Dış Politika ve İç Politika’da İttifaklar Dönemi

Hem dış politika hem de iç politikadaki gelişmeler açısından yoğun bir haftayı daha geride bıraktık. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan Rusya, Kuveyt ve Katar’ı kapsayan yurt dışı ziyaretlerinden geri döndü. Suriye ve Katar krizi ile enerji ve ekonomideki girişimler ziyaretlerin ana gündem maddeleriydi. Bu görüşmelerin en kritiği Rusya’da Soçi’de ki Putin-Erdoğan buluşmasıydı.

Türk-Rus ilişkileri tarihinin en olumlu dönemlerinden birini geçiyor gibi duruyor. Erdoğan ve Putin arasındaki rekor sayılabilecek zirveler ve yoğun diplomasi bunun kanıtlarından biri. Bu yakın ilişki iki ülke arasındaki ekonomik verileri de yansımış ve ticaret hacmi %26,5 artarak, 2016’nın ilk 9 ayında 12,4 milyar dolarken bu yılın aynı döneminde 15,7 milyar dolara erişmiştir. Enerjide bu yakın ilişkinin sürdüğü bir diğer alan. İki lider çok yakında Mersin’de kurulması planlanan Akkuyu Nükleer Güç Santralinin temellerini atacak ve ilk ünitenin 2023 yılında devreye girmesi bekleniyor. Ayrıca Türk Akımı projesinin Rusya ayağı tamamlanırken, geri kalan inşada sürecek.

Yine Türkiye ile Rusya arasında gerçekleşmesi beklenen S-400 füze savunma sistemi alımının, ilişkilerin savunma sanayinde ortak adımlara dönüşeceğinin sinyallerini veriyor. Bu gelişmeler açısından bakıldığında Türk-Rus ilişkilerinin güçlü bir ittifak izlenimi verdiği söylenebilir. Ancak iki ülke arasında en önemli problem tabii olarak Suriye.

Geçtiğimiz günlerde Rusya’da Soçi’de Putin ve Erdoğan buluşması yapılırken, Vietnam’da ise Putin ile Trump bir Suriye zirvesi yaptı. İki lider siyasi çözüm konusunu vurguladı. Siyasi çözümün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararı ve Cenevre sürecine göre yapılması gerektiği işaret edildi. Eğer bu durum geçerli olursa; Suriye’de anayasa reformu, diasporanın da katılacağı BM gözetiminde adil ve serbest seçimler ile yabancı güçlerin ülkeyi terk etmesi gibi adımların atılması bizleri bekliyor. Bu durum aynı zamanda bizi iki sonuçla karşı karşıya getiriyor.

Birincisi Türkiye’nin asli unsur olduğu Astana sürecinin saf dışı kalması, ikincisi ise PYD-YPG terör örgütünün Suriye’de kazandığı nüfuzun siyasi çözüme yansıması. İki sonuç da Türkiye’nin aleyhine olduğu gibi, bir beka sorunu da yaratabilir. Erdoğan da Soçi’ye gitmeden önce bu sonuçları öngörerek Putin ile Trump’ın Vietnam’daki açıklamalarını eleştirdi. Erdoğan ile Putin arasında bu durumun görüşüldüğü ve kesin anlaşmaya da varılamadığı ortaya çıkıyor. Erdoğan ile Putin’in bu zirvesinden sonra 22 Kasım’da Rusya, Türkiye ve İran arasında Soçi’de üçlü bir zirve düzenleneceğinin açıklanması en net göstergesi olabilir.

Rusya, Türkiye ve İran bilindiği üzere Suriye konusunda Astana sürecinin asli unsurlarıdır. Bu üçlünün 22 Kasım’daki zirvesi Putin ile Trump’ın Vietnam’daki görüşmesinin ve Cenevre sürecinin ele alınacağı kırılma toplantılarından biri olacak gibi duruyor. Bu üçlü zirvede alınacak kararlar Suriye’nin ve bölgenin geleceğini de büyük oranda etkileyebilir. Aynı zamanda üçlünün arasındaki ittifakın da büyük oranda sınandığı bir zirve olacak. Bu Türkiye ve Rusya arasındaki görünen ittifakın da sınanacağı anlamına geliyor. Çünkü Türkiye’nin BM ve Cenevre sürecini kabul etmesi oldukça zor. Bunun en önemli sebebi de PYD/YPG’nin bu süreçte herhangi bir özerklik, imtiyaz ve siyasal güç elde etme olasılığıdır. Bu noktada Türkiye’nin Rusya ile ABD’nin vereceği garantilere güvenme tahammülü de yoktur ve olmamalıdır da.

Bilindiği üzere ABD, DAEŞ’in Suriye’den çıkarılması ve örgütün başkenti Rakka’nın ele geçirilmesi için PYD/YPG’ye silah ve taktiksel destek verdiğini söylemiş, Rakka’dan DAEŞ neredeyse alkışlarla çıkarılırken, şehir başka bir terör örgütüne devredilmiştir. ABD’nin Suriye konusunda Türkiye’ye başından beri yalan söylediği ve amacının bölgede Kürtlere net bir özerklik sağlamak olduğu açıkça deşifre olmuştur. ABD’nin Cenevre sürecinde bu amacından vazgeçeceğini söylemek oldukça büyük bir yalan olur.

Rusya’nın Suriye’de Kürtler ile ilgili temel politikasının bölgede ABD’nin elinden Kürt kartını almak olduğu zaten biliniyor. Yine Rusya, Suriye’deki üslerinin durumunu da koruma altına almak istiyor. Cenevre sürecinde Kürtlere yönelik farklı adımlar atabilir. Türkiye’nin tüm bu durumları öngörerek 22 Kasım’da Soçi’de ki üçlü zirvede dişli bir pazarlık yapıp, kırmızı çizgilerini önceden net bir şekilde ifade etmesi gerekiyor. Türkiye’nin Afrin’e müdahale isteğini sıkça vurguladığı da biliniyor. Bu konuda da net bir karar çıkabilir. Görünen o ki Türk-Rus ilişkilerinin ve ittifakının esas sınanma süreci bizleri bekliyor.

Erdoğan’ın Rusya’dan sonra ziyaretleri dediğimiz gibi Kuveyt ve Katar’a oldu. ABD’nin ve Suudi Arabistan’ın öncülüğünde Katar’a başlatılan ablukanın ilk aşamasından beri Türkiye, Katar’ın yanında olurken Kuveyt ile birlikte arabulucu rolü üstlendi. Bu ziyaretlerde de Katar krizine yönelik görüşmeler yapıldı. Erdoğan’ın Kuveyt Emiri El-Sabah ile görüşmesinin ardından 3 anlaşma yapıldı. Yine Erdoğan’ın Katar Emiri Şeyh Temim ile görüşmesinin ve Türkiye-Katar Yüksek Stratejik Komitesinin 3.Toplantısının ardından ise çeşitli alanlarda 10 anlaşma imzalandı. Erdoğan bu görüşmelerinin ardından ise Türkiye’ye döndü.

Erdoğan’ın dış politikada Türkiye’nin yakın dönemdeki en önemli ittifakları olan Rusya, Kuveyt ve Katar’la olan görüşmesinin dönüşünde iç politikada da bir ittifak konusu gündeme geldi. Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin parti grup toplantısında sarf ettiği 2019 seçimlerinde Cumhurbaşkanlığı Sisteminin tahsisi için AK Parti ile yola devam edileceği açıklaması bir seçim ittifakı doğabilir algısı oluşturdu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise yurt dışı ziyareti dönüşünde bu konuda sorulan sorulara seçim ittifakına yeşil ışık yakar şekilde cevap verdi.

Devlet Bahçeli, 2019 seçimlerine yönelik ilk açıklamasını 7 Kasım’da parti grup toplantısında yapmış, %10 seçim barajının düşürülmesini gündeme getirmişti. Bu açıklama MHP’nin baraj endişesi olarak anlaşılmıştı. Şüphe yok ki bu endişe yeni kurulan ve genel başkanlığını Meral Akşener’in yaptığı İyi Parti’ye bağlandı. Ardından Bahçeli baraj tartışmalarına yeni söylemler eklemedi ve AK Parti ile ittifak seçeneğine yönelik açıklamalarda bulundu. Bunu hatadan dönmek olarak okumak mümkün. Seçimlere yönelik fısıltı gazetelerinde dolaşan yeni anketler ortaya çıkıyor. MHP’nin baraj seviyelerinde seyrettiği görünüyor. Yeni kurulan İyi Parti ile HDP’nin ise baraj altında kalacağı belirtiliyor.

Herşey için henüz erken ama siyasette her adımı tüm boyutlarıyla düşünmek ve planlamak gerekiyor. MHP tek başına katılacağı seçimlerde barajın altında kalır mı bilinmez ama mevcut kadro ve politikalarıyla İyi Parti ile HDP’nin baraj altında kalacağını düşünüyorum. Böyle bir durumda %10 seçim barajının düşürülmesi, sadece MHP’ye değil büyük oranda İyi Parti ile HDP’ye yarayacaktır. MHP’nin barajdan yana değil AK Parti ile ittifaktan yana tavır değiştirmesi bu olasılığın okunduğunu gösteriyor. Böyle bir olasılık varken AK Parti ile MHP arasında 2019 seçimlerine yönelik kurulacak “Milli bir ittifak” çok güçlü bir seçenek olarak karşımıza çıkıyor.

HDP çözüm sürecinden yana değil terörden yana tavrını sürdürüp, Kobani yani 6-7 Ekim ve Hendek olaylarıyla Doğu ve Güney Doğu’yu PKK ile kan gölüne çevirdi ve buna hizmet etti. Devlet ise aklını kullanarak hem bölgede PKK terörünü en aza indirdiği gibi hükümet ise HDP’nin bu siyasetini bölge halkına deşifre etti. Ardından hem bölgenin rehabilitasyonu hem de HDP milletvekillerine yönelik tutuklamalar geldi. Böyle bir konjonktürde 2019 seçimlerinde HDP’nin barajı aşması beklenmiyor.

MHP’den ayrılan Bahçeli muhaliflerinin kurduğu İyi Parti, AK Parti ve Erdoğan muhaliflerinde büyük bir umut uyandırsa da, kadrosu ve destekçileriyle büyük bir hayal kırıklığı da yaratıyor. İlk olarak ne Meral Akşener ne de yakın ekibi Türkiye siyaseti ile küresel siyaseti okumak açısından yeterli donanıma sahip değil. Türkiye küresel açıdan büyük bir mücadele verirken ve Erdoğan liderliğinde başta 15 Temmuz hain darbe ve işgal girişimini bertaraf edip, FETÖ, PKK ve DAEŞ gibi terör örgütleriyle başarıyla mücadele ederken her fırsatta sadece Erdoğan’ı eleştiriyorlar. Hırsızı değil de ısrarla bağcıyı dövmek derdindeler.

İyi Parti’nin kadrosu ile destekçilerine bakacak olursak, partinin büyük oranda Bahçeli muhalifleri, Atatürkçü-milliyetçi liberal kesim ile FETÖ kökenli taraftarlara hitap ettiği görülüyor. Partiye sosyal medyada destek olan hesapların büyük bir çoğunluğu ise FETÖ’cüler tarafından yönetiliyor. Akşener ise Türkiye ve küresel siyaseti iyi okuyabilen bir lider değil daha çok 90’lı yıllardan kalma siyasetçi profili veriyor. Daha çok İyi Parti ve Akşener analizi yapılacak olsa da ilk etapta bunlar ön plana çıkıyor.

Türkiye’nin başta Orta Doğu’daki meseleler, FETÖ, PKK ve DAEŞ ile mücadelesi, ekonomik manipülasyonlar ve küreselci hamleler ile boğuştuğu ve boğulmaya çalışılacağı bir dönemde AK Parti ve MHP, Erdoğan ile Bahçeli’nin arasındaki ittifak devletin bekası için oldukça önemli görünüyor. Bu mücadelelerin başarı ile sürmesi için Türkiye’de yönetimsel istikrarın sürmesi ve Cumhurbaşkanlığı Sisteminin başarıyla tahsis edilmesi de gerekiyor. İyi Parti’nin ve kadrosunun bu konuda hiç tecrübesi bulunmadığı gibi o donanıma sahip oldukları imajını da hiç taşımıyor. AK Parti ile MHP arasında konuşulan ittifak konusunun resmiyete dökülüp dökülmeyeceğini ise zaman gösterecek.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 17.11.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/dis-politika-da-ve-ic-politika-da-ittifaklar-donemi

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir