Suriye Türkiye’nin İç Meselesidir

Bu yazımı 40 derece ateşle ağır griple yazıyorum ama ne yazık ki ülkemiz ve bölgemiz de ateşler altında yanıp kavruluyor.

Ak Parti hükümeti 2002 yılında iktidara geldiğinde hatırladığımız gibi ekonomik batakta olan, bölgesinde ve uluslar arası arenada yalnızlaşmış, terör ve benzeri iç sorunlarıyla bunalmış bir devletin komutasını eline almıştı. 2002 yılı sonrasında başlayan reform ve kalkınma hamleleriyle Türkiye, hem küresel hem bölgesel anlamda yükselen bir ekonomik ve reel politik bir güç haline dönüştü. Ancak buna paralel olarak gelişen bir sorun var ki o da Türkiye’nin her geçen gün giderek daha çok canının yandığı terör eylemleridir.

Ak Parti, 2002 yılında günümüze oranla daha sınırlı terör eylemleriyle boğuşan bir ülkeyi teslim almıştı. Bunu açıklayacak olursak, Partiya Karkeren Kürdistane(PKK) yani Kürdistan İşçi Partisi adlı vahşi terör örgütü, 2002 yılı ve öncesinde karakol ve köy baskınlarıyla daha çok eylem yapan, bunun sonucunda toplu şehit haberleriyle canımızı yakan bir yapıdaydı. 2002 yılı sonrasında PKK’nın eylemleri ve verdiğimiz şehitler de ne yazık ki bu oranda arttı. PKK’nın eylem şekilleri de değiştiği gibi şehir eylemleri de vuku bulmaya başladı. 2009 yılında MİT ve PKK arasında ki Oslo görüşmeleri, İmralı ile yapılan görüşmeler, “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi”, demokratik açılım ve “Çözüm Süreci” ile terörle mücadele farklı bir boyuta taşındı. Yaklaşık 2015 yılına kadar devam eden bu süreci doğru analiz etmemiz gerekiyor.

Çözüm süreci olarak adlandırdığımız dönemin, ülkemiz, milletimiz ve terör bölgemize önemli kazanımlar sağlayan bir dönem olduğu gerçektir. Kısa bir dönemde olsa insanlarımız çatışma bölgeleri olan kırlarda piknik yapabilmiş, şehit haberlerinin gelmediği günleri yaşayabilmişizdir. Ancak ben bu dönemi hep geçici bir süreç olarak görmüştüm. Nedenlerine değinecek olursam; İlk olarak aslında bu dönem bir geçiş süreciydi diyebiliriz. Türkiye terörle mücadelede yeterli askeri teknolojik imkânlara sahip olmayan ve özellikle istihbarat anlamında dışa bağımlı bir devlet pozisyonundaydı. Türkiye birçok sınır ötesi operasyonunu dahi ABD onaylı istihbari bilgilerle gerçekleştirdi. İnsansız hava araçlarına, teknolojik altyapıya, tam anlamıyla milli ve sınırsız silah ve mühimmata sahip olmayan bir devlet terörle mücadele de ne denli başarılı olabilirdi. Çözüm süreci içinde ekonomik olarak rahat bir dönem yaşayan Türkiye bu dönemde askeri teknolojisini ve mühimmat çeşitliliğini de giderek geliştirdi ve ABD’den bağımsız istihbarat toplayabilen bir devlet haline geldi. Bu noktayı kaçırmamak gerekiyor.

Çözüm süreci ile ilgili ele almamız gereken bir diğer önemli nokta ise PKK’nın dönem içerisinde ki pozisyonuyla alakalı. Hem Kandil hem de İmralı süreç içerisinde defalarca Türkiye sınırlarından çekilme bildirisinde bulunmuştu. Bunun doğrulamasını Suriye’de PYD-YPG’nin ortaya çıkışıyla açıklayabilmekteyiz. Türkiye ve Kandil’den çekilen birçok militan Suriye’ye geçerek orada ki terör gruplarıyla birleşti ve orada kendilerine coğrafi, askeri ve siyasi olarak bir pozisyon elde etme yarışına katıldılar.

Çözüm sürecini Erdoğan’ın deyimiyle ”buzdolabına” kaldıran gelişmelerin sırrı işte hem Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan hem de Suriye’den gelen istihbarat raporlarında saklı. Raporlarda PKK’nın, çözüm sürecini şehirlere ve evlere yığınak yaparak geçirdiği, bunun yanında militanlarına özellikle Suriye’de PYD-YPG çatısı altında Kobane ve çeşitli noktalarda şehir ve hendek direnişi eğitimleri verdiği ortaya kondu. Ardından da zaten terörle mücadele de büyük operasyonlar başlatıldığına şahit olduk. Peki, Suriye neden Türkiye’nin iç meselesi onu açıklayalım.

PKK kuruluşundan beri Kuzey Irak Kandil’deki ininden eylemlerini gerçekleştiriyordu. Bugün buna Suriye’de eklendi diyebiliriz ama bir fark var. Kuzey Irak Kürt Yönetimi lideri Mesut Barzani’nin geçmişten bugüne Ankara’yla olan ilişkileri ortada. Özellikle Erdoğan’la birlikte giderek artan bu ilişkiler neticesinde Barzani, Türkiye’ye yönelik önemli adımlar atmaya başladı. Türkiye’nin lehine olan petrol anlaşmaları, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki üslerinde giderek artan askeri gücü ve bunun neticesinde Barzani yönetiminin Kandil’e tepkisinin şiddetlenmesi, Barzani’nin bağımsızlık ve belki de Ankara’ya bağlanma söylemleri ard arda gerçekleşti. Hal böyleyken PKK burada kaybettiği gücü Suriye’de rahat bir şekilde arttırmaya başladı.

Küresel güçlerin yakın dönemdeki en önemli projelerinden biri ister bağımsız ister özerk olsun “Seküler bir Kürt devletinin” Suriye’de kurulmasıdır. Kurulacak bu devlet Türkiye’nin hem küresel hem de bölgesel anlamda uzun yıllar alaşağı edilmesine neden olabileceği gibi Türkiye karşıtı güçlerin desteğiyle nefes alacak bir virüs anlamına geliyor. Şüphe yok ki bu devlet apaçık küresel güçlerin maşası bir terör devleti olacak ve tek amacı Türkiye’yi kaosa boğmak olacaktır. Ayrıca bu devlet korkumuz odur ki Suriye’de ki “Bayırbucak Türkmenlerinin de” son nefesi olur. Hem Erdoğan hem de hükümet bunun farkında olduğu için ulusal ve uluslar arası tüm platformda ne pahasına olursa olsun bu devlete asla izin verilmeyeceğini ifade ediyor. Asla izin verilmemelidir de.

Suriye’nin kaderini belirlemek adına toplanıldığı ifade edilen “Cenevre Görüşmeleri” yine ertelendi. Açıkçası bu bizi şaşırtmadı. Suriye iç savaşının başladığı 2011 yılından beri yüz binlerce Suriye’li hayatını kaybetti. Türkiye 2,5 milyondan fazla Suriyelinin yarasını sarmaya çalışıyor. Aradan geçen 5 yıla rağmen sesini yükseltmeyen “3 maymun küresel güçlerin” Cenevre’de bu sorunu ivedi çözeceğini düşünmek abesle iştigal etmek olur. Ben bu yüzden kısa vadede Cenevre’den bir sonuç çıkacağını düşünmüyorum. Uzun vadede ise neler olacağını göreceğiz.

Suriye’de ki Türkiye’yi tehdit eden PKK ve İŞİD terörünü ve akın akın hala devam eden mülteci göçlerini düşündüğümüz de Suriye’yi Türkiye’nin iç meselesi olarak görmemek zaten mümkün değildir. Şüphe yok ki Rusya ve Esad yönetimi kendi pozisyonlarını korumak ve yönetimin ömrünü uzatmak adına operasyonlarına devam edeceklerdir. Ancak operasyon adı verilen bu zulüm ne tesadüf ki Esed yönetiminin topraklarını işgal eden PYD ve İŞİD’i değil de Türkmenleri buluyor. PYD ve İŞİD ise bunun sonucunda giderek güçleniyor. Türkiye’ye bu noktada düşen tek seçenek, büyük devlet refleksi göstererek devlet güvenliği argümanıyla karşı hamle yapması ve olası PYD ve İŞİD tehditlerini ortadan kaldırarak Türkmenlere kalıcı bir pozisyon kazandırmasıdır. Ancak böyle köklü bir hamle bize Suriye’de nefes aldırabilir ve mülteciler için bir yaşam alanı oluşturmamıza imkân sağlayabilir. Bunu tabii ki uluslar arası kamuoyunun desteğiyle, ulusal ve uluslar arası dengeleri koruyarak gerçekleştirmemiz ilk ve en önemli seçeneğimiz olmalıdır. Ancak Türkiye bu desteği bulamazsa ve artık tehdit zirveye ulaştığında devlet ve millet güvenliğini sağlamak adına 1974 yılında Kıbrıs’ta olduğu gibi gücünü ortaya koymalı ve küresel güçlere rağmen bu operasyonu yapmalıdır.

Allah’a emanet olun…

Yayın Tarihi: 05.02.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/kenges-in-uyanisi/354/

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir