Putin’in Ankara Ziyareti: Suriye ve Kudüs’ün Geleceği

ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararı Orta Doğu’daki krizi bir anda tırmandıran bir hamle oldu. Filistin’de yeni bir intifada başlatılırken, başta Türkiye ve Rusya olmak üzere bölge ülkelerinin yanı sıra dünyanın birçok devleti de bu karara tepki ve itirazlarını ortaya koydular.

Kudüs krizinin başlangıcından itibaren İslam İşbirliği Teşkilatı dönem başkanı olarak Türkiye’de büyük tepkiler gösterdi ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yoğun bir telefon diplomasisi yürüttü. Birçok İslam devleti ile görüşen Erdoğan bunların yanı sıra Katoliklerin ruhani lideri Papa ve Ortodoksların siyasi lideri Vladimir Putin ile de görüştü. Putin ile yapılan görüşmeden sonra Ankara ziyaretinin duyurulması acaba Kudüs konusunda ortak bir adım mı atılacak sorusunu gündeme getirdi.

Putin dün aynı gün içinde yoğun bir Orta Doğu diplomasisi sürdürürken önce Suriye ve Mısır’ı ziyaret etti ve dün akşam saatlerinde ise Ankara’ya gelerek Erdoğan ile görüştü. Suriye’de Rusya’nın hava saldırılarını yönettiği Lazkiye’de bulunan Hımeymim üssünü ziyaret eden Putin, Rus birliklerinin Suriye’den çekilmesi talimatını verdi.

Ankara’ya gelmeden önce ise Kremlin Sözcüsü Peskov bir açıklama yaparak Rusya Devlet Başkanı Putin’in Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yapacağı görüşmede Rus birliklerinin Suriye’den çekilmesinin ardından atılacak adımların ele alınacağını açıkladı. Ayrıca “Putin, elbette Suriye’ye yaptığı ziyareti de anlatacak. Son dönemde gündemin ana maddelerinden olan Suriye’deki siyasi uzlaşma süreci ve özellikle de Ulusal Diyalog Kongresi’nin düzenlenmesi ve katılımcıların belirlenmesi konuları ele alınacak” dedi. Ziyarette, ikili ilişkilerin de gündeme geleceğini vurgulayan Peskov; “Ticari, ekonomik ilişkilerin yanı sıra Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin inşası ve askeri-teknik alanlardaki işbirliği de ele alınacak diğer konu başlıkları olacak” diye konuştu.

Yoğunlaştırılmış bir şekilde gerçekleşen görüşme sonrasında açıklama yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan ise “Türkiye-Rusya işbirliği her geçen gün daha güçleniyor. İktisadi ve beşeri ilişkilerimiz de gelişiyor. İsrail yangına körükle gitmemektedir. Kimse bu cinayetleri görmezden gelemez. Kudüs konusunda Sayın Putin’le benzer yaklaşım içindeyiz. En kısa sürede Soçi’de yeniden biraya geleceğiz. S 400’lerle ilgili anlaşma bu hafta içinde netleşecek” dedi.

Erdoğan ile Putin arasındaki görüşmelerin genel olarak 3 ana çerçevede yapıldığını söylemek de fayda var. Bunlar genel askeri ve ticari ilişkiler, Kudüs ve Suriye başıklı görüşmelerdir.

Rusya ile genel askeri ve ticari ilişkiler

Rusya ile askeri ilişkilerde bilindiği üzere en yoğun gündem maddesi S-400 hava savunma sistemi. Erdoğan bu konuya açıklık getirerek S-400 konusunun bu hafta netleşeceğini bildirdi. S-400’lerle ilgili en temel sıkıntı ödemeye yönelikti bu konuda kredi meselesinin çözüme yakın olunduğu da ifade edildi.

S-400’ler ile ilgili diğer bir sıkıntı ise iki ülke arasındaki teknoloji transferi ve ortam üretim. Ankara S-400’lerin teknoloji transferini ve iki ülke arasında ortak bir üretim yapılmasını ısrarla talep ediyor. Ancak Rusya’nın buna yanaşmadığı vurgulanıyor. The Economist’de bu konuda bir haber yaparken; füze savunma sistemi anlaşmasının önünde bir engel olduğunu ve “Erdoğan’ın hükümeti hâlâ Rusya’nın Türkiye’ye S-400 bataryalarının bazı parçalarını yapım izni vermesinde ısrarcı. Ancak Putin’in hassas savunma teknolojisi paylaşmak gibi bir alışkanlığı yok” ifadelerini kullandı.

Öncelikle şunu belirtmekte fayda var. Türkiye S-400’lerin alımında son derece kararlı. Bu konuda bir karar değişikliği beklenmiyor. Sistemin sevkiyatında ise hem Rusya hem de Türkiye tarafında bir sorun olabileceği de düşünülmüyor.

İki liderin bir diğer gündem maddesi ise ekonomiye yönelikti. Bilindiği üzere Türkiye ile Rusya arasındaki ikili ticaret hacmi 2017’nin ilk 10 ayı itibariyle %30’ları da aşarak büyüdü. Bu yıl içerisinde Türkiye’yi 4.5 milyon Rus turist ziyaret etti ve bu oranın 2018 yılında da artması bekleniyor. Vize rejiminde ise şu an için bir değişiklik yok gibi görünüyor. Enerji konusunda ise Türk Akımı, planlı bir şekilde ilerliyor. Bu projenin hayata geçirilmesi, Türkiye’nin enerji güvenliğini arttıracağı gibi Akkuyu’nun kurulmasıyla ilgili çalışmalar da başlatıldı. Geçtiğimiz hafta Santral ile ilgili bir kısma yönelik temel atma töreni de yapıldı.

Kudüs Gündemi

Erdoğan ve Putin’in Ankara zirvesindeki bir diğer ana gündem maddesi ise Kudüs’dü. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Kudüs konusunda Sayın Putin’le benzer yaklaşım içindeyiz” dedi. Ayrıca “ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararı tüm dünyada infial yarattı. Müslümanlarla beraber, Hıristiyanları ve aklıselim Yahudileri hayal kırıklığına uğrattı. Haftasonu protestolarda İsrailli askerler 4 Filistinliyi şehit etti. Gazze uçaklarla bombalandı. İsrail yangına körükle gitmeye devam ediyor” dedi ve İsrail’e yönelik tepkilerini sürdürdü. Putin ise “ABD’nin Kudüs kararı bölgedeki durumu daha da kötüleştirmektedir. Fiilen barış görüşmelerini baltalayabilecek bir karardır. Kudüs’ün statüsü İsrail ve Filistinliler arasında doğrudan temasla belirlenmelidir” diye konuştu.

Kudüs meselesinde Kremlin, İsrail-Filistin dengesini koruyarak hareket etmekte kararlı olmakla birlikte İsrail karşıtlığında Ankara’yla ortaklığı değil, fikir alışverişini önemsiyor gibi görünüyor. Rusya’nın Kudüs ile ilgili tavrını anlayabilmek adına 2 koşul gözden geçirilmelidir. Bunlardan ilki Rus Dışişleri’nin Nisan 2017’deki Kudüs açıklaması ve Rusya Ortodoks Kilisesinin Kudüs konusundaki tarihsel tutumudur.

Rusya Dışişleri Bakanlığından Nisan 2017’de yapılan yazılı açıklamada, İsrail-Filistin sürecinde Birleşmiş Milletler tarafından onaylanmış prensiplere Rusya’nın bağlı kalmaya devam edeceği belirtildi. Söz konusu prensipler doğrultusunda Rusya’nın, Doğu Kudüs’ün gelecekteki bir Filistin devletinin başkenti olması gerektiğine inandığının belirtildiği açıklamada, “Bu bağlamda, Batı Kudüs’ü ise İsrail’in başkenti olarak tanıdığımızı belirtmemiz gerekiyor.” ifadesi kullanıldı. Rusya’nın iki devletli çözüme, Filistin ve İsrail halkının ulusal gereksinimlerini sağlayan en uygun çözüm olarak baktığı belirtilerek, Rusya’nın dostu olan bu iki ülkenin yanı sıra bölgedeki ve uluslararası tüm toplumların bu çözümden yana olması gerektiği kaydedildi.

Rusya Ortodoks Kilisesine gelince, Rusya Araştırmaları Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Salih Yılmaz’ın verdiği bilgilere göre; Kilise 1914 yılına kadar Kudüs’te önemli bir güçtü. İngiltere, Kudüs’te Rus Ortodoks Kilisesinin etkinliğini kırmış hatta Rusya’dan göç eden Hasidi Yahudilerini de kendi himayesine almıştı. Birinci Dünya Savaşı ile Rusya’yı Akdeniz ve Kudüs’ten çıkaran İngiltere, Filistin topraklarında İsrail’in kurulmasına imkân vermişti. İsrail’i tanıyan ilk ülke ABD olurken, ikincisi de SSCB olmuştu.

SSCB’den sonra Rusya Federasyonu çatısı altında güçlenen Rus Ortodoks Kilisesi, 1914 yılına kadarki Kudüs’teki etkinliğini unutmadı. Günümüzde Rus Ortodoks Kilisesi düşünce yapısında Kudüs temel taştır. Rus Ortodoks Kilisesi başı Kiril’in 2012 yılındaki açıklamasında Kudüs’ün Rusya’nın dini temelindeki yeri tarif edilmektedir. Rus Kilisesi Kudüs’ü 3 dinin kutsal mekânı olarak görmektedir. Ayrıca Kilise 1914’e kadarki kazanımlarını da geri istemektedir.

Arap-İsrail savaşlarında SSCB’nin ABD ve İsrail’e verdiği ültimatom hala hatırlanır. SSCB o dönemde İsrail’in Kudüs’e ilerlemesi halinde müdahale edeceğini duyurmuştu. İsrail bu açıklamadan sonra ilerlemeyi durdurmuştu. Rusya, Kudüs’ün tek başına İsrail denetimine geçmesine razı değil. Ankara ile ortak hareket de edebilir, etmeyebilir de. Bu konuda Rusya İsrail ile dengelerini gözetiyor.

Suriye’nin Geleceği

Son olarak Erdoğan ile Putin arasındaki zirvenin neredeyse ana gündem maddesi ise Suriye’ydi. Bilindiği üzere Türkiye, Rusya ve İran’ın girişimleriyle Astana süreci başlatıldı ve başarıyla da sürdürülüyor. Bu konuda işbirliğinin Cenevre sürecine de taşınması bekleniyor.

Erdoğan zirve sonrası Suriye görüşmesi ile ilgili; “Bugün Suriye’deki durumu da ele aldık. Astana garantörleri olarak Suriye ihtilafına kalıcı siyasi çözüm bulunması amacıyla Cenevre’de yürütülen sürece önemli katkı sağlayacağız. Bundan sonraki adımımız, en kısa zamanda Soçi’de ikinci görüşme, buluşmamızı yapmaktır. Ne gibi ilave adımlar atabileceğimizi de istişare ettik” açıklamalarını yaptı. Putin ise “Ortadoğu meselesi ve Suriye meselesini de ele aldık. Ülkelerimiz sıkı işbirliği içerisindeler. Suriye topraklarının neredeyse tamamı teröristlerden kurtarılmış durumda. Herhangi bir direniş olursa gerekli karşılığı vereceğiz” dedi.

İki lider “Suriye’de siyasi çözüm konusunda 22 Kasım’da Soçi’de yapılan üçlü zirvede vardığımız mutabakatın yerine getirilmesini görüştük. Suriye Ulusal Diyalog Kongresi hazırlıklarını da görüştük. Kongreye katılacak olan katılımcıların Suriye devlet yapısını ve anayasayı kabul etmesi gerektiği ve BM denetiminde seçimlerin yapılması” vurgularını da yaptılar. Rusya ve Türkiye bu bağlamda 2018’in başında Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’ni organize etmek için çalışmalar yapıyor. Ayrıca bu yılın sonunda yeni Astana toplantısı da yapılacak.

PYD’nin Durumu

Söz konusu Suriye olunca Türkiye’nin en büyük hassasiyetinin PYD/YPG terör örgütü olduğu herkesçe biliniyor. PYD’nin rejim delegasyonu bünyesinde Suriye Ulusal Diyalog Kongresine katılması bekleniyor. Bu konuda Ankara bir süredir gidişatı olumlu değerlendiriyor. ABD’nin SDG diye adlandırdığı PYD/YPG güçleriyle aldığı Deyr ez Zor’daki Rejim-YPG yakınlaşması göz önüne alındığında Moskova ile Washington’un PYD konusunda bir uzlaşmaya doğru gittiğini, Ankara’nın ise bu sürece adapte olmaya çalışıyor.

Moskova’nın uzun bir süredir ABD’nin elinden PYD kartını almaya çalıştığı da biliniyor. Bu noktada YPG dönüştürülerek polisleştirilebilir. Moskova Kürt muhalefeti ılımlaştırarak Ankara, Tahran ve Şam ile ters düşmemeyi de hedefliyor. Türkiye’yi ise YPG’yı ılımlaştırarak ikna etmeye çalışıyor ve Kürtleri böylelikle müzakere masasına oturtmayı düşünüyor.

Rusya’nın Suriye’deki Askeri Varlığı ve Afrin Meselesi

Putin’in Suriye’deki ziyaretini Lazkiye’ye yapması ve Hımeymim Hava Üssü’nü ziyaret edip Esad ile görüştükten sonra Rus birliklerine Suriye’den çekilme talimatı vermesi büyük bir merak uyandırdı. Ama her şeyden önce söylemek gerekiyor bu köklü bir geri çekilmeyi ifade etmiyor. Rusya’nın Tartus ve Lazkiye’de Hımeymim üslerini terk etmesi beklenmiyor. Aksine buradaki varlığını daha da kalıcı hale getirecek.

Peki, Rusya askeri varlığını nereden çekecek: Rusya’nın hali hazırda Suriye’de 7 bin askeri var. 50’den fazla uçağı, 40 helikopteri, 80’den fazla tankı ve zırhlı araçları var. Yine S-300 ve S-400 füze rampaları da Suriye’de konuşlu durumda. Rusya’nın asli unsurlarını çekmesi bu bağlamda düşünülmüyor. Yerelde bulunan bazı kuvvetlerini bölgeden çekerek buraları rejime ve Türkiye, Rusya, İran destekli oluşacak yerel kuvvetlere devretmesi büyük bir olasılık. Özgür Suriye Ordusunun da bu noktada polisleşmesi olası durumlardan biri.

Rusya’nın PYD/YPG’nin önemli bir gücünün bulunduğu Afrin’de de askeri varlığı mevcut. Rusların Afrin’de yaklaşık 300 askeri var ve bunları çekebileceği, bu doğrultuda Türkiye’nin Afrin’e müdahalesinde sona gelindiği de vurgulanıyor. Bilindiği üzere Türkiye, Azez-Cerablus hattını DAEŞ ve YPG’den temizlemiş, Astana ve Soçi zirvelerinin ardından İdlip’te de gözlem noktaları oluşturmuştu.

İdlip’te oluşturduğu gözlem noktalarıyla birlikte Türkiye Afrin’i güney ve güney batıdan büyük oranda çevrelemeye başladı. Bölgeden gelen haberlere göre ise Türkiye destekli Suriyeli muhaliflerin Afrin’in güney doğusundan yani Halep’in kuzey ve doğusundan Fırat Kalkanı alanlarına doğru bir koridor açtığı söyleniyor. Eğer bu çevrelenme tamamlanırsa Türkiye Afrin’i tamamen abluka altına almış olacak. Bu Afrin müdahalesinin oldukça yakın olduğuna yorumlanıyor. Ancak bu konuda farklı görüşler de mevcut.

Türkiye’nin Afrin’e köklü bir müdahaleden daha ziyade Rusya ve İran ile yapılan işbirlikleri doğrultusunda gözlem noktaları oluşturabileceğini belirtiyor. Afrin’de şu an Rus askeri varlığı mevcut olmakla birlikte, PYD/YPG terör örgütü de ABD’nin destekleriyle önemli bir silahlı gücü elinde bulunduruyor. Afrin’e yapılacak olası bir müdahale çok ciddi çatışmalara da sahne olabilir. Bu konuda Türkiye, Rusya ve İran’ın işbirliği ile Afrin meselesinin çözümü zamana da yayılabilir.

Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’da üç ülkenin İdlip ve bölgede işbirliğini sürdüreceğini belirtirken, bu bölgelerde ABD ile ortak bir planlarının olmadığını ve yarar da getirmeyeceğini vurgulamıştı. Suriye için şimdi sıradaki adım; 21-22 Aralık’ta düzenlenecek Astana müzakereleri. Yılın son zirvesinden sonra 2018 ayındaki Suriye Ulusal Diyalog Kongresi beklenecek ve kongre sonrasında Suriye’deki siyasi çözümün sağlanması amacıyla uygulamalara başlanacak. Ayrıca bu paralelde Cenevre sürecide başlayacak. Sözün özü Suriye’nin geleceği inşa edilmeye devam ediliyor.

Yayın Tarihi: 12.12.2017

Kaynak: http://www.rusen.org/putinin-ankara-ziyareti-suriye-kudusun-gelecegi/

Hafız Esad’dan Soçi Zirvesine: Suriye Krizi

Soçi’ye giden yol neydi?

Rusya’nın Soçi şehri Suriye’nin kaderi için çok önemli bir zirveye daha tanıklık etti. 15 Mart 2011 yılında başlayan Suriye’deki kanlı iç savaş, 6. yılını geride bırakırken siyasi çözüme ilk defa bu kadar çok yaklaşıldı. Türkiye, Rusya ve İran’ın girişimleriyle Astana’da başlayan müzakere süreci, Soçi’ye de taşındı. Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, Suriye’deki krizin sona ermesi için başta Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve Suriye’deki iç savaşın ana sorumlularından mevcut devlet başkanı Beşer Esad ile birçok zirve gerçekleştirdi. Erdoğan ile Putin arasındaki en son zirve ise 13 Kasım’da Soçi’de gerçekleşmiş, Suriye konusunda siyasi çözüm adına 22 Kasım’da İran’ın da katılımıyla üçlü bir zirve yapılması kararı alınmıştı. 13 Kasım’daki Erdoğan ve Putin zirvesinde Türkiye’nin Afrin’e olası müdahalesi ve PYD/YPG terör örgütünün Suriye Ulusal Diyalog Toplantısına katılımı ile ilgili ile net bir karara varılamamıştı.

Soçi Zirvesinde ne oldu?

22 Kasım’da yapılacağı duyurulan Rusya, Türkiye ve İran üçlü zirvesi Suriye’nin kaderi ve Orta Doğu’daki barış için büyük bir umuda neden oldu. Toplantı sonucunda Suriye’deki siyasi çözüm konusunda net kararlar alınacağı bekleniyordu, beklenende oldu. Üçlü zirveye devlet başkanlarının yanı sıra, dışişleri bakanları, genelkurmay başkanları ile istihbarat teşkilatlarının yetkilileri katılım gösterdi. Zirvede Suriye’deki siyasi çözüm ve geleceği, Türkiye ile İran’ın hassasiyetleri ayrı ayrı ele alındı. Erdoğan, Türkiye’nin Afrin’e müdahale isteğini ve PYD’nin hiçbir şekilde taraf kabul edilmemesi gerektiğini ısrarla vurguladı.

Zirvede üç liderce Suriye’de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararı çerçevesinde barış ve istikrarın tesis edilmesi ve üç ülke arasındaki aktif işbirliğinin kararlılıkla sürdürülmesi gerektiği teyit edildi. Yine üç garantör ülkenin Suriye’de ateşkes rejiminin muhafaza ve tahkim edilmesindeki eşgüdümleri olumlu bulundu.

Suriye Barışında BM’ni rolü ne?

Astana süreciyle birlikte ateşkes tesis edilen, gerginliğin ve şiddetin azaltılması ile insani mağduriyetlerin giderilmesi, mülteci akımının engellenmesi ve mültecilerin yerlerine güvenli bir şekilde geri dönebilmesi adına uygun koşulların hazırlanması adına güvenli bölgelerin oluşturulması kararı alınmıştı. Bilindiği üzere 29 Aralık 2016’da ateşkes ilan edilmişti. O tarih itibariyle BM Güvenlik Konseyi’nin terör örgütü olarak tanımladığı başta DAEŞ olmak üzere ilgili terör örgütlerinin ortadan kaldırılmasında işbirliğine varılmıştı. Bilindiği üzere Türkiye’nin girişimleriyle ilk olarak Fırat Kalkanı Harekâtıyla Azez ile Cerablus hatlarını kapsayan bölgede ve Astana süreciyle 2016’da ateşkes imzalandıktan sonra yine Türkiye’nin dahliyle İdlip’te de güvenli bölgeler oluşturulmuştu.
Zirvede Devlet Başkanları; Astana süreci ile kazanımlarının devam ettirilip, siyasi çözümü sağlama amacıyla Suriyelilerin ülkenin birliğini yeniden tesis etmeleri ve bir anayasa oluşturmalarında, yine BM’nin gözetimi altında adil ve şeffaf bir süreç doğrultusunda tüm Suriyelilerin katılacağı serbest ve adil seçimlerin yapılmasında mutabık kalmıştır. Yine üç lider Suriye Arap Cumhuriyetinin egemenliği, bağımsızlığı, birliği ve toprak bütünlüğü konusunda taahhütte bulunmuş, aksi görüşte olan siyasi girişimlere karşı durulacağını ifade etmiştir.

Soçi zirvesi mültecilerin evlerine dönmesi için umut oldu

Devlet başkanları siyasi çözümün sağlanması amacıyla Soçi’de düzenlenecek Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’ne yukarıda sayılan hassasiyetlere sahip muhalefetin, Suriye Arap Cumhuriyeti Hükümeti temsilcileri ile birlikte katılabileceğini de deklare ettiler. Ayrıca Kongre katılımcılarının Türkiye, Rusya ve İran tarafından istişare edilerek kararla belirleneceği duyuruldu. Son olarak üç lider insani yardımların hızlı, güvenli ve kesintisiz bir şekilde Suriye’deki kriz bölgelerine eriştirilmesi, ayrıca İdlip ile Afrin’deki sorunların giderilmesini de ele aldılar. Erdoğan bölgenin asli sakinlerinin geri dönmesi için Afrin’de de İdlip gibi güvenli bölgeler ve gözlem noktaları oluşturulması gerektiğini açıkladı.
Suriye’deki iç savaş neredeyse 7. yılına doğru gidiyor. 15 Mart 2011’de başlayan olaylardan beri tam 6 yıl 229 gün geçti. Suriye 2011’de 22 milyonunda üzerinde bir nüfusa sahipti. Suriye’nin Dera kentinde hükümet karşıtı olaylarla başlayan iç savaş ile birlikte, Suriye İnsan Hakları Gözlemevinin ve diğer kuruluşların raporlarına göre geride kalan 6 yılda 400 binden fazla insan hayatını kaybetti. 2 milyonunda üzerinde yaralı olduğu söyleniyor. 11,2 milyon Suriye’li ise evsiz kaldı. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğine göre 7 milyondan fazla insan ise ülkeden göç etti. 2017 yılı resmi verilerine göre Suriye’li mülteci sayısı 5,5 milyonu da geçti. Bu oranın 3,6 milyonunu kadınlar, 1,3 milyonunu ise yetişkin erkekler oluşturuyor. Suriye’li mültecilerin akın ettiği ülkelerin başında ise Türkiye, Lübnan, Ürdün ve Irak geliyor. Güncel verilere göre Türkiye’de 3 milyonunda üzerinde Suriye’li var. Ardından gelen Lübnan’da ise bu oran 1 milyon civarında.

2011’de başlayan iç savaşın arka planında görünen sebep Arap Baharı olsa da aslında Suriye’deki politik kutuplaşmanın da etkisi oldukça büyük. Ülke Arap Baharı sonrasında olduğu gibi öncesinde de uzun yıllar süren olağanüstü haller ile yönetiliyordu. Baas rejiminin mezhepsel yönetimi, sosyal eşitsizlik ve baskıcı yönetim modeli özgürlüklerin ve demokrasinin ülkede tesis edilmesini engelledi. Ülke neredeyse 1954’teki askeri darbeden beri Baas Partisi tarafından yönetiliyor. 1950’lilere kadar azınlık konumunda olan mezhepçi ve aşiretçi bir grup olan Nusayrilerin ve siyasal organı Baas’ın ülkede ciddi bir gücü yoktu. Nusayriler orduda yuvalanarak ve askeri darbelerle Sünni grupları tasfiye ederek ülkede önemli bir nüfuza sahip oldular.

Suriye’de krize giden yolda Esed’in rolü büyük

1963 yılındak, askeri darbe sonrası Nusayriler ve Baas Partisi ülkeyi tamamen ele geçirdi ve ülkenin en önemli politik ve askeri kurumlarından Sünni gruplar tasfiye edilmeye başlandılar. Ülke bu tarihten sonra tamamen mezhepsel bir hegemonyanın kontrolüne girdi ve Hafız Esad 1971’de Suriye’nin ilk Nusayri Devlet Başkanı oldu. İşte ülke o tarihten beri Esad ailesi tarafından yönetiliyor. İktidarı eline geçiren Hafız Esad eski askeri darbelerden örnek alarak ordu ve devlet içerisindeki en kilit noktalara Nusayrileri atamaya başladı. Sünni isimlere ise kabine ve orduda bazı görevler vererek tepkilerini azaltmaya çalıştı. Esad’ın ordu-parti işbirliğiyle devleti yönetmesi rejimin hem hayati varlığını hem de ülkedeki meşruiyetini garanti altına en önemli etken olmuştu. Ordu ve partinin yanında Esad’ın rejimini koruyan en önemli aktörlerden biri de “Muhaberat” adı verilen istihbarat örgütünün de tamamen Baas’ın kontrolünde olmasıdır.

1982 yılı Hafız Esad’ın iktidarına yönelik en ciddi direnişe şahit olmuş, Müslümanlar Kardeşlerin başta Hama olmak üzere Esad yönetimine yönelik başlattıkları itirazlar kanla sonuçlanmıştır. Hafız Esad’ın kardeşi Rıfat Esad’ın komutasındaki ordu tarafından Sünni Müslümanların yaşadığı Hama’da 40 binden fazla insan katledilmiştir. Bu katliam Esad’ın despot bir yönetime evrildiği en önemli kırılma noktalarından biri olmuştur. Bu süreç ile birlikte Sünni Müslüman Kardeşler ile Nusayri Baas Partisi arasında ciddi bir mezhepsel kırılma yaşanmış, o tarihten beri ülkede büyük bir kutuplaşma hep süregelmiştir. Sünni Müslümanlar siyasal açıdan ötekileştirilirken, Kürtlere ise vatandaşlık dahi verilmemiştir.

2000 yılında ise Hafız Esad’ın ölmesiyle yerine oğlu Beşşar Esad geçmiştir. Esad ise babasının aksine ilk yıllarında reform yanlısı bir tutum sergilemiştir. Siyasi serbestliklerin görüldüğü bu yıllara “Şam Baharı” adı da verilmiştir. Ancak bu bahar da kısa sürmüş, birkaç yıl içinde siyasi yasaklar ve tutuklamalar yeniden başlamıştır. Arap Baharının ülkede etkili olduğu 2011’li yıllara kadar ise bu politik kısıtlama, mezhep temelli ayrımcılık, düşünce, ifade ve basın özgürlüğü kısıtlamaları, işkence ve adil yargılama sorunu, kitlesel gözaltı, katliam ve infazlar, Sünni çoğunluk aleyhine ve Nusayri, Dürzi ve Hıristiyan azınlık lehine sosyal adaletsizlikler, yüksek işsizlik oranı, askeri yönetimin hegemonyası ve sivil örgütlenmenin engellenmesi gibi durumlar artan oranda devam etmiş ve güçlenmiştir. Beşşar Esad sürecin başında “demokratik reformlar” yapacağını söylese de yapmamış, Suriye’deki rejimin katliamları da gün geçtikçe artmıştır.

Suriye’de sona mı geliniyor?

Suriye’deki iç savaş tarihsel boyutlarıyla bu şekilde ele alındığında artık son evrelerini yaşıyor da denebilir. Soçi Zirvesi, tarihsel bir politik kutuplaşmanın kökeniyle başlayan iç savaşın yeniden bir siyasal düzlemde çözülebilmesi adına önemli bir dönemeci ifade ediyor. Bugün Suriye’de Beşşar Esad yönetimi ile Türkiye’nin de desteklediği Sünni muhalifler ayrı bir güç bloğunu, son olarak ise ABD’nin desteklediği PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD/YPG diğer adıyla sözde Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ise ayrı bir güç bloğunu temsil ediyor. Kontrol alanı olarak önce rejim, sonra PYD ve son olarak da muhalifler önemli bir nüfuzu elinde tutuyor. DAEŞ’in Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekâtı, rejimin operasyonları ve ABD destekli PYD/YPG’nin pazarlıklarıyla Suriye’den kazındığını söylemek artık neredeyse mümkün. Nüfus ve nüfuz olarak ise Türkiye, Sünni Müslümanlar üzerinde ciddi bir etkiye sahip. Bu siyasi çözüm noktasında Türkiye’nin elini oldukça güçlendiriyor.

Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekâtıyla sahaya müdahil olması Suriye’deki siyasi çözümde Türkiye’nin de masada yer almasına imkân sağladı. Türkiye masadaki diğer aktör ABD’nin elindeki gücü kırmak adına Afrin’e de müdahale edip orayı PYD/YPG militanlarından arındırmak ve böylelikle nüfuz alanını genişletmek istiyor. Rusya, İran ve Esad yönetimi ise Cenevre’de ki siyasi çözümün öncesinde Türkiye’nin elindeki gücün farkında. Aynı şekilde Trump’ta bunun farkındaki Erdoğan ile Soçi’den dönmesinin ardından hemen bir telefon görüşmesi yaptı ve YPG’ye artık silah verilmeyeceği taahhüt etti. Ancak ABD’nin askeri kanadı Pentagon bunu yalanlayarak YPG ile ittifakın süreciğine dair söylemlerde bulundu. Buna müteakip, ABD bugüne kadar 4 bin tıra yakına destek gönderdiği YPG’ye yeni tırlar da göndermiş, Suriye’de PKK’nın yayın organı El Yevm (Bugün) TV’yi de açmıştır. Trump ile Pentagon arasındaki görüş ayrılıkları, ABD yönetiminin iki başlı sürdüğünü gösteriyor ki aslında bu Rusya, Türkiye ve İran’ın ABD’ye karşı elini güçlendirebilir. Türkiye’nin Suriye meselesinde Trump’ı değil Pentagon’daki iradeye dikkat etmesi gerekiyor. Çünkü Trump’ın Pentagon’a söz geçiremediği gibi bir izlenim söz konusu.

Sonuç olarak Hafız Esad’tan Soçi’ye gelinen süreç Suriye’de insanlık tarihi adına çok büyük bir krize hatta vahşete tanıklık edilmesine neden oldu. İşte Soçi, Cenevre öncesinde siyasal açıdan sorunun çözümüne yönelik en etkili adımın atıldığı bir zirve olarak tarihe geçti. Suriye’nin siyasal, ekonomik ve toplumsal açıdan yeniden inşası için Soçi’den sonra Cenevre sürecide büyük bir önem taşıyor. Türkiye’nin Suriye’deki siyasal çözüme daha çok odaklanması, elindeki kozları iyi savunması ve ABD’nin PYD/YPG kartına karşı son ana kadar karşı durması gerekiyor. Suriye için tarih yeniden yazılıyor.

Kaynak: http://www.rusen.org/hafiz-esaddan-soci-zirvesine-suriye-krizi/

Yayın Tarihi: 30.12.2017

Soçi Zirvesi Ekseninde Türkiye-Rusya İlişkileri

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Rusya’nın Soçi kentinde 2015’deki uçak düşürme krizinden sonra 8. kez bir araya geldi. Putin’in daveti üzerine gerçekleşen görüşmede iki lider arasında Suriye, ekonomi, enerji ve savunma sanayi başlıklarında çok önemli konular ele alındı. Ayrıca Üst Düzey İşbirliği Konseyi yedinci toplantısının hazırlıklarının da startı verildi. Görüşmeye Türk heyetinden Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ve Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Hakan Fidan katılırken, Rus heyetinden ise Başbakan Yardımcısı Arkadiy Dvorkoviç, Kremlin Basın Sözcüsü Demitry Peskov, Kremlin Dış Politika Danışmanı Yuriy Uşakov ile Rus Devlet Nükleer Enerji Kurumu (ROSATAM) Başkanı Aleksey Lihaçev de hazır bulundu.

Putin’in de ifade ettiği gibi Rusya ve Türkiye arasındaki ilişkiler kriz öncesi seviyeye ulaştı ve normale döndü. İki ülke arasındaki ilişkileri bu kadarla da nitelememek gerekiyor. İki lider arasında tarihi bir rekor olarak ifade edilebilecek seviyede diplomasi trafiği sürüyor. Bu yıl 6. kez yüz yüze görüşülürken, 13 kez de telefon görüşmesi yapıldı. Türk-Rus ilişkileri en yoğun dönemlerinden birini yaşıyor. Bunun şüphesiz Türk-Amerikan ilişkileri ile Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin en büyük gerilim dönemlerinden birine denk gelmesi tabii ki tesadüf değil.

İki liderin Soçi’de ki en önemli gündem maddelerin biri Suriye’ydi. Astana görüşmelerinin devamında Suriye’de atılacak yeni adımlar ele alınırken, siyasi çözüme yönelik verilen desteğin arttırılması da vurgulandı. İran’ın da dâhil olduğu 3 garantör ülkenin siyasi çözüm noktasında yeni adımlar atması bekleniyor. Moskova yönetimi Soçi’de yapılması planlanan Suriye toplantısına PKK terör örgütünün Suriye kolu PYD’yi de davet etmiş, Ankara’nın tepki göstermesi sonrası bu toplantı ertelenmişti. Liderler arasında bu meselede değerlendirildi.

Putin, Birleşmiş Milletler himayesinde Suriye’de taraflar arasında diyalog kurulması için gerekli koşulların oluştuğunu vurguladı. Erdoğan ise Putin ve Trump’ın Vietnam’daki Suriye görüşmesiyle ilgili yapılan ortak açıklamanın önemsendiğini belirtti. İki liderin Vietnam’da mutabık kaldıkları çözümün çerçevesi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararıyla alakalı olup, anayasa reformunu, diasporanın da katılacağı BM gözetiminde adil ve serbest seçimler ile yabancı güçlerin ülkeyi terk etmesini içeriyor. Bu kararlar uygulanacak mı bilinmez ama gelecek adına Türkiye’nin adımları da merak ediliyor.

Putin ve Trump, Vietnam görüşmesinde Suriye ile ilgili BM ve Cenevre sürecini işaret ederken, bu durum aslında Türkiye’yi rahatsız eden bir konu oldu. Erdoğan, Soçi’ye gitmeden önce de bu görüşmeyi eleştirdi. Çünkü Türkiye, Cenevre değil Astana sürecinin asli unsurlarından biri. Suriye sorununun Cenevre sürecine göre çözüme kavuşturulması, Türkiye’nin Suriye’deki pozisyonunu zayıflatan bir gelişme olabilir. Türkiye böyle bir durumda Suriye’de oluşacak veya oluşturacağı siyasal diyalog organları üzerinden pozisyonunu güçlendirmeye çalışabilir ve zorlayabilir. Bu konuda Ankara ile Moskova arasındaki görüşmeler sürecektir.

Suriye’de Türkiye’nin Afrin’e olası müdahalesi de iki lider arasında konuşulmuş olabilir. Türkiye, Afrin’deki terör yapılanmasının tacizinden doğan rahatsızlığı iletirken, gerekli adımları atma kararlılığı da görüşmede ele alınan muhtemel konulardandır. Ayrıca Erdoğan, Türkiye’nin bu noktada Rusya ile müşterek adım atma isteğini de yineledi. Türkiye’nin İdlip’te oluşturduğu güvenli bölge sonrası, Afrin’e de müdahale edeceği ve Fırat Kalkanı Harekâtını Batı’ya doğru genişletmiş olacağı, PYD/YPG terör örgütünün de Akdeniz’e erişme hayalini bitireceği uzun zamandır konuşuluyordu. Bu noktada Türkiye’nin üst düzey hazırlık halinde olduğu, Afrin’e müdahale olasılığının daha da arttığı belirtiliyor. ABD’nin Afrin’e müdahale sonrası nasıl bir tepki vereceği merakla beklenirken, ABD öncülüğündeki DAEŞ karşıtı koalisyonun sözcüsü Albay Ryan Dillon, bir basın toplantısında ABD’nin Türkiye’ye karşı YPG’yi doğrudan değil ama dolaylı olarak çatışmalarda destekleyebileceğini ima eden açıklamalarda bulundu.

Erdoğan ile Putin arasındaki görüşmenin diğer önemli bir maddesi de ekonomi üzerineydi. İki lider arasındaki diplomasi trafiğinin ekonomiye de olumlu yansıdığı reddedilemeyecek bir gerçek. Türkiye ve Rusya arasındaki ticaret hacmi 2016’nın ilk 9 ayında 12,4 milyar dolarken, bu yılın ilk 9 ayında ise 15,7 milyar dolar olarak gerçekleşti. Artış ise %26,5 oldu. İki ülke 100 milyar dolar ticaret hacmine ulaşmayı da hedefliyor. Rusya Türk yatırımcılar için büyük bir öneme sahip. Öyle ki Rusya’daki Türk firmalarının toplam yatırım miktarı yaklaşık 10 milyar doları buluyor. Türkiye’deki Rus yatırımların toplam değeri ise 10 milyar dolardan da fazla. Yine Rusya Türk müteahhitlik firmalarının en fazla proje yürüttüğü ülke konumunda. Türk müteahhitler Rusya’da 1910 projeyi yönetirken, bu projelerin değeri 65 milyar doları geçiyor.

Uçak düşürme krizinden önce iki ülke arasında uygulanan bir vize muafiyeti söz konusuydu. Erdoğan bu konuyu da Putin’e iletirken, vize muafiyet rejiminin yeniden oluşturulması gerektiği de vurgulandı. Bu yılın ilk 9 ayında 4 milyonu aşkın Rus turistin Türkiye’ye gelmesi önemli bir oran olsa da bunun daha da arttırılmak istendiği aktarıldı. Ayrıca 2019 yılında Türkiye ve Rusya’da karşılıklı olarak “Kültür ve Turizm Yılı” düzenlemesinin değerlendirmeleri yapıldı. Son olarak ise tarım ürünleri konusundaki tüm engellerin kaldırılması gerektiği tekrardan söylendi.

İki lider arasındaki en önemli görüşmelerden bir diğeri de enerji başlığında oldu. Türk Akımı projesinin inşası ele alınırken, Akkuyu Nükleer Santrali’ne giden süreç de değerlendirildi. Önümüzdeki haftalarda gerçekleşecek temel atma törenine Erdoğan, Putin’i de davet etti. Putin ise görüşmelerde ve basın toplantısında ısrarla Rusya, Türkiye ve İran arasındaki işbirliğine vurgu yaparken, bu işbirliğinin Suriye’de yaşanan şiddet olaylarının azalmasına katkı sağladığını ve siyasi çözüm için de etki edeceğini dile getirdi. Putin ayrıca Türkiye ile Rusya’nın enerji konusunda Türk Akım doğalgaz boru hattı projesi ve Akkuyu Nükleer Güç Santralinde ki işbirliğine değindi ve ROSATAM şirketinin başlayacağı inşaatla birlikte ilk ünitenin 2023 yılında devreye girmesinin planlandığını söyledi.

Erdoğan ile Putin’in görüştüğü bir diğer önemli konu ise ortak askeri yatırımlar ve girişimler oldu. Bu noktada Türkiye’nin Rusya’dan S-400 alımı yaptığı Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli tarafından daha önce ifade edilmişti. Bunun maliyetinin yaklaşık 2 milyar dolar civarında olacağı kamuoyuna da yansımıştı. İki lider Soçi’deki görüşmede S-400 füze savunma sistemlerinin teslimatı, ortak üretimi ve modernizasyonu gibi konuları da görüştü. Erdoğan savunma sanayine yönelik atılacak ortak adımların çok önemsendiğinin de altını ısrarla çizdi.

Türk-Rus ilişkilerinin “uçak krizi” öncesinde de çok iyi seyrettiği dile getiriliyordu. Ancak yakın dönemdeki yoğun gelişmeler artık bu ilişkinin ciddi bir ittifaka evrildiğine yorumlanıyor. Türkiye’nin Batı ile ittifakının tamamen sona erdiğini söyleyen uzmanlar da var. Türkiye’nin Atlantik ile dönemsel olarak büyük bir anlaşmazlık yaşadığı doğru. ABD ve AB’nin Türkiye’de darbe girişimi gerçekleştiren FETÖ’ye yönelik korumacı tavrı, yine ABD’nin Suriye’de PYD/YPG terör örgütlerine olan silah desteği, AB’nin Suriye’li mülteciler konusunda Türkiye’ye gerekli desteği vermemesi Türkiye’nin ABD ve AB ile ilişkilerine siyasi manada büyük bir darbe indirdi. Nasıl devam edeceğine dair bir öngörüde bulunmak da oldukça zor.

ABD hem FETÖ lideri Fethullah Gülen’i Türkiye’ye iade etmemekte hem de PKK terör örgütünün Suriye kolu olan PYD/YPG’ye silah ve taktiksel destek vermekte ısrar ediyor. Yine ABD arka plandan Irak’ta bir Kürt devletinin kurulmasını İsrail ile birlikte desteklemeye de devam ediyor. Türkiye’nin mevcut kırmızı çizgileri ABD ile bu hususlarda uzlaşmasını pek de mümkün kılmıyor. Çünkü Türkiye hem FETÖ hem de PKK ile mücadeleyi beka sorunu olarak görüyor. Türk-Rus ilişkileri ABD ile tıkanan bu diyalog ortamında özellikle Türkiye için en önemli alternatif olarak karşımıza çıkıyor.

Türk-Rus ilişkilerinin en önemli ayakları ekonomi, enerji ve askeri konular üzerine geliştiriliyor. Türkiye Atlantik kaynaklı ekonomik hamlelere karşı Asya-Pasifik bloğunda özelikle Rus ve Çin yatırımları ve ticareti ile kendisine alternatif oluşturdu. Türkiye ekonomi ve enerji politikalarının yanında bağımsız askeri politikalarda izlemek istiyor. Rusya’dan gerçekleştirilmek istenen S-400 alımları bu istekle alakalı görünüyor. Ancak Türkiye aynı zamanda Atlantik bloğu ile yaşanan siyasi krizlerin ekonomik ve askeri ilişkilere de yansımasını istemiyor. Bu bağlamda Ankara siyasi krizler ile ekonomik ilişkilerin farklı seyretmesi gerektiğini ısrarla vurguluyor. Ayrıca askeri bağlamda Türkiye Rusya’dan S-400 alımına imza atarken, diğer bir yandan Fransa ve İtalya ile de ortak hava savunma sistemi geliştirilmesi için de anlaşmaya vardı. Türkiye böylelikle Batı’ya bir anlamda güven mesajı da vermeye de çalışıyor.

Orta Doğu’da Türkiye dış politikasında değişime gittikten sonra Suriye ve Irak’ın toprak bütünlüğüne vurgu yapmaya başladı. Bu bağlamda Suriye’de siyasi çözüme destek verirken, PYD/YPG’nin devletleşmesine ve DAEŞ’in terör etkisini arttırmasına engel olmaya çalıştı. Irak’ta da yine Mesut Barzani önderliğinde Irak Kürt Bölgesel Yönetiminin bağımsızlık referandumuna karşı çıktı. Rusya’da iki ülke ile ilgili benzer politikaları yürütüyor. Ayrıca Ruslar Kürtler üzerindeki etkisini arttırarak ABD’nin gücünü bu anlamda kırmaya çalışıyor.

Türk-Rus politikaları genel manada uyumlu olsa da PYD politikası ekseninde uzlaşma sağlaması neredeyse zor. Türkiye büyük oranda PYD’ye bölgede taviz verilmesine karşı çıkıyor. Bu noktada iki ülkenin daha derin konuları konuşup, güçlü kararlara bölgede imza atmaları gerekebilir. ABD’nin Suriye ve Irak politikası Kürt devletinin bağımsızlığından ya da özerk bir bölge oluşturmasından geçiyor. Bu politika özellikle Türkiye’nin beka sorununa karşılık geliyor. Türkiye’nin Rusya ile sıkı bir pazarlık yapıp bölgedeki yerli PYD dışındaki Kürtlerle iletişimi artırıp ABD’nin elindeki Kürt kartını alması gerekiyor.

Son gelişmelere bakılacak olursa, ABD-PYD/YPG ve DAEŞ ortaklığının da sağlandığı, buna istinaden de Rakka’dan DAEŞ militanlarının ABD askerleriyle PYD/YPG teröristlerinin gözetiminde şehri terk ettiği görüldü. Rakka büyük oranda PYD/YPG’ye teslim edilmeye başlandı. ABD sürecin en başında DAEŞ ile mücadele edileceğini ve PYD/YPG’ye bu nedenle silah ve taktiksel destek verildiğini açıklamıştı. Gelinen süreçte ABD’nin bu tezinin de samimi olmadığı ortaya çıktı. ABD açıkça bölgede Kürt özerk bölgesinin oluşumu için imkânlarını zorluyor. Bu süreç karşısında Moskova, Ankara, Şam ve hatta Tahran yönetimi ABD ve PYD/YPG’ye karşı siyasal diyalog ve çözüm sürecinde ortak hareket etmeye mecbur kalacak gibi duruyor. Esad’ın da Türkiye ile doğrudan temas kurmak istediği belirtiliyor. Türkiye’nin en temel endişesi ABD ile Rusya’nın Cenevre sürecine göre çözümü dayatması. Bu durumda Ankara, Tahran ve Şam yönetimleri kararı kabule de zorlanabilir.

Türk-Rus ilişkilerinin güven endeksine oturması Türkiye’yi ilgilendiren bazı sorunların ortak çözümüne imza atılmasına imkân sağlayabilir. Orta Doğu ekseninde bunu değerlendirecek olursak ilk önemli gelişme Astana sürecine Rusya’nın Mısır’ı da dâhil etmesidir. Darbe sonrası Türkiye ile Mısır ilişkilerinin bıçak gibi kesildiği aşikâr. Astana süreci iki ülke arasındaki diyalogların başlamasına neden olabilir. Türkiye’nin bu konuda nasıl bir yol izleyeceği de bilinmiyor. Türkiye özelikle Muhammed Mursi’nin Cumhurbaşkanlığı döneminde hem Mısır ile hem de Müslüman Kardeşler ile Orta Doğu’da yakın ilişki içerisindeydi. Ancak bu ilişkiler özellikle darbe sonrasında reel anlamda zarar gördü. Sisi’nin Mısır’da otoritesini sağladığı da bilinen diğer bir gerçek. Bu noktada Türkiye, Müslüman Kardeşler politikasını gözden geçirecek mi göreceğiz.

Türkiye’yi de ilgilendiren diğer bir sorun Dağlık Karabağ sorunudur. 1991 yılında Ermenistan tarafından işgal edilen bir Azerbaycan toprağı olan Karabağ, o yıllardan beri bölgenin en önemli sorunlarının başında geliyor. Rusya’nın Ermenistan üzerindeki hamiliği çözümün önündeki en büyük engellerden biriydi. Türk-Rus ilişkilerinin gelişme evresinde bu sorun da garantör ülkeler olarak çözüme kavuşturulabilir. Ardından Azerbaycan’da Türkiye ile birlikte Avrasya entegrasyon projelerine dahil edilebilir.

Son olarak Türk-Rus ilişkilerinin gelişme sahası sadece Orta Doğu ile de sınırlı kalmıyor. İlişkilerin entegrasyon projelerinin yoğun gelişim sahası Avrasya olarak görülüyor. Asya-Pasifik olarak da adlandırabileceğimiz bölgede Türkiye ve Rusya, Çin ile birlikte ortak projelerde yer alıyor. Kuşak ve Yol Projesi bunların başında geliyor. Ayrıca Türkiye sıklıkla Rusya, Kazakistan ve Çin’e Şanghay İşbirliği Örgütü’ne girmek için üyelik baskısı da yapıyor. Türkiye’nin Avrasya entegrasyonuna ve Rusya’ya olan bu ilgisi özellikle Rus kamuoyunda NATO ile ilişkilerindeki kırılmanın daha fazla ön plana çıktığı şeklinde yorumlanıyor. Avrupa kamuoyu ise Türkiye’nin AB ve ABD’den gün geçtikçe daha fazla uzaklaştığını Rusya ve Avrasya’ya yakınlaştığını dile getiriyor.

Türkiye’nin Avrasya politikasının Atlantik’den temelli kopuşu hedeflediğini söylemek neredeyse imkânsız. Bu konu ısrarla Ankara tarafından da reddediliyor. Türkiye Avrasya politikasını çok boyutlu diplomasi stratejisi içinde büyük oranda alternatif siyasi, askeri ve ekonomik şartlarını geliştirmek adına sürdürüyor. Avrasya entegrasyon projelerine dahil olup, siyasi, askeri ve ekonomik fırsatların elde dilmesi Türkiye için oldukça cazip geliyor. Bu noktada Türkiye, Atlantik ile gerilen ilişkileri ekseninde Avrasya’ya daha çok akılcı politikalarla yaklaşıyor. Avrasya stratejisi içinde Rusya ile ilişkiler ise Türkiye için oldukça zorunlu bir ittifak olarak görünüyor. ABD ile birlikte bölgesel sorunların çözümünde ortak hareket etme zemini bulunmayan Türkiye, Rusya ile bu imkânı değerlendirmeye uğraş veriyor. Bölgesel sorunların Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda çözülüp çözülmemesi Türk-Rus ilişkilerinin istikrar ve devamlılığını da büyük oranda test edecek. Bunu da zaman gösterecek.

Kaynak: 16.11.2017

Yayın Tarihi: http://www.rusen.org/soci-zirvesi-ekseninde-turkiye-rusya-iliskileri/

Türkiye’nin Avrasya Politikasında Yeni Ortak Özbekistan

Özbekistan-Türkiye İşbirliği kaldığı yerden güçlü biçimde devam ediyor

Özbekistan’dan Türkiye’ye 20 yıl sonra ilk kez bir ziyaret gerçekleştirildi. Özbekistan Cumhurbaşkanı Şavkat Mirziyoyev, 20 yıl aradan sonra Türkiye’yi cumhurbaşkanı düzeyinde ziyaret eden ilk Özbek lider oldu. Ziyaret de Ankara’da 22, İstanbul’da 4 olmak üzere 22 de anlaşma imzalandı. Selefi İslam Kerimov, Özbekistan’da göreve geldiği 1990’dan, ölümü 2016’ya kadar Türkiye’yi hiç ziyaret etmemiş, Türkiye ile ilişkileri de genel olarak soğuk geçmişti.

Özbekistan Cumhurbaşkanı Şavkat Mirziyoyev ile Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan arasında ekonomiden savunma sanayine, sağlıktan tarıma, eğitimden kültüre birçok alanda işbirliği imkânları değerlendirildi. Özbekistan’ın potansiyelini göz önüne aldığımızda iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesinin iki ülkeye de katkı sunacağı yadsınamaz. Türk Cumhuriyetlerinden biri olarak Özbekistan, Orta Asya yani Türkistan’da 31.5 milyon nüfusu ile ön plana çıkıyor. Yer altı ve yer üstü kaynakları açısından da oldukça zengin ve stratejik bir ülke konumunda. Öyle ki, dünyanın en büyük yedinci doğalgaz, dördüncü uranyum, altıncı pamuk üreticisi ve ikinci büyük pamuk ihracatçısıdır.

Özbekistan ile ticari işbirliği adımları atıldı

Türkiye’nin dış ticaretteki diğer partnerleriyle düşünüldüğünde Özbekistan ile ticari hacmi yeterli olmasa da 2016 yılında 1,2 milyar dolar civarında gerçekleşti. Gerçi bu oranı 1992’den 2002’ye, 2002’den de günümüze oranla değerlendirdiğimizde önemli bir oran olduğunu da söylemek gerekir. Örneğin; Türkiye ile Özbekistan arasındaki ticaret hacmi 1992’de 75 milyon dolarken, 2000’li yılların başında yaklaşık 200 milyon dolara yükselmiştir.

İki liderin görüşmelerinde Türkiye, Özbekistan’ın özellikle alt ve üst yapı yatırımlarına istinaden müteahhitlik sektörünü ön plana sürdü. Yine özellikle iki ülke arasında kültür ve turizm sektörleri arasındaki ilişkinin geliştirilmesi de amaçlanıyor. Başkent Semerkant ve Buhara’nın tarihimiz için önemi bunda ana rol oynuyor. Bu amaçla THY de 16 Mart tarihinden itibaren Semerkant’a tarifeli seferlerini başlatacak. Ayrıca Türkiye başta kayak turizmine yönelik olmak üzere birçok müteahhitlik projesini de hayata geçirecek. En önemli gelişmelerden bir diğeri ise iki ülke arasında İmam Buhari ve İmam Maturidi Enstitüsü gibi konularda ittifak yapılacak olmasıdır.

Özbek liderin bu ziyareti ekonomik ilişkiler açısından daha büyük önem taşıyor. Öyle ki, Türk-Özbek İş Forumu, iki ülke arasındaki ticaret hacminin artması açısından da bir dönüm noktası niteliğinde. Geçen yıl ticaret hacmi 1.2 milyar dolar iken, İş Forumunda 3.5 milyar tutarında 35 proje imzalanacak. Ayrıca Türk iş adamları için 1 senelik müteaddit girişli vizeler 3 gün içinde yine Türk turistler için vizeler ise 1 ay süreyle verilecek.

Özbekistan-Türkiye işbirliği Avrasya’ya etki edecek

Özbek liderin bu ziyaretini ve Türkiye ile Özbekistan arasındaki ilişkileri daha geniş çerçevede makro düzeyde de ele almak gerekir. İlk olarak şunu söylemek gerekir ki, iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesinde Türkiye’nin Avrasya politikası başta Rusya olmak üzere Kazakistan ve Çin ile ilişkilerinin seyri de oldukça önemlidir. 24 Kasım 2015 tarihinde Rus uçağının düşürülmesiyle kopma seviyesine gelen Türkiye – Rusya ilişkileri; olayın deşifre edilmesi ve ABD’nin ev sahipliği yaptığı Fethullah Gülen’in liderliğini yaptığı FETÖ’nün 15 Temmuz darbe ve işgal girişimi sonrası tekrardan düzeldi ve hatta bazı görüşlere göre 2015 yılı öncesinden de daha iyi bir seviyeye geldi.

FETÖ’nün Özbekistan-Türkiye işbirliğine vurduğu darbe tamir ediliyor

FETÖ kaynaklı 17-25 Aralık ve 15 Temmuz süreçleri, Suriye’de yaşanan olaylar ve PKK terör örgütünün Suriye kolu PYD-YPG’ye silah dağıtılması Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler de büyük krizlere yol açtı. Yine Batı’nın Suriye’li Mülteciler konusunda Türkiye’ye söz verdiği yeterli desteği sunmaması, FETÖ ve PKK militanlarını koruması, AB’nin Türkiye’nin üyeliği konusunda ayak diretmesi Türkiye ile Batı arasında ki ilişkilerde de derin uçurumlara sebep oldu. Uluslararası ilişkilerdeki bu tıkanmışlığı Türkiye çok boyutlu diplomasi ile aşmayı denedi ve Avrasya politikasını geliştirmeye odaklandı.

Türkiye’nin başta Rusya ile ilişkilerinin gelişimi ve Şanghay İşbirliği Örgütü’ne yönelik ilgisi bu eksende güçlendi. Örgütün diyalog ortağı olan Türkiye üyelik başvurusunu da yaptı ve ısrarcı oldu. Yine Örgütün Enerji Kulübü Başkanlığını üstlendi. Çin’in İpekyolu Projesinin ortaklarından oldu. Rusya ile başta S-400 füzeleri olmak üzere birçok konu ve projede stratejik ortak konumuna geldi. Yine Astana süreciyle Rusya ve İran ile Suriye sorununa yönelik önemli bir ortaklık başlatıldı

Türkiye, Avrasya’ya daha fazla ilgi gösteriyor

Türkiye’nin Avrasya politikasının 90’lara nazaran duygusal değil daha akılcı ve karşılıklı fayda ekseninde revize edildiği ve geliştirildiği anlaşılmaktadır. Karşılıklı güven ve fayda ekseninde Türkiye; başta Rusya, Çin, Hindistan, Kazakistan ve Özbekistan gibi ülkelerle kültürel ilişkilerinin yanı sıra merkezde ekonomik ve siyasi ilişkilerin olduğu bir politika anlayışı geliştirmiştir. Bu anlayış Türkiye’nin Orta Asya yani Türkistan ülkeleriyle olan ekonomik ilişkilerine de yansımıştır. Öyle ki Türk Cumhuriyetleri dediğimiz Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan’ın bağımsızlıklarını kazandıktan sonra 1992’den 2000’lere kadar ticaret hacmi 186 milyon dolardan yalnızca 577 milyon dolara yükselmişken; AK Parti’nin iktidara gelişi sonrasında ise bu oran hızla artmış 2014 yılında 9 milyar doları da aşmıştır. Şanghay İşbirliği Örgütü üyeleriyle olan ticaret hacmine bakılırsa 2000 yılında 8.3 milyar dolar olan hacmin, 2014 yılında 85,6 milyar doları da aştığı görülmektedir.  ŞİÖ’ nün Türkiye’nin dış ticaretindeki payı %20’lerin de üzerindedir.

Türkiye, ABD’den bağımsız politikalar yürütüyor.

Türkiye’nin Avrasya politikasının sadece kültürel ve ekonomik öğelere dayanmadığı Rusya ile S-400 savunma sistemi görüşmelerinin yapılmasıyla da ortaya konmuştur. Bunu ABD ve NATO da anlamış olacaktır ki, NATO Askeri Komitesi Başkanı Petr Pavel, Türkiye’nin S-400 alımına ilişkin “kararlarında bağımsızlar ama sonuçlarına katlanmakta da bağımsızlar” diyerek Türkiye’yi bir nevi tehdit etmektedir. Türkiye’nin Avrasya politikasını sürdürdükçe Atlantik bloğuyla ilişkilerinin daha gerilimli geçeceği ortadadır ancak ABD ve Batı’nın başta FETÖ ve PKK’ya yönelik yaptığı hamilik, Suriye ve Irak konuların kaosu destekler tavrı karşısında Türkiye’nin attığı adımları da akıl dışı görmemek gerekir. Öte yandan başta Suriye ve Irak’ta yaşanan gelişmeleri Türkiye hayati bir mesele olarak görmekte, yapay bir Kürt devletinin Güney sınırlarında kurulmaması için adım atmak zorundadır. Suriye’de Rusya ve İran, Irak’ta ise İran ile kurulan diyalog ABD’yi rahatsız etse de, Türkiye kendi beka sorununu çözmede de bağımsız hareket etmektedir.

Türkiye’nin Atlantik bloğuyla yaşadığı siyasi ve askeri krizlerin, ekonomide oluşturacağı olumsuz etkileri bertaraf etmesinin yolu dış ticaret de ikame gelir kaynakları bulmasından geçecektir. Avrasya politikası bu noktada Türkiye için kritik bir öneme sahip olup, başta Rusya, Çin, Hindistan ve Türk Cumhuriyetleri olmak üzere Şanghay İşbirliği Örgütü’nün ekonomik partner rolünün arttırılması oldukça elzemdir. Bu nedenle ŞİÖ ile mevcut dış ticaretin ve payın yükseltilmesi gerekir. Özbek lider Şavkat Mirziyoyev’in Ankara ziyaretini ve bu ziyaret de atılacak ekonomik hamlelerin Türkiye için ne kadar önemli olduğu da böylelikle daha iyi anlaşılmaktadır.

Yayın Tarihi: 26.10.2017

Kaynak: http://www.rusen.org/turkiyenin-avrasya-politikasinda-yeni-ortak-ozbekistan/?fbclid=IwAR3wZXHAtrrb89k1jzV3LyUg4LRjSti5AoP-7jz-I-eCgYtod1EN5SBVPpU