Dinmeyen Yara: Kudüs ve Batı Trakya

Kudüs, Mescid-i Aksa diğer adıyla Beytü’l-Makdis; bitmeyen dava, dinmeyen yara… Biri Filistin, diğeri Batı Trakya…

Şüphe yok ki içinde bulunduğumuz haftada dış politikada ülkemizi ilgilendiren çok önemli iki gündem maddesi vardı. Biri ABD Başkanı Donald Trump tarafından Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak ilan edilmesi, diğeri ise böyle bir yoğun gündemde Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın önceden planlanan Yunanistan ziyaretiydi.

Kimilerine göre Kudüs davası, kimilerine göre Gazze, Mescid-i Aksa ya da Filistin. 50 yıllık dava diyende var, 100, 1000 hatta 3000 yıllık diyen de. Ama kesin olan şu ki, tarihsel açıdan nasıl bakarsak bakalım Filistin meselesi sadece Türkiye’nin değil, tüm İslam âleminin meselesidir. En azından biz Türkiye olarak buna böyle bakıyoruz. Bundan ötürü ki Erdoğan AK Parti grup toplantısında “Kudüs, Müslümanların kırmızı çizgisidir” diyerek bunu ifade etmeye çalışmıştır. Herkes emin olsun ki bu davaya yeryüzünde Filistinliler kadar dertle, samimiyetle bakan, bu meseleyi yara olarak gören tek devlet yine Türkiye’dir. Ne yazık ki koskoca bir dinin davası Filistinlilerin intifadasına ve Türkiye’nin omuzlarına binmiş durumda. Neden mi?

Yaklaşık 1,5 milyarlık nüfusa sahip İslam dünyasında mevcut siyasi, askeri ve ekonomik gücüyle, İsrail’e bölgede dur diyebilecek yalnızca görünürde birkaç devlet vardır. Türkiye bunun en başında gelmektedir. Yine mevcut güçleriyle İran, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan’da ne durumdadır bir bakmak gerekir. Söylemsel olarak baktığımızda tüm bu devletlerin Filistin konusunda ses çıkardığını görmekteyiz, ya çözümde?

İran dört bir yandan çevrelenmeye çalışılan, ya Suudi Arabistan ile ya da İsrail’le kırdırılmaya çalışılan bir devlet. Mısır, Muhammed Mursi’nin darbe ile indirilmesinden sonra büyük oranda ABD ve İsrail’in kontrolüne giren bir devlet. Pakistan iç sorunlarıyla karıştırılmaya ve engellenmeye çalışılan bir devlet. Ve son olarak Suudi Arabistan…

Bildiğiniz gibi haftalardır Suudi Arabistan’da bir iktidar savaşı yaşanıyor. Veliaht Prens Muhammed bin Selman, rakiplerini tek tek alaşağı ederken, Kral’ı da kıskacına aldı. Veliaht Prensin ABD ve İsrail’in çıkarlarına hizmet eden “Ilımlı İslam Projesinin” hizmetkârı olduğu herkesçe de biliniyor. Ancak Prensin Orta Doğu’daki en net hamlesi ise Filistin’e yönelik oldu. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı acilen çağıran Prens ona ABD ve İsrail’in teklifini iletti. Teklif şuydu; “Gelin size Sina’da bir Filistin Devleti kuralım.” Abbas’ın bu teklife ayak diretmesi sonrası görüşme ya kabul et, ya da istifa et diye bitirildi.

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın Suudi Prensin yani ABD ile İsrail’in teklifini kabul etmemesi ABD’nin neden Kudüs’ü bu kadar alelacele İsrail’in başkenti ilan ettiğini anlamamızı sağlıyor. Aynı şekilde hem teklif ve detayları hem de teklif sonrası gelişen sonuçlar iyice irdelenmelidir. Yukarıda Prensin “Ilımlı İslam Projesinin” savunucusu olduğunu dile getirmiştim. Yaptığı teklif bunun adeta en somut kanıtı. Bölgede ABD ve İsrail ile çatışma yaşamadan sorunu, onların isteğiyle çözmeye çalışıyor. Birde teklif edilen bölgeye bakacak olarak “Sina Yarımadası.” Nerede Sina? Mısır’da. Mursi’yi deviren Sisi’ye ne teklif edildi de Filistin’e sahip çıkma derdine girdi? Teklifte Sina’nın yer alması bile Suudi Arabistan ve Mısır’ın ABD ve İsrail ile ortak hareket ettiğini somutça gösteriyor.

Peki, İslam dünyasında hal böyleyken 13 Aralık’ta Kudüs gündemli toplanacak İslam İşbirliği Teşkilatının toplantısından ne sonuç bekleyeceğiz? Dedik ya bu davada en dertli ve en samimi devlet Türkiye diye. Aynı şekilde en dertli ve en samimi lider de Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ki ABD Başkanı Trump’ın kararı sonrası hemen İslam İşbirliği Teşkilatını toplantıya çağırdı. Eminim ki somut adımlar atılması için elinden geleni yapacaktır. Ama ne yazık ki on yıllardır kış uykusuna yatan İslam dünyasının bu kış da uyanacağını düşünmek ne yazık ki büyük bir ütopya.

Abbas’ın reddettiği teklif sonrası ABD’nin bu kararı aldığını söylemiştik. Trump’ın sadece bu nedenle hareket ettiğini söylemek de yeterli olmaz. Başkan Trump görevinde 1.yılını doldursa da yönetimde yeterince otoritesini kuramadı. İcraatçı bir başkan izlenimi vermediği gibi başta atamaları olmak üzere birçok yetkisi de kısıtlandırılmaya çalıştı. ABD’de görevden uzaklaştırılacağına dair çok ciddi beklentiler hâkim. Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan ederek hem icraatçı başkan imajı çizmek istiyor hem de bütünüyle İsrail lobisiyle ilişkilerini kuvvetlendirmek istiyor. Tabii ki ana amacı görevinde kalabilmek ve otoritesini sağlamlaştırmak. Yine Trump bu hamlesiyle Orta Doğu’da oyuna dâhil olup, elini güçlendirmek istiyor.

Filistin krizinin geçmişi bilindiği gibi 2 Kasım 1917’de yayınlanan Balfour Deklarasyonuna kadar dayanıyor. Bir Osmanlı toprağı olan Filistin’de, İngiltere, Fransa, ABD ve İtalya’nın destekleriyle yayınlanan Deklarasyonla bir Yahudi Devleti kurulması planlanmıştı. Osmanlı’nın dağılması sonrasında 1920 yılında İngiltere’nin manda yönetimine giren Filistin’de yine bu devletlerin desteğiyle 14 Mayıs 1948’de İsrail Devleti kurulmuştur. Ama daha vahim olan Müslümanların vatanı olan Filistin’in Birleşmiş Milletlerin 29 Kasım 1947’de aldığı skandal kararla Yahudilerin vatanı olarak ilan edilmesi ve paylaştırılmasıdır.

Paylaşımla Filistin’in %56’sı Yahudilere, %44’ü ise Filistinlilere bırakılmış, Kudüs’e ise uluslararası statü verilmiştir.1967’deki Arap-İsrail savaşı olan Altı Gün Savaşlarında ise Kudüs İsrail tarafından işgal edilmiştir. Bu tarihten sonra Batı Kudüs’ün büyük oranda İsrail’in, Doğu Kudüs’ün ise kısmen Filistin’de kaldığı görülmüştür. Bugün ise ABD ve İsrail’in kararı ve iddialarıyla Kudüs’ün bütünüyle İsrail’in başkenti olduğu kabul edilmeye çalışılmaktadır.

Peki, bu süreç nasıl çözülecek? Bu yara nasıl kapanacak? Bunun yolu bitmek bilmeyen savaşlar ve intifadalar mı olacak? Biliyoruz ki bu sorunun İslam dünyasının birliği kurulmadan çözülmesi neredeyse imkânsız. Türkiye ve birtakım samimi devletlerin sesini yükseltmesiyle de çözülecek gibi de durmuyor. Elimiz kolumuz bağlı mı bekleyeceğiz? Ya da bir çıkar yol mu bulacağız? Gelin kafa yoralım.

Kudüs biliyoruz ki üç semavi din için en kutsal kenttir. Kudüs ilk kıbledir, Peygamber efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V) Miraç’a buradan yükselmiştir. Süleyman tapınağı burada inşa edilmiş, Hz. İsa bu şehirde çarmıha gerilmiştir. Kubbet-us-Sahra ve Mescid-i Aksa buradadır. Tapınak Dağı ve Ağlama Duvarı da buradadır. Hz. İsa’nın yeniden dirileceğine inanılan ve Hıristiyanların hac noktalarından biri olan Kutsal Mezar Kilisesi de buradadır.

Kudüs üç din için bu denli önemliyken, bu dava Filistinlilerin intifadasına ve Türkiye’nin omuzlarına yüklenmemeli, Siyonistlerin zulmüne terk edilmemeli ve boyun eğdirilmemelidir. Türkiye İslam’ın hizmetkârıdır. Ama aynı zamanda bu topraklara huzuru ve barışı tarihte getirmiş, gelecekte de getirecek tek devlettir. Cumhurbaşkanımız bu bilinçle hareket edip, 13 Aralık’ta İslam İşbirliği Teşkilatını topladığı gibi Hıristiyan âlemini de toplamalı, Siyonist karşıtı Yahudi platformları da davet etmelidir. Kudüs meselesi uluslararası bir işbirliği ile çözülmelidir. ABD ve İsrail’e artık dünyada tek kutbun kalmadığı da hatırlatılmalıdır.

Cumhurbaşkanımızın bu süreçte hem Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile hem de Papa ile görüştüğünü biliyoruz. Bunların doğru bir hamle olduğunu da söylemek gerekir. Türkiye hem Sünni ve Şii İslam âlemini bir araya getirmeli, hem de Katolik ve Ortodoks Hıristiyanları da bu meselenin çözümüne davet etmelidir. Ayrıca tarafsız bloklar olarak Çin ve Japonya da sürece dâhil edilmelidir. Ne kadar gerçekçi olur, belki de ütopyada denebilir ama Kudüs’e bir “Uluslararası Barış Gücünün” tesis edilip konumlandırılması, bununda komutasının mutlak Türkiye’de olması yeni Bosna ve Suriyelerin, yeni Gazzeve Batı Şeriaların yaşanmasının da engeli olacaktır. Umarım bu öneri bir çare olur.

Gelelim Batı Trakya’ya… Yoğun Kudüs gündemine rağmen Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan önceden planladığı gibi Yunanistan ziyaretini gerçekleştirdi. Önce Yunanistan Cumhurbaşkanı Prokopis Pavlopulos ile görüşen Cumhurbaşkanı Erdoğan, sonra ise Başbakan Aleksis Çipras ile bir araya geldi. 65 yılın ardından Yunanistan’ı ziyaret eden ilk Cumhurbaşkanıydı Erdoğan. Ziyaretin tarihselliği gibi toplantıların içeriği de tarihe geçti. Erdoğan iki Yunan lidere de Lozan ve Batı Trakya gibi konularda tarihi tokatlar indirdi ve dersler verdi.

Şahsım olarak hem anne hem de baba tarafından hem Batı Trakya’lı hem de Doğu Trakyalıyım. Hem anne hem de baba tarafı Selanik ve Drama bölgesinden göçüp Edirne’nin Keşan ilçesine yerleşmişler. Babamın dedesi topçu onbaşı olup, yıllarca Balkan savaşlarında savaşmış ve Yunan’a esir düşmüş. Yine bir Yunan sayesinde özgürlüğüne kavuşup, ailesiyle anavatan’a göç etmiş. Niceleri ise bugün Batı Trakya’da yaşıyor. İşte bu yüzdendir ki hem Balkanlar hem de Batı Trakya içimizde hep yaradır. Balkanlarda yaşayan her bir Müslüman’ın derdi ve gözyaşı bizleri de ağlatır durur. Neredeyse Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa bir lider, Yunanistan’a karşı bu kadar yüksek sesle Batı Trakya’nın haklarını haykırmıştır. Şahsım olarak öyle onur ve gurur duydum ki, şu an tüm Batı Trakya’daki tüm Müslüman ve Türk, dindaş ve soydaşlarımızın bu duyguları yaşadığına eminim.

Erdoğan iki liderle yaptığı görüşmelerde Lozan Antlaşması’nın güncellenmesi gerektiğini vurgulayıp; Yunanistan’daki ve özelinde Batı Trakya’da ki dindaş ve soydaşlarımızın haklarının korunması, Ege ve Kıbrıs’ta ki sorunların da kalıcı çözüme kavuşturulması gerektiğini söyledi. Yunan Cumhurbaşkanı Pavlopulos ise Türkiye’nin AB üyeliğini desteklediklerini belirterek Lozan konusunda korkuya kapıldı ve güncellemeye gerek görmüyoruz dedi. Erdoğan, Başbakan Çipras ile görüşmesinde de aynı ifadeleri kullanırken 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Yunanistan’a kaçan ve Türkiye’ye iade edilmeyen FETÖ’cüler konusunda da uyarılarda bulundu. Çipras darbeye karşı olduklarını belirtirken, Lozan konusunda Cumhurbaşkanı Pavlopulos ile aynı duruşu sergileyince Cumhurbaşkanımız Erdoğan’dan tarihi dersler geldi.

Erdoğan, Yunanistan’ın kişi başı milli geliri 18 bin dolarken, Batı Trakya halkının ortalama kişi başı milli gelirinin 2 bin 200 dolar civarında olduğunu vurguladı ve bölgeye yapılan ekonomik ayrımcılığa dikkat çekti. Bölgenin geri bırakıldığına ve yatırımların yapılmadığını da böylelikle resmetti. 94 yıl önce imzalanan Lozan’da baş müftünün Batı Trakyalılarca seçilme şartı varken, Yunan devleti tarafından atandığını da vurgulayan Erdoğan, Türkiye’de patriğin ise St. Synode Meclisi tarafından seçildiğini hatırlatarak adeta demokrasi dersi verdi.

Batı Trakyalıların sorunları sadece ekonomik geri kalmışlık, ya da baş müftüyü seçememek de değil. Yunanistan’da Atina’da bir camii bile yok. 350 kişilik planlanan camiinin yapımı tamamlanmadı. Üstelik bu camide bir minareye bile izin verilmedi. Bu durum Batı Trakya’da da geçerli olmuş, Camilerin minare boyları bile ölçülmüş, kısaltılmış, yıktırılmıştır. Adında Türk kelimesi geçen derneklere, kurum ve kuruluşlara izin bile verilmemiş, kapatılmıştır. Bölgede soydaşlarımız uzun yıllardır asimilasyon politikalarına maruz bırakılmıştır. Hala da bırakılmaya devam ettirilmektedir. Yunanistan açıkça Lozan Anlaşmasının hükümlerine uymadığı gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarını da uygulamamaktadır. Üstelik çiğnemektedir.

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın tüm bu tarihsel ve hukuki gerçekleri bilerek Yunan devletine ve liderlerine verdiği dersler, tarihe altın harflerle geçmiştir. Ancak gerçekçi bir bakış açısıyla şunu da eklemek gerekir. Türkiye, Batı Trakya’da taraftır. Hukuki olarak müdahil olma ve söz söyleme hakkına da sahiptir. Balkanların tümünde olduğu gibi Türkiye’nin Batı Trakya meselesinde de gerçekçi ve bütüncül hareket etmesi gerekmektedir. Lozan Anlaşmasının ilgili hükümlerinin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ilgili kararlarının uygulanmasında Ankara, Atina’ya daha büyük baskı kurmalıdır ve sürecin daha ciddi takipçisi olmalıdır. Bununla ilgili bir görevlendirme yapılmalı, süreç sadece sivil topluma ya da Batı Trakya’da etkili olan bazı isim ve lobilere de bırakılmamalıdır.

Ne Kudüs ne Batı Trakya, bitmiyor Müslümanlar için dava ne de yara.

Yayın Tarihi: 8.12.2017

 Kaynak: https://www.batitrakya.org/yazar/erdem-eren/dinmeyen-yara-kudus-ve-bati-trakya.html

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir