Türkiye Tipi Başkanlık Sistemi Dünyaya Model Olabilir

Değerli dostlar bu yazımızda ülkemiz gündemini yakın dönemde sıklıkla işgal edecek “Türkiye Tipi Başkanlık Sistemine” ayırmak istedim. Yazımda ilk bölümde teknik olarak başkanlık sistemi ile ilgili bilgiler vereceğim. İkinci kısımda ise “Türkiye Tipi Başkanlık Sisteminin” ülkemize olası kazanımlarına değineceğim.

Başkanlık Sistemi; Yasama ve yürütme organlarının birbirinden tamamen ayrı olduğu bir yönetim sistemidir. Koalisyonların ve hükümet krizlerini ortadan kaldırması, siyasi ve ekonomik istikrar sağlaması, kararların hızlı alınması, organların bağımsızlığı ve net görev ayrımından dolayı ülke menfaatleri açısından oldukça modern bir sistemdir.

 Başkanlık Sisteminin Özellikleri

– Yürütme organı tek kişidir ve bu “Başkan”dır. Başkan, yönetim ekibi olan bakanlarıyla birlikte halk tarafından seçilir. Cumhurbaşkanı ve Başbakan gibi iki yürütme organı yoktur.

– Başkan yasamayı yani meclisi feshedemez, aynı kişi hem yasamada, hem yürütmede görev alamaz. Başkan yasama işlerine ve meclis yönetimine karışamaz.

– Yasama ve yürütme güçlerinin net olarak birbirinden ayrıldığı başkanlık sisteminde yasama organı mecliste yürütmeyi yani Başkan’ı feshedemez.

 

Başkanlık Sistemi’nin Faydaları

Doğrudan Yetki: Başkanlık Sistemi’nde başkan doğrudan halk tarafından seçilir ve devlet başkanın yaptığı icraatları daha meşru kılar. Halk Başkan’a doğrudan yetki vermiş olur.

Kuvvetler ayrılığı: Başkanlık Sitemi’nde yasama ve yürütmensin birbirinden ayrı olması, iki organının birbirini bağımsızca denetlemesini sağlar. Bu sistemle suiistimal ve makamın kötüye kullanılması engellenmiş olur.

Hızlı karar alma: Başkanlık Sitemi’nde güçlü yetkilerle donatılmış bir başkan ve ekibi kararları daha hızlı alır, çabuk karar verir. Kalkınma ve büyüme hızlı gerçekleşir.

İstikrar: Halkın Başkan ve ekibini doğrudan seçmesi neticesinde hükümet krizleri ve koalisyonlar yaşanma ihtimali ortadan kalkar. Ülkede siyasi istikrar ve bununla birlikte ekonomik istikrarda sağlanmış olur.

 

Başkanlık Sistemi İle Yönetilen Bazı Devletler

Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin, Belarus, Brezilya’dır. Fransa ve Rusya ise Yarı Başkanlık Sistemi ile yönetilmektedir.

Şimdi başkanlık sistemi ülkemize neler kazandırabilir onlara bakalım.

 

Türkiye Tipi Başkanlık Sistemi ile;

-93 yılda 64 hükümet ve koalisyonlarla yönetilen Türkiye Cumhuriyeti’nde koalisyon ve hükümet krizleri son bulacak,

– Başkanlık Sistemi ile Türkiye Cumhuriyeti’nde siyasi ve ekonomik istikrar sağlanmış olacak,

– Türkiye Cumhuriyeti halkı ve devletinin menfaatleri doğrultusunda kararlar ve yatırımlar daha hızlı alınıp, hayata geçirilebilecek,

-Türkiye Cumhuriyeti Başkanı, halkın oylarıyla belirlenen süre için seçilecek ve halka karşı sorumlu olacak,

-Türkiye Cumhuriyeti Bakanları, Başkan’ın yönetim ekibi olarak meclis dışından seçilecek vekiller bakan olamayacak,

-Türkiye Cumhuriyeti Milletvekilleri, yasama faaliyetlerinde bulunmak amacıyla halkın oylarıyla seçilecek bakanlık faaliyeti yürütemeyecek,

-Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisi Başkanı makamı meclisi yönetmek ve vekillerin çalışmalarını koordine etmek için faaliyetlerine devam edecek,

-Kuvvetler Ayrılığının net olarak sağlanmasından ötürü; Yasama ve yürütme organları birbirlerini bağımsız olarak denetleyebilecek,

-Seçim barajı kaldırılarak, çoğulcu ve modern demokrasiye uygun bir meclis yapısı kurulacak,

-Modern, gelişmiş ve güçlü bir Türkiye için gerekli sistemsel reform yapılmış olacak.

-Siyasi ve Ekonomik İstikrar Sağlanacak!

-Kararlar ve Yatırımlar Hız Kazanacak!

-Halkın Yönetimi ve Güçlü Türkiye Hâkim Olacak!

Tüm bu anlattıklarımız ile söyleyebiliriz ki; “Türkiye Tipi Başkanlık Sistemi” ülkemiz adına gerçekten önemli bir reçetedir. Toplum olarak siyasal ve ekonomik krizlerden oldukça zarar gördük. Başkanlık sistemini kazanımları ekseninde doğru bir şekilde tartışmalı ve anlamalıyız.

Allah’a emanet olun.

Yayın Tarihi: 06.05.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/turkiye-tipi-baskanlik-sistemi-dunyaya-model-olabilir/533/

Pelikan Bildirisi

Değerli dostlar,

Pazar akşamı “pelikan dosyası” adlı bir blog sayfası üzerinden Başbakan Ahmet Davutoğlu’na yönelik çeşitli iddiaların yayınlandığını hep beraber gördük ve şahit olduk. Burada madde madde iddiaları incelemeyeceğim. Birilerine kin de kusmayacağım. Peki, ne söyleyeceğim, hadi başlayalım.

Açık söylemek gerekirse “Pelikan Bildirisini” kimin yazdığı beni ilgilendirmiyor. Tarafsız ve akılcı düşünen biri bildiriyi okuduktan sonra ilk şu soruyu sorar; “Acaba yazılanlar doğru mu?”

Bir süredir Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ile Başbakan Ahmet Davutoğlu arasındaki diyalog da problem olduğu dillendiriliyordu. Ben bunla da ilgilenmiyorum. Bunla ilgilenen kim mi? Paralelin, CHP-HDP-PKK homojen bloğunun, yurt içi ve yurt dışındaki Türkiye ve Erdoğan düşmanı kliklerin ta kendileri. Sayın Davutoğlu bu bloğun ilgisine neden düştüğünü sorgulamalı bence.

Değerli dostlar,

Beni ilgilendiren konu “Başkanlık Sistemi”, beni ilgilendiren dert “Yeni Anayasa’dır.” Bizi ilgilendiren Erdoğan ve onun temsil ettiği davadır. Erdoğan bugün milleti temsil ediyor. Türkiye ve Erdoğan bugün ümmetin yeniden bir araya geliş umudunu temsil ediyor. Şunu unutmamak gerekir ki bugün Erdoğan’ın karşısında yer alan işte tüm bu saydıklarımın karşısındadır anlamına geliyor.

Bildiri aslında bir anlamda karşımıza dikilmeyin mesajı. Ben bu mesajı şöyle okuyorum. Davutoğlu Erdoğan’a rağmen çok güçlü bir “Başkanlık Sistemi” mesajı vermiyor. Bu davranışıyla da tepki çekiyor. Yazıda bahsedilen “Reisçilerin”, millet ve ümmet olduğunu ve onların da isteğinin “Başkanlık Sistemi” olduğunu idrak etmek gerekiyor.

Erdoğan ısrarla “Başkanlık Sistemi ve Yeni Anayasa” derken, Davutoğlu AK Parti’yi bu hedefe yönlendirmekte yetersiz kalıyor ya da yetersiz davranıyor. Dostlar, Erdoğan Özal değil, olmamalıdır. AK Parti de ANAP. Temcit pilavı gibi kaderleri tekrarlamanın ne anlamı var anlamış değilim. Davutoğlu, AK Parti ve aynı yolda yol yürüyenlerin bir araya gelip “Başkanlık Sistemi” hedefine doğru güç birliği yapmaları gerekmektedir. Beyler “Gençlik” sadece “Yeni Anayasa” değil “Başkanlık Sistemi ve Yeni Anayasa” istiyor. Bu mesajı anlayan anladı. Kafanızı taşlara vurmamak için, reise uymanız gerekiyor.

Başkanlık Sistemi, Erdoğan’ın şahsi meselesi değildir. Türkiye’yi koalisyon virüsünden ilelebet kurtaracak, 2023-2053-2071 hedeflerine hızlıca taşıyacak bir yarış atıdır. Bunu unutmamak lazım. Şahısla derdi olanlar, seçim sandıklarına ve tarihin tozlu sayfalarına gömülürler. Umarım mesaj alınmıştır…

Allah’a emanet olun…

Yayın Tarihi: 02.05.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/pelikan-bildirisi/531/

Savaşın Adı: Recep Tayyip Erdoğan

Değerli dostlar,

Sadece millet olarak değil, ümmet olarak tarihin en zor dönemlerinden birini daha yaşıyoruz. Ülkemiz haftalardır hiç olmadığı kadar terör tehdidiyle karşılaşırken, şiarı Allah yolunda son nefesini vermek olan ecdadın torunları bizler, kirli tuzaklara ve kahpe teröre direnmeye çalışıyoruz. Cihana hükmeden bir millet, nasıl oldu da cellâdını bekler hale geldi hiç mi sorgulamıyoruz? Dostlar, biz cellâdımızı bekler isek, bizi kurban eden çok olur. Farkında değil miyiz?

İnsanlık tarihi İslam ile şereflendikten sonra birçok devlet ve birçok medeniyet kuruldu. Batı medeniyetleri içinde bulundukları küfürde boğuldu ve parçalandı. İslam medeniyetleri ve devletleri ise uzun yıllar hâkimiyetlerini sürdürüp, geleceğe nesillerini ve izlerini taşımayı bildiler. Ancak burada çok temel bir tespiti yapmamız gerekiyor. Tüm İslam medeniyetleri ve devletleri “Adalet’in ve Allah’ın yolunu” terk etmedikleri müddetçe cihana hükmettiler. Tüm İslam medeniyetleri ve devletleri “İlayı Kelimetullah” yani Allah kelamını yaymak için cihad anlayışını taşıdıkları müddetçe ayakta kalabilmişler ve müreffeh toplumlar olabilmişlerdir. Ne zaman ise bunlardan vazgeçtiklerinde küfre mağlup olmuşlardır. Allah bizlere zulmetmez. İnsanoğlu kendine zulmetmektedir.

Türkler ve Kürtler İslam ile taçlandırıldıktan sonra bu yüce dinin sancaktarları olabilmişler, Allah yolunda cenk edip, İslam’a hizmet etmişlerdir. Büyük Kürt Komutanı Selahaddin Eyyubi’den tutun da, Fatih Sultan Mehmet’e, Yavuz Sultan Selim Han’dan Ulu Hakan Sultan Abdülhamid’e kadar tek gayeleri Resullullah’ın izini takip etmek, İslam için gaza etmek olmuştur. Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan maddi ve manevi çöküntü Cumhuriyetin önemli dönemlerinde de devam etmiştir. Bunun ardını ise siyasi, ekonomik ve toplumsal birçok kriz ve kaos dönemleri izlemiştir. Ne zamanki bu duruma itiraz etmek için birileri baş kaldırdığında ise sonları rahmetli Adnan Menderes’in şahadeti ya da Sultan Abdülhamid’in yalnızlığı gibi olmuştur. Artık millet ve ümmet olarak bir şeyi anlamamız gerekmektedir. Bu millet ve ümmet terk ettiği ize geri dönmelidir. Türkler ve Kürtler yeniden İslam’ın sancaktarlığı altında bir araya gelmeli, ümmeti de yanına alarak safları sıklaştırmalıdır. Artık bu milletin ve ümmetin diriliş vakti gelmiştir. Bu dirilişin en önemli lideri de Recep Tayyip Erdoğan’dır.

Türkiye son yıllarda tarihinin en önemli kırılma dönemlerinden birini geçiriyor. Muhafazakâr demokrat görüşüyle iktidara gelen Ak Parti ve Recep Tayyip Erdoğan, iktidarının ilk yıllarında daha çok Batı medeniyeti ile önemli ilişkiler geliştirmişti. Üst üste gelen seçim zaferleri sonrasında özellikle halk desteğini arkasına alan Erdoğan, Türkiye’yi yıllardan beri prangalara vuran virüsleri temizlemek için birçok cephede savaş başlattı. Ekonomiden yargıya, medyadan askeri vesayete kadar birçok savaşta Erdoğan galip geldi. Türkiye kendi milli sermayesini, milli yargı ve medyasını oluşturmaya başladı, darbe ve muhtıralar tarihe karıştı. Statüko bozulunca virüsler ve sahipleri tekrar harekete geçti ve bunu Gezi olayları, 17-25 Aralık darbe girişimi, terör olayları ve patlamalar izledi. Şu an hem Türkiye hem de Erdoğan, başta Paralel Örgüt olmak üzere birçok legal ve illegal güçle mücadele ediyor. Kapanlar kurulmuş, tuzaklar hazırlanmış, var güçle önce Erdoğan’ı indirmeye sonra tekrardan milletine ve ümmetine hizmet etmeye, İslam’ın sancaktarlığını eline almaya çalışan bu devleti teslim almaya, bu millete diz çöktürmeye çalışıyorlar. İstiklal Marşı “Korkma” ile başlayan bu millet ve devlet, asla kimseye diz çökmeyecektir.

Türkiye, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne yeniden İslam’ın mührünü vurmak, mazlumların hamisi, İslam’ın sancaktarı olmak için gece gündüz çalışıyor. Ülke ülke ecdad miraslarına sahip çıkılıyor. Birçok coğrafya da İslam anlatılıyor, devletimizin kültürü, dini, bayrağı öğretiliyor. Türkiye, Balkanlardan Orta Asya’ya, Kafkaslar’dan Ortadoğu ve Afrika’ya mazlumlara el uzatıyor. Türkiye ve Erdoğan, ilelebet milletine ve ümmetine hizmet edecek bir devletin ekonomisini, ordusunu, sanayisini, devlet aklı ve kadrolarını inşa ediyor. İşte amaç bunu durdurmaktadır. İmameden dağılan tesbih taneleri gibi paramparça olan bir ümmeti bir araya getirmeye çalışan Türkiye ve Erdoğan’ı diz çöktürmeye çalışıyorlar.

Dostlar bu savaş tekrardan dirilişe geçen bu milleti ve ümmeti durdurma savaşıdır. Bu savaşın adı: Recep Tayyip Erdoğan’dır. Safları sıklaştırıp, bu adamın yanında durmak bize ecdad mirasıdır. “İlayı Kelimetullah” davasıdır. Erdoğan’ı Menderes ve Abdülhamid’in kaderine terk edemeyiz. Var gücümüzle bu davaya destek olmalıyız. Bu bir parti meselesi değil, bu savaş artık bu ümmetin meselesi olmuştur.

Gecesini gündüzünü bu vatana hizmet etmek için ayıran her bir neferden Allah razı olsun. Bizler de bu millet ve devlet için elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz ki gayemiz safımız belli olsun. Bu doğrultuda değerli arkadaşlarıma da teşekkür ediyorum. El birliğiyle Küresel Strateji Merkezi ve Beyaz Hareket olarak bir çalışmaya daha imza atıyoruz. 27 Mart Pazar günü “Recep Tayyip Erdoğan – Türk ve İslam Dünyasında ki Yeri ve Önemi” adlı sempozyumu gerçekleştireceğiz. Siz değerli dostlarımı da hem gayesi bu vatana hizmet etmek olan Reis-i Cumhurumuzu, hem de naçizane biz dertli dostlarınızı yalnız bırakmamaya davet ediyorum.

Not: Sempozyuma kayıt yaptırabilmek için beyazhd@gmail.com’a ad, soyad ve telefon numaranızla birlikte başvuru yapabilirsiniz.

Allah’a emanet olun…

Yayın Tarihi: 24.03.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/savasin-adi-recep-tayyip-erdogan/490/

Şimdi Çarkları Kırma Vakti

Değerli dostlar,

Türkiye geçtiğimiz günlerde Avrupa Birliği ile çok önemli bir görüşme yaptı. Suriye’li kardeşlerimizin geleceğini de etkileyecek bu görüşme ülkemizin prestiji ve çıkarları açısından da oldukça önemliydi. Türkiye’nin kendisine akın akın gelen mültecileri ağırlamasına sadece tebriklerini sunmakla yetinen Avrupa, aynı mülteciler sınırlarına dayandığında ise telaşa kapıldı. Mülteci krizinin ciddiyetinin farkına vardı ve Türkiye ile pazarlıklara başlamıştı. Bu pazarlığın bir aşaması da geçtiğimiz günlerde yaşandı. Daha önce mülteci akımını durdurması karşılığında 3 Milyar Euro destek sözü veren Avrupa’ya karşı Türkiye çok önemli bir stratejik hamle yaptı ve müzakere sürecini de bu pazarlığın içine dahil etti. Türkiye müzakerelerin hızlanmasının yanı sıra, vizelerin kalkması, serbest dolaşım hakkı ve 3 milyar Euro’ya ek olarak bir 3 Milyar Euro daha talep etti. Bu hamle karşısında şaşıran Avrupa devletleri ise düşünmeye çekildi. Peki, Türkiye’nin bu hamlesi ne anlama geliyor bir açıklayalım.

Türkiye mülteci krizinde başından sonuna kadar en samimi davranan, taşın altına elini koyan devlet oldu. Maddi kayba rağmen “insancıl” bir politika izledi ve bu noktada Avrupa dahil tüm dünyaya bir ders verdi. Öncelikle söylemek gerekirse; Türkiye AB’den alacağı paranın derdinde değil. Tabii ki devlet aklı, maddi kaybı en az zarara indirgemek ister. Ama mesele bu değildi. Türkiye’nin AB üzerinde birçok açıdan baskı ve üstünlük kurduğunu kabul etmek gerekir. Türkiye’nin mülteci kartını daha güçlü kullanması gerektiğini önceki yazılarımda da söylemiştim. Bu kartı daha güçlü kullanan Türkiye, şimdi birçok noktada AB’ye diz çöktürmek üzere. Türkiye’nin hem eli güçlü hem de konjonktür buna uygun durumda.

İngiltere, ekonomik krizlerle başlayan süreçle birlikte bir de mülteci krizi patlak verince AB ile arasına mesafe koymaya niyetlendi. İngiliz halkı ve devleti, başka ülkelerin ve mülteci krizinden doğan yükün altına girmek istemiyor. Mevcut bu durum AB’de daha büyük bir güç boşluğuna neden olacaktır. Mevcut bu boşlukta AB içinde daha güçlü pozisyon elde eden Almanya, ekonomik gücünü korumak ve mülteci krizinden daha fazla zarar görmemek adına Türkiye lehine bir politika izliyor. AB’ye üyelik sürecimiz ne olur bilinmez ama İngiltere’nin pasifliği, Almanya-Türkiye ittifakını Avrupa üzerinde daha güçlü kılacaktır. Belki bu ittifak üyelik sürecini hızlandırabilir de. Vizelerin kalkması, AB ve Türkiye arasında ki etkileşimi daha da arttıracaktır. Türkiye ekonomisine bunun olumlu yansıyacağını düşünüyorum. Ama Türkiye’nin bu süreçte hem AB ile etkileşimini daha arttırması gerekirken hem de AB ülkelerini Suriye sorununun çözümüne teşvik etmesi gerekiyor. Türkiye’nin “Güvenli bölge” projesini daha yüksek sesle dile getirmesi lazım. Türkiye güçlü bir ittifakla Suriye sorununu çözebilirse, Suriye’nin geleceğinde uzun bir süre söz sahibi olabilir.

Batı’da bunlar yaşanırken Türkiye, Ortadoğu ve Orta Asya’da da boş durmuyor. AK Parti hükümeti döneminde başta Suudi Arabistan, Pakistan ve Katar’la önemli ilişkiler gerçekleştiren Türkiye’nin bu çabası yeni bir ittifakın doğması ile sonuçlandı. “İslam Ordusu” adı verilen bu oluşum, önceki günlerde ilk tatbikatı olan “Kuzeyin Gök Gürültüsü’nü” 20 devletin katılımı ile gerçekleştirdi. Benzer bir şekilde Türki Cumhuriyetlerle de oluşuma giden Türkiye, 4 ülke ile “Turan Ordusu” adı verilen bir yapı kurmuştu. Burada da özellikle Azerbaycan ile sıkı bir ilişki içinde. Şimdilik bu ordu da bazı stratejik tatbikatlar gerçekleştiriyor. Türkiye’nin hem siyasi, ekonomik ve kültürel ittifakların hem de askeri ittifakların içinde yer alması hem bölgesel ölçekte hem de küresel ölçekte gücünü arttıracaktır. Mevcut pozisyonda Türkiye, kapana sıkışmış bir ülke durumundan hamle ve reel politik gücü artan bir ülke konumuna gelmiştir. Başta Suriye meselesi olmak üzere bölgesel ve uluslar arası meselelerde Türkiye’nin bu ittifaklardan aldığı güçle masaya daha çok yumruğunu vuracağını görebiliriz. Bu noktada Türkiye’nin, askeri anlamda NATO çatısı altında faaliyet gösterirken, “İslam ve Turan Ordularıyla” aktif operasyonlar yapacağını çok umut etmemek gerekir ancak mevcut bu ittifaklar Türkiye’yi NATO içinde de daha güçlü hale getirecektir. Bu alternatifler, Türkiye’nin dış politikada reel politik gücünü sergilemesinde özgüven ve hamle seçenekleri yaratacaktır. Son olarak Türkiye’nin mevcut bu ülkeler ile ilişkilerini bu oluşumlar ekseninde daha doğru temellere oturtması ve uzun vadede bir stratejik plan oluşturması gerekmektedir. Doğru adımlar, Türkiye’nin uzun vadede bölgesel ve küresel bir güç olmasının yolunu açabileceği gibi pozisyonunu da sağlamlaştıracaktır.

Gelelim Türkiye’de yaşanan olaylara. Türkiye’nin dışta güçlü olabilmesinin yolunun içte güçte olmasından geçtiğini belirtmiştik. Bu noktada ayağına takılacak en büyük engeller; terör ve Gülen hareketidir. Devletin güçlü ve istikrarlı bir şekilde Doğu ve Güneydoğu’da operasyonlarını sürdürmesinin neticesinde birçok terör yuvası temizlenmeye devam ediyor. Halk her ne kadar bu operasyonlardan yorgun düşse de, devletinin yanında tavır alıyor. Bunu HDP’nin günlerdir yaptığı “isyan ve direniş” çağrılarını halkın dikkate almamasından anlayabiliyoruz. HDP’nin halk nazarındaki etkisi her geçen gün eridiği gibi halkın HDP ve PKK’ya desteği de neredeyse bitmek üzere. Bölge halkı hem HDP’ye hem de PKK’ya yoğun bir şekilde tepki gösteriyor. Artık HDP’nin siyasi ömrünün de giderek sona yaklaştığını söyleyebiliriz. Devlet aklı, kukla ve üst akıllarından üstün gelmiştir. HDP’yi tarihe gömmenin “Vaka-i Hayriye” olabileceğini düşünsem de bu noktada dikkatli adım atmak gerektiğini düşünüyorum. Evet, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere terörle A’dan Z’ye bağı olan tüm HDP’liler yargılanmalı ve cezalarını çekmeliler ancak bu durum öyle uygun bir zamanda yapılmalıdır ki bu olaydan kahraman olarak çıkmasınlar. Şüphe yok ki HDP, bu yargılamaları bir kahramanlığa ve halk isyanına dönüştürmek için fırsata dönüştürmeye çalışacaktır. Bu noktada siyasi iradenin doğru zamanda doğru hamleyi yapması gerekiyor. Bekleyip göreceğiz.

Geçtiğimiz günlerde FETÖ’ye bağlı organlar olan “Zaman Gazetesi ve Cihan Haber Ajansına”  kayyum atanarak bir anlamda devlet Gülen hareketinin en büyük medya organlarından ikisine el koydu. Bunu geç kalınmış bir hamle olarak görmekle birlikte doğru buluyorum. Basın özgürlüğü denen şey, devleti ele geçirmek, devlete ihanet etmek, devleti yönetenlere hakaret etmek değildir. Bu noktada yapılan faaliyetler de basın özgürlüğü çatısı altında görülemez. Gülen hareketinin Türkiye’de ki faaliyetleri ile tek amacı devleti ele geçirmek, yönetmek, devleti yönetecekleri belirlemek, devletin sinir uçlarına hakim olmak olmuştur. Bu noktada başta ulusal sınavlar olmak üzere tüm resmi dairelere müritlerini “çakma cihat” anlayışıyla “kul hakkı yiyerek” illegal bir şekilde yerleştirmeyi başarmıştır. Devlet buna sessiz kalmıştır diyemeyiz. Devlet görür, duyar, fark eder ancak doğru zamanda doğru bir hamleyi yapacak vakti bekler. Bu noktada AK Parti hükümetinin Gülen hareketine yönelik gerçekleştirdiği hamleler sadece bir “Erdoğan-Gülen, Hükümet-Cemaat” çatışması meselesi değil, devletin yıllardan beri beklediği ve şimdi gösterdiği reaksiyon meselesidir. Devlet, kendisini ele geçirmeye çalışan Gülen hareketine cevabını hükümet ve Erdoğan eliyle vermiştir. Fethullah Gülen ve harekete mensup kimseler, devletin yapacağı bu hamleleri de hesaba katmaları gerekirdi. Bu noktada Gülen hareketine ayrı bir parantez açmak gerekir.

Gülen hareketini iyi analiz etmemiz gerekiyor. Gülen, Bediüzzaman Said Nursi’nin ışığını takip ettiğini söylese de cemaat ve görüş olarak ondan ayrıldığını söylemek mümkün. Kendine bu eksende taban oluşturan Gülen hareketi, eğitim ve diyalog ilişkileriyle hem ülke çapında hem de uluslar arası alanda örgütlenmeye ve kurumlar inşa etmeye başladı. 1999 yılında ABD’ye yerleşen Gülen hareketi, oluşturduğu bu mekanizmayı ne derece bağımsız yürütüyor işte orası şüpheli. İslami bir cemaat olarak ortaya çıkan Gülen hareketi, şu an ticari, siyasi, hukuki eksende faaliyet gösteren bir yapı halini aldı. Peki, bir cemaat buna dönüşür mü? Mesele şu: Osmanlı Devleti’nin parçalanması, halifeliğin kaldırılması, İslam ülkelerinin pasifize edilmesi neticesinde İslam dünyasında büyük bir güç boşluğu oluştu. Müslümanlar ve İslam devletleri bir türlü örgütlenemediler ve birlik oluşturamadılar. Ancak bu durumun ilelebet sürmeyeceği de aşikardı. Üst akıllar bu öngörüye sahip olmalarından ötürü Müslümanların ulusal ve uluslar arası örgütlenmesini, bunun yanında kadrolaşıp kurumsallaşmalarını kontrol altına almak istediler. Bu sayede kurmuş oldukları uluslar arası düzenin güvenliğini de bu bağlamda koruma altına almaya çalıştılar. İslam ülkelerini belirledikleri liderler ve sistemler ile yöneten üst akıllar, Müslümanların bu ülkelerde bağımsız kadrolar oluşturup iktidara gelmelerini kontrol etmek ve denetlemek istediler. İşte bu noktada Gülen hareketi onların kullandığı bir piyondan başka bir şey değil. Ne yazık ki hareket mensupları bunun farkında değil. Uluslar arası düzeni kuranlar, düzene tehdit olacak İslam’ın, Müslümanların, İslam’ın ahlak ve adalet anlayışının tekrardan iktidar olmasına izin verirler mi? Hadi engel olamadılar, buna düzen kurucu ABD, kendi ülkesinde Pensilvanya’da bulunan zatı orada barındırır mı?

Erdoğan ve hükümet üst akılların Gülen hareketi üzerinden kurmuş oldukları ulusal ve uluslar arası oyun çarklarını fark ederek, bir bir kırmaya başladı. O yüzden ki devlet, Gülen hareketinin üzerine gittikçe ABD’den ve AB’den sesler yükseliyor. Çünkü çarkları bozuluyor. Türkiye hem terörün, hem de Gülen hareketinin, bununla birlikte üst akılların çarklarını ulusal ve uluslar arası düzeyde kırdıkça her geçen gün bölgesel ve küresel bir güç olmaya doğru adım adım ilerliyor. Yorulmadan devam. Şimdi çarkları kırma vakti…

Allah’a emanet olun…

Yayın Tarihi: 11.03.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/simdi-carklari-kirma-vakti/460/

Kozalak da Bizim, Çam da…

“Türk deyince sadık demektir. Biz emindik Türkiye bir gün bize gelecek” diyordu Osmanlı’nın bizlere mirası Evlad-ı Fatihan ve Arabistan’ın, Afrika’nın ücra köşelerinde yolumuzu bekleyenler TRT Türk ekranlarında. Günlerdir soluksuz izliyorum. Karadağ’dan tutunda İrlanda’ya, Gürcistan’dan Yemen’e ecdadımızın izleriyle dolu. Türkiye şimdi yeniden bu izlerin peşini sürüyor ve yeni bir çağın kapısını aralıyor. Türk bekleyen değil, beklenendir. Türkiye her geçen gün aslına dönerek, ecdadının izinden gitmeye başlamıştır, gitmelidir de…

Türkiye Cumhuriyeti, yaklaşık 10-12 yıldır çeşitli kurum ve kuruluşları vasıtasıyla başta Balkanlar olmak üzere, Ortadoğu, Kuzey Afrika, Orta Asya ve Kafkaslar da önemli maddi ve manevi atılımlar gerçekleştiriyor. Drogheda’da ki ay ve yıldızın yanına yeni ay ve yıldızlar eklemek adına, Karadağ’da ki Müslümanların Camii inşa etmek üzere yardım taleplerine el uzatarak arı gibi çalışıyor. Bunlar dış politika da önemli bir koordinasyonun ve kurumsallaşma hamlelerinin meyveleri aynı zamanda. Türkiye türlü coğrafyalar da Osmanlı ve İslam mirasına sahip çıkarak restore ediyor, ekonomiden kültüre yeni birçok proje gerçekleştiriyor. Bu projelerin ve hizmetlerin gerçekleşmesinde; Dış İşleri Bakanlığı, büyükelçilikler, ataşelikler ve mensupları, Türk Silahlı Kuvvetleri, Milli İstihbarat Teşkilatı,  Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı(TİKA), Yunus Emre Enstitüsü, Diyanet Vakfı, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı(AFAD), Türk Kızılayı, Sivil Toplum Kuruluşları, Belediyeler, İş dünyası, öğrenciler ve turistler önemli bir emek sarf ediyor. Türkiye’nin yeniden bu anlamda birçok coğrafya da ön plana çıkması, bizleri ve bizleri bekleyenleri mutlu ediyor. Ancak Türkiye’nin ulusal ve uluslar arası anlamda bu vizyonu sürdürebilmesi için nitelikli kadrolara ve yöneticilere, istikrarlı faaliyetlere ve bunların alt yapısını oluşturacak kurumsal devlet kuruluşlarına ve sabit devlet aklına ihtiyacı var.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Fildişi Sahili, Gana ve Gine olmak üzere bir dizi Afrika ziyaretlerinde bulundu. Daha önce de Güney Amerika ziyareti yapan Erdoğan bunları tabii ki belirli bir öngörü doğrultusunda gerçekleştiriyor. Türkiye dış politikada ki kültürel hamlelerini bölgesel ittifaklarla da taçlandırmak istiyor. Uluslar arası mekanizmalarda aktif bir güç elde edebilmek, bu ittifaklarla siyasal ve ekonomik ilerleme sağlamak temel manada ilk hedefler. Türkiye bu yolda da başarılı bir şekilde yürüyor. Yürüdükçe de Türkiye’yi kendi iç sorunlarına geri döndürmek ve hapsetmek için ülkemizde terör eylemlerinden tutunda yargı facialarına kadar türlü provakatif hamleler baş gösteriyor. Can Dündar’ın Anayasa Mahkemesi kararı doğrultusunda salıverilmesi bunlardan yalnızca biriydi. Türkiye dışta istikrarlı bir şekilde büyük güç olmak istiyorsa, bunun yolu içte güçlü olmaktan geçiyor.

Can Dündar kiralık bir casus ve vatan haini olmasından başka da bir anlam ifade etmiyor. Ama hem onu, hem gazetesini hem de Anayasa Mahkemesini yönlendiren güçler ve sergiledikleri oyunların önemi çok büyük. MİT tırları DAEŞ’e silah götürmüyordu. Bunu Can Dündar ve sahipleri de biliyordu zaten. Amaç başta Türk Hükümetini ve tabii ki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı uluslar arası kamuoyunda hem DAEŞ’le bağlantılı gösterip algı yönetimi yapmaktı, hem de uluslar arası mekanizmaları harekete geçirerek belki de bir “savaş suçu” kararı çıkartıp Erdoğan’ı ve Türkiye’yi yargılatmak ve devirmekti. Tutmadı. Dündar’ın yargılaması başlatıldı, suçlu bulunması beklenirken Anayasa Mahkemesi’nin müdahalesiyle serbest bırakıldı. Yargılamanın devam ettiği bir sürece müdahale etmeye anayasal olarak hakkı bulunmayan Anayasa Mahkemesi ve üyeleri kendi devletini uluslar arası arena da mağlup etmeye çalışan bir gücün yanında tavır aldı. Ama bu nasıl oluyor?

Jandarma MİT’in tırlarını durdurabiliyor. Halkların Demokratik Partisi milletvekilleri PKK terör örgütüne araçlarında silah taşıyor. Yine HDP Eşbaşkanı Figen Yüksekdağ terör örgütüne sırtını dayadıklarını söylüyor. Diğer Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ise halkı isyana ve savaşa çağırabiliyor. Yıllar önce dün ve bugün Osmanlı Hanedanı’nın sınır dışı eden ve başka hanedanlara hizmetkârlık yapmaya devam eden Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, PKK’lı teröristlerle “arkadaş” olabiliyor. Yine Kılıçdaroğlu ve CHP milletvekillerinin alınlarından öptüğü DHKP-C’li teröristler devletin savcısını şehit edip, polis karakoluna saldırabiliyorlar. Gazete manşetleri ve televizyon programları ise casusları, teröristleri övüp, bu devlete, Başbakanı’na ve Cumhurbaşkanı’na hakaret edebiliyorlar.

Bizim acilen çok köklü reformlara ihtiyacımız var hem de bir an evvel. Yargıdan tutunda eğitim sistemine, ekonomik yatırımlardan tutunda emniyet ve askeri teşkilatlarımıza kadar her alanda devletin bekasını savunacak ve koruyacak sistemleri kurmalı ve kadroları yetiştirmeliyiz. Bu devletin ve milletin öz evlatları, bu millete ve ümmete hizmet edecek olan vatanseverler, bu devletim kurum ve kuruluşlarının başında olmalılar. Biz eğer köklü reformlarla, nitelikli kadrolar yetiştirip, işlevsel sistemler kurabilirsek, ulusal varlığımızı sürdürebilir, güçlü bir uluslar arası vizyona da sahip olabiliriz. Ancak işte biz bu şekilde ilelebet al bayrağımızı Adriyatik’ten Çin Seddi’ne, Amerika’dan Afrika’ya, Balkanlar’dan Kafkaslara ve Ortadoğu’ya bütün coğrafyalar da dalgalandırabilir, ecdat mirasına sahip çıkabilir, Allah’ın hükmünü taşıyabiliriz.

Çünkü kozalak da bizim, çam da…

Allah’a emanet olun…

Yayın Tarihi: 04.03.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/kozalak-da-bizim-cam-da/445/

Türkiye’de Muhalefet Dramı

Değerli dostlar,

Sözlerime Hocalı’da Rus destekli Ermeni kuvvetlerince vahşice katledilen Azeri Türk’ü şehit kardeşlerimize rahmet okuyarak başlamak istiyorum. Mekânları cennet olsun. 1992 yılında 25 ve 26 Şubat’ta 106’sı kadın, 83’ü çocuk 613 masum Müslüman kardeşimiz, Ermeni ve Rus destek kuvvetleri tarafından vahşice katledildi. Hocalı soykırımının yıl dönümünde bizde ruhlarına Fatiha ve rahmet okuyor, kardeşimiz Azerbaycan halkı ve devletine baş sağlığı diliyoruz.

Türk siyasal hayatı, tarihin beklide en kötü dönemlerinden birini yaşıyor. Hem iç siyasette hem de dış siyasette devletimizin kritik bir dönemden geçtiği malum. Devletimizin ordusu ve polisi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da terör örgütü mensuplarıyla sokak sokak çatışıyor. Diğer bir yandan ülkemiz, başta metropollerimiz olmak üzere yoğun bir terör eylemi tehdidi altında. Hal böyleyken millet olarak; sokaktaki vatandaştan tutunda meclisteki vekillerimiz dâhil olmak kenetlenmemiz ve dik durmamız gereken bir dönemde, iç siyasette büyük bir kutuplaşmayı yaşıyoruz. Aynı şekilde Türkiye, dış politikada uluslar arası oyun ve kumpaslarla çevrelenmeye ve etkisizleştirilmeye çalışılıyor. Türkiye’nin hem iç siyasette hem de dış siyasette karşılaştığı bu buhrandan çıkması milli menfaatler bakımından oldukça önemlidir. Milli menfaatler toplumun ve siyasetin her kesimini ilgilendirmelidir. Toplum, siyasetçileriyle birlikte her alanda birlik olup milli menfaatler doğrultusunda mücadele etmelidir. Ancak ülkemizde durum ne yazık ki böyle değil.

Cumhuriyet Halk Partisi, Deniz Baykal döneminde devletçi bir çizgi izlemesinin yanında elbette hükümet karşıtıydı. Ancak Kemal Kılıçdaroğlu’nun “kaset senaryosuyla” CHP’nin başına geçirilmesi sonrasında parti adeta devlet karşıtı bir eksende faaliyet göstermeye başladı. Hükümet ve devlete karşı her türlü eyleme doğrudan ya da dolaylı destek veren bir CHP ile karşı karşıyayız. Gezi olaylarında kendi devletine zarar verildiğini bile umursamayan CHP, hükümet devrilsin diye elinden geleni yaptı. Türkiye maddi ve manevi birçok zarar uğradı. Aynı CHP, Çözüm Süreci’nde HDP ile görüşüyor diye vatan hainliğiyle suçladığı AK Parti’yi devirmek için emanet oylarını baraj atlaması ve “hükümeti beraber iyi sallamak” için HDP’ye gönderdi. Hatta öyle ki, PKK’lı teröristler ile Kılıçdaroğlu “arkadaş” bile oldular. Şimdi CHP, Artvin Cerattepe olaylarını provoke ederek Gezi ruhunu diriltmeye çalışıyor. Darbe dönemlerinde uslu kalarak iktidarı ele geçiren CHP, kaos yaratarak neye alt yapı hazırlamaya çalışıyor sormak lazım. Grup toplantısında Türkmen kardeşlerimize hakaret edercesine “Ne Bayır Kaldı, Ne Bucak” diyen Kılıçdaroğlu’na söylemek gerek ki, Cumhuriyet Halk Partisi’nin; “Ne Cumhuriyetçiliği Kaldı, Ne Halkçılığı.[1]

Milliyetçi Hareket Partisi, AK Parti hükümetine “Çözüm Süreci ve Terörle Mücadele’de” en sert eleştirileri yapan parti oldu. Hükümeti, devleti bölmekle suçladı ancak hükümetin en kritik dönemlerinde hep yanında oldu. Başörtüsü sorununun kalkmasında, Cumhurbaşkanlığı seçimi krizinde, terörle mücadelenin askeri yöntemlerle çözülmesinde ve Suriye’de ki Türkmenlere yardım konusu ve Suriye’de ki tehditlerle mücadele de MHP hep hükümete destek verdi. Bu dönemlerde MHP, öne sürdüğü milli-muhafazakâr söylemlere uygun hareket etti. Ancak onlarda ülkenin en kritik dönemlerinin birinde, koltuk derdine düştüler. Devlet Bahçeli ne olursa olsun koltuğunu bırakmamanın telaşında. Bahçeli muhalefeti ise devlet ve millet menfaatlerinin son derece önemli olduğu bu dönemde parti liderliğini ele geçirme telaşına düştüler. Allah akıl fikir versin. MHP’de kan değişimi gerekiyor ya da gerekmiyor söz konusu bu değil ancak CHP ve HDP’ye oranla dönem dönem daha devletçi bir çizgi izleyen MHP’nin böyle bir durumda çatırdaması oldukça dramatiktir. Bahçeli elbette bir gün siyasi ömrünü tamamlayacaktır. Sevilir ya da sevilmez. Umarız ki MHP’de ki yeni yapı da, CHP gibi devletçi çizgiden devlet karşıtı çizgiye geçiş yapmaz. Bekleyip göreceğiz.

Yüreğinde milli duygular taşıyan birçok vatandaşımız eminim ki Halkların Demokratik Partisi milletvekillerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısında bulunmasını bir türlü hazmedemiyor. Kürt siyasal hareketinin ve Kürt kardeşlerimizin bu milletin meclisinde temsil edilmesi gerektiğini ve bir partilerinin olması gerektiğini yıllardır savundum ve savunmaya devam edeceğim. Ama bu parti asla bu milletin evlatlarının katili PKK’nın kravatlı siyasetçileri HDP ve onun vekilleri olamaz. HDP ve onun siyasi selefleri, hiçbir zaman gerçek Kürt siyasal hareketinin ve Kürt kardeşlerimin temsilcisi değillerdi, olmamalılar da. Boynunda haç taşıyanlar ve haça hizmet edenler hiç Selahaddin Eyyübi’nin torunlarının ve Said-i Nursi’nin hemşerilerinin temsilcisi olabilirler mi? Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan önceki gün HDP milletvekilleri hakkında hazırlanan fezlekelerin çürümemesi gerektiğini söyledi. Ben de katılıyorum. HDP vekillerinin büyük bir çoğunluğu yargılanmalı ve cezalandırılmalı, gerekirse HDP kapatılmalıdır. Ancak hem devlet hem de hükümet, Kürt kardeşlerimizin gerçek temsilcisi olacak ve onların dertleriyle dertlenecek yeni bir oluşumun inşasının öncüsü olmalıdırlar. HDP’li vekiller bilmelidir ki, canlarına kastettikleri bu millet; Selahaddin Eyyübi kadar Kürt, Fatih Sultan Mehmet kadar Türk’tür.

Allah’a emanet olun…


[1] Sözün sahibi Ahmet Pekiyi’dir.

Yayın Tarihi: 26.02.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/turkiye-de-muhalefet-drami/416/

Ankara Saldırısının Mesajı

Değerli dostlar,

Bildiğiniz gibi önceki gün Ankara’da yine yüreğimize ateş düştü ve 28 vatan evladını hakka yolcu ettik. Doğu ve Güneydoğu’dan ise her gün Mehmetçiklerimizin şehadet haberleri geliyor. Allah mekânlarını cennet eylesin. Şehit oğlu şehit olan bizleri, bu vatana, birlik beraberlik ve kardeşliğimize, Çanakkale ruhuna sarılmaya sevk etsin. Peki, ülkemiz nereye sürükleniyor ve Ankara saldırısıyla bize verilmek istenen mesaj ne? Gelin şimdi bunu bir sorgulayalım.

Rahmetli Mahir Kaynak hocamız bizlere bir saldırı olduktan sonra bunun kime fayda sağlayacağını analiz etmemizi hep aklımızın bir köşesine ödev olarak not ettirmişti. Biz de Ankara saldırısının kime fayda getireceğini sorgulayıp, saldırının öncesi ve sonrasını analiz edeceğiz. İlk olarak saldırının öncesiyle başlayalım.

Ankara saldırısı öncesi Türkiye, YPG/PYD güçlerinin Türkiye-Halep koridoru arasında stratejik konuma sahip Azez’i ve “Minnağ Hava Üssünü” ele geçirme girişimini bertaraf etmek amacıyla top saldırılarına başlamıştı. YPG/PYD güçleri için, Kuzey Suriye’de kurulması planlanan Kürt koridorunun ki bunun reel karşılığı “Seküler bir Kürt Devleti”dir, en önemli aşamalarından biri Azez-Halep hattını ele geçirmekten geçiyordu. Burada kurulacak bir devletin, terör ve kaos yuvası olacağını, ikinci bir Kandil’in devlet versiyonu olacağını söylemiştik. Bizim için en vahimi ise başta toprakları (resmen) bölünecek olan Esed yönetiminin yanı sıra Rusya ve sözde müttefikimiz ABD’nin bile bu planı doğrudan veya dolaylı olarak onaylamasıdır. Türkiye işte bu kritik eşikte zaten Esed yönetimiyle soğuk bir savaş yaşamasının yanı sıra, uçak kriziyle Rusya’yı, PKK’nın organik bağı olan YPG/PYD’yi ve hem YPG güçlerine silah yardımı yapan hem de kurulacak devlet planına doğrudan ya da dolaylı onay veren ABD’yi son olarak da bölgenin ve İslam’ın düşmanı küresel kukla DAEŞ’i karşısına almıştı. Hal böyleyken bu kadar düşman ve tehdit unsuruyla yaşanan savaş, Ankara’da patlayan bombayla son buldu.

11 Eylül saldırıları sonrasında ABD tüm dünyaya had bildirecek bir tavırla “ya benimlesiniz ya da karşımda” demişti. Bunun devamını Afganistan ve Irak işgalleri izlemişti. Türkiye’de aslında bir benzerini yaptı diyebiliriz. İlk olarak, neredeyse Yavuz Sultan Selim döneminden beri bizlere miras olan Bayırbucak Türkmenlerinin namusuna el uzatan Esed yönetimi ve Rusya’ya uçak saldırısıyla, hem de bölgede kendine 40 yıldır PKK yetmiyormuş gibi bir 40 yıl daha baş belası olacak bir terör devleti kurmaya çalışan ABD’ye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile “ya benimlesiniz ya da karşımda” dedi. Ne yazık ki karşısında Ankara’da gerçekleşen bir “11 Eylül” buldu. İlk olarak şunu söyleyelim; Ankara’da ki saldırı PKK’nın öyle sıradan bir eylemi değil. Bu çok büyük bir plan ve PKK sadece kuklası konumunda. Evet, tabii ki istihbarat kaynaklarımız ve güvenlik güçlerimiz bu saldırıda yetersiz kaldılar ancak karşımızda büyük istihbarat kuruluşlarının da içinde yer aldığı bir saldırı söz konusu. Saldırı sonrası şehitlerine Fatiha okumak yerine, hemen siyasi kargaşa yaratmaya çalışan ve kendi istihbarat örgütü ile hükümetine saldıran leş kargalarının ilk olarak bunu fark etmesi gerekiyor.

Suriye sorunu hem Türkiye için hem de dünya için giderek düğümlenen bir probleme dönüştü. Ne yazık ki bir yaprak parçası gibi yuvalarından ölüme sürüklenen mülteciler dünyanın umursadığı en son konu. Türkiye misafir ettiği 3 milyondan fazla Suriye’li kardeşiyle ve onları sömüren terör eylemleriyle Suriye sorununun bir an önce çözülmesini isteyen tek ülke belki de Esed’den bile daha çok.

ABD, Başkan Obama’nın görev süresinin bitmek üzere olması sebebiyle tarihinin en pasif dış politika süreçlerinden birini yaşıyor diyebiliriz. Birçok kesim Obama’yı özellikle Suriye konusunda inisiyatif almaması ve pozisyonunu Rusya’ya kaptırmasından ötürü eleştiriyor. Aslında Obama’nın ikinci başkanlık döneminin genel olarak pasif geçtiğini söyleyebiliriz. Çünkü Obama seçimlerden güçlü çıkamadı. Bazı lobiler ki özellikle Yahudi lobisi, Obama karşıtı bir pozisyonla Obama yönetimini ve ABD dış politikasını kilitledi. Yeni bir başkanın şahin olması muhtemel ama ABD’nin genel pasifliğinin özeti bu.

Rusya, Suriye konusunda kartlarını en açık oynayan ülke konumunda. Rusya dış politika da genel olarak açık oynamayı seven bir ülkedir. Gürcistan’a yaptığı müdahale, Ukrayna’yı paramiliter güçlerle parçalaması, Kırım’ı ilhak etmesi, Esed yönetimini korumak adına yaptıkları herhalde hepimizin gözü önündedir. Rusya, Esed yönetiminin ömrünü neden uzatmak istiyor ona bir değinelim. Aslında mesele Esed’den ziyade tabii ki Rusya’nın çıkarlarıdır.  Suriye Rusya için, Lazkiye’de bulunan üssü ve Akdeniz’e yani sıcak denizlere çıkış noktası olmasından ötürü büyük öneme sahiptir. Rusya bu şekilde Akdeniz ve Ortadoğu’da denge kurmayı ve pozisyon elde etmeyi başarıyor. İkinci olarak, Sovyetler’in dağılmasından sonra iki kutuplu dünya kalmasa da hala Rusya ve ABD arasında bir mücadele var bunu söylemek mümkün. Bu noktada İsrail iki ülke için de kritik. Rusya’nın İsrail’e askeri ve reel politik olarak yaklaşması ve onu tehdit eder pozisyonu elde etmesi, İsrail’in güvenliğini öncelik edinen ABD’ye karşı büyük bir koz. Bunun yanında Rusya, İran ile birlikte Ortadoğu’da güç dengelerini kendi lehlerine değiştirdiler ve kalıcı bir üstünlük kurmaya çalışıyorlar. Rusya, her ne kadar Türkiye ile yaşadığı gerilimden ekonomik olarak zarar alsa da, Türkiye aleyhtarı stratejilerle ömrünü uzatıyor diyebiliriz. Çünkü kabuğunu kıran, reel politik, ekonomik ve askeri olarak güçlenen bir Türkiye, hamisi olduğu Orta Asya devletlerine yönelecektir ve bu durum Rusya için büyük bir tehdit oluşturacaktır. Son olarak Rusya yine Ortadoğu’da İran ile birlikte güç dengeleri kurarak hem mevcut petrol ve doğalgaz kaynaklarını hem de yeni çıkacak kaynakları kontrol edip zaten çöküşe geçen ekonomilerini parçalanmaktan alı koymak istiyorlar.

İran, Ortadoğu’da en sinsi yol alan ülkedir. ABD’nin Irak müdahalesiyle Bağdat yönetimini eline alan İran, Farsi yayılmacılığını genişletti. Kendisi aleyhine ve Türkiye lehine faaliyet göstermeye başlayan Kuzey Irak Kürt Yönetimi ve Barzani’yi de hedefine alan İran, PKK ve Goran Hareketi gibi Barzani’yi alaşağı etmeyi ya da pozisyonunu daraltmayı planlıyor. Bu nedenle de Şii grup “Haşti Şababi’yi” Kerkük’e salmayı planlıyor. Suriye’de Rusya ile birlikte hareket eden İran, hem Esed yönetiminin ömrünü uzatmayı hem de Türkiye’nin Ortadoğu’yla bağını kopartarak, Sünnilere olan hamiliğini engellemek amacıyla kurulması planlanan Kürt devletine de destek veriyor. Bir yandan da Türkiye-Suudi Arabistan yakınlaşmasından duyduğu rahatsızlığı hem Suudi Arabistan’a karşı somutça dile getiriyor hem de başta Lübnan olmak üzere Ortadoğu’da Şii paramiliter gruplara destek olarak gösteriyor.

Genel olarak özetlersek, şu anda hem Rusya’nın hem de ABD ve İran’ın dış politikası Türkiye’nin aleyhine bir duruş sergiliyor. Hal böyleyken Suriye konusunda direnen ve tehditlere kafa tutan Türkiye söylemek gerekirse ne yazık ki Ankara saldırısıyla cezalandırıldı. Bu açıdan kimin yaptığının inanın önemi yok. Saldırının arkasından YPG’nin çıkmış olması sergilenen yeni bir planın parçası da olabilir. Türkiye artık bu savaşın daimi bir tarafıdır. Olmak da zorundadır. Evet, Türkiye hem Reyhanlı saldırısıyla, hem de DAEŞ ve YPG saldırılarıyla ve kendisine tehdit olarak öne sürülen Kürt devletiyle ısrarla Suriye’ye, sıcak çatışmaya çekilmek isteniyor. Son Ankara saldırısı da bu oyunun bir senaryosu olabilir. Ancak Türkiye’nin bu noktada erken hareket etmemesi gerekiyor. Türkiye ilk olarak soğukkanlılığını sağlayarak elini güçlendirmelidir.

Türkiye dünden beri Ankara saldırısının misillemesi olarak Suriye’de YPG ve PYD mevzilerini yoğun bir şekilde vuruyor. Ankara saldırısı bu konuda elini güçlendirmiştir diyebiliriz. Artık YPG/PYD güçlerinin ilerleyişini bu ölçüde tehdit unsuru olarak görüp ve göstererek rahatça müdahale edebilir. Türkiye büyük ölçüde obüs saldırılarından sonra ikinci aşamaya geçerek Kasırga füzelerini kullanmalı, menzilini 40 km’den 100 km ve üstüne çıkararak kara harekâtı gelişmelerinden önce etki gücünü arttırmalıdır. Bu noktada Esed yönetimi ve Rusya’nın tepkisini göreceğiz ancak sıcak bir çatışma riski olacağını zannetmiyorum. Suriye konusunda ABD bir süre daha pasif kalacaktır. O yüzden Türkiye’nin uluslar arası desteğini de arttırması gerekiyor. Bu noktada zaten mülteciler konusunda ittifak sağlanmış Almanya öncülüğünde bir AB desteği sağlanabilir. Türkiye bu noktada biyolojik silahı olarak mülteci kartını daha etkin kullanmalı, AB’yi Suriye sorununun çözümüne ve “Güvenli Bölge Projesinin” hayata geçirilmesine teşvik etmelidir. Bu noktada Türkiye’nin de dâhil olduğu Suudi Arabistan ve İslam ülkeleriyle kurulan reel ittifakın da somut gücünü ortaya koyması gerekiyor. Türkiye yalnız değildir. Türkiye kabuğundan çıkarılmamak isteniyor. Ankara saldırısı Türkiye’ye otur oturduğun yerde deme şeklidir. Çünkü biliyorlar ki Türkiye ayağa kalkarsa Balkanlar, Orta Asya, Ortadoğu, Afrika ayağa kalkar. Çünkü biliyorlar ki Türkiye ayağa kalkarsa bu ümmet, İslam ayağa kalkar. Unutmayın dostlar; “Ve La Galibe İllAllah!”,“Allah’tan Başka Zafer Sahibi Yoktur!”

Allah’a emanet olun…

Yayın Tarihi: 19.02.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/terorle-mucadele-de-dogru-strateji/398/

Terörle Mücadelede Doğru Strateji

Değerli dostlar,

Bu toprakların kaderimidir bilinmez ama ümmet ve millet olarak neredeyse kalu beladan beri süregelir bir şekilde zulme maruz kalıyor, zalimle mücadele ediyoruz. Hem ümmetimizin hem de milletimizin tarihi zalime baş koymakla geçmiş, adları bir gün Yezid, bir gün Moğol, Tapınakçı, Moskof bir gün Taşnak, Asala olmuş bir gün ise PKK. Doğru var oldukça yanlış, mazlum var oldukça da zalim bitmeyecektir. Değişen tek şey adları, yüzleri ve kılıkları olmuştur. Ama unutulmamalıdır ki fitne ateşi ve tuzaklar var olsa da Allah düzen kurucuların en hayırlısıdır.

Ülkemiz yaklaşık 1976 yılından beri silahlı ve ideolojik terör eylemleri yapan Kürdistan İşçi Partisi yani Partiya Karkeren Kurdistane (PKK) adlı sosyalist terör virüsünün eylemleriyle mücadele ediyor. Yitirilen canlar, maddi ve manevi kayıplar o kadar fazla ki bunları sayılarla ve kelimelerle ifade etmek neredeyse imkânsız.

1976 yılından günümüze geçen yaklaşık 40 yılda devlet, terörle mücadelede eğrisiyle doğrusuyla birçok stratejiyi denedi. İlk olarak uzun bir süre sorunun adlandırmasıyla uğraştık. “Doğu Anadolu Sorunu”, “Güneydoğu Anadolu Sorunu”, “Kürt Sorunu”, “Terör Sorunu” derken nihayet “Terör Sorununda” karar kılındı. 40 yılın geneline baktığımızda sorunla mücadelede ortaya konan ana stratejinin askeri unsurlarla birlikte mücadele etmek olduğunu görürüz. PKK unsurlarına yapılan sınır ötesi operasyonlar ve askeri mücadelenin yanı sıra örgütün siyasi ve ideolojik kanadına yapılan yargı müdahaleleri “Terör Sorunuyla” yapılan mücadelenin temel unsurları oldu. Mevcut bu yapının Ak Parti hükümetlerine kadar devam ettiğini söylemek yanlış da olmaz.

Ak Parti hükümeti terörle mücadelede önceki hükümetlere nazaran askeri mücadele ve PKK’nın siyasi ve ideolojik uzantılarına yargı müdahalesi dışında yeni stratejiler ekledi. “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” ve “Çözüm Süreci” dönemlerini incelediğimizde, PKK’nın siyasi uzantılarının ve İmralı’nın muhatap alındığını bunun yanı sıra bölgenin kanaat önderlerinin ve “Akil Adamların” devreye sokulduğunu ve bunu siyasi, yargısal, ideolojik, ekonomik, sosyal ve kültürel bazı reformların izlediğine tanık olduk. Gerçek şu ki; JİTEM’vari yaklaşımlarla, baskı politikalarıyla bölge insanı sadece PKK’dan değil devletten de önemli zararlar görmüştü. Terörle mücadelede yaşanan mevcut dönemlerin belirli vakitlerde bölge insanına her anlamda nefes aldırdığını söylemek mümkündü. Ancak 7 Haziran seçimleri öncesi başlayan ve tekrardan zirveye tırmanan terör eylemleriyle bu dönemin geçici olduğu ortaya çıktı. Devlette seçimler sonrasında tekrardan askeri mücadeleye geri dönerek operasyonlara başladı.

1 Kasım seçimlerinde Ak Parti’nin tekrardan iktidara gelmesi ve siyasi istikrarın sağlanmasının ertesinde, devlet çok köklü bir şekilde terörle mücadele edilmesine karar verdi. Cizre, Silopi ve Sur başta olmak üzere terör bölgelerinde neredeyse ev ev terör unsurlarının temizlenmesi bu kararın eylem aşamasıdır. Ancak gelinen noktada bölge halkının başını sokacakları bir evleri dahi kalmadı. Bu noktada Başbakan Ahmet Davutoğlu geçtiğimiz günlerde Mardin’de 10 maddelik terörle mücadele “Master Eylem Planı’nı” açıkladı. Devletin operasyonlar sonrasında bölgeye yönelik yapacağı adımlar plan dâhilinde temel manada ortaya konuldu.

Öncelikle şunu söylemek gerekir ki; bölgenin ve bölge halkının rehabilitasyonunu sağlaması bakımından bu plan oldukça önem taşıyor. Köklü bir “Master Plan” için ne yazık ki geç bile kalındı. Bölgeye kalıcı bir huzur getirmek ve bölgenin ekonomik olarak köklü bir şekilde kalkındırılmasını sağlamak da ne yazık ki yetersiz kaldık. Davutoğlu plan dâhilinde terörle mücadelede artık HDP ve PKK’nın muhatap alınmayacağını, Diyarbakır, Mardin başta olmak üzere bölgenin yeniden inşa edileceğini belirtti. Plana göre terörle mücadelede yeni muhatabın milletin kendisi olacağı, bölgenin kanaat önderlerinin ve STK’larının oluşturacağı istişare meclislerinin kurulacağı belirtiliyor. Yeni anayasa ile “insan odaklı” bir devlet anlayışının egemen kılınacağı, bölgeyle doğru iletişim stratejileri kurularak, ekonomik desteklerle, siyasi, ekonomik, sosyal ve güvenlik bazlı birçok adımla bölgede istikrarın sağlanacağı ifade ediliyor. Son olarak TOKİ başta olmak üzere birçok devlet kuruluşu yeni plan kapsamında terörle mücadele de koordineli çalışacak. İş, eğitim, sağlık, imar, şehir yapılanmaları, aile ve sosyal politikalar, gençlik ve spor, devletin tüm yatırımları, sosyal yardım projeleri terörle mücadele adına oluşturulacak bu “Master Plan” çerçevesinde uygulanacak. Tabii ki planın bundan önceki adımlardan farkını zaman içerisinde daha iyi görüp, anlayacağız.

4 yıl önce bloğumda “Terörü Bitirme Planı” diye bir yazı kaleme alıp, 10 maddelik bir eylem planı ortaya koymuştum. Sırasıyla şunları ifade etmiştim;

–          Ordu modernize edilmeli ve askeri teknolojileşme sağlanmalı,

–          Bölge de görev alan tüm güvenlik kuvvetleri profesyonel birliklerden oluşmalı,

–          Mobilize birlikler kurularak, hantal yapı terk edilmeli,

–          Seçim barajı düşürülmeli, sistemsel demokratikleşme sağlanmalı,

–          Teröre bulaşmış siyasi uzantılara izin verilmemeli,

–        “Terörle Mücadele Yatırım Programı” oluşturulmalı, bölge kentsel dönüşüme tabi tutularak TOKİ eliyle yeniden inşa edilmeli,

–          Terörle mücadele ile ilgili köklü akademik destek alınmalı,

–     Terör örgütünün finansal kaynaklarını çökertmek adına ulusal ve uluslar arası operasyonlar düzenlenmeli,

–      Terör örgütüne ulusal ve uluslar arası arenada destek veren devletler, örgütler, şirketler, kurum ve kuruluşlar ile yapılar ifşa edilerek, ulusal ve uluslar arası kamuoyunda gündem yaratılarak, uluslar arası mekanizmalar harekete geçirilmeli ve mücadele başlatılmalı,

–     Terörle mücadelede psikolojik üstünlüğü sağlamak, etnik ayrımcılığı önlemek adına sosyal, sportif, kültürel, hukuki, ekonomik ve siyasal eylemler düzenlemeli ve destek olunmalıdır.

4 yıl öncesinden ifade ettiğim bu planların birçoğunun hükümet tarafından bizzat uygulandığına zaman içerisinde şahit oldum ve olmaktayım. Ancak hala birçoğu uygulanmayı da bekliyor. Evet. Özellikle bölgenin ve bölge halkının rehabilitasyonunu sağlamak oldukça önem arz ediyor. Ancak ben terörle mücadele de atılacak tüm adımların terörün kökünü temelli kazmak amacıyla atılması gerektiğini savunuyorum. Kesinlikle bir master planımız olmalı ama buna daha kapsamlı stratejiler eklenmeli diye düşünüyorum.

İlk olarak bölgeyi ve bölge halkının yapısını doğru analiz etmeliyiz. Bölge elbette Kürt vatandaşlarımızın yoğun yaşadığı bir coğrafi alanı teşkil ediyor. Kültürel, etnik ve dinsel olarak bölge insanı çok boyutlu bir örgütlenmeyle hayatını sürdürüyor. Devletin terörle mücadelede bölgeden doğru insanları muhatap alması oldukça önem arz ediyor. Aşiretler, cemaatler, tarikatlar, çeşitli etnik ve dini gruplar bölge halkının önemli bir gerçeğini bizlere yansıtıyor. İşte bu doğrultuda devletin kanaat önderi sıfatıyla sadece ekonomik, kültürel ve siyasi gücü elinde bulunduran kimseleri muhatap alması stratejik bir hata olabilir. Bu noktada bölge insanını doğru temsil eden kimseleri muhatap alıp saygı duymak daha doğru bir seçenek olur.

Terörle mücadelenin sadece askeri unsurlarla yeterli olmayacağını defalarca dile getirdik. Terör örgütü PKK, sadece silahlı vahşi bir örgüt olmasının yanı sıra aynı zamanda uluslar arası odakların bir maşası ve uluslar arası bir şirkettir. PKK her yıl silah, uyuşturucu, mazot gibi birçok kaçakçılıktan milyarlarca dolar gelir elde ediyor. Dünyada birçok ülkede siyasi, ekonomik, istihbari uzantısı ve destekçisi mevcut. Ayrıca birçok devlet, istihbarat örgütü, şirket ve odak PKK’ya çıkarları doğrultusunda destek oluyor. Hal böyleyken PKK’yı sadece ulusal ve askeri kapsamlı operasyonlarla mağlup edemeyiz. Bu doğrultu da PKK’nın ulusal ve uluslar arası alanda tüm desteklerini ortadan kaldırmamız gerekiyor. Aksi takdirde hangi adımı atarsak atalım bu geçici ve etkisiz kalır. 4 yıl önce önerdiğim gibi; PKK’nın ulusal ve uluslar arası tüm finansal, siyasal, propaganda, istihbari kaynaklarıyla mücadele etmeli, ulusal ve uluslar arası arenada topyekûn bir saldırıya geçmeliyiz. Millet ve devlet olarak artık bu virüsten kurtulma vaktimiz geldiğini düşünüyorum. Bu yolda artık milletimizle el ele omuz omuza, üniversitelerimiz, siyasal partilerimiz, kurum ve kuruluşlarımız, şirketlerimiz ve sivil toplum kuruluşlarımızla birlikte çok kapsamlı bir mücadeleye girişmeliyiz. Bu virüsü ancak bu şekilde yenebiliriz.

Allah’a emanet olun…

Yayın Tarihi: 12.02.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/suriye-turkiye-nin-ic-meselesidir/382/

Suriye Türkiye’nin İç Meselesidir

Bu yazımı 40 derece ateşle ağır griple yazıyorum ama ne yazık ki ülkemiz ve bölgemiz de ateşler altında yanıp kavruluyor.

Ak Parti hükümeti 2002 yılında iktidara geldiğinde hatırladığımız gibi ekonomik batakta olan, bölgesinde ve uluslar arası arenada yalnızlaşmış, terör ve benzeri iç sorunlarıyla bunalmış bir devletin komutasını eline almıştı. 2002 yılı sonrasında başlayan reform ve kalkınma hamleleriyle Türkiye, hem küresel hem bölgesel anlamda yükselen bir ekonomik ve reel politik bir güç haline dönüştü. Ancak buna paralel olarak gelişen bir sorun var ki o da Türkiye’nin her geçen gün giderek daha çok canının yandığı terör eylemleridir.

Ak Parti, 2002 yılında günümüze oranla daha sınırlı terör eylemleriyle boğuşan bir ülkeyi teslim almıştı. Bunu açıklayacak olursak, Partiya Karkeren Kürdistane(PKK) yani Kürdistan İşçi Partisi adlı vahşi terör örgütü, 2002 yılı ve öncesinde karakol ve köy baskınlarıyla daha çok eylem yapan, bunun sonucunda toplu şehit haberleriyle canımızı yakan bir yapıdaydı. 2002 yılı sonrasında PKK’nın eylemleri ve verdiğimiz şehitler de ne yazık ki bu oranda arttı. PKK’nın eylem şekilleri de değiştiği gibi şehir eylemleri de vuku bulmaya başladı. 2009 yılında MİT ve PKK arasında ki Oslo görüşmeleri, İmralı ile yapılan görüşmeler, “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi”, demokratik açılım ve “Çözüm Süreci” ile terörle mücadele farklı bir boyuta taşındı. Yaklaşık 2015 yılına kadar devam eden bu süreci doğru analiz etmemiz gerekiyor.

Çözüm süreci olarak adlandırdığımız dönemin, ülkemiz, milletimiz ve terör bölgemize önemli kazanımlar sağlayan bir dönem olduğu gerçektir. Kısa bir dönemde olsa insanlarımız çatışma bölgeleri olan kırlarda piknik yapabilmiş, şehit haberlerinin gelmediği günleri yaşayabilmişizdir. Ancak ben bu dönemi hep geçici bir süreç olarak görmüştüm. Nedenlerine değinecek olursam; İlk olarak aslında bu dönem bir geçiş süreciydi diyebiliriz. Türkiye terörle mücadelede yeterli askeri teknolojik imkânlara sahip olmayan ve özellikle istihbarat anlamında dışa bağımlı bir devlet pozisyonundaydı. Türkiye birçok sınır ötesi operasyonunu dahi ABD onaylı istihbari bilgilerle gerçekleştirdi. İnsansız hava araçlarına, teknolojik altyapıya, tam anlamıyla milli ve sınırsız silah ve mühimmata sahip olmayan bir devlet terörle mücadele de ne denli başarılı olabilirdi. Çözüm süreci içinde ekonomik olarak rahat bir dönem yaşayan Türkiye bu dönemde askeri teknolojisini ve mühimmat çeşitliliğini de giderek geliştirdi ve ABD’den bağımsız istihbarat toplayabilen bir devlet haline geldi. Bu noktayı kaçırmamak gerekiyor.

Çözüm süreci ile ilgili ele almamız gereken bir diğer önemli nokta ise PKK’nın dönem içerisinde ki pozisyonuyla alakalı. Hem Kandil hem de İmralı süreç içerisinde defalarca Türkiye sınırlarından çekilme bildirisinde bulunmuştu. Bunun doğrulamasını Suriye’de PYD-YPG’nin ortaya çıkışıyla açıklayabilmekteyiz. Türkiye ve Kandil’den çekilen birçok militan Suriye’ye geçerek orada ki terör gruplarıyla birleşti ve orada kendilerine coğrafi, askeri ve siyasi olarak bir pozisyon elde etme yarışına katıldılar.

Çözüm sürecini Erdoğan’ın deyimiyle ”buzdolabına” kaldıran gelişmelerin sırrı işte hem Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan hem de Suriye’den gelen istihbarat raporlarında saklı. Raporlarda PKK’nın, çözüm sürecini şehirlere ve evlere yığınak yaparak geçirdiği, bunun yanında militanlarına özellikle Suriye’de PYD-YPG çatısı altında Kobane ve çeşitli noktalarda şehir ve hendek direnişi eğitimleri verdiği ortaya kondu. Ardından da zaten terörle mücadele de büyük operasyonlar başlatıldığına şahit olduk. Peki, Suriye neden Türkiye’nin iç meselesi onu açıklayalım.

PKK kuruluşundan beri Kuzey Irak Kandil’deki ininden eylemlerini gerçekleştiriyordu. Bugün buna Suriye’de eklendi diyebiliriz ama bir fark var. Kuzey Irak Kürt Yönetimi lideri Mesut Barzani’nin geçmişten bugüne Ankara’yla olan ilişkileri ortada. Özellikle Erdoğan’la birlikte giderek artan bu ilişkiler neticesinde Barzani, Türkiye’ye yönelik önemli adımlar atmaya başladı. Türkiye’nin lehine olan petrol anlaşmaları, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki üslerinde giderek artan askeri gücü ve bunun neticesinde Barzani yönetiminin Kandil’e tepkisinin şiddetlenmesi, Barzani’nin bağımsızlık ve belki de Ankara’ya bağlanma söylemleri ard arda gerçekleşti. Hal böyleyken PKK burada kaybettiği gücü Suriye’de rahat bir şekilde arttırmaya başladı.

Küresel güçlerin yakın dönemdeki en önemli projelerinden biri ister bağımsız ister özerk olsun “Seküler bir Kürt devletinin” Suriye’de kurulmasıdır. Kurulacak bu devlet Türkiye’nin hem küresel hem de bölgesel anlamda uzun yıllar alaşağı edilmesine neden olabileceği gibi Türkiye karşıtı güçlerin desteğiyle nefes alacak bir virüs anlamına geliyor. Şüphe yok ki bu devlet apaçık küresel güçlerin maşası bir terör devleti olacak ve tek amacı Türkiye’yi kaosa boğmak olacaktır. Ayrıca bu devlet korkumuz odur ki Suriye’de ki “Bayırbucak Türkmenlerinin de” son nefesi olur. Hem Erdoğan hem de hükümet bunun farkında olduğu için ulusal ve uluslar arası tüm platformda ne pahasına olursa olsun bu devlete asla izin verilmeyeceğini ifade ediyor. Asla izin verilmemelidir de.

Suriye’nin kaderini belirlemek adına toplanıldığı ifade edilen “Cenevre Görüşmeleri” yine ertelendi. Açıkçası bu bizi şaşırtmadı. Suriye iç savaşının başladığı 2011 yılından beri yüz binlerce Suriye’li hayatını kaybetti. Türkiye 2,5 milyondan fazla Suriyelinin yarasını sarmaya çalışıyor. Aradan geçen 5 yıla rağmen sesini yükseltmeyen “3 maymun küresel güçlerin” Cenevre’de bu sorunu ivedi çözeceğini düşünmek abesle iştigal etmek olur. Ben bu yüzden kısa vadede Cenevre’den bir sonuç çıkacağını düşünmüyorum. Uzun vadede ise neler olacağını göreceğiz.

Suriye’de ki Türkiye’yi tehdit eden PKK ve İŞİD terörünü ve akın akın hala devam eden mülteci göçlerini düşündüğümüz de Suriye’yi Türkiye’nin iç meselesi olarak görmemek zaten mümkün değildir. Şüphe yok ki Rusya ve Esad yönetimi kendi pozisyonlarını korumak ve yönetimin ömrünü uzatmak adına operasyonlarına devam edeceklerdir. Ancak operasyon adı verilen bu zulüm ne tesadüf ki Esed yönetiminin topraklarını işgal eden PYD ve İŞİD’i değil de Türkmenleri buluyor. PYD ve İŞİD ise bunun sonucunda giderek güçleniyor. Türkiye’ye bu noktada düşen tek seçenek, büyük devlet refleksi göstererek devlet güvenliği argümanıyla karşı hamle yapması ve olası PYD ve İŞİD tehditlerini ortadan kaldırarak Türkmenlere kalıcı bir pozisyon kazandırmasıdır. Ancak böyle köklü bir hamle bize Suriye’de nefes aldırabilir ve mülteciler için bir yaşam alanı oluşturmamıza imkân sağlayabilir. Bunu tabii ki uluslar arası kamuoyunun desteğiyle, ulusal ve uluslar arası dengeleri koruyarak gerçekleştirmemiz ilk ve en önemli seçeneğimiz olmalıdır. Ancak Türkiye bu desteği bulamazsa ve artık tehdit zirveye ulaştığında devlet ve millet güvenliğini sağlamak adına 1974 yılında Kıbrıs’ta olduğu gibi gücünü ortaya koymalı ve küresel güçlere rağmen bu operasyonu yapmalıdır.

Allah’a emanet olun…

Yayın Tarihi: 05.02.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/kenges-in-uyanisi/354/

Kengeşin Uyanışı

“Mülkün sahibine sarılarak yürekten Bismillah…” “Yaratan Rabbinin adıyla oku” diye buyurmuştu Yüce Allah sonsuz yolun feneri Kur’an-ı Kerim’de bizlere. Biz de buyruğun gereğini dünyevi hayatımızda icra etmek için okumak ve yazmak ilminin pratiğiyle naçizane görüşlerimizi paylaşacağız mümkün olduğunca bu köşemizden. Yazılarımın sınırlarının bulunmadığını ilk olarak belirtmek isterim. Fırsat buldukça dünyevi ve uhrevi birçok meseleyi çapımızca analiz etmeye gayret göstereceğiz. İlmin sahibi Allah’tır, bize yazmak düştü okumak sizlere…

Bizler, yüzlerce yıllık kadim bir geleneğin mirasçıları, kutsal toprakların savunucuları, mazisi zaferlerle dolu bir ceddin torunlarıyız. Bu millet İslam’ın sancaktarı olmuş, İlayı Kelimetullah aşkıyla Allah’ın şanını, bu yüce dini ve adaleti yeryüzüne “Kutlu Nebi’nin” önderliğiyle yaymayı başarmış ve bu yoldan giden bir millet olmuştur. Şüphe yok ki yüzlerce yıldır devletler kurup devletler yıkan bu millet, tarih arenasında tesadüf eseri var olmamıştır. Tarih neyse, gelecekte o olmalıdır.

Osmanlı Devleti’nin tarih arenasından yok olması ne yazık ki hazindir. Bu millet devletsiz kalmamıştır fakat dünya adaletsiz, ümmet başsız kalmıştır. Adalet İslam’ın ürünü, bu millet de tarih boyunca uygulayıcısı olmuştur. Osmanlı Devletinin hüküm sürdüğü toprakların, devletlerin ve milletlerin Osmanlı sonrası hallerine tek tak bakalım. Neredeyse hepsinde bir kaos hakim. Balkanlar milliyetçilik virüsleriyle birbirine kırdırıldı, Kafkaslar Moskof zulmüne yenik düştü, Afrika açlığa terk edildi, İslam coğrafyası ise mezhep ayrılıklarına. Osmanlı’nın yani bu milletin yokluğu üç kıtaya çok kötüye mal oldu. Osmanlı’nın yerini ise sömürgeci emperyal güçler, uluslar arası lobiler, derin yapılar, istihbarat örgütleri, hanedanlar, büyük finans grupları aldı. Aradan neredeyse 100 yıl geçti ancak ne karşı koyabilecek bir yapı üretebildik ne de bu coğrafya ile milletleri bir araya getirebilecek sağlam adımlar atabildik. Bunun birçok sebebi var; Milletler arası derin ayrılıklar öyle keskin atıldı ki tekrar bir araya getirmek bile yüzlerce yıl alabilir. Bunu tarihin ve kaderin de istemesi gerekiyor. Konjonktürün uygun olması, öncü devlet ve liderlerin köklü bir şekilde kader birlikteliği etmesi, her açıdan çıkar birliğinin sağlanması elzem. Tabii ki tüm bu yapıya baş olabilecek bu milletin ve devletin hem psikolojik hem de reel politik olarak hazır olması lazım. Müjde vermek lazım ki Türkiye buna hazırlanıyor.

2. Dünya savaşı sonrasında ki özellikle “Soğuk Savaş” döneminde ABD hegemonyasını hem psikolojik olarak hem de reel politik olarak kabul ettirdi. Sermaye gücünden, askeri ve siyasi gücünden bahsetmemek gerekir sadece. ABD hegemonyasını ekonomik olarak, kültürel olarak da neredeyse her anlamda tüm dünyaya kabul ettirdi. “Hollywood Effect’i”, kıtalar arası dış yardımları, Amerikan ürünlerinin yayılımını unutmamak gerekir. Türkiye son dönemde hızlı atılımlarla devlet yapılanmasını yeniden dizayn etmeye başladı. Büyük güç olmak yolunda psikolojik ve reel politik eşikleri aşmaya gayret gösteriyor. Bunları kısa bir inceleyelim.

2002 sonrası Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelişi, küresel sermayeyi de mutlu etti. Avrupa Birliği ile müzakereler, Batı endeksli gelişim Türkiye’nin ekonomik gelişimine de etkisini gösterdi. Adalet ve Kalkınma Partisi toplumun çoğunluğu olan muhafazakâr ve yoksul kesime yönelik gerçekleştirdiği sosyo-ekonomik politikalarla iktidarını güçlendirdi. Yapılan yasal reformlar, kalkınma hamleleri, ekonomik büyüme, halkın başta Recep Tayyip Erdoğan’a olan desteğinin giderek artması Ak Parti’yi 2016’ya kadar eriştirdi. Peki, hükümet Türkiye’nin yeniden büyük güç olması için neler yaptı?

Cumhuriyetin kuruluşundan belirli bir dönem sonrasında devlet yargısal, askeri, ekonomik ve siyasi olarak bazı vesayet güçlerinin yönetimi altına girdi. Yapılan darbeler, ekonomik ve siyasi müdahalelerle bu devlete balans ayarı yapıldı. Ak Parti hükümeti işte bu vesayet odaklarına yönelik mücadele yarışına girdi. Askeri vesayetin kırılması, devlet içindeki gizli yapılanmalar, paralel yapı gibi odaklar devlet içinden birer birer temizlenmeye başladı. Bunu askeri, siyasi, ekonomik ve bürokratik modernizasyonu da eklersek önemli adımlar atılmış oldu. Dış politikada kurulan uluslar arası ittifaklar ve temin edilmeye başlanan askeri üsleri de katarsak; Türkiye’nin büyük güç olma yolunda “Hard Power” potansiyeline erişme yolunda ilerlediğini söylemek mümkün.

Hükümetin gerçekleştirdiği en önemli atılımlar bana göre psikolojik hazırlıklardır. Son 14 yıldır Türkiye, Osmanlı’ya özlem duyan milletlere yardım eli uzatan, bir Balkan köyünde Türk askeriyle beraber ağlayan ninenin, Afrika’da Türkiye’nin açtığı su kuyusunda hayat bulan çocuğun, Gazze’de uğruna hala şehit olacak Türk kardeşlerinin olduğunu bilen gözü yaşlı babanın umudu olmaya başlamıştır. Türkiye insan temelli dış politikasıyla, insani yardımlar, İslam’ın varlığı ve birliğini, Ümmetin gücünü anlatan önemli dizi ve filmleriyle, Türk ürünleriyle mazlum milletlere “Kültürel Kalkan” örmeye başlamıştır. Bugün Suriye’li ve Türkmen mazlumların, Bosna’lı şehit çocuklarının, Filistin davasının en büyük umudu Türkiye’dir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye “Soft Power” potansiyeline sahip olma noktasında da kurumsal yapılanmasını başarıyla gerçekleştirmiş ve uygulamaktadır. Peki, geriye ne kaldı?

Türkiye’nin tekrardan büyük güç olabilmesi için ilk önce ayağındaki prangalardan kurtulması gerekiyor. Yumuşak karnımız ekonomimizin sağlam temellere oturtulması, özellikle enerji temelli cari açığımızın ortadan kaldırılması, askeri teknoloji ve imkânlarımızın uluslar arası operasyonlara uygun güce erişmesi, istihbarat örgütümüzün radar ve operasyon gücünün arttırılması, iç politik kargaşalardan ve ayrılıklardan kurtulmamız ve birçok şey sayılabilir ama en önemlilerden biridir ki “Terör Virüsünden” kurtulmamız ya da doğru mücadele etmemiz gerekiyor.

Peki, Türkiye ne oldu da kuruluşunun 100.yılına yaklaştığı bu son dönemeçte “Büyük Güç” olmaya “Yeni bir Türkiye’yi” inşa etmeye karar verdi. İşte bunun sırrı, yüzlerce yıldır bu milleti devletsiz bırakmayan Rabbin ilminde ve “Kengeş’in Uyanışında” saklı…

Allah’a emanet olun…

Yayın Tarihi: 29.01.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/kenges-in-uyanisi/331/