.

–          Enflasyon oranlarını aşağı çekmek hedeflenerek fiyat-ücret-fiyat kısır döngüsünün kırılması amaçlanmıştır.

–          Kamu kesiminin ekonomide ki ağırlığını azaltmak amacıyla, KİT’ler özelleştirilecek, daha fazla yabancı sermaye çekilerek rekabet koşulları oluşturulacaktır.

 

B.      24 Ocak Programı Kapsamında Uygulanan Politikalar

Kararlar kapsamında uygulanan politikalar şu başlıklarla anlatılabilir;

–          Enflasyonu düşürmek ve ekonomik istikrarı sağlamak için, toplam talebin kontrol altına alınması gerekmekteydi. Bu yüzden, kamu kesiminde üretilen ürünlerin fiyatlarına zam yapıldı, para arzı arttırıldı, dış kredilerle ithalat yükseltilerek kapasite kullanım oranları arttırıldı. Kıtlıkların, kuyrukların ve karaborsanın önüne geçilmiş oldu.

–          Devletin ekonomide ki payını azaltmak amacıyla, KİT’lerin özelleştirilmesine yönelik çalışmalar başlatıldı, onlara ürettikleri ürünlerin fiyatlarını belirleme özerkliği verilerek, taban fiyatları ve destekleme alımları daraltıldı.

–          Dışa açık bir ekonomi yaratabilmek ve yabancı sermayeyi daha fazla çekebilmek için, döviz alım-satımı serbestleştirildi ve Türk Parasının Değerini Koruma Mevzuatı liberalleştirildi.

–          Ulusal paranın aşırı değerlenmesini ortadan kaldırmak için, 1 dolar 47 TL’den 70 TL’ye çıkarıldı ve Mayıs 1981’de günlük kur uygulamasına geçildi.

–          Ağustos 1989’da 32 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin çıkarılması ile, TL konvertibl hale getirildi, finansal piyasalar tamamen serbestleştirildi.

–          İthalatın serbestleştirilmesi için, ithalattan alınan damga resmi ile teminatlar azaltıldı, gümrük vergileri %76.3’den %48.9’a indirildi.

–          İhracatın arttırılması için ise, devlet denetimi kaldırılarak, ihracatçılara döviz tehsis ve transferinde öncelik sağlandı. Günlük kur uygulamasına geçilerek TL’nin aşırı değerliliğine son verildi ve ihracata vergi iadesi uygulamasına devam edilmiştir.

–          Dışa açık bir ekonomi yaratabilmek için yabancı sermayenin yapacağı dolaysız yatırımlara büyük ölçekli teşvikler getirilerek, idari denetimler gevşetildi.

–          Faiz hadleri serbestleştirildi ve reel faiz uygulamasına geçildi.

–          Sendikal faaliyetler yasaklandı ve kamu kesiminde reel ücretler düşürüldü.

 

C.      12 Eylül 1980 Darbesi Sonrası Politikalar

24 Ocak kararları 1980 darbesi sonrasında askeri hükümetçe de uygulanmaya devam etmiştir. Ancak bazı uygulamalar yapılmıştır. Sendikal faaliyetler ve grevler yasaklanmış, ücretler ve fiyatlar kontrol altına alınmış, kamu harcamaları kısılmış, para arzında ki genişleme frenlenmiştir. Uluslararası piyasalardan sağlanan kredilerle dış finansman sorunu halledilerek ithalat arttırılmıştır. Bunlara karşılık enflasyon oranları TÜFE bazında 1980 yılında %108’e yükselmiştir.

1983 Yılı sonbaharında Türkiye genel seçimini kazanan ANAP iktidara gelirken, Turgut Özal ise başbakan olmuştur. Bu dönem ekonomide serbestlik dönemi olarak nitelendirilmiştir. Çünkü 1983 sonrası dönemde, faiz oranları ve döviz kurları tamamen serbestleştirilmiş, 1986 yılında İMKB ve bankalar arası para piyasası kurulmuştur. Merkez Bankası, 1987 yılında açık piyasa işlemlerine başlamıştır. Ekonomik büyümeyi arttırmak için genişlemeci bir para ve maliye politikası izlenmiştir. Kamu kesimi borçlanma gereği 1987’den itibaren hızla artmıştır. Bu uygulamalar sonucunda, 1984-87 döneminde GSMH büyümesi yılda %6.7 olarak gerçekleşmiştir. Hükümet kamu kesiminin ekonomide ki yerini küçültmek için, özelleştirme çalışmalarına başlamış fakat 1985-1989 döneminde ki özelleştirme geliri yalnızca 159.8 milyon dolar düzeyinde kalmıştır. Dolayısıyla KİT’lerin bütçe üzerinde ki yükü devam etmiştir. Hükümet artan kamu harcamalarını finanse edebilmek için yoğun biçimde iç ve dış borçlanmaya gitmiştir. 1985 yılında hükümet bazı özel tüketim mallarını kaldırarak, Katma Değer Vergisini yürürlüğe koymuştur. KDV, günümüze kadar devletin en önemli kamu gelirini oluşturmuştur.

Türkiye’de 1984 yılından itibaren ihracat teşvikleri artırıldı. Bunlar arasında vergi iadesi, düşük faizli krediler, gümrük vergisi istisnası sayılabilir. Bu netice de ihracat miktarları 1980 yılında 2.910 milyon dolar iken 1991’de 13.667 milyon dolara yükselmiştir. Ancak ithalat rejiminin de %90 oranında serbestleştirilmesi sonucunda, ithalat miktarları da 1980’de 7.909 milyon dolar iken, 1991’de 21.007 milyon dolar yükselmiştir.  1981-83 döneminde %4 büyüyen GSMH, 1984-87 döneminde %6.7 oranında bir artış göstermiştir. Ancak 1988 ve 1989 dönemlerinde, GSMH sırasıyla %1.4 ve %2.3 döneminde büyümüş, 1990 yılında ise GSMH büyümesi %9.2’ye yükselmiştir.

 

D.      5 Nisan Kararlarına Gidilen Süreçte Ekonomide Yaşanan Gelişmeler

24 Ocak kararlarından sonra gelişen süreçte ekonominin kurumsal yapısında hedeflenen ana değişiklikler gerçekleştirilememiştir. Kamu kesimi finansman dengesi kurulamamış, KİT’lerin özelleştirilmesinde kayda değer bir mesafe alınamamış, sosyal sigortalar kurumlarının ve tarım destekleme politikasının bütçe yüküne çözüm bulunamamıştır. Devletin ekonomide ki ağırlığı istenildiği ölçüde azaltılamamıştır. Ekonomi 1988-89 stagflasyonu ile 1994 finansal krizine sürüklenmiştir.

1980 sonrası Türk finansal sisteminin gelişme sürecinde;

–          1981’de faiz hadleri serbestleştirilmiş,

–          1984’te döviz alımları serbestleştirilmiş,

–          1986’da Sermaye Piyasası Kurulu oluşturulmuş,

–          1987’de Merkez Bankası, Açık Piyasa İşlemlerini başlatmış,

–          1989’da 32 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile TL konvertibl hale getirilmiş ve kambiyo kontrolleri kaldırılarak, yurtdışı sermaye hareketleri serbestleştirilmiştir.

1988-93 dönemleri arasında,

–          GSMH, yılda ortalama olarak %6.1 oranında büyümüştür. Enflasyon oranları da yıllık bazda, %60’ın üzerinde gerçekleşmiştir.

–          Hükümetin kur ayarlamalarını, enflasyonun altına tutması neticesinde, ulusal para aşırı değerlenmiştir.

–          1980’li yıllarda süregelen dış borçlanma, 1988’den sonrada artarak devam etmiştir. 1989’da 41.7 milyar dolar dış borç stoku, 1993’de 67.3 milyar dolara ulaşmıştır.

–          1988-93 yıllarda hızlanan enflasyon, ulusal tasarrufları eritmiştir. Böylece ulusal tasarruflar, 1989’da %23.3 iken, 1993’de %15.3’e gerilemiştir.

–          Hükümet faiz oranlarını düşürmek ve kamu açıklarını finanse edebilmek için, TCMB kaynaklarına başvurulması sonucunda, ekonomide likidite arttı ve Temmuz 1993’de 15 Trilyon TL’ye yükseldi.

 

2.       5 NİSAN KARARLARINDAN 2000’Lİ YILLARA KADAR TÜRKİYE EKONOMİSİNİN GENEL GÖRÜNÜMÜ ( 1994-2000 )

5 Nisan 1994 İstikrar Tedbirlerinin üç ana hedefi bulunmaktaydı;

–          Enflasyonu hızla düşürmek, TL’ye değer kazandırmak ve ihracat gelirlerini artırmak,

–          Bir taraftan ekonominin hızla istikrara kavuşması sağlanırken, diğer taraftan da istikrarı sürekli kılarak yapısal reformları gerçekleştirmek,

–          Kamu açıkları hızla aşağı çekilirken, üretim yapan sübvansiyon dağıtan devlet yapısından, piyasa mekanizmasının tüm kurum ve kurallarıyla işleyen bir devlet yapısına geçmektir.

Bu amaçlara yönelik bazı yapısal reform önerileri gündeme alınmıştır. Vergi reformu, özelleştirme, tarımsal destekleme politikaları ve kamu kesiminde istihdamın rasyonalizasyonu, ayrıca sosyal güvenlik kurumlarının mali dengeye kavuşturulmaları ve yerel yönetimlerin idari ve mali açıdan güçlendirilmeleri konularında yapısal düzenlemelere gidilmesi sayılabilir.

 

A.      5 Nisan Kararları Kapsamında Alınan Önlemler

–          Piyasalarda arz talep dengesinin yeniden tesis edilmesi için, KİT ürünlerinin fiyatlarına bir kerelik yüksek oranlı zamlar yapıldı.

–          Döviz piyasası, tamamen serbest rekabet şartlarına bırakılarak, TL’nin devalüasyonu arz talep koşullarına devredilmiştir.

–          Kamu harcamalarında tasarruf sağlamak için, cari harcamalar %30 oranında azaltıldı, ücret ve maaş artışları enflasyonun altına endekslendi, kamuya geçici işçi alımı durduruldu, kamu yatırım ihaleleri durduruldu.

–          Kamu gelirlerini arttırmak için ise, KİT ürünlerine maliyetlerini karşılayacak ölçüde zamlar yapıldı, ek vergiler konuldu.

–          İhracatı arttırmak için, Eximbank kredileri 2 milyar dolara çıkarıldı. IMF’den 700 milyon dolarlık bir kredi kullanıldı.

–          Karabük Demir çelik Fabrikaları A.Ş., Petrol Ofisi A.Ş., Sümerbank A.Ş., Et ve Balık Kurumu ile Süt Endüstrisi Kurumu, özelleştirme kapsamına alınmıştır.

 

B.      5 Nisan Kararlarının Uygulama Sonuçları

5 Nisan kararlarının kısa vadeli önlemlerini uygulayabilmiştir. Sonucunda, mali piyasalarda ki dalgalanmalar kısmen durdurulmuştur. Özelleştirilme konusunda ise mesafe alınamamıştır. 1994 yılında TEFE %149.6, Tüfe ise %125.5 oranında artış göstermiştir. 1995 yılında GSMH %8.1 oranında büyümüş, TÜFE %80’e düşmüştür. GSMH büyümesi 1996’da %7.1, 1997’de ise %8’e olmuştur. Türkiye’de 1992’de 2.708 dolar ve 1993’de 3.004 dolar olan kişi başına milli gelir, 1994 yılında 2.184 dolara gerilemiştir.

 

C.      2000 Yılı Enflasyonu Düşürme Programı

Program, sıkı para ve döviz kuru politikası ile bankacılık sektöründe yapısal değişimleri öngören düzenlemeler içermektedir. Programın esas olarak dört amacı vardır;

–          Tüketici enflasyonunu, yapısal reformlarla desteklenen, maliye, gelir, para ve kur politikalarıyla 2000 yılı sonunda %25’e, 2001 yılı sonunda %12’ye ve 2002 yılında ise %7’ye indirmek,

–          Reel faiz oranlarını kabul edilebilir seviyelere düşürmek,

–          Ekonominin büyüme potansiyelini arttırmak,

–          Ekonomik kaynakların daha etkin ve adil dağılımını sağlamaktır.

Para ve döviz kuru politikalarında temel amaç, para ve döviz kuru gelişmelerinin önceden tahmin edilebilir kılınmasıyla, yerli ve yabancılar için finansal yatırımların getirisi üzerindeki belirsizliğin azaltılmasıdır. Bu çerçevede, 1 Ocak 2000 ile 31 Aralık 2002 döneminde döviz kurları 1 dolar 650.000 TL’ye sabitlenmiştir.

 

D.      Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı

Programın temel hedefi; sabit döviz kuru sisteminin terke dilmesi nedeniyle ortaya çıkan  güven bunalımı ve istikrarsızlığı süratle ortadan kaldırarak, kamu yönetiminin yeniden yapılandırılmasına yönelik altyapının oluşturulması çerçevesinde, kamu borçlarının sürdürülemez boyutlara varmasına neden olan “borç dinamiğini kırmak” olarak açıklanmıştır. Buna göre amaçlar ise;

–          Bankacılık sektöründe ki istikrarsızlıklar başta olma üzere, son finansal krizin doğrudan temelinde yatan sorunların düzeltilerek, ekonomi yönetiminin şeffaflığının ve özel sektörün ekonominin yeniden yapılandırılması sürecindeki rolünün geliştirilmesine yönelik yapısal politikalarının uygulanması,

–          Finansal istikrarı sağlamaya ve enflasyonla mücadeleye devam edilmesine yönelik para ve maliye politikalarının uygulanması,

–          Makroekonomik istikrar, büyüme ve toplumun en muhtaç kesimlerinin koruma hedefleri ile örtüşen ücret ve maaş politikaları oluşturulması yönünde geliştirilmiş sosyal diyaloğun sağlanmasıdır.

 

KAYNAKÇA

Kitap

–          Boratav, Korkut. “Türkiye İktisat tarihi 1908-2009”, İmge Kitabevi Yayınları, 15.Basım, Ankara, 2012

Yüksek Lisans Tezi

–          Gül, Yahya Kemal. “ Türkiye’de 1980 Sonrası Uygulanan Para Politikaları ve Sonuçları”, Adnan Menderes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Aydın, 2006.

–          Kayarkaya, Ozan. “1980 Sonrası Türkiye’de Ekonomik Krizler ve Bu Krizlerin Getirdiği Bir Sonuç Olarak Banka Konsolidasyonları”, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisat Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, İzmir, 2006.

–          Şanal, İlkin. “Türkiye’de 1980 Yılı ve Sonrasında Uygulanan Ekonomi Politikalarının Siyasal Alana Etkisi” Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Hatay, 2006.

1980 Öncesi Türkiye Ekonomisinin Genel Analizi

  1. CUMHURİYET ÖNCESİ EKONOMİNİN GENEL YAPISI: “ OSMANLI’NIN EKONOMİK ANALİZİ”

Osmanlı ekonomisi tarıma dayalı idame edilen tipik bir tarım ekonomisiydi. Halkın %90’ı köyde yaşayıp, tarımla geçinebiliyordu. Üretim geçimlik yapılıp, pazarda satış yapma fikri yaygın değildi. Osmanlı’da sanayi ve ticari faaliyetler çoğunlukla gayrimüslimlerin elinde olup, imparatorlukta sermaye birikimi yok denecek kadar azdı. Ülkede ki tek büyük banka ise İngiliz-Fransız sermayeli Osmanlı Bankasıydı. Halkın çoğunluğu yaşanan savaşlardan dolayı özellikle 20.yüzyıl’da yoksullukla boğuşmaktaydı. 18.yüzyılın son çeyreğinde İngiltere’de ortaya çıkan ve hızla batı Avrupa’da yayılan “Sanayi Devrimi” ile Avrupalılar kol gücünün yerine makineyi koymuş, Afrika ve Amerika kıtasında ki sömürgelerinden elde ettikleri doğal kaynaklar ve köleler yoluyla da, daha fazla malı, daha kısa zamanda ve çok daha ucuza üretmeyi başarmışlardır. Başta İngiltere ve Fransa bu sayede en çok sanayileşen ve zenginleşen devletler olmuşlardır. Bu gelişmelerle birlikte yine Avrupa’da ortaya çıkan ve “her ulusun kendi devletini kurması” anlamına gelen “Fransız İhtilali” nedeniyle Osmanlı Devletine bağlı birçok ulus isyan etmiş ve bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Yaşanan tüm bu gelişmeler Osmanlı ekonomisine ağır zararlar vermiştir. Çünkü Osmanlı mevcut tarım ekonomisi modelinden ötürü sanayileşme yarışında oldukça geri kalmıştır.

Osmanlı ekonomisi temel olarak batılı kapitalist ülkelerden farklı olmak üzere, sermaye birikimi hedefine göre değil, halkın ve ordunun ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik planlamıştı. Bu nedenle “iaşe sistemi” adı verilen bu yapıyla nihai mal ithalatı serbest iken, ihracatı ise sınırlandırılmıştır. Bu yapının doğurduğu dış ticaret açıkları, imparatorluğun yükseliş döneminde yapılan fetihlerden elde edilen ganimet ve vergilerle finanse edilebilmiştir. Ancak yukarıda bahsettiğimiz gelişmeler Osmanlı’yı dış borçlanma sürüklemiş, bu durumda 1881 yılında “Duyun-ı Umumiye’nin ( Genel Borçlar İdaresi )” kuruluşu ve Osmanlı devletinin gelirlerine el konulmasıyla sonuçlanmıştır. Osmanlı ekonomisinde vergisel üretime dayanan ve önemli bir paya sahip olan “Tımar Sitemi’ de” yaşanan askeri başarısızlıklardan dolayı işlevini kaybetmiştir. Ayrıca yükseliş döneminde batılı devletlere tanınan kapitülasyonlarda Osmanlı ekonomisine ağır yükler doğurmaya başlamıştır. Son olarak 20.yüzyılla birlikte Osmanlı, dış borcu oldukça fazla olan, sanayileşmesini tamamlayamamış, dışa bağımlı, halkı yoksullukla boğuşan, açık bir pazar haline dönüşmüştür. Osmanlı’dan kalan bu bakiyelerle birlikte Türkiye; Kurtuluş Savaşıyla birlikte mal arzı düşmüş, kıtlık ortaya çıkmış, karaborsa yaygınlaşmış, üretim durma noktasına gelmiş, enflasyon oranları zirve yapmış, halkı büyük oranda yoksullaşmış bir ülkeye dönüşmüştür. Türkiye Cumhuriyeti işte bu miras üzerine kurulmuştur.

A.      CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRKİYE EKONOMİSİ

1.       1923-1929 DÖNEMİ ERKEN CUMHURİYET ANALİZİ

Türkiye Cumhuriyeti kuruluş evresinde kalan miraslar üzerinden ekonomi politikalarını tanımlamak zorunda kalmıştır. Cumhuriyet izleyeceği iktisat politikasını belirmek amacıyla Mart 1923’de İzmir’de “Türkiye İktisat Kongresi’ni” düzenlemiştir. Kongre kararlarına bakacak olursak;

–          Türkiye’de halkın %80-90’nın tarım sektöründe yer alması sebebiyle kalkınma öncelikle tarımda yapılmalı, sanayi gelişim zamanla tamamlanmalıdır,

–          Sanayinin gelişmesi için gerekli olan sermaye, döviz ve işgücünü sağlayacak tek sektör bu durumda tarımdır.

–          Sanayileşme, tarım kesiminin satın alma güçlerinin yükseltilmesi ve iç piyasanın genişlemesi ile gerçekleşebilir.

–          Sanayileşme, kamu ve özel sektör birlikteliğiyle sağlanacaktır.

–          Yerli üretim teşvik edilmeli ve lüks ithalattan kaçınılmalıdır.

–          Girişim ve çalışma özgürlüğü korunmalı, ancak tekelleşmeye izin verilmemelidir.

–          Yabancı sermaye ancak ekonomik kalkınmamıza yararlı olacaksa yasalara uygunluk şartıyla kabul edilebilir.

Lozan Antlaşması’nın sınırlayıcı hükümleri, ülkede ulusal bir kapitalist sınıfının olmaması devletin liberal politikalar benimsemesine neden olmuştur. Bu liberal politikalar ise 1923-1929 yılları arasında uygulanabilmiştir. Devlet bu zaman diliminde, özel sektörü desteklemiş, milli bir burjuvazi sınıfını oluşturmaya çalışmış, diğer taraftan ise yabancı işletmeleri kamulaştırarak milli bir ekonomi oluşturmaya çalışmıştır. Ayrıca özel girişimin gücünün yetmediği veya karlı bulmadığı alanlarda yatırım yapılması kararlaştırılmıştır. Özel sektör ile devletin beraber olduğu bu iktisat politikasına; “ özel sektör ağırlıklı bir karma ekonomi” denebilir. Bunların yanı sıra sürecin takibinde bazı gelişmeler olmuştur.

–          1925 yılında tarım kesiminden alınan aşar vergisi kaldırıldı.

–          1924 yılında Cumhuriyet döneminin özel sermayeli ilk Türk mali kuruluşu olan İş Bankası kurulmuştur.

–          1927 yılında ise Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarılmıştır.

 

2.       DEVLETÇİ SANAYİLEŞME DÖNEMİ ( 1930-1950 )

1929 yılına kadar liberal politikalar benimseyen Türkiye, 1929 yılında ABD’de başlayan ve hızla tüm kapitalist ülkelere yayılan “Büyük Bunalım” adı verilen ekonomik kriz ile karşılaşmıştır. Bu kriz devletin iktisat politikasında köklü değişikliklere gitmesine neden olmuştur. 1929 yılına kadar karma ekonomik sistemle tarımsal kalkınma hedefine yol alan Türkiye, aynı tarihten sonra ise korumacı ve devletçi bir ekonomi politikasına geçmiştir. Politika değişikliğinin diğer bir sebebi ise Lozan Antlaşmasının beş yıllığına gümrük politikalarını kısıtlamasıdır. Türkiye bu tarihten sonra gümrük duvarlarını da yükseltmiş, dış ticarette bağımsız politika izleme şansına kavuşmuş, ulusal üreticileri yabancı rekabetten koruma imkânı yakalamıştır.

1929 Dünya Bunalımı nedeniyle, batılı ülkelerin tarımsal ithalatı düşünce, 1930’lu yıllarda Türkiye’nin tarımsal ürün ihracatı ve buna bağlı olarak milli geliri de azalmıştır. 1925-1929 döneminde GSYİH %12.4 artarken, 1930-32 döneminde ise %17.3 düşmüştür. Tarımsal ihraç ürünlerinin dış talebinin azalması, yurt içinde tarımsal fiyatların düşmesine de yol açmıştır. Bu da tarımsal üreticilerin gelirlerinin azalmasını beraberinde getirmiştir. Bunun üzerine devlet tarımsal üreticileri korumak için, Ziraat Bankası aracılığıyla açılan kredileri genişletmiştir. 1930-1950 yılları arasında dış ticaret vermeyi amaçlayan korumacı ce kısıtlayıcı bir dış ticaret politikası benimseyen Türkiye, gümrük duvarları ile ithalatı sınırlandırmıştır. Uygulanan bu sınırlandırmalarla Türkiye’nin dış ticaret bilançosu, 1938 yılı haricinde 1947 yılına kadar sürekli fazla vermiştir. Bu dönemde gerçekleşen diğer önemli gelişmeler ise,

–          1934 yılında Birinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı uygulamaya konuldu.

–          Bu plan ile temel ihtiyaç mallarının üretimine öncelik verilmiştir.

–          1939 yılında İkinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı uygulamaya konulmuş ancak İkinci Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine plan uygulaması yarıda kalmıştır.

–          1930’lu yılların sonuna gelindiğinde, yabancı sermayenin elinde ki demiryolları, limanlar, elektrik santralleri ve telefon işletmelerinin büyük bir kısmı millileştirilmiştir.

–          1940 yılında “ Milli Korunma Kanunu” ve 1942 yılında “Varlık Vergisi Kanunu” çıkartılmıştır.

–          1945 yılında “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu” çıkartılmıştır.

–          1946 yılında ilk devalüasyon yapılmıştır. 1 dolar 129 kuruştan, 280 kuruşa çıkmıştır.

–          1947’de IMF’ye üye olunmuştur.

–          1947 yılında “Türkiye İktisadi kalkınma Planı” yürürlüğe konmuştur.

–          1948’de “Yabancı Sermayeyi Teşvik Kararnamesi” çıkartılmıştır.

–          Son olarak 1950 yılında da “Türkiye Sınai Kalkınma Bankası” kurulmuştur.

 

3.       LİBERAL İKTİSAT DÖNEMİ ( 1950-1960 )

Türkiye’de 1950 yılında iktidara gelen Demokrat parti hükumeti, ekonomide her alanda bir liberalizasyon sürecine başladı. Hükumet ekonomik kalkınmanın anahtarının rekabetçi piyasalardan geçtiğine inanıyordu. Bu dönemde gerçekleşen bazı gelişmelere bakacak olursak;

–          İthalat 1950 yılında%60-65 oranında serbestleştirilmiştir,

–          Fiyat kontrolleri kaldırılmış,

–          Banka kredi faizleri düşürülerek özel kesimin daha fazla kredi kullanmasına imkan sağlanmış,

–          Tarımda makineleşmeyi arttırmak için yeni traktörler ithal edilmiş,

–          1954 yılına kadar yeni bir KİT kurulmamıştır.

–          1950-1960 yılları arasında ki dönemde tarıma, karayolu altyapısına, haberleşmeye ve enerji sektörüne daha fazla kaynak aktarılmıştır.

–          Aynı dönemde temek tüketim mallarının ithal ikamesi tamamlanmış ve dönemin sonundan itibaren dayanıklı tüketim mallarının üretimi aşamasına gelinmiştir.

 

4.       PLANLI KALKINMA DÖNEMİ ( 1960-1980 )

Türkiye 1950-1960 yılları arasında iç ve dış kaynaklarını zorlamasına rağmen etkin kaynak kullanımını gerçekleştirememesinden ötürü istikrarsız bir büyüme sürecine girmiştir. Dışa bağımlılık giderek artmış ve nihayetinde ekonomik kriz patlak vererek İMF gözetiminde istikrar politikası yürürlüğe girmiştir. Süreçte yaşanan bu sıkıntılar ekonominin makro bir plana bağlanması fikrine ağırlık kazandırmıştır. Bu planları hazırlamak ve ürütmek görevini vermek amacıyla da 1961 yılında Devlet Planlama Teşkilatı kurulmuştur. Hazırlanan kalkınma planları kamu kesimi için “emredici ve zorlayıcı”, özel kesim için ise “teşvik edici ve yol gösterici” bir nitelik taşımıştır. 1963 tarihinden itibaren 20 yıllık süreç içerisinde 4 Kalkınma Planı uygulanabilmiştir.

Savaşta Yeni Bir Cephe: Dershane Krizi

Savaşta Yeni Bir Cephe: Dershane Krizi

Başbakan Erdoğan, ATV’de canlı yayınlanan programda dediği gibi bundan tam bir yıl önce dile getirmişti dershanelerin kapatılacağını. Bir nevi hazırlanmamakla da suçladı cemaati. Gerçek şu ki bu savaş sadece dershane kriziyle gün yüzüne çıkmadı.

200px-AK_Parti_logo

2002 seçimlerinde Gülen Cemaatinin onların ifadesiyle Hizmet Hareketinin de desteğini alarak iktidar olan Ak Parti, süreç içerisinde savaşa çıktığı tüm cephelerde birer birer sancağını dikmeyi başardı. Rakipleri ülkemizin uzun yıllardır süre gelen siyasi organizasyonda ciddi güç pastasına erişmiş odaklardı. Sırayla sayacak olursak;

– Askeri Vesayet, Kemalist Yargı, TÜSİAD, Derin Yapılanmalar ( Güncel tabirle- Ergenekon ), Milliyetçi Polis Yapılanması’dır. Sırayla süre gelen politik hamlelerle bu odakların üstesinden gelebilen Ak Parti son olarak Kürt Sorunu ve/veya PKK Sorununda elde ettiği kazanımlarla muktedir olma yolunda ki güç pastasında payını arttırmayı başardı.

İçerik

Hizmet Hareketi ise günümüzde elde ettiği yaklaşık 150 Milyar Dolarlık ekonomik güce ve devlet mekanizmasında ki nüfuzuna kolay erişmedi. Daha önce ters düştüğü Refah Partisine karşı Ecevit’li DSP’yi destekleyen hareket, gerektiğinde gücünü korumak ve arttırmak için kendi ideolojisinden uzak bir partiyi bile destekleyebileceğini gösterdi. Ak Parti’yle rahat bir hareket alanı yakalayan hareket, devlet yapılanmasında ki nüfuzunu dershaneler ve diğer yapılanmalarda ki yetiştirdiği kadrolarını devletin stratejik birimlerine yerleştirerek arttırdı.

Bugüne kadar paralel devam eden AK Parti ve Hizmet Hareketinin yolculuğu ise güç pastasında ki pay dengesinin ve niteliğinin bozulmasıyla krize dönüştü. Hizmet Hareketi; Başlangıcından beri sadece dinsel bir yapı olmadığını elde ettiği güç ve yaşadığı sınamalarla zaten göstermişti. Hareket, gücünü hergün istikrarlı bir şekilde arttırmaya yönelik çalışan bir mekanizma gibidir. Hergeçen gün devlet yapılarında ki kadro ve nüfuzunu arttıran hareketin iktidarla bir süre sonra kavgaya tutuşmaması zaten beklenemezdi. Hem hareket hem de Ak Parti devlet içinde ki gücünün hergün arttıran iki ejderha gibi ve bu iki ejderha rakiplerini birer birer yiyerek büyüyorlar. Hacimlerinin zamanla birbirlerini rahatsız etmesi bu oranda normaldir.

Derhanelerin modern eğitim sistemine bir yama olduğunu ve gayrimedeni olduğunu bununla birlikte sisteme tamamen zarar getirdiğini iki ideolojide aslında biliyor. Gülen hem normal olarak uğrayacağı ekonomik zararı düşünüyor hem de devletin önemli yapılarına dershaneler üzerinden yerleştirdiği kadroları nasıl yeni bir sistemle yerleştirmeye devam ederim ve gücümü korurumun derdinde. Çünkü hareketin şu anda Polis Teşkilatında, yargı ve eğitim yapılarında çok güçlü olduğu biliniyor. Bunu örneklerle açıklayacağım ama önce Ak Partinin ve herşeyden önce Erdoğan’ın derdini de bir dile getirelim.

Erdoğan, 11 yılda inanılmaz tabuları ve rakipleri yere sermiş bir boksör edasında ve o da herşeyden önce elde ettiği bu kazanımlar ile gücü uzun yıllar korumak ve arttırmak istiyor. 3 dönemdir iktidarda olan bir siyasal hareket peki nasıl olurda Erdoğan görevini tamamladıktan sonra bile güçlü olur? Aslında cevap çok açık bir şekilde Hizmet Hareketi’nin yaptığında gizli; “Kadro yetiştirerek”. Erdoğan’da herşeyden önce devletin önemli sinir merkezlerine ve mekanizmalarına kendi kadrosunu tamamen yerleştirmek istiyor. Bunda da en önemli rakip olarak kendine Gülen kadrolarını seçmiş durumda. Bu da bana göre gerçekten mantıklı bir seçim. Peki neden?Ehliyet-Olmayan-Polis-Olamayacak-Mı

Öncelikle hareket devlette ciddi bir kadroya sahip. Polis sınavlarında yaşanan duyumlara göre her yıl yüzlerce cemaat mensubu teşkilatta göreve geliyor. Bununla beraber yargıda da ciddi bir nüfuza sahip oldukları biliniyor. Bazı gazetecilerin özellikle Nedim Şener’in cemaate yönelik ithamlarından dolayı içeri alındıkları söyleniyor.

nedim-sener1

Savcının değiştirilmesinden sonra Şener’ın salındığını hepimiz biliyoruz. Cemaatin bu hamlelerinin Erdoğan’ı rahatsız ettiğini de biliyoruz. Erdoğan’a yeter artık dedirten olay ise 7 Şubat 2012’de gerçekleşti. İstanbul’da özel yetkili savcı Sadrettin Sarıkaya, KCK soruşturması kapsamında MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski müsteşar Emre Taner, eski müsteşar yardımcısı Afet Güneş ve iki MİT görevlisini ifade vermeye çağırmıştı. Savcının MİT yetkililerine esas olarak Oslo’da PKK ile süren görüşmeleri soracağının anlaşılmasıyla olay hemen siyasi bir havaya büründü.

300620131035123667121

Ardından hükümet duruma el attı; savcı Sarıkaya soruşturmadan alındı, yeni bir yasayla MİT görevlileri adliye karşısında hükümetin kalkanına sahip oldular. İşte bu olay aslında Cemaat – Ak Parti savaşında sıkılan ilk kurşun oldu diyebiliriz.

Gerçek şu ki bu savaş ciddi sonuçlara gebe olabilecek bir savaştır. Türk Siyasi Hegemonyasında yüksek nüfuza sahip iki gücün birbirlerine karşı başlattığı bu savaş artık bana göre durdurulamayacaktır. Erdoğan’ın kendi kadrolarını yetiştirmeye yönelik bazı çalışmalarının da olduğunu da biliyorum. Dershanelerin kapatılmasıyla başlayacak süreçte bu amacına yönelik de başarı sağlayacak olan Erdoğan önümüzde ki yıllarda Başbakanlık görevinden pasif duruma geçeceği süreçte bile gücünü koruyabilecek mi göreceğiz ama dershane kapatılmasında sancının ve çığlığın neden bu kadar yüksek olduğunu da sanırım anladınız.

İzleyip Görelim…

Erdem EREN

Tarih: 25 Kasım 2013

Kaynak: https://erdemerenblog.wordpress.com/2013/11/25/savasta-yeni-bir-cephe-dershane-krizi/

Z Ülkesi Demokratikleşme Kritiği

Karşılaştırmalı Siyaset’te demokrasi; Ülkelerin birbirleriyle olan farklılık ve benzerliklerini siyasal sistem ve araçları bağlamında değerlendirme de önemli bir analiz öğesidir. Rejim tiplerinin analiz edilmesinde ve sınıflandırılmasında temel öğelerden biri olan demokrasi aynı zamanda modern toplumların gelişim ve liberalleşmesinde de en önemli hedef ve arzulardandır.

Demokrasi temel bir hedef olsa da, devletler farklı modellerini ülkelerinde ki toplumsal sınıf, kültür ve ekonomik yapı ekseninde oluşturarak uygulamaktadırlar. Bağımsız seçimler, liberal hukuk ve toplumsal sınıf, Pazar ekonomisi bu demokrasi modellerinin ve rejim tiplerinin önemli yapıtaşlarını oluşturabilmektedir. Komünist rejimden demokratik rejime ve diktatörlükten parlamenter rejime geçiş yapıp serbest demokratik seçimlerini gerçekleştiren Z Ülkesi’de kendine has bir demokrasi modeliyle siyasal sistemini belirlemiştir. İşbu ödev de, Z Ülkesinin demokrasi modeli yapı ve içeriği kapsamında;

–          Demokrasiye geçiş,

–          Demokrasinin topluma entegrasyonu şeklinde iki yapıda kritik edilecektir.

Z Ülkesinin demokratikleşme süreci karşılaştırmalı siyaset literatüründe önemli bir yere sahip olan Yapısalcı, Rasyonalist ve Kültürelci yaklaşımlar açısından incelenecektir. Bir vaka analizi olarak oluşturulan ödevin analiz birimi Z Ülkesi olup analiz düzeyi sorgulanan yaklaşımlara göre mikro ve makro olmak üzere değişiklik gösterecektir.

 

Z Ülkesi Sosyo-Ekonomik Yapısının Yapısalcı Yaklaşım Açısından Değerlendirilmesi

Z Ülkesi sosyo-ekonomik yapısı bakımından gelişmiş ülkelerin gerisinde kalan, kişi başına düşen milli gelirin düşük olduğu gelişmekte olan bir ülkedir. 2003 yılında devrilen diktatör Zeus Albatros’un son döneminde 350 dolar olan kişi başına düşen milli gelir 2013 yılında ise 2400 dolara yükselmiştir.

Yeni liberalleşmeye başlayan Z Ülkesinde ilkel tarım ve hayvancılık uygulanmakta iken işçi sınıfının yoğun olarak istihdam edildiği madencilik yaygındır. Sanayi ise daha çok hammadde üretimine dayalı gelişmekte olan bir yapıdadır. Emeğin üretimde yoğun olarak kullanıldığı ülke de teknoloji de gelişmeye başlamıştır. Ülke de sanayinin gelişmemiş olması, genç nüfusun işsizlikle boğuşmasına ve ucuz işgücününde yaygın olmasına neden olmuştur. Hizmet sektöründe bürokratlar yüksek ücretlerle görev yapmaktalar ve toplumun en zengin sınıfını oluşturmaktadırlar.

İşçi sınıfın rejime karşı yaptığı gösteriler toplumun genelinde de destek bulmuş, diktatör Albatros’un devrilmesi sonucunda toplum liberalleşmeye başlamıştır. Peters’e göre olağanüstü olaylar ve büyük yapısal değişimler yapıyı etkileyebiliyor. Z Ülkesinde yaşanan halk ayaklanması siyasi yapının kökten değişebilmesi adına çok önemli bir olay ağını beraberinde getirmiştir.

Liberalleşen toplum da artan kişi başı gelir ve ekonomi politikalarıyla birlikte orta gelirli toplumsal sınıf oluşmaya başlamıştır. Bu sınıfsal yapıyı yapısalcı yaklaşımla değerlendirecek olursak; Yaklaşıma göre demokrasi kesin olarak bağımlı değişkendir ve bunu etkileyen birimler ise kapitalistleşerek büyüyen ekonomi ve bu değişimin etkilediği toplumsal sınıflardır. Demokrasi, toplumsal sınıfların (orta sınıf, burjuvazi ve çalışan sınıf yani proleterya-işçi sınıfı) katılım talepleri ve iktidar üzerindeki yaptırım gücünün bir sonucudur. Lipset’e göre, orta sınıf demokrasinin oluşmasında temel aktördür. Z Ülkesi kapitalistleşirken meydana gelen ekonomik büyüme ve artan kişi başına düşen milli gelir sonucunda orta sınıfın oluşmasını ve büyümesini sağlamıştır. Lipset’e göre Z Ülkesinde büyüyen orta sınıf demokrasiye geçişte kilit rol oynayacaktır. Bratton ve Walle’e göre ise büyüyen orta sınıf ile işçi sınıfının uzlaşması sonucu demokrasinin entegrasyon süreci hızlanacaktır.

Yapısalcı yaklaşımın bir diğer görüşüne göre demokrasiye geçişte en önemli aktör işçi sınıfıdır. Bu görüşle Z Ülkesinde Albatros diktatörlüğünde düşük ücret ve kötü koşullarla çalışan işçi sınıfı süreçte örgütlenmiş ve haklarını talep etmiş bununla birlikte sendikalaşan işçiler demokrasiye geçişte önemli bir adım atmışlardır. İşçi sınıfın mobilizasyonu ve edindikleri siyasi ile toplumsal başarı yükselen bir demokrasiyi ifade eder. Nitekim demokrasi ancak bireylerin yanı sıra kollektif grupların “hak ve özgürlüklerin tanınması ve korunması” ile mümkün olacaktır. Görüşün analizine göre ise Z Ülkesinde demokrasinin ilk eşiği atlanılmıştır. Diktatörlüğün devrilmesi sonucunda gerçekleşen ilk politikalar yasal garantilerle birlikte daha verimli olacaktır.

 

Z Ülkesi Yönetimi ve Siyasi Elitlerinin Rasyonalist Yaklaşım Açısından Değerlendirilmesi

Z Ülkesi Albatros diktatörlüğünün devrilmesi sonucunda parlamenter sistemle yönetilen bir devlet olmuştur. Z Ülkesinin ilk anayasasına göre devlet merkezden yönetilmektedir. Yasama parlamento iken, yürütme parlamentonun denetimindedir. Başbakan Igor Sparta ise yürütmenin en güçlü koludur. Yargı erkini belirleyen otorite ise Cumhurbaşkanı Alex Todor’dur. Demokrasiye geçiş sürecini yaşayan ülkede kolluk kuvvetleri otoriter bir duruş sergilemektedir. Demokratik kurumlara yönelik karşılaşılacak protesto ve isyan gösterilerine karşı yurttaş haklarına müdahale hakkını kolluk kuvvetleri anayasal düzenlemelerle elde etmiştir. Toplumsal hareketler ve muhalif eylemler kontrol altına alınmaya çalışmaktadır.

Z Ülkesinin seçim sistemi nispi olarak belirlenmiş olup, reformların hızlı yapılmasını sağlamak amacıyla siyasal partilere seçim barajı uygulanmaktadır ve bu durum toplumun her kesiminin parlamentoda temsilini zorlaştırmaktadır.

İlk iki genel seçimde de Liberal Z Partisi ile Z İşçi Partisi, diktatör yanlısı elit bürokrasinin partisi Siyah Taç Partisine karşı koalisyon hükümeti kurmuşlardır.

Cumhurbaşkanı Liberal Z Partisinden Alex Tudor olurken, Başbakan Z İşçi Partisinden Igor Sparta olmuştur.

Diktatöre karşı ayaklanan işçilerin desteklediği parti olan Z İşçi Partisi ve demokrasiye geçişte önemli destekleri bulunan orta sınıfın partisi olan Liberal Z Partisi 2004 yapılan ilk seçimden beri gelen süreçte ülkenin en önemli ve güçlü iki siyasal aktörüdür. İşçilerin örgütlenmesini yani sendikalaşmasını sağlayarak önemli adımlar atan Z İşçi Partisi temel politika olarak işçilerin hak ve özgürlükleriyle birlikte toplumdaki durumlarını iyileştirmeyi amaçlamayı benimsemiştir. Liberal Z Partisi koalisyon partisi olarak Z Ülkesinin demokrasiye geçişinde ki en önemli reformları ve politikaları hazırlamayı kendisine hedef belirlemiştir.             Diktatör Albatros’un devrilmesi sonucunda partileşen ve yeni rejime muhalif konuma gelen elit bürokratların partisi olan Siyah Taç Partisi ise, ülkenin daha sert bir rejime sahip olmasını gerektiğini, mevcut yapının ülkenin dış güçler tarafından işgale uğrayacağını ve sömürüleceğini vurgulamaktadır. Devletin bürokratik yapılanmasında hala önemli bir yer tutan elit bürokratlar, diktatör yanlısı olan Albatros kabilesi mensupları tarafından da önemli destek görmektedirler. Bu yapı siyasi karar alma mekanizmasını dönem dönem etkilemekte ancak Z Koalisyon Hükümeti ülke de köklü anayasal reformlara başlamaktadır. Rasyonalist yaklaşıma göre, siyasi elitler üzerinden Z Ülkesinin demokratikleşme sürecini inceleyecek olursak; Rasyonalist yaklaşıma bakmamız gerekir. Bu yaklaşım demokrasinin gelişiminde elitlerin stratejik kararları ve davranışları ile siyasi elitlerin muhalif gruplarla pazarlığınının rolünü vurgular. Pazarlık ve görüşme-müzakere- süreçlerinin önemine dikkat çekerek bu süreçleri etkileyen faktörlerin tehdit algısı ve ılımlılık argümanı(moderation thesis) olduğunu ifade eder. Ilımlılık tezi, mobilizasyon tezinin tam tersine bir mantıkla demokrasi için toplumsal hareketliliğin çevrelenmesi, kontrol altına alınmasının gerekliliğini öne sürer. Bu teze göre, başarılı bir demokrasi üç aşamayla gerçekleşebilir. İlk olarak devletin otoriter bloğunda tutucu(hardliner)lar      -halk ile pazarlığa yanaşmayan grup- ve reformistler -değişme ve pazarlık yanlısı- olarak bir bölünme olması yani; var olan rejimin açılması gerekir. İkinci aşamada demokratik blok olarak adlandıracağımız halk bloğu da kendi içinde radikaller -kökten değişim isteyenler- ve ılımlılar -hükümetle pazarlığa, uzlaşmaya yatkın olanlar- olarak bölünmelidir. Eğer koalisyonel olan ılımlılar ile otoriter bloktaki reformistler kendi bloklarını kontrol eder ve pazarlık sonucu uzlaşırlarsa demokrasi gerçekleşecektir.

Z Ülkesini Ilımlılık Tezine göre değerlendirecek olursak mevcut teze göre ilk görümde durum olumlu görünmüyor olabilir. Siyasi elitler demokratikleşme yönünde ki yasama faaliyetlerini ve siyasi karar alma mekanizmasını dönem dönem kilitleyebilir ve Albatros kabilesi de bu sürecin sıkı muhalifi konumuna gelebilir. Bu durum demokratikleşme sürecinin dönem dönem askıya alınması gibi büyük bir tehdide neden olabilir. Ancak halkın çoğunluk kısmını oluşturan koalisyon tarafları bu durumun sürmesine halk nezdinde izin vermeyecektir. Bu bağlamda demokratik halk bloğunun kurulmuş olduğunu kesin olarak söyleyebiliriz.Şu ana kadar ele aldığımız yapısalcı ve rasyonalist yaklaşımların demokratikleşme sürecini açıklamada tek başına yetersiz kaldığı ortadadır. Orta yol olarak nitelendirilebilecek bir başka bakış açısı yapısal olumsallık diyebileceğimiz “structural contingency”dir. Bu yaklaşıma göre rejimin tarihi, yapısal özellikleri ve siyasi elitler ile muhalif gruplar arasındaki pazarlıklar birlikte değerlendirilmelidir çünkü, bunlar birbirlerini etkileyen faktörlerdir. Diğer yandan uluslararası konjonktürdeki değişimi (demokrasinin küresel olarak yayılmasının yarattığı baskı; diffusion thesis) ve uluslararası aktörlerin elitler ve muhaliflerin pazarlığındaki etkisini, desteğini ya da engelleri göz önünde tutmak gerekir. (Bratton ve Walle; 1999, 45-48)

 

Z Ülkesi Sosyo-Kültürel Yapısının Kültürelci Yaklaşım Açısından Değerlendirilmesi

Kabililer sisteminden oluşan Z Ülkesi’nin toplumsal yapısı, heterojen bir yapıya sahiptir. Diktatör Albatros’un baskıcı politikalarından kaçan ve komşu ülkelere göç eden Potin, Sotro ve Miser kabilelerinin ülkeye dönüşüyle etnik çeşitlilik artmıştır. Ayrıca diktatörlükten kaçarak Avrupa ülkelerinde eğitimlerini sürdüren eğitimli orta sınıf kadrolarında ülkeye teşvik politikalarıyla geri dönmeye başlaması sosyo-kültürel yapının gelişmesi adına umut verici olmuştur. Z Ülkesinin etnik yapısında nüfusun %32’sini Albatros kabilesi oluştururken, eğitimli nüfusun çoğunlukta olduğu Dowwin kabilesi %24 oranında yer almaktadır. Nüfusun geri kalanını ise diğer kabile ve etnik gruplar oluşturmaktadır.

Diktatör Albatros’un 2003 sonrası devrilmesinden sonra demokrasiye geçiş sürecini yaşayan Z Ülkesinde siyasi kültürde koalisyon partilerinin liberal demokratik ideolojisinin destekçileri olan halk grupları ve kabilelerin görüşleri hakimdir. Ülkenin işçi örgütlenmeleri de liberal ideolojiyi, işçi hakları ve sosyal politikalar ekseninde desteklemektedirler. Ülkede hem liberal halk kesimleri hem de işçi grupları birçok sivil toplum örgütüne mensupturlar. Demokrasi açısından değerlendirdiğimizde bu önemli bir artı değer olarak karşımıza çıkmaktadır. Diktatör Albatrosa karşı girişilen halk ayaklanması sırasında ki örgütlenmeler ve sivil teşkilatlar toplumun politicize olmasını sağlamıştır. Z Koalisyon Hükümeti diktatörlük döneminin izlerini hukuksal, sosyal, askeri ve ekonomik düzenden silmeye çalışsa da Albatros kabilesinin gayrihukuki eylemleri ve girişimleri süreci dönem dönem baltalamaktadır. Diğer bir sıkıntı ise Z İşçi Partisi ile Liberal Z Partisi arasında ekonomi politikalarında dönem dönem yaşanan uyuşmazlıklar ve fikir ayrılıklarıdır. Z İşçi Partisi ekonomide daha sosyalist politikaları desteklerken, Liberal Z Partisi ise daha liberal politikaları savunmaktadır. Ama çoğunlukla ortaya çıkan kararlar tam uyuşmayla birlikte karma ekonomik model üzerini olmuştur.

Ekonomide en çok istihdama sahip olan işçiler demokrasiye geçilmesine rağmen bile sosyal ve ekonomik statü anlamında hala kötü durumda sayılmaktadır. Ancak geçiş dönemi teşvik ve yatırım politikaları bunda önemli bir yer tutmaktadır. Kayıt dışı ekonominin çok yüksek olduğu ülkede, genç çalışan nüfus daha çok işçi olarak çalışmaktadır. Kadın nüfus ise daha çok tarım sektöründe istihdam edilmektedir. Hizmet sektörüne önemli yatırımlara ekonomi paketlerinde yer verilmiştir. Bunun en çok payını %55 oranında sağlık ve eğitim sektörü almaktadır. Diktatörlük döneminde yaygın olarak görülen misyonerlik faaliyetleri neticesinde ülkede Hristiyanlığın önemli ölçüde arttığı görülmektedir. Bunu Yahudilik izlemektedir. Ülke de diğer görülen dinler ise İslamiyet ve kabile dinleridir. Kültürelci yaklaşımla Z Ülkesinin Sosyo-Kültürel yapısını değerlendirecek olursak; Kültürel yaklaşım demokrasiyi topluma yerleştirme mücadelesi olarak tanımlar. Siyasi kültür, ülkede ki kurumlar, rejimin tipi, elit davranışları gibi birçok öğenin yanında demokrasi ve istikrarı bakımından çok önemlidir.

Almond ve Vebra ile Lijphart’ın kültür anlayışları üzerinden Z Ülkesinin siyasi kültürünü inceleyecek olursak, ülkenin demokratikleşme süreci ve ihtimalini daha iyi anlamış olacağız. Almond ve Vebra’nın siyasi kültür tanımı davranışçı analizlerin kültür tanımı ile paraleldir. Davranışçı analiz, birey davranışları ve tutumlarının toplumu ile kültürü tanımlar. Dolayısıyla demokrasi, bireylerin demokrasi hakkında ne düşündükleri ve nasıl tutum aldıkları ile ilgilidir. Almond ve Vebra’ya göre siyasi kültür; tebaa kültürü, cemaat kültürü ve katılımcı kültür diyebileceğimiz “civic culture” olarak ayrılır. Katılımcı kültür demokrasiye en yakın kültür olarak vatandaşların siyasi meselelerle ilgilendiği, televizyon ve gazetelerden takip halinde oldukları, siyasi katılım gösterdikleri, aktif, mobilize bir toplum yapısının olduğu ülkelerde görülür. Z Ülkesinin yaşadığı siyasi süreç, Diktatör Albatros’un devrilişiyle paralel gitmesi ve Albatros’un doğal bir süreçle iktidardan ayrılmamış olması Z ülkesinin demokratikleşme sürecine önemli katkı sağlamıştır tespitini yapabiliriz. Halk grupları demokratik bir şekilde örgütlenerek, siyasi propaganda metotlarını kullanarak demokrasiye geçişte anahtar rol oynamışlardır. Bu bakımdan Z Ülkesinin son 10 yılına katılımcı kültürün damgasını vurduğunu söyleyebiliriz. Bunda en önemli rolü ise eğitimli orta sınıfın bulunduğu Dowwin kabilesi mensupları sergilemiştir. Z Ülkesi her ne kadar demokrasiye geçişinin 10 yılını doldurmuş olsa da kabile mücadeleleri devam etmekle birlikte devletin yerel yapılanmaları ise tam anlamıyla sağlıklı işleyememektedir. Bu durum demokrasi için önemli bir tehditte bulundurmaktadır.

Lijphart kültürü tanımlarken elitlerin politik kültürü olarak tanımlamıştır. Lijphart’ın sınıflandırmasına göre Z Ülkesinin elitleri çatışmacı(contradictive)dır. Çatışmacı siyasi elitlerin, liberal ve işçi halk gruplarıyla kurduğu ilişki sonucu Z Ülkesinde merkezci bir demokrasini henüz oturduğundan söz edemeyiz. Son olarak ise elitlerin sert siyasi tutumları demokratikleşmenin önünde büyük engeldir tespitini yapabilir .(Errson vd 419-443)

 

KAYNAKÇA

1.      Akgüç, Öztin. “Politikada Gerçeği Arayış”, Bağlam Yayınları, 1991, İstanbul.

2.      Bratton, Michael. ve Nicolas van de Walle (1999) “Democratic Experiments in Africa: Regime Transitions in Comparative Perspective“ Syf:19-48.

3.      Errson, Svanta. ve Jan Erik-Lane “Political Culture” in Comparative Politics”, Daniele Caramani Oxford Syf: 419-443.

4.      Peters, B. G. (n.d.). In B. P. Guy, “Approaches in comparative politics” (pp. 45-60).

27 MAYIS DARBESİNİN SEBEPLERİ

27 MAYIS DARBESÄ°NÄ°N SEBEPLERÄ°

 

1.GİRİŞ

Militarizm, Türkiye’de milli güvenlik devleti formunda siyasal iktidar ilişkileri, toplumsal güçleri bastırıp yönetebilmek adına ordu aktörlüğünde yıllardır uygulana gelmiştir. Özellikle cumhuriyet sonrası oluşan dönemde militarizmin farklı boyutları şekillenmeye başlanmıştır. İşte 27 Mayıs 1960 darbesiyle başlayan yeni dönemde sosyo-politik iktidar ilişkileri, ekonomi ve diğer yönetsel araçlar militarizmle şekillenmiş ve bu şekillenme kurumsal, yasal ve ideolojik vb düzenlemelerle biçimlendirilmiştir. Oluşan bu köklü yapının bir sonucu olarak 1980 darbesini görmekte mümkündür. Hal böyleyken 27 Mayıs 1960 darbesinin sebepleri militarizm temelinde çeşitlilik göstermemektedir. Bende yazımda bu sebepleri militarizm temelinde inceleyeceğim. Militarizm temelinde bu darbeyi ithal ikameci sanayileşmeye dayalı ulusal kalkınmacı sistemi milli güvenlik devleti çerçevesinde yönetme arzusu şeklinde görmekte mümkündür. Tabii ki bundan dolayı da 27 Mayıs darbesi öncesi Demokrat Partinin ekonomi politikalarını incelemek elzemdir. Bununla birlikte Demokrat Parti dönemi hegemonya projesini ve iktidar ilişkilerinin dağıtımını da incelemek darbenin sebeplerini derinden görmek gereğini doğurur. 27 Mayıs darbesinin bir ayağı da darbeciler nezdinde oluşan sosyolojik algıdır. Devlet-merkezci ideolojiyle adlandırılan bu algı, “güçlü devlet- zayıf toplum” yapısıyla tarihsel bir süreklilik taşır. Bu yapıya göre burjuvazinin bile devlet karşısında zayıflığı öngörülmüş, bununla birlikte devlete bağımlılıkları da şart koyulmuştur. İşte darbe de ordu-devlet merkezli ideolojik hegemonyanın burjuvazi üstündeki gücünü yeniden sağlamak ve bu gücü arttırmak ekseninde de görülür. Son olarak genel bağlamda 27 Mayıs’ı Demokrat Partinin aktörlüğünde sürdürülen hegemonya projesine karşı ordunun milli güvenlik devleti ve militarizm ekseninde karşı tepki göstermesi ve bu hegemonya projesini ortadan kaldırarak, yeni planlı kalkınmacı bir hegemonya projesi kurmak olarak görülebilir. Bu sebepten hem militarizmi hem de Demokrat Partinin hegemonya projesinin öğelerini incelemek en doğrusudur. İlk olarak militarizmi inceleyeceğim.

 

2. MİLİTARİZM VE TEMELİNDE OLUŞAN 27 MAYIS DARBESİNİN SEBEPLERİNİ GÖREBİLMEK

27 Mayıs darbesinin sebeplerini idrak edebilmek için ilk önce darbeyi oluşturan ideolojinin ne olduğunu anlayabilmek her şeyden önce elzemdir. Bu sebepten ilk olarak militarizmin ne olduğuna değinmek gerekir. Militirazm’i tanımlayacak olursak; “Militarizm; Ülke yönetiminde ve ülke sorunlarının çözümünde orduya, askeri yönetimlere aşırı önem verme ve/veya ordunun gücüne güvenerek siviller üzerinde egemenlik esasına dayanan siyasal sistemdir.” Bu militarizm, giriş bölümünde belirttiğimiz üzere, güçlü devlet-zayıf toplum temelinde devletin burjuvaziden de üstün olması gereğine dayanarak şekillenmiştir. Buna göre devlet hâkim sınıflarla birlikte tüm toplumsal güçler üzerinde hakim güçtür. Darbeler ise militarizmin pratiğini ifade etmektedir. Bunu ise yükselen burjuvaziyle bu sınıfı temsil eden partiler ile Kemalist sivil ve askeri seçkinler arasındaki mücadelede rövanş olarak algılamak mümkündür. Bu mücadeleyi de; Türkiye’de ordunun kendine has ekonomik ve politik çıkarları bulunduğu, ordunun bu çıkarları korumak adına askeri müdahaleyle gücünün arttırmak şeklinde tanımlayabiliriz. Aynı şekilde bu güç arttırmanın çeşitli kolları bulunmaktadır. Bu kollardan biri de ekonomidir. Askeri darbenin ekonomiye ve modele etkisini de göz ardı etmemek gerekir. Bu yüzdendir ki; 27 Mayıs’ta olduğu gibi askeri darbeler sermaye birikim krizlerini çözer ve yeni bir birikim modeline geçişi sağlar denebilir. 27 Mayıs örneğinde olduğu gibi planlı kalkınmacılığa geçiş darbenin bir ayağını oluşturmuştur. Bu süreç ise yükselen pazar ekonomisi güçlerine karşı merkezci Kemalist sivil ve asker bürokrasi sınıfının kendi güçlerini kurumsallaşmış ve örgütlenmiş bir biçimde yeniden tesisi şeklinde gerçekleşmiştir. Bu süreç tabii ki bir sınıfsal arka plana dayanılarak gerçekleştirilmiştir. Bu sınıfsal arka planı inceleyecek olursak 27 Mayıs’ın en büyük sınıflarını orta sınıflar, sanayi burjuvazisi, işçi sınıfından oluşan kentli koalisyonu oluşturmuştur. Bu sınıfların çıkarları dahilinde bir planlı kalkınmacı yeni hegemonya projesi inşası yaratmak isteği hakimdir.

 

3. DEMOKRAT PARTİNİN HEGEMONYA PROJESİNİN ÖĞELERİNİN DARBENİN SEBEPLERİYLE OLAN BAĞI

Hegemonya projeleri, toplumun birçok alanında çeşitli düzeylerde örgütlenerek, çeşitli aktörlerin müdahil olduğu iktidar ilişkileri ve güç dağılımlarının yapıldığı sistemlerdir. 27 Mayıs öncesinde bu projenin en büyük aktörü ise Demokrat Parti yani Adnan Menderes’di. Saf anlamıyla bu proje sürecinin darbe fiiline yol açtığı söylenebilir. Bu sonucun nedenleri başlığımız altında inceleyeceğim. Bunun için Demokrat Partinin hegemonya projesini yakından tanımak gerekiyor. Bu hegemonya projesi; Demokrat Parti’nin öncülüğünde oluşturulan popülist kalkınmacı ve muhafazakar modernleşmeyi öngören kapitalist bir hegemonya projesidir. Popülist kalkınmacılık, elit, bürokratik CHP bloğuna karşıtlığı temel almış, tarım ve ticaret ağırlıklı bununla birlikte dış yardımlarla başta askeri ve iktisadi olmak üzere makineleşmeye de dayalı bir ekonomiyi benimsemiştir. Popülist ideolojinin eleştirisine göre CHP halkı temsil etmemektedir ve cumhuriyet kurulduğundan beridir bu durum sürmüştür. Buna ilişkin olarak Demokrat parti seçimlerde “ Yeter! Söz milletin” sloganını kullanmıştır. Demokrat parti kendi destekçi tabanına ise millet bloğu demiş, bu blok büyük toprak sahipleri, ticaret burjuvazisi, köylüler ve muhafazakârlardan oluşmuştur. Bunlarla birlikte Demokrat Parti’nin bu anti-seçkinci söylemiyle artık değişen devletin ekonomiye müdahalesi popülist siyasetin patronaj ilişkileri doğrultusunda gerçekleşmeye başladı. Bu durumda kaynakların yeniden dağıtımı unsurunu ortaya çıkardı. Yani Demokrat Parti patronaj ilişkileri çerçevesinde kendini destekleyen sınıfları ekonomiye daha fazla entegre ederek, muhafazakar zenginleşmeyi İslami kimlik ekseninde gerçekleştirmeye başladı. Bu da doğal elitlerin yani Kemalist seçkinlerin çıkarlarını zedeleyen hamlelerden biriydi. Bu zenginleşme ve sermaye birikiminin başarısı, 1954 yılına kadar tarım ve ticaret merkezli olarak devam etti. 2.Dünya Savaşı ve Kore Savaşından dolayı tarımsal ürünlerin yüksek fiyatlara satıldığı dünya ekonomisinin konjonktürü de buna uygundu. Bunlara ilaveten Marshall yardımları ve görece ucuz kredi politikaları da her şeyi yolunda götüren gelişmelerdi. Bu durumlar patronaja dayalı Demokrat Parti hegemonyasının kalkınmacı modelinin başarısını sağlıyordu. 1954 sonrası ise bu durum yavaş yavaş tersine dönmeye başladı. Popülist bölüşüm ve birikim stratejisi darbeler almaya başladı. Demokrat Parti enflasyonist politikalarla durumu düzeltmeye çabalasa da kamusal yatırımlar da yaşanan sıkıntıyı gidermedi. Dış yardımların da kesilmesiyle ortaya çıkan cari açık de engellenemedi. İthalata getirilen kısıtlamalar, bazı ürünlerin içeri de üretilmesini uygun hale getiren ithal ikameci bir politikayı doğurdu. Oluşan tüm bu birikim krizi DP’nin hegemonya projesinin süreç içerisinde tıkanmasına sebep olmuştur. Birikim krizinin doğuşuyla ortaya çıkan ithal ikamecilik modeli süreç içerisinde sanayi burjuvazisinin oluşmasını ister istemez sağlamıştır. Sonrasında ise DP’nin tarım merkezli birikim stratejisinde mücadele ticaret burjuvazisi ve güçlenen sanayi burjuvazisinin arasında artmaya başlamıştır. 1958’e gelinmesiyle birlikte artan ekonomik kriz, eleştirilerin dozajını giderek arttırmaya başlamış, planlamacılığa geçişi isteyen talepler artmaya başlamıştır. Planlamacılığı kapsamayan ithal ikameciliğe karşı yükselen bu eleştiriler, darbe rejimi için bir müttefike dönüşecektir. Halk bloğu dışındakilerden gelen bu eleştirilere karşı Demokrat Parti otoriter tavrını daha da arttırmayı tercih etmiştir. Bunun üzerine eleştirilerin tabanı daha da genişleyerek, bürokratik sermayeye sahip olan toplumsal gruplar DP’nin ekonomik kalkınmadaki plansızlığını, sosyal dengesizliğini ve enflasyonun getirdiği yoksullaşmayı bununla birlikte DP’nin artan otoritesini de eleştirmeye başlamışlardır. İşte tüm bu eleştiriler hem sebep hem de meşruluk bakımından darbe rejiminin yapı taşlarından olmuştur diyebiliriz. En dikkat çeken öğelerden biri ise işçi sınıfının sürece dâhil olmasındaki artan gücüdür. 1950’de İş Kanunu kapsamına giren işçi sayısı 373.961 iken 1960’a gelindiğinde 824.881’dir. Artan rakamlar ve güçlenen işçi sınıfı da toplumsal mücadeleye katılarak kendine yer edinmeyi başarabilmiştir. Bu durum işçi sınıfının artık toplumsal ve siyasi bir mesele olarak gündeme oturmasını sağlamıştır. Demokrat Parti işçi sınıfı da dâhil tüm muhalif sınıfları kabul etmesine rağmen örneğin işçi sınıfının hak taleplerini ise yerine getirmemiştir. İşçi sınıfın talep ettiği grev hakkını reddetmiştir. Demokrat Parti hegemonya projesini bu alana da kaydırarak sendikal bağlamda üstünlük kurmaya uğraşmıştır. Örneğin Türk-İş’i DP’li sendikacıların kontrolüne almıştır. Süreç içerisinde ortaya çıkan otoriterizme karşı yükselen eleştirilerle birlikte DP’nin hegemonya projesinin kapsayıcılığı daralarak azalmış, CHP’nin ortanın soluna kayarak tabanının arttırmasıyla birlikte ortaya çıkan ikili toplumsal blok aralarında çatışmaya dönüşen bir güç dengesine dönüşmüştür.

 

4. SONUÇ

Demokrat Parti’nin hegemonya projesi kapsamında ordunun siyasal yapı içerisinde ki konumunun giderek arka planda kalması, bununla birlikte ordu içinden gelen modernleşme taleplerine yanıt vermemekle birlikte sabit gelirli subayların ekonomik kriz içerisinde yoksullaşmaya olan tepkileri de düşünülmesi gerekilen konulardır. Bu durum Demokrat Parti’ye olan tepkileri ordu içerisinden gün geçtikçe arttırmıştır. Ayrıca bürokratik seçkinlerin Demokrat Parti’nin birikim stratejisi içerisinde gün geçtikçe ekonomik ve siyasal çıkarlarını kaybetmeleri de başlıca muhalif eleştirilerinden olmuştur. Tüm bunlar ordunun sahip olduğu güvenlik devlet ve/veya militarist ideolojiyle eklendiğinde darbe eğilimlerini arttırdığını söylemek yalan olmaz. İthal ikameci ekonomiye getirilen eleştirinin sürekliliği darbe sonrasında da kendini kanıtlamıştır. 27 Mayıs Rejiminin ortaya çıkardığı Milli Güvenlik Komitesi’nin ilk hamlelerinden biri Devlet Planlama Teşkilatını kurmak olmuştur. Tüm bu anlattıklarımıza ilaven darbe sonrası darbenin niye yapıldığını halka anlatmak için hazırlanan “ESASLAR” başlıklı yayında sebeplere ilişkin anlattıklarımızın kanıtı da yer almaktadır. Buna göre darbe sebepleri; “1. Partizan bir idare kurulması ve hukuk devleti vasfının ortadan kalkması, 2. Plansız bir yatırım politikası ve suiistimaller 3. Enflasyonist bir mali politika ve hayat pahalılığı 4. Fikir hayatı üzerine baskı ve basın hürriyetini tehdit 5.Tep parti diktatoryasının kurulması ve Büyük Millet Meclisi’nin meşruluğunu kaybetmesi” olarak sıralanmıştır. Kaybolan sosyal adaletin yeniden tesisi, toprak reformunun yapılmak istenmesi, planlı kalkınmanın yeniden inşası, vergi adaletinin sağlanması başlıca yapılacak çalışmalar olarak gösterilmiştir. Devlet kurumunun parti kurumuna çevrilmiş olduğunu en büyük eleştiri olarak dile getiren darbe rejimi darbeyle bunun temizleneceğini ve gerekli anayasal değişikliklerin yapılacağını dile getirmişlerdir. Genel bağlamda incelediğimizde, darbenin gerçekleşme sebeplerini sivil ve askeri bürokrasinin kendi öz çıkarlarını ve sahip oldukları güç konumlarını yeniden tesis etme girişimi bağlamında görmek mümkündür. Askeri bürokrasinin sahip olduğu militarist ideoloji gücün yeniden tesisinde askeri müdahale olarak vuku bulmuştur. Bu gücün yeniden tesisinde su getirmez bir gerçek ki ekonomik kaygılar ve çıkarlarda merkez konumda olmuştur. Buna göre sivil ve askeri Kemalist elitler, Demokrat Parti’nin yürüttüğü muhafazakâr zenginleşmeci kalkınma modelinde büyük ekonomik kayıplara uğramışlardır. Darbe bir bağlamda da kaybolan bu çıkarlara ilişkin bir karşı tepki olmuştur. Sonuç olarak darbenin militarist blok olan Kemalist elitlerin kaybolan sosyal, ekonomik ve siyasi güçlerinin yeniden tesisi, oluşan birikim krizini planlı kalkınmayla çözerek, Demokrat Parti hegemonyasının yarattığı sıkıntıları anayasa değişiklikleriyle gidermeyi amaçlamasından ötürü yapıldığı tespitine varmamıza neden oluyor.

 

Tarih: 2011

AKIL NEDİR? NASIL ÇALIŞIR?

AKIL NEDİR? NASIL ÇALIŞIR?

 

Akıl; Almanca’da Verstand (m.), Vernunft (f.), Fransızca’da Raison (f.), Sagesse (f.), İngilizce’de ise Wisdom, Reason, Mind olarak bilirinir. Tanım olarak ise doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırmaya yarayan kuvvet, ölçü aletidir. Kimi filozoflara göre de akıl: “vahiy, inanç, sezgi, duygu, duyum, algı ve deneyden farklı olarak, salt insana özgü olan bilme yetisi, doğru düşünme ve hüküm verme yeteneği, kavram oluşturma gücüdür. akıl, içgüdüye karşıt olup, insanın kendisi sayesinde çıkarımlar yaptığı ya da doğru öncüllerden geçerli sonuçlar çıkardığı yetiden başka bir şey değildir.” Loji’yi ortaya koyan akla, felsefi akıl veya beşeri akıl denir. Bu aklın ürünü lojisel bilimdir. Yani mantığın ön plana çıkarak, aklın işlev gösterdiği şeklidir. Akıl, bununla birlikte bazı yargıların başka yargılar ile mantık bakımından bağımlı olduklarını kavrayarak, olayları güden kanunları bulabilir ve bu kanunlara dayanarak tutarlı tasarılar yapma yeteneğine sahiptir. Pratik açıdan ise kullanılan araçları tam ve şuurlu bir şekilde takip edilen amaca uydurmaktır.

Akıl basit çağrışımlarla, içgüdülerle değil, muhakeme yolu ile yargılama ve hareket etme yeteneğidir. Daha özel olarak, iyi düşünmek ve hüküm vermek yeteneği diye de tarif edilebilir. İnsan bu akıl sayesinde kendi davranışını bilme, yargılama ve tayin etme kabiliyetine sahiptir. Akıl ve mantığın bir araya gelmesiyle ise de felsefe ortaya çıkar. Beşeri aklın ortaya koyduğu en büyük değerlerden biri de felsefedir. Loji’yle Science ve tekniği ayıran en büyük fark ise bu felsefi akıldır. Sosyoloji, biyoloji ve benzeri birçok bilim bu felsefi aklın ürünü olmuşlardır. Aynı zamanda teknikten farklı olarak loji, saf aklın direkt aklın ürünüdür. Felsefe de aynı şekilde bu saf aklın ilk ürünüdür.

Rasyonel akılla ilgili bir örnek verecek olursak; ‘’Bir akıl hastanesi ziyareti sırasında, adamın biri sorar: -Bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl belirliyorsunuz? Doktor cevaplar: -Bir küveti su ile dolduruyoruz. Sonra hastaya üç şey veriyoruz; bir kaşık, bir fincan ve bir kova. Daha sonra ise kişiye küveti nasıl boşaltmayı tercih ettiğini soruyoruz. Siz ne yapardınız? -Hımmm… Anladım. Normal bir insan kovayı tercih eder. Çünkü kova hem kaşıktan hem de fincandan büyük. -Hayır der doktor. Normal insan küvetin tıpasını çeker!’’.

Akıl, sadece bize sunulanlar dışında çözüm bulmaktır olur örneğin ana fikri. Rasyonel akıl da aynen böyledir. Bilginin doğruluğunun duyum ve deneyimde değil düşüncede ve zihinde temellendirilebileceğini öne süren felsefi görüştür. Rasyonel akla göre, bilginin kaynağı akıldır; doğru bilgi de ancak akıl ve düşünce ile elde edilebilir. Buna göre, kesin ve evrensel bilgilere ancak akıl aracılığıyla ve tümdengelimli bir yöntemsel yaklaşımla ulaşılabilir.

Akıl, algılanan verilerin kavramlar halinde bütünleştirilmesi yoluyla çalışır. İnsan aklının örgütleyicisi olan felsefe, akılcı bir varlık için vazgeçilemez bir gereksinimdir. Bu sebeptendir ki aklı çalıştıracak en iyi motor düşüncenin harekete geçmesidir. Yani düşünmek aklı çalıştırmanın en iyi yoludur. Bu sebeptendir ki akıl işlevini düşünerek yerine getirir. Mantıklı düşünmek aklın doğru işlediğini gösterir. Bu nedenledir ki Ruh ve Sinir Hastalıkları Merkezlerinde tedavi gören hastalar tabiri caizse ‘’deliler’’ akıllarını değil, mantıklı düşünme kabiliyetlerini kaybetmişlerdir.

Tarih: 2011

“ÖLEN” MÜHENDİSLERİMİZ: MİLLİ SAVUNMA=MİLLİ NAMUS

ASELSAN’da Milli tank Altay projesinde çalışan ODTÜ mezunu Hüseyin Başbilen 7 Ağustos 2006’da Ankara Pursaklar’da otomobilinin içinde boğazı ve bileği kesilmiş halde ölü bulundu.

ASELSAN’da Deşifre Mühendisi olarak çalışan ODTÜ mezunu Halim Ünal 17 Ocak 2007 yılında Ankara Gölbaşında kafasına tek kurşun sıkılmış olarak ölü bulundu.

ASELSAN’da Deşifre Mühendisi olarak çalışan ODTÜ mezunu Evrim Yançeken 26 Ocak 2007 yılında Ankara Bilkent’te evinin arka bahçesinde ölü bulundu.

ASELSAN’da bir dönem çalışan Elektrik Mühendisi Zafer Oluk 2008 yılında askerliğini yaptığı zırhlı tugayda elektrik çarpması sonucu öldü.

ASELSAN’da Uçak Komuta Merkezinde F16 ‘lara milli yazılım üreten birimde Bilgisayar Mühendisi olarak çalışan Hacettepe Üniversitesi mezunu Burhanettin Volkan ise 7 Ekim 2007’de askerliğini yaptığı komutanlıkta nöbetçi subay odasında silahla vurulmuş olarak ölü bulundu.

Bu 5 değerli mühendisimizi her gün ölen binlerce insanımızdan ayıran şey ne? Ya da bu 5 değerli mühendisimizin ölümlerinde ki ortak özellik ne? Cevap: ASELSAN!!!

Bu 5 değerli mühendisimizde; 1975 yılında Türkiye’nin askeri anlamda dış devletlere olan bağımlılığını azaltmak için kurulan ASELSAN’da görev almaya başladıktan sonra ölmüş ya da öldürülmüşlerdir. Mevcut delillere göre ne yazık ki bu 5 mühendisimizde öldürülmüştür ve şehit olmuşlardır.

Mühendis ölümleri 2006 yılından sonra ulusal basına ufak haberlerle yansısa da kamuoyu buna gereken önemi göstermemişti. Fakat Askeri Casusluk Davasıyla birlikte ulaşılan deliller olayın ciddiyetini gözler önüne serdi. Delillere göre bir takım grupların; ASELSAN, HAVELSAN, ROKETSAN ve TÜBİTAK gibi Türkiye için kritik öneme sahip kuruluşlarda üretilen projelerin iptal olması, hayata geçirilmesinin yavaşlatılması ve mümkünse bu projelerin çalınması için çalışmalar yaptıkları ortaya çıktı. Bunu sağlamak için de bu kuruluşlarda çalışan mühendisleri tehdit, şantaj ve son olarak da infaz etmekle ortadan kaldırmayı amaçladıklarına ulaşıldı. Ancak ne yazık ki bu mühendislerimizin ölümlerinin arkasındaki sır perdesi aralanmadı ve hem kamuoyu hem de devlet bu konuda üzerine düşeni yapmadı.

TÜBİTAK’ da Kriptoloji yani Şifreleme Enstitüsünde 1997’den beri çalışan Bilkent Üniversitesi Elektrik-Elektronik Bölümü mezunu olan Ercan Kuruoğlu ise 14 Temmuz 2004 gecesi Gelibolu’da ki askeri birime önemli bir cihazı teslim ettikten sonra dönerken Keşan yolunda trafik kazasında şüpheli bir şekilde hayatını kaybetti. Şüphenin kaynaklarına bakacak olursak;

Ercan Kuruoğlu’nun da bulunduğu ekip; F16’ların ABD’den bağımsız olarak dost ve düşman ayrımını yapabilecek milli yazılım projesi üzerinde çalışıyordu. Ve yeni geliştirilen bir cihazı denemek için Çanakkale’ye gittikleri öğrenildi.

Tüm bunları değerlendirdiğimizde çok açık ki Azrail nedense hep milli projelerimizi gerçekleştirmek için gecesini gündüzüne katan mühendislerimizin üzerinde dolaşıyor. Bu tabii ki ciddi olarak incelenmesi gereken ve sahip çıkılması gereken bir milli davamız ve namus meselemiz olmalıdır.

Peki Milli Projelerimiz ve Milli Yazılımlarımız neden önemli?

Buna tarihten bir örnek vermek gerekirse; 1990 yılında Körfez Savaşında Irak Kuveyt’i işgal ettikten sonra karşısında bir anda ABD’nin önderliğinde ki askeri koalisyonu buldu. Koalisyona karşı hava saldırısı yapmak isteyen Saddam Yönetimi bir sürprizle karşılaştı. Hava Kuvvetlerine ait onlarca uçak yerinden bile hareket edemeyecek durumdaydı. Çünkü uçakların menşeine sahip olan ABD uçakların komuta merkezinde ki yazılım sayesinde uçakları pasif duruma getirebilmişti. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin envanterinde ki silahların çoğunluğunun dış menşeli olduğunu ve yazılımlarının da bu ülkelere ait olduğunu düşünürsek Saddam’ın karşılaştığı bu durumu yaşamamız gayet mümkün. Bu sebepten milli projelerimiz ve milli yazılımlarımız çok büyük bir öneme sahiptir. İşte hayatını kaybeden ve aslında şehit olan tüm mühendislerimiz bu öneme sahip projelerimiz üzerinde çalışıyorlardı.

Ama güzel haber şu ki geçtiğimiz sene kamuoyuna yansıyan bilgilere göre de Türkiye Milli Yazılım Projesini başarıyla hayata geçirdi. Özelikle Amerika Patentli dost düşman tanıma tanıtma sistemi olarak bilinen IFF (Identification Friend and Foe) sistemi ASELSAN tarafından tamamen yerli olarak üretilip kullanıma sunuldu. Bu yazılım F16 uçaklarımıza ve gemilerimize yerleştirildi bile. Milli Yazılım Sistemimiz ASELSAN tarafından da doğrulandı.

Yani bu mühendislerimiz ölümlerinden önce bu projelerde çok şükür ki büyük aşama kaydetmişlerdi ve hatta başarılı olabilmişlerdi.

Şimdi mühendislerimizin bedelini canlarıyla ödedikleri milli projelerimizi ve bu projelerin üretildikleri ulusal kuruluşlarımızı inceleyelim. İlk olarak Türkiye’nin Savunma Sanayisi ile ilgili bilgiler verelim.

Türkiye 2004 yılında silah teknolojileri açısından %80 oranında dışa bağımlıydı. 2004 yılı sonrasında silah teknolojilerinin mümkün olduğunca ülkemizde üretilmesi kararı alındı ve bugün geldiğimiz noktada dışa bağımlılığımızın yarı yarıya azaldığı belirtiliyor.

Dışa bağımlılıkta en büyük sıkıntı ithal teknolojilerinin yazılımlarının üreticinin firmanın kontrolünde olmasıdır. Bu durumdan dolayı ileride yaşanabilecek bir savaş halinde siz bu silahları üretici firmanın ülkesine ve onun müttefiklerine karşı kullanamıyorsunuz ve bu durum sizin elinizi kolunuzu bağlıyor.

2004 yılı Mayıs ayında Başbakan, Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanından oluşan Savunma Sanayiyi İcra Komitesi tarafından bazı kararlar alındı. Bu kararlara göre 2004 sonrası ana amaçlar; Ülkemizin kendi silahını, tankını, gemisini, füzesini ve uçağını üretmesi olarak belirlendi. Bu amaçla Savunma Sanayiyi için ayrı bir bütçe bile ayrıldı.

Savunma Sanayiyi Müsteşarımız Murat Bayar’a göre dünyada savunma sanayi harcaması 1,5 trilyon dolarken, Türkiye’nin ise 15 Milyar dolara kadar yükseldi.

Peki savunma sanayinin çalışmaları hangi kuruluşlarımız tarafından yürütülüyor?

İlk olarak Askeri Elektronik Sanayiyi yani ASELSAN’ı tanıyalım.

Kıbrıs Barış Harekâtında Türkiye’ye uygulanan ambargo sonrası 1975’te kurulan ASELSAN Milli Savunma Sanayimizin beyni konumundadır. Bu etkinliğini de hala sürdürmektedir. Günümüzde de ASELSAN birçok önemli yerli projenin yazılımını gerçekleştirmektedir. Bunlara örnek verecek olursak; Altay Tankı, Atak Helikopteri, Skorsky Helikopteri, ANKA ve ANKA’nın HD kamera sistemi başlıcalarıdır.

1985’te kurulan Türk Havacılık ve Uzay Sanayiyi Anonim Şirketimiz olan TUSAŞ ülkemizin diğer önemli şirketlerinden biridir. TUSAŞ uzay çalışmaları ve uçak yapımı konularında sorumluluk sahibidir. TUSAŞ’ın ise en önemli projelerinden biri ilk yerli insansız hava aracımız olacak olan ANKA’dır. Hiç yere inmeden 32 saat uçabilecek olan ANKA’lar, silah taşıyabilecek hale getiriliyorlar. Diğer bir proje ise silahlı ilk yerli helikopterimiz olan ATAK 2013’e kadar yetiştirilmeye çalışılıyor ve o tarihte TSK envanterinde olması planlanıyor. Bu helikopter de tamamen yerli bir yapıya sahiptir. ATAK Helikopterleri; 270 Km hıza erişebiliyor ve yere hiç inmeden 600 Km gidebiliyorlar.

Bir diğer projemiz ise ilk yerli eğitim uçağımız Hürkuş’tur. Hürkuş’ta saatte 460 Km hız yapabiliyor. Diğer projeler; F16’ların yerli yazılımla modernizasyonu ve 6 ülkeyle birlikte üretilen F35’lerin parçalarının üretilmesidir.

Peki biz tüm bu projelerle askeri güç olarak ne durumdayız?

Dünya’da nükleer güce sahip olan ülkeler; ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa, Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore olmakla birlikte İsrail’in de 200 den fazla nükleer silaha sahip olduğu İran’ında sahip olmak için çalışmalar yürüttüğü biliniyor. Dünyada en caydırıcı silahlar nükleer silahlar iken Türkiye’nin nükleer enerjiyi dahi henüz kullanmıyor olması askeri anlamda ne kadar yolun başında olduğumuzu gösteriyor. Nükleer çalışmaların yapılması ve silahı üretebilecek güce erişmemiz ana hedeflerimizden olmalıdır.

Savaşın yıllardır hiç eskimeyen gücünden biride tanklardır. Günümüzde en modern ve kuvvetli tank ise Alman yapımı olan Leopar tanklarıdır. Saatte 70 Km yapabilen bu tanklar, suyun 4 metre altında kalabilmektedir. Lazerle mesafe ölçebilmekte ve termal kameraya sahiptirler. Ülkemiz 354 tane leopar tankına sahiptir. Ancak yerli yapım olan ALTAY’ın üretilmesiyle bu durumun değişeceği ve en modern tankın ALTAY’ın olacağı kesin görülmektedir.

Savunma Sanayi deyince akla gelen diğer bir güçse; Füzelerdir. İran’ın Şahap füzeleri, İsrail menşeiyle Patriotlar, Rusya menşeiyle Scud füzeleri en çok bilinen füzelerdir. Ancak Rusya’nın elindeki yeni ürettiği 11.000 km menzilli olan Topol-M füzesi şu anda dünyanın en önemli füzesi konumundadır.

Türkiye’de bu konuda TÜBİTAK’la çalışmalar yaptı. TÜBİTAK sayesinde TSK envanterine ilk kez 500 km menzilli füzeler teslim edildi. Hedef ise 2500 km menzilli füzeler yaparak TSK envanterine katılması planlanıyor.

Genel bir değerlendirme yapacak olursak: Son teknoloji askeri araç ve gereçlere sahip olmak ve özellikle de nükleer teknolojiye erişebilmek bunları kullanmaktan ziyade saldırı caydırıcılığı açısından müthiş öneme sahiptir. Diğer önemli nokta ise bu araç ve gereçlerinin komuta merkezlerinde yazılımlarının da size ait olmasıdır. Siz bu yazılımlara ve bu araç gereçlere sahip olursanız hem dış politika da hem de diğer her türlü masada gücünüzü hissettirebilecek bir ele sahip olursunuz. Bunun da yolu yerli teknolojileri üretebilecek mühendislerimizin ellerinden geçer. Bu nedenledir ki ölen her bir mühendis aslında bizim canımızdan ötedir. Bu mühendislerin hesabını sormakta bizim namus borcumuz olmalıdır. Bu konuyu önem vermek oldukça elzemdir. Umarım ki gelecek bize bu konuda umut verice olur.

 

Erdem EREN

Tarih: 2011

 

“ÖLEN” MÜHENDİSLERİMİZ: MİLLİ SAVUNMA=MİLLİ NAMUS

 

KAYNAKÇA

TRT Büyük Takip Programı Türkiye’nin Savaş Teknolojisi Belgeseli

TRT HABER Faili Meçhul Programı Mühendis Ölümleri Belgeseli

http://www.aselsan.com.tr/content.aspx?mid=375&oid=375

http://www.aselsan.com.tr/Content.aspx?mid=375&oid=435

http://www.milliyet.com.tr/2008/01/04/son/sontur01.asp

http://www.ssm.gov.tr/

 

 

Terörü Bitirme Planı

PKK sempatizanları Öcalan’ın avukatlarıyla birkaç gündür görüşmediğini görüştürülmediğini iddia ederek Avrupa Konseyi ek binasını basarak oturma eylemi yaptı. Avrupa Konseyinden bu duruma ilişkin denetleme talebinde bulundular beyefendiler. Avrupalılarda sanırım demokratik hak diyerek bu eylemi alkışladılar ve kahve ikram etmişlerdir herhalde. Akıllarından da kesin geçirmişlerdir:” Türkiye bu adamlara nasıl terörist diyor ne şirin ne demokratik eylem yapıyorlar” diye. Hali hazırda onları yıllardır pohpohlayan da onlar değil midir? Türkiye’nin haklı duruşunu ve operasyonlarını da militarist ve antidemokratik devlet sıfatıyla lanse edip tükaka diye eleştiren.Hal böyle iken Arap Baharından sonra Türk Güneşinin yaşandığı bu sıralarda denk gelmesi bu eylemin ne derece manidardır güç koltukları el değiştirirken..

Yaklaşık 30 yıldır süregelen terör sadece Türkiye’nin iç sebebi olmayıp içsel kaynak ve sorunlardan da beslenmemektedir. İçsel sorunlar olduğu tabiidir ancak sadece bunu göz önünde tutmak doğru bir çözüm planı hazırlarken yeterli de değildir. Terörü besleyen dışsal aktörler ve kaynaklar da vardır. Yıllardır Pkk yandaşı yayın yapan Roj tv ye maddi manevi destek veren Danimarka ne çabuk unutulmuştur. Aynı şekilde Almanya yıllardır terör örgütü sempatizanı dernek ve vakıflara izin vermiştir. Aynı Almanya gizli servisleri Türkiye’de birçok mezhepsel ayrılıkçı çalışmalara, Pkk’nın uyuşturucu kaçakçılığına ve Türkiye aleyhine düzenlenen sivil toplum çalışmalarına destek olmuştur. Suriye ve İran yıllardır teröristleri yetiştirmiş, onlara coğrafi ve lojistik destek vermiştir. İsrail’in ise Pkk’ya yaptığı silah ve para yardımı ayrıca Mossad’ın etkinliği ise bilinen bir realitedir. Ermenistan’ın bile 2007 yılında düzenlenen Güneş Operasyonu sırasında teröristlere sınırlarını açarak ev sahipliği yaptığı tespit edilmiştir. ABD’nin yıllardır süre gelen ikiyüzlülüğü ise devam etmektedir. Sonuç olarak Türkiye kapsamlı bir çözüm planı hazırlarken tüm bunları da göz önünde tutması gayet aşikârdır. Terör sadece Türkiye Cumhuriyeti devleti ve hükümetine kızan Kürt vatandaşlarımızın ve ayrılıkçı grupların eline silahı alıp Kuzey Irak’a geçip askerimize kurşun sıkmasından ibaret değildir. Pkk’nın dış destekli güçlü bir finansal kaynağı vardır. Durum buyken terör kavramını sadece içsel sorunlardan ibaret görmek dar düşüncecilik ve geri kafalılıktır. Türkiye’nin çözüm planında neler olmalıdır? ;

1.Ordu’nun modernleşmesi ve teknolojikleşmesi önemli bir ilk adım olmalıdır. Özellikle insansız taşıtlar bölge de önemli bir avantaj taşıyacaktır. İnsansız hava araçlarının çektiği görüntüler gayet işlevseldir. Ayrıca ordu da ki teknolojileşme ordumuzun çağ atlaması adına da önemli bir adım olur. Yerli araçlar ve kullanım kodları geleceğimiz için çok önemlidir.

2.Bölge de görev alan askerlerimiz tamamen profesyonel olmalı komando ve özel eğitimli birimlerden oluşmalı erler operasyonda kullanılmamalıdır.

3.Ordu hantal yapıdan kurtarılarak nokta birimler haline dönüştürülmeli ve nokta operasyonları hızlı ve seri şekilde yapabilecek kapasiteye eriştirilmelidir.

4.Seçim barajı düşürülerek ülkede ki farklı grupların seslerini duyurabileceği çoğulcu ve daha demokratik bir meclis oluşturulmalıdır.

5.Terör örgütü yandaşı eylemlere karışmış ve söylemlerde bulunmuş vekillerin dokunulmazlığının anayasa mahkemesi kararıyla kaldırılacağına dair yasa çıkartılmalıdır.

6. Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da yaşayan vatandaşlarımızın sosyo-ekonomik durumlarını iyileştirmek adına yatırım programları oluşturulmalıdır. İşadamları bölgeye teşvik edilmeli, TOKİ binalaşmaları sağlamalı, Kürt ve Arap kökenli işadamlarının ise ayrı bir program dâhilinde bölgeye köklü yatırımlar yapmaları sağlanmalıdır.

7. Sivil toplum örgütleri ile üniversite temsilcilerinden oluşan sivil gruplardan kapsamlı raporlar alınmalıdır. Bu bağlamda heyetler oluşturularak çözüm sürecinde akıl danışılmalıdır.

8. Terör örgütünün finansal desteğini kesmek adına örgütün finansal kaynakları çökertilmelidir. Bu bağlamda kaçakçılıkla mücadele birimleri kurulmalı, bu birimler başta sınır bölgeleri olmak üzere ülkenin tamamında etkin rol alıp istihbarat teşkilatımızla ortak çalışmalar yürütmelidir.

9. Terör örgütünün dış desteğini bitirmek adına; Örgüte maddi ve manevi destek veren ülkeler tek tek tespit edilmeli ve yaptırımı dahi göze alan çözümler uygulanmalıdır. Bu bağlamda uluslar arası kuruluşlarda ‘’Acil Kod’lu’’ toplantılar düzenlenmeli; NATO, BM, Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi, İslam İşbirliği Teşkilatı ayağa kaldırılmalıdır.

10. Son olarak milletimizin psikolojik savaşı kazanması adına birleştirici programlar düzenlenmeli; Terör örgütünün eylemlerini anlatan yayınlara kapsamlı yasaklar getirilmeli, milli birik ve beraberliği sağlayan yayınların sağlanması adına bu kapsamda dizi  ve  filmlere teşvik verilmeli, tarih kitaplarımızın daha bütüncül olması sağlanmalı ve en nihayetinde bile Kurtuluş Savaşımızın kazanılmasında Kürt kökenli vatandaşlarımızın katkısına vurgu yapılmalıdır.

Yukarıda ki 10 maddenin devletimizin tertemiz yarınlara ulaşmasında ve terörün artık son bulmasında kalıcı çözümler getireceği açıklanacaktır. Sonuç olarak terörün menşei sadece iç sorunlar ve Kürt kökenli vatandaşlarımız değildir. Sorunun adı Kürt sorunu da değildir. Terör sorunudur. Bu soruna en büyük katkıyı sağlayan dış aktörlerdir. Bu unutulmamalıdır. Ayrı bir devlet kurmak kardeşi kardeşe vurdurmak ve daha büyük sorunlara yol açmaktır. Özerklikte bu kapsamdadır. Ayrı bir oluşum sürekli olarak Türkiye Cumhuriyeti Devletini karşısında düşman olarak bulacaktır ve savaş halinde olacaktır. Hal böyle iken bu oluşum Türkiye’yle hiçbir ekonomik ilişkisi de kuramayacaktır. Orada yaşayan insanların refahı ve huzuru da olmayacaktır. Diğer türlü komşu ülkeler Suriye, Azerbaycan, İran’da Türkiye’nin çekincesiyle ilişki kurmayacaklardır. Geriye bir tek Irak kalacaktır. Irak’ın ekonomisi ve siyasi yapısı ne kadar güçlüdür ki Kürt oluşumuna destek olabilsin. Sonuç olarak ayrı bir Kürt oluşumunun geleceği bulunmamaktadır. Bu bağlamda Kürt kökenli vatandaşlarımızın yukarıda ki 10 maddeye destek olmaları tek açık, mantıklı ve insani yoldur.

Öcalan’ın yaşanan süreçte nasıl düşünüleceği adımlara göre belirlenmelidir. Ancak açık olan şudur ki Öcalan’ın örgütle bağının kesilmesi ilk adım olmalıdır. Öcalan çözüm sürecinde soyutlanmalıdır. Eğer olumlu katkısı olursa Kürt kökenli vatandaşlarımıza duyurulmalı ve sürece katkı istenmelidir.

Son olarak Terör, bitmeyecek bir sorun değildir. Realist olmak gerekirse terörü bitirmek bizden neleri götürecektir onlara bakılmalı ve çok dikkat edilmelidir. Ancak her ne olursa olsun toprağa verdiğimiz binlerce şehidimiz ve harcadığımız milyar dolar uğruna her şey göze alınmaya değerdir.

Tarih: 2011

Orta Doğu’daki Yeni Dengeler

Ortadoğu’da Arap Baharıyla başlayan değişim ve yeni düzen rüzgarı her geçen gün daha da genişledi. Bu genişlemenin son halkalarından olan Suriye’de aynı kadere muzdarip oldu. Baas Rejimi yıllardır süre gelen saltanattan sonra ilk defa bu kadar ”sona” yakın.

Suriye’de yakın dönemde baş gösteren halk ayaklanmalarıyla Esad yönetiminin koltuğu sallantıda. Ülke bir iç savş tehdidine çok yakın. Hal böyleyken ordu ile halk arasında yaşanan kanlı çatışmalara başta Türkiye olmak üzere dünya kamuoyunun seyirci kalması imkansız. Dünya kamuoyu her ne kadar olaya insan hakları ve evrensel haklar konusunda yaklaştığını söylese de Türkiye’nin tavrı bambaşka. Herşeyden önce Türkiye ile Suriye tarihsel bağlarla birbirlerine bağlı iki komşu ülke. Yer yer kan bağının olduğu bile apaçık. Bunun üstüne Türkiye’nin Ortadoğu’da parlayan yıldız imajını da eklersek; Türkiye ile Suriye’nin ilişkilerinin gerilimli olması gayet doğal. Suriye’de öyle ya da böyle insanlık gereği istenmeyen gelişmeler yaşanmakta. Ülke kangölüne dönmüş durumda. İktidar karşıtı güçlerin dış destekle güçlendiği ve ayakta durduğu aşikar. Bu mücadele daha ne kadar sürecek bilinmez ama artık Ortadoğu tam bir denge savışına dönüşmüş durumda. Erdoğan’ın Arap Baharı turu öncesinde ve sonrasında yaşanan gelişmeler bu denge savaşı için bir milad oldu. Erdoğan, başta Mısır ve Libya olmak üzere bir Arap Baharı Turu gerçekleştirme kararını açıklar açıklamaz başta İngiltere ve Fransa olmak üzere birçok ülke kısa bir panik yaşadı. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy yanına İngiltere Başbakanı David Cameron’u da alarak Libya’ya ani bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu ani ziyaret Libya’ya olan yardımsever duygulardan ibaret olmasa gerek. Ziyaretin arka planına baktığımızda yaşanan korku apaçık. Türkiye’nin ”Yeni Ortadoğu Vizyonu” birçok ülke de olduğu gibi İngiltere ve Fransa’da da endişe yaratıyor. Bu sebeple hem İngiltere hem de Fransa başta Libya’da olmak üzere Arap Baharından sonra ki düzende ”Petrol Pastasından” yararlanmak ve paylarını arttırmak istiyorlar. Buna engel olarak ise Türkiyeyi görüyorlar. Türkiye’nin sözünden çıkmayan bir Ortadoğu’da onlara yer olmadığını iyi biliyorlar. Hal böyleyken Türkiye ile Fransa arasında ki ilişkilerin yeni gerginliklere gebe olması muhtemel.Tüm bunlar yaşanırken Fransa bir karşı hamle daha yaparak Ermenistan’a olan abilik bağını daha da arttırdı. Sözde Ermeni Soykırımına destek vermeyenlere uygulanacak cezai yaptırımlarla ilgili bir kanun çıkardı.Türkiye’nin buna nasıl karşılık verceği bilinmez ama Fransa’nın AB yolunda Türkiye’ye daha çok engel olacağı gerçeğiyle karşı karşıyayız.Bu Türkiye’nin AB ile olan geleceği açısından çok kötü bir kader yaratıyor.

Ortadoğu’da Arap Baharıyla dengeler savaşının oluştuğunu söylemek boşa olmaz.Son olaylardan biri olan Suriye’ye yaptırım kararının BM’de reddedilmesş de bunlardan biri.Reddeden iki ülke oldu.Bunlardan biri Rusya, diğeri ise Çin.Neden hayır oyu kullandıklarına ilişkin tespitimizi yaparsak:Özellikle Çin olmak üzere Rusya’nın da Ortadoğu’da yeni planları var. Çin yeni bir dış aktör olarak Rusya’nın izinden bölgeye açılmak istiyor. Hem enerji kaynakları hem de pazar olarak Ortadoğu Çin’e çekici geliyor. Rusya’nın ise amacı tarihden beri aynı.Bölge’de etkili olmak.

Hem Rusya hem de Çin ortak bir manevi blok oluşturarak; Suriye’ye BM’in yaptırım kararını reddettiler. Bu Ortadoğu’da ki dengelerin bir anda sarsılmasına neden oldu. Çünkü daha düne kadar; Ortadoğu’da ki gelişmelerle alakalı somut bir spesik tavır sergilemeyen bu iki ülke, ne oldu da bir anda muhalefet oluverdi. Cevap aslında çok açık. Hem Rusya hem de Çin; Ortadoğu’ya açılma kapılarının kapanmasını istemiyorlar. Ortadoğu’da ki bu yeni dönemde yerlerini alıp, pastadan pay alma niyetindeler. Özellikle Rusya için;Ortadoğu’ya girişi sağlayan birden çok koridor vardı Arap baharına kadar. Arap Baharı sonrası iktidarların birer birer değişmesi başlatılan ve mevcut ilişkilerin sıfırlanmasına neden oldu. Rusya için en başta üç koridor vardı: Bunlardan ilki Türkiye, diğerleri ise Suriye ve İran. Irak yok çünkü Rusya Irak pastasını Amerikan işgalinden sonra kaybetti. Türkiye’yle vizelerin kaldırılmasını, artan ticaret hacmini, imzalanan dostluk anlaşmalarını Rusya’nın bölgeye Türkiye üzerinden açılma politikalarının bir parçası oalrak değerlendirmek gayet doğru. Suriye ile zayıfta olsa ilişkiler kurmuş olan Rusya, eğer Bm ya da Nato buraya bir müdahale gerçekleştirirse oranın da Irak’a döneceğini ve bu pastayı da kaybedeceğini biliyor. Bu sebeple yaptırım kararını reddetmesi gayet doğal.

Son olarak geriye İran kalıyor ki, bu kapı Rusya için Ortadoğu’ya açılan en büyük kapı. İran’la ilişkilerini mümkün olduğunca iyi tutmaya çalışan Rusya;  Bir yandan da küresel dengelere göre hareket ediyor. Sonuç olarak; ABD’yi tekrardan düşman olarak görmek istemez. Yeri geldiğinde İran’a silah satan Rusya; küresel bir baskı ile karşılaşınca da geri adım atmasını biliyor. Ancak İran’ın bir ABD-İsrail ve İngiltere saldırısına uğradığında nasıl bir tepki vereceğini kestirmek şu an için mümkün değil. Ne yazık ki bu durum İran için beklenen bir son gibi görünüyor. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumuun açıkladığı ” İran’ın Enerji Raporu”; İran’ı suçlu ilan eder gibiydi. Bu da ABD, İsrail ve İngiltere’nin göstereceği tepkilerin meşruiyet zeminini oluşturdu uluslararası kamuoyunda.Bu son gelişmeyle birlikte Ortadoğu’da tekrardan savaş çanları çalmaya başladı. Dengeleri belirleyecek en büyük taş Rusya’nın takınacağı tavır ve ardından Rusya’nın sözünden çıkmayan Çin’in tavrı. Halkalardan biri de doğal olarak Türkiye. Daha önce füze kalkanının topraklarına yerleştirilmesini öyle ya da böyle kabul etmişti Türkiye. Eğer İran’a müdahale BM ya da NATO ekseninden gelirse Türkiye mecburen bu duruma destek vermek zorunda kalabilir. Müdahale gerçekleşecek mi? Ne zaman ve nasıl gerçekleşecek? bunlar bilinmiyor ama müdahale sonrasında ki yeni düzende Türkiye büyük bir aracı konumunda, bölgenin valisi konumund aoalcağı kesin.

Arap Baharı öyle ya da böyle sancılı ve kanlı da olsa atlatıldı ve atlatılacak.Ancak Erdoğan’ın Arap Baharı Turu şimdi daha net anlaşılıyor ki; Gezi ve mesajlar yakın gündemle alakalı değil geleceğin temelleri içindi. Erdoğan’ın verdiği mesajlara dikkat edecek olursak; temeli en başta Laiklik ve liberalizme yani özgürlüklere dayanıyordu. Liberal bir toplum her zaman sonrasında sermayeyi ve açık ekonomiyi ülkeye getirir. Bu da ülkelerin dışa açık olması; dünyayla kaynaşması anlamına gelir. Bu kaynaşmayı yönetecek olan Türkiye’dir; Ülkeleri,sermaye ile sistemi yönetecek olan ise ABD’dir. İsrail’de bu oyunda ABD’nin en büyük yardımcılarından biri olacaktır. Bu da demek oluyor ki, İsrail’le Türkiye ilişkileri gergin olabilir ancak hiçbir zaman kolay kolay sıcak çatışmaya dönüşmeyecektir. Sistem devam edecek, ”Amerikan Rüyası”; Ortadoğu’da ”Türk Güneşi” tekrardan doğmadıkça bitmeyecektir.

Erdem EREN

Tarih: 2011