Kozalak da Bizim, Çam da…

“Türk deyince sadık demektir. Biz emindik Türkiye bir gün bize gelecek” diyordu Osmanlı’nın bizlere mirası Evlad-ı Fatihan ve Arabistan’ın, Afrika’nın ücra köşelerinde yolumuzu bekleyenler TRT Türk ekranlarında. Günlerdir soluksuz izliyorum. Karadağ’dan tutunda İrlanda’ya, Gürcistan’dan Yemen’e ecdadımızın izleriyle dolu. Türkiye şimdi yeniden bu izlerin peşini sürüyor ve yeni bir çağın kapısını aralıyor. Türk bekleyen değil, beklenendir. Türkiye her geçen gün aslına dönerek, ecdadının izinden gitmeye başlamıştır, gitmelidir de…

Türkiye Cumhuriyeti, yaklaşık 10-12 yıldır çeşitli kurum ve kuruluşları vasıtasıyla başta Balkanlar olmak üzere, Ortadoğu, Kuzey Afrika, Orta Asya ve Kafkaslar da önemli maddi ve manevi atılımlar gerçekleştiriyor. Drogheda’da ki ay ve yıldızın yanına yeni ay ve yıldızlar eklemek adına, Karadağ’da ki Müslümanların Camii inşa etmek üzere yardım taleplerine el uzatarak arı gibi çalışıyor. Bunlar dış politika da önemli bir koordinasyonun ve kurumsallaşma hamlelerinin meyveleri aynı zamanda. Türkiye türlü coğrafyalar da Osmanlı ve İslam mirasına sahip çıkarak restore ediyor, ekonomiden kültüre yeni birçok proje gerçekleştiriyor. Bu projelerin ve hizmetlerin gerçekleşmesinde; Dış İşleri Bakanlığı, büyükelçilikler, ataşelikler ve mensupları, Türk Silahlı Kuvvetleri, Milli İstihbarat Teşkilatı,  Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı(TİKA), Yunus Emre Enstitüsü, Diyanet Vakfı, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı(AFAD), Türk Kızılayı, Sivil Toplum Kuruluşları, Belediyeler, İş dünyası, öğrenciler ve turistler önemli bir emek sarf ediyor. Türkiye’nin yeniden bu anlamda birçok coğrafya da ön plana çıkması, bizleri ve bizleri bekleyenleri mutlu ediyor. Ancak Türkiye’nin ulusal ve uluslar arası anlamda bu vizyonu sürdürebilmesi için nitelikli kadrolara ve yöneticilere, istikrarlı faaliyetlere ve bunların alt yapısını oluşturacak kurumsal devlet kuruluşlarına ve sabit devlet aklına ihtiyacı var.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Fildişi Sahili, Gana ve Gine olmak üzere bir dizi Afrika ziyaretlerinde bulundu. Daha önce de Güney Amerika ziyareti yapan Erdoğan bunları tabii ki belirli bir öngörü doğrultusunda gerçekleştiriyor. Türkiye dış politikada ki kültürel hamlelerini bölgesel ittifaklarla da taçlandırmak istiyor. Uluslar arası mekanizmalarda aktif bir güç elde edebilmek, bu ittifaklarla siyasal ve ekonomik ilerleme sağlamak temel manada ilk hedefler. Türkiye bu yolda da başarılı bir şekilde yürüyor. Yürüdükçe de Türkiye’yi kendi iç sorunlarına geri döndürmek ve hapsetmek için ülkemizde terör eylemlerinden tutunda yargı facialarına kadar türlü provakatif hamleler baş gösteriyor. Can Dündar’ın Anayasa Mahkemesi kararı doğrultusunda salıverilmesi bunlardan yalnızca biriydi. Türkiye dışta istikrarlı bir şekilde büyük güç olmak istiyorsa, bunun yolu içte güçlü olmaktan geçiyor.

Can Dündar kiralık bir casus ve vatan haini olmasından başka da bir anlam ifade etmiyor. Ama hem onu, hem gazetesini hem de Anayasa Mahkemesini yönlendiren güçler ve sergiledikleri oyunların önemi çok büyük. MİT tırları DAEŞ’e silah götürmüyordu. Bunu Can Dündar ve sahipleri de biliyordu zaten. Amaç başta Türk Hükümetini ve tabii ki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı uluslar arası kamuoyunda hem DAEŞ’le bağlantılı gösterip algı yönetimi yapmaktı, hem de uluslar arası mekanizmaları harekete geçirerek belki de bir “savaş suçu” kararı çıkartıp Erdoğan’ı ve Türkiye’yi yargılatmak ve devirmekti. Tutmadı. Dündar’ın yargılaması başlatıldı, suçlu bulunması beklenirken Anayasa Mahkemesi’nin müdahalesiyle serbest bırakıldı. Yargılamanın devam ettiği bir sürece müdahale etmeye anayasal olarak hakkı bulunmayan Anayasa Mahkemesi ve üyeleri kendi devletini uluslar arası arena da mağlup etmeye çalışan bir gücün yanında tavır aldı. Ama bu nasıl oluyor?

Jandarma MİT’in tırlarını durdurabiliyor. Halkların Demokratik Partisi milletvekilleri PKK terör örgütüne araçlarında silah taşıyor. Yine HDP Eşbaşkanı Figen Yüksekdağ terör örgütüne sırtını dayadıklarını söylüyor. Diğer Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ise halkı isyana ve savaşa çağırabiliyor. Yıllar önce dün ve bugün Osmanlı Hanedanı’nın sınır dışı eden ve başka hanedanlara hizmetkârlık yapmaya devam eden Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, PKK’lı teröristlerle “arkadaş” olabiliyor. Yine Kılıçdaroğlu ve CHP milletvekillerinin alınlarından öptüğü DHKP-C’li teröristler devletin savcısını şehit edip, polis karakoluna saldırabiliyorlar. Gazete manşetleri ve televizyon programları ise casusları, teröristleri övüp, bu devlete, Başbakanı’na ve Cumhurbaşkanı’na hakaret edebiliyorlar.

Bizim acilen çok köklü reformlara ihtiyacımız var hem de bir an evvel. Yargıdan tutunda eğitim sistemine, ekonomik yatırımlardan tutunda emniyet ve askeri teşkilatlarımıza kadar her alanda devletin bekasını savunacak ve koruyacak sistemleri kurmalı ve kadroları yetiştirmeliyiz. Bu devletin ve milletin öz evlatları, bu millete ve ümmete hizmet edecek olan vatanseverler, bu devletim kurum ve kuruluşlarının başında olmalılar. Biz eğer köklü reformlarla, nitelikli kadrolar yetiştirip, işlevsel sistemler kurabilirsek, ulusal varlığımızı sürdürebilir, güçlü bir uluslar arası vizyona da sahip olabiliriz. Ancak işte biz bu şekilde ilelebet al bayrağımızı Adriyatik’ten Çin Seddi’ne, Amerika’dan Afrika’ya, Balkanlar’dan Kafkaslara ve Ortadoğu’ya bütün coğrafyalar da dalgalandırabilir, ecdat mirasına sahip çıkabilir, Allah’ın hükmünü taşıyabiliriz.

Çünkü kozalak da bizim, çam da…

Allah’a emanet olun…

Yayın Tarihi: 04.03.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/kozalak-da-bizim-cam-da/445/

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir