Şimdi Çarkları Kırma Vakti

Değerli dostlar,

Türkiye geçtiğimiz günlerde Avrupa Birliği ile çok önemli bir görüşme yaptı. Suriye’li kardeşlerimizin geleceğini de etkileyecek bu görüşme ülkemizin prestiji ve çıkarları açısından da oldukça önemliydi. Türkiye’nin kendisine akın akın gelen mültecileri ağırlamasına sadece tebriklerini sunmakla yetinen Avrupa, aynı mülteciler sınırlarına dayandığında ise telaşa kapıldı. Mülteci krizinin ciddiyetinin farkına vardı ve Türkiye ile pazarlıklara başlamıştı. Bu pazarlığın bir aşaması da geçtiğimiz günlerde yaşandı. Daha önce mülteci akımını durdurması karşılığında 3 Milyar Euro destek sözü veren Avrupa’ya karşı Türkiye çok önemli bir stratejik hamle yaptı ve müzakere sürecini de bu pazarlığın içine dahil etti. Türkiye müzakerelerin hızlanmasının yanı sıra, vizelerin kalkması, serbest dolaşım hakkı ve 3 milyar Euro’ya ek olarak bir 3 Milyar Euro daha talep etti. Bu hamle karşısında şaşıran Avrupa devletleri ise düşünmeye çekildi. Peki, Türkiye’nin bu hamlesi ne anlama geliyor bir açıklayalım.

Türkiye mülteci krizinde başından sonuna kadar en samimi davranan, taşın altına elini koyan devlet oldu. Maddi kayba rağmen “insancıl” bir politika izledi ve bu noktada Avrupa dahil tüm dünyaya bir ders verdi. Öncelikle söylemek gerekirse; Türkiye AB’den alacağı paranın derdinde değil. Tabii ki devlet aklı, maddi kaybı en az zarara indirgemek ister. Ama mesele bu değildi. Türkiye’nin AB üzerinde birçok açıdan baskı ve üstünlük kurduğunu kabul etmek gerekir. Türkiye’nin mülteci kartını daha güçlü kullanması gerektiğini önceki yazılarımda da söylemiştim. Bu kartı daha güçlü kullanan Türkiye, şimdi birçok noktada AB’ye diz çöktürmek üzere. Türkiye’nin hem eli güçlü hem de konjonktür buna uygun durumda.

İngiltere, ekonomik krizlerle başlayan süreçle birlikte bir de mülteci krizi patlak verince AB ile arasına mesafe koymaya niyetlendi. İngiliz halkı ve devleti, başka ülkelerin ve mülteci krizinden doğan yükün altına girmek istemiyor. Mevcut bu durum AB’de daha büyük bir güç boşluğuna neden olacaktır. Mevcut bu boşlukta AB içinde daha güçlü pozisyon elde eden Almanya, ekonomik gücünü korumak ve mülteci krizinden daha fazla zarar görmemek adına Türkiye lehine bir politika izliyor. AB’ye üyelik sürecimiz ne olur bilinmez ama İngiltere’nin pasifliği, Almanya-Türkiye ittifakını Avrupa üzerinde daha güçlü kılacaktır. Belki bu ittifak üyelik sürecini hızlandırabilir de. Vizelerin kalkması, AB ve Türkiye arasında ki etkileşimi daha da arttıracaktır. Türkiye ekonomisine bunun olumlu yansıyacağını düşünüyorum. Ama Türkiye’nin bu süreçte hem AB ile etkileşimini daha arttırması gerekirken hem de AB ülkelerini Suriye sorununun çözümüne teşvik etmesi gerekiyor. Türkiye’nin “Güvenli bölge” projesini daha yüksek sesle dile getirmesi lazım. Türkiye güçlü bir ittifakla Suriye sorununu çözebilirse, Suriye’nin geleceğinde uzun bir süre söz sahibi olabilir.

Batı’da bunlar yaşanırken Türkiye, Ortadoğu ve Orta Asya’da da boş durmuyor. AK Parti hükümeti döneminde başta Suudi Arabistan, Pakistan ve Katar’la önemli ilişkiler gerçekleştiren Türkiye’nin bu çabası yeni bir ittifakın doğması ile sonuçlandı. “İslam Ordusu” adı verilen bu oluşum, önceki günlerde ilk tatbikatı olan “Kuzeyin Gök Gürültüsü’nü” 20 devletin katılımı ile gerçekleştirdi. Benzer bir şekilde Türki Cumhuriyetlerle de oluşuma giden Türkiye, 4 ülke ile “Turan Ordusu” adı verilen bir yapı kurmuştu. Burada da özellikle Azerbaycan ile sıkı bir ilişki içinde. Şimdilik bu ordu da bazı stratejik tatbikatlar gerçekleştiriyor. Türkiye’nin hem siyasi, ekonomik ve kültürel ittifakların hem de askeri ittifakların içinde yer alması hem bölgesel ölçekte hem de küresel ölçekte gücünü arttıracaktır. Mevcut pozisyonda Türkiye, kapana sıkışmış bir ülke durumundan hamle ve reel politik gücü artan bir ülke konumuna gelmiştir. Başta Suriye meselesi olmak üzere bölgesel ve uluslar arası meselelerde Türkiye’nin bu ittifaklardan aldığı güçle masaya daha çok yumruğunu vuracağını görebiliriz. Bu noktada Türkiye’nin, askeri anlamda NATO çatısı altında faaliyet gösterirken, “İslam ve Turan Ordularıyla” aktif operasyonlar yapacağını çok umut etmemek gerekir ancak mevcut bu ittifaklar Türkiye’yi NATO içinde de daha güçlü hale getirecektir. Bu alternatifler, Türkiye’nin dış politikada reel politik gücünü sergilemesinde özgüven ve hamle seçenekleri yaratacaktır. Son olarak Türkiye’nin mevcut bu ülkeler ile ilişkilerini bu oluşumlar ekseninde daha doğru temellere oturtması ve uzun vadede bir stratejik plan oluşturması gerekmektedir. Doğru adımlar, Türkiye’nin uzun vadede bölgesel ve küresel bir güç olmasının yolunu açabileceği gibi pozisyonunu da sağlamlaştıracaktır.

Gelelim Türkiye’de yaşanan olaylara. Türkiye’nin dışta güçlü olabilmesinin yolunun içte güçte olmasından geçtiğini belirtmiştik. Bu noktada ayağına takılacak en büyük engeller; terör ve Gülen hareketidir. Devletin güçlü ve istikrarlı bir şekilde Doğu ve Güneydoğu’da operasyonlarını sürdürmesinin neticesinde birçok terör yuvası temizlenmeye devam ediyor. Halk her ne kadar bu operasyonlardan yorgun düşse de, devletinin yanında tavır alıyor. Bunu HDP’nin günlerdir yaptığı “isyan ve direniş” çağrılarını halkın dikkate almamasından anlayabiliyoruz. HDP’nin halk nazarındaki etkisi her geçen gün eridiği gibi halkın HDP ve PKK’ya desteği de neredeyse bitmek üzere. Bölge halkı hem HDP’ye hem de PKK’ya yoğun bir şekilde tepki gösteriyor. Artık HDP’nin siyasi ömrünün de giderek sona yaklaştığını söyleyebiliriz. Devlet aklı, kukla ve üst akıllarından üstün gelmiştir. HDP’yi tarihe gömmenin “Vaka-i Hayriye” olabileceğini düşünsem de bu noktada dikkatli adım atmak gerektiğini düşünüyorum. Evet, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere terörle A’dan Z’ye bağı olan tüm HDP’liler yargılanmalı ve cezalarını çekmeliler ancak bu durum öyle uygun bir zamanda yapılmalıdır ki bu olaydan kahraman olarak çıkmasınlar. Şüphe yok ki HDP, bu yargılamaları bir kahramanlığa ve halk isyanına dönüştürmek için fırsata dönüştürmeye çalışacaktır. Bu noktada siyasi iradenin doğru zamanda doğru hamleyi yapması gerekiyor. Bekleyip göreceğiz.

Geçtiğimiz günlerde FETÖ’ye bağlı organlar olan “Zaman Gazetesi ve Cihan Haber Ajansına”  kayyum atanarak bir anlamda devlet Gülen hareketinin en büyük medya organlarından ikisine el koydu. Bunu geç kalınmış bir hamle olarak görmekle birlikte doğru buluyorum. Basın özgürlüğü denen şey, devleti ele geçirmek, devlete ihanet etmek, devleti yönetenlere hakaret etmek değildir. Bu noktada yapılan faaliyetler de basın özgürlüğü çatısı altında görülemez. Gülen hareketinin Türkiye’de ki faaliyetleri ile tek amacı devleti ele geçirmek, yönetmek, devleti yönetecekleri belirlemek, devletin sinir uçlarına hakim olmak olmuştur. Bu noktada başta ulusal sınavlar olmak üzere tüm resmi dairelere müritlerini “çakma cihat” anlayışıyla “kul hakkı yiyerek” illegal bir şekilde yerleştirmeyi başarmıştır. Devlet buna sessiz kalmıştır diyemeyiz. Devlet görür, duyar, fark eder ancak doğru zamanda doğru bir hamleyi yapacak vakti bekler. Bu noktada AK Parti hükümetinin Gülen hareketine yönelik gerçekleştirdiği hamleler sadece bir “Erdoğan-Gülen, Hükümet-Cemaat” çatışması meselesi değil, devletin yıllardan beri beklediği ve şimdi gösterdiği reaksiyon meselesidir. Devlet, kendisini ele geçirmeye çalışan Gülen hareketine cevabını hükümet ve Erdoğan eliyle vermiştir. Fethullah Gülen ve harekete mensup kimseler, devletin yapacağı bu hamleleri de hesaba katmaları gerekirdi. Bu noktada Gülen hareketine ayrı bir parantez açmak gerekir.

Gülen hareketini iyi analiz etmemiz gerekiyor. Gülen, Bediüzzaman Said Nursi’nin ışığını takip ettiğini söylese de cemaat ve görüş olarak ondan ayrıldığını söylemek mümkün. Kendine bu eksende taban oluşturan Gülen hareketi, eğitim ve diyalog ilişkileriyle hem ülke çapında hem de uluslar arası alanda örgütlenmeye ve kurumlar inşa etmeye başladı. 1999 yılında ABD’ye yerleşen Gülen hareketi, oluşturduğu bu mekanizmayı ne derece bağımsız yürütüyor işte orası şüpheli. İslami bir cemaat olarak ortaya çıkan Gülen hareketi, şu an ticari, siyasi, hukuki eksende faaliyet gösteren bir yapı halini aldı. Peki, bir cemaat buna dönüşür mü? Mesele şu: Osmanlı Devleti’nin parçalanması, halifeliğin kaldırılması, İslam ülkelerinin pasifize edilmesi neticesinde İslam dünyasında büyük bir güç boşluğu oluştu. Müslümanlar ve İslam devletleri bir türlü örgütlenemediler ve birlik oluşturamadılar. Ancak bu durumun ilelebet sürmeyeceği de aşikardı. Üst akıllar bu öngörüye sahip olmalarından ötürü Müslümanların ulusal ve uluslar arası örgütlenmesini, bunun yanında kadrolaşıp kurumsallaşmalarını kontrol altına almak istediler. Bu sayede kurmuş oldukları uluslar arası düzenin güvenliğini de bu bağlamda koruma altına almaya çalıştılar. İslam ülkelerini belirledikleri liderler ve sistemler ile yöneten üst akıllar, Müslümanların bu ülkelerde bağımsız kadrolar oluşturup iktidara gelmelerini kontrol etmek ve denetlemek istediler. İşte bu noktada Gülen hareketi onların kullandığı bir piyondan başka bir şey değil. Ne yazık ki hareket mensupları bunun farkında değil. Uluslar arası düzeni kuranlar, düzene tehdit olacak İslam’ın, Müslümanların, İslam’ın ahlak ve adalet anlayışının tekrardan iktidar olmasına izin verirler mi? Hadi engel olamadılar, buna düzen kurucu ABD, kendi ülkesinde Pensilvanya’da bulunan zatı orada barındırır mı?

Erdoğan ve hükümet üst akılların Gülen hareketi üzerinden kurmuş oldukları ulusal ve uluslar arası oyun çarklarını fark ederek, bir bir kırmaya başladı. O yüzden ki devlet, Gülen hareketinin üzerine gittikçe ABD’den ve AB’den sesler yükseliyor. Çünkü çarkları bozuluyor. Türkiye hem terörün, hem de Gülen hareketinin, bununla birlikte üst akılların çarklarını ulusal ve uluslar arası düzeyde kırdıkça her geçen gün bölgesel ve küresel bir güç olmaya doğru adım adım ilerliyor. Yorulmadan devam. Şimdi çarkları kırma vakti…

Allah’a emanet olun…

Yayın Tarihi: 11.03.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/simdi-carklari-kirma-vakti/460/

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir