Yazılar

20 Temmuz 2017 – Ekonomi Analizlerine Akademik Atıf

2013 yılında kaleme aldığım; “Türkiye Ekonomisinin Genel Analizi” ve “1980 Öncesi Türkiye Ekonomisinin Genel Analizi” adlı analizlerime İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Çalışma Ekonomisi Anabilim Dalı Yüksek Lisans ödevinde akademik atıf yapıldı.

Kaynak: http://www.academia.edu/32989175/K%C3%9CRESELLE%C5%9EME_VE_T%C3%9CRK%C4%B0YE_EKONOM%C4%B0S%C4%B0NE_ETK%C4%B0LER%C4%B0

1980 Öncesi Türkiye Ekonomisinin Genel Analizi

  1. CUMHURİYET ÖNCESİ EKONOMİNİN GENEL YAPISI: “ OSMANLI’NIN EKONOMİK ANALİZİ”

Osmanlı ekonomisi tarıma dayalı idame edilen tipik bir tarım ekonomisiydi. Halkın %90’ı köyde yaşayıp, tarımla geçinebiliyordu. Üretim geçimlik yapılıp, pazarda satış yapma fikri yaygın değildi. Osmanlı’da sanayi ve ticari faaliyetler çoğunlukla gayrimüslimlerin elinde olup, imparatorlukta sermaye birikimi yok denecek kadar azdı. Ülkede ki tek büyük banka ise İngiliz-Fransız sermayeli Osmanlı Bankasıydı. Halkın çoğunluğu yaşanan savaşlardan dolayı özellikle 20.yüzyıl’da yoksullukla boğuşmaktaydı. 18.yüzyılın son çeyreğinde İngiltere’de ortaya çıkan ve hızla batı Avrupa’da yayılan “Sanayi Devrimi” ile Avrupalılar kol gücünün yerine makineyi koymuş, Afrika ve Amerika kıtasında ki sömürgelerinden elde ettikleri doğal kaynaklar ve köleler yoluyla da, daha fazla malı, daha kısa zamanda ve çok daha ucuza üretmeyi başarmışlardır. Başta İngiltere ve Fransa bu sayede en çok sanayileşen ve zenginleşen devletler olmuşlardır. Bu gelişmelerle birlikte yine Avrupa’da ortaya çıkan ve “her ulusun kendi devletini kurması” anlamına gelen “Fransız İhtilali” nedeniyle Osmanlı Devletine bağlı birçok ulus isyan etmiş ve bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Yaşanan tüm bu gelişmeler Osmanlı ekonomisine ağır zararlar vermiştir. Çünkü Osmanlı mevcut tarım ekonomisi modelinden ötürü sanayileşme yarışında oldukça geri kalmıştır.

Osmanlı ekonomisi temel olarak batılı kapitalist ülkelerden farklı olmak üzere, sermaye birikimi hedefine göre değil, halkın ve ordunun ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik planlamıştı. Bu nedenle “iaşe sistemi” adı verilen bu yapıyla nihai mal ithalatı serbest iken, ihracatı ise sınırlandırılmıştır. Bu yapının doğurduğu dış ticaret açıkları, imparatorluğun yükseliş döneminde yapılan fetihlerden elde edilen ganimet ve vergilerle finanse edilebilmiştir. Ancak yukarıda bahsettiğimiz gelişmeler Osmanlı’yı dış borçlanma sürüklemiş, bu durumda 1881 yılında “Duyun-ı Umumiye’nin ( Genel Borçlar İdaresi )” kuruluşu ve Osmanlı devletinin gelirlerine el konulmasıyla sonuçlanmıştır. Osmanlı ekonomisinde vergisel üretime dayanan ve önemli bir paya sahip olan “Tımar Sitemi’ de” yaşanan askeri başarısızlıklardan dolayı işlevini kaybetmiştir. Ayrıca yükseliş döneminde batılı devletlere tanınan kapitülasyonlarda Osmanlı ekonomisine ağır yükler doğurmaya başlamıştır. Son olarak 20.yüzyılla birlikte Osmanlı, dış borcu oldukça fazla olan, sanayileşmesini tamamlayamamış, dışa bağımlı, halkı yoksullukla boğuşan, açık bir pazar haline dönüşmüştür. Osmanlı’dan kalan bu bakiyelerle birlikte Türkiye; Kurtuluş Savaşıyla birlikte mal arzı düşmüş, kıtlık ortaya çıkmış, karaborsa yaygınlaşmış, üretim durma noktasına gelmiş, enflasyon oranları zirve yapmış, halkı büyük oranda yoksullaşmış bir ülkeye dönüşmüştür. Türkiye Cumhuriyeti işte bu miras üzerine kurulmuştur.

A.      CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRKİYE EKONOMİSİ

1.       1923-1929 DÖNEMİ ERKEN CUMHURİYET ANALİZİ

Türkiye Cumhuriyeti kuruluş evresinde kalan miraslar üzerinden ekonomi politikalarını tanımlamak zorunda kalmıştır. Cumhuriyet izleyeceği iktisat politikasını belirmek amacıyla Mart 1923’de İzmir’de “Türkiye İktisat Kongresi’ni” düzenlemiştir. Kongre kararlarına bakacak olursak;

–          Türkiye’de halkın %80-90’nın tarım sektöründe yer alması sebebiyle kalkınma öncelikle tarımda yapılmalı, sanayi gelişim zamanla tamamlanmalıdır,

–          Sanayinin gelişmesi için gerekli olan sermaye, döviz ve işgücünü sağlayacak tek sektör bu durumda tarımdır.

–          Sanayileşme, tarım kesiminin satın alma güçlerinin yükseltilmesi ve iç piyasanın genişlemesi ile gerçekleşebilir.

–          Sanayileşme, kamu ve özel sektör birlikteliğiyle sağlanacaktır.

–          Yerli üretim teşvik edilmeli ve lüks ithalattan kaçınılmalıdır.

–          Girişim ve çalışma özgürlüğü korunmalı, ancak tekelleşmeye izin verilmemelidir.

–          Yabancı sermaye ancak ekonomik kalkınmamıza yararlı olacaksa yasalara uygunluk şartıyla kabul edilebilir.

Lozan Antlaşması’nın sınırlayıcı hükümleri, ülkede ulusal bir kapitalist sınıfının olmaması devletin liberal politikalar benimsemesine neden olmuştur. Bu liberal politikalar ise 1923-1929 yılları arasında uygulanabilmiştir. Devlet bu zaman diliminde, özel sektörü desteklemiş, milli bir burjuvazi sınıfını oluşturmaya çalışmış, diğer taraftan ise yabancı işletmeleri kamulaştırarak milli bir ekonomi oluşturmaya çalışmıştır. Ayrıca özel girişimin gücünün yetmediği veya karlı bulmadığı alanlarda yatırım yapılması kararlaştırılmıştır. Özel sektör ile devletin beraber olduğu bu iktisat politikasına; “ özel sektör ağırlıklı bir karma ekonomi” denebilir. Bunların yanı sıra sürecin takibinde bazı gelişmeler olmuştur.

–          1925 yılında tarım kesiminden alınan aşar vergisi kaldırıldı.

–          1924 yılında Cumhuriyet döneminin özel sermayeli ilk Türk mali kuruluşu olan İş Bankası kurulmuştur.

–          1927 yılında ise Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarılmıştır.

 

2.       DEVLETÇİ SANAYİLEŞME DÖNEMİ ( 1930-1950 )

1929 yılına kadar liberal politikalar benimseyen Türkiye, 1929 yılında ABD’de başlayan ve hızla tüm kapitalist ülkelere yayılan “Büyük Bunalım” adı verilen ekonomik kriz ile karşılaşmıştır. Bu kriz devletin iktisat politikasında köklü değişikliklere gitmesine neden olmuştur. 1929 yılına kadar karma ekonomik sistemle tarımsal kalkınma hedefine yol alan Türkiye, aynı tarihten sonra ise korumacı ve devletçi bir ekonomi politikasına geçmiştir. Politika değişikliğinin diğer bir sebebi ise Lozan Antlaşmasının beş yıllığına gümrük politikalarını kısıtlamasıdır. Türkiye bu tarihten sonra gümrük duvarlarını da yükseltmiş, dış ticarette bağımsız politika izleme şansına kavuşmuş, ulusal üreticileri yabancı rekabetten koruma imkânı yakalamıştır.

1929 Dünya Bunalımı nedeniyle, batılı ülkelerin tarımsal ithalatı düşünce, 1930’lu yıllarda Türkiye’nin tarımsal ürün ihracatı ve buna bağlı olarak milli geliri de azalmıştır. 1925-1929 döneminde GSYİH %12.4 artarken, 1930-32 döneminde ise %17.3 düşmüştür. Tarımsal ihraç ürünlerinin dış talebinin azalması, yurt içinde tarımsal fiyatların düşmesine de yol açmıştır. Bu da tarımsal üreticilerin gelirlerinin azalmasını beraberinde getirmiştir. Bunun üzerine devlet tarımsal üreticileri korumak için, Ziraat Bankası aracılığıyla açılan kredileri genişletmiştir. 1930-1950 yılları arasında dış ticaret vermeyi amaçlayan korumacı ce kısıtlayıcı bir dış ticaret politikası benimseyen Türkiye, gümrük duvarları ile ithalatı sınırlandırmıştır. Uygulanan bu sınırlandırmalarla Türkiye’nin dış ticaret bilançosu, 1938 yılı haricinde 1947 yılına kadar sürekli fazla vermiştir. Bu dönemde gerçekleşen diğer önemli gelişmeler ise,

–          1934 yılında Birinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı uygulamaya konuldu.

–          Bu plan ile temel ihtiyaç mallarının üretimine öncelik verilmiştir.

–          1939 yılında İkinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı uygulamaya konulmuş ancak İkinci Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine plan uygulaması yarıda kalmıştır.

–          1930’lu yılların sonuna gelindiğinde, yabancı sermayenin elinde ki demiryolları, limanlar, elektrik santralleri ve telefon işletmelerinin büyük bir kısmı millileştirilmiştir.

–          1940 yılında “ Milli Korunma Kanunu” ve 1942 yılında “Varlık Vergisi Kanunu” çıkartılmıştır.

–          1945 yılında “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu” çıkartılmıştır.

–          1946 yılında ilk devalüasyon yapılmıştır. 1 dolar 129 kuruştan, 280 kuruşa çıkmıştır.

–          1947’de IMF’ye üye olunmuştur.

–          1947 yılında “Türkiye İktisadi kalkınma Planı” yürürlüğe konmuştur.

–          1948’de “Yabancı Sermayeyi Teşvik Kararnamesi” çıkartılmıştır.

–          Son olarak 1950 yılında da “Türkiye Sınai Kalkınma Bankası” kurulmuştur.

 

3.       LİBERAL İKTİSAT DÖNEMİ ( 1950-1960 )

Türkiye’de 1950 yılında iktidara gelen Demokrat parti hükumeti, ekonomide her alanda bir liberalizasyon sürecine başladı. Hükumet ekonomik kalkınmanın anahtarının rekabetçi piyasalardan geçtiğine inanıyordu. Bu dönemde gerçekleşen bazı gelişmelere bakacak olursak;

–          İthalat 1950 yılında%60-65 oranında serbestleştirilmiştir,

–          Fiyat kontrolleri kaldırılmış,

–          Banka kredi faizleri düşürülerek özel kesimin daha fazla kredi kullanmasına imkan sağlanmış,

–          Tarımda makineleşmeyi arttırmak için yeni traktörler ithal edilmiş,

–          1954 yılına kadar yeni bir KİT kurulmamıştır.

–          1950-1960 yılları arasında ki dönemde tarıma, karayolu altyapısına, haberleşmeye ve enerji sektörüne daha fazla kaynak aktarılmıştır.

–          Aynı dönemde temek tüketim mallarının ithal ikamesi tamamlanmış ve dönemin sonundan itibaren dayanıklı tüketim mallarının üretimi aşamasına gelinmiştir.

 

4.       PLANLI KALKINMA DÖNEMİ ( 1960-1980 )

Türkiye 1950-1960 yılları arasında iç ve dış kaynaklarını zorlamasına rağmen etkin kaynak kullanımını gerçekleştirememesinden ötürü istikrarsız bir büyüme sürecine girmiştir. Dışa bağımlılık giderek artmış ve nihayetinde ekonomik kriz patlak vererek İMF gözetiminde istikrar politikası yürürlüğe girmiştir. Süreçte yaşanan bu sıkıntılar ekonominin makro bir plana bağlanması fikrine ağırlık kazandırmıştır. Bu planları hazırlamak ve ürütmek görevini vermek amacıyla da 1961 yılında Devlet Planlama Teşkilatı kurulmuştur. Hazırlanan kalkınma planları kamu kesimi için “emredici ve zorlayıcı”, özel kesim için ise “teşvik edici ve yol gösterici” bir nitelik taşımıştır. 1963 tarihinden itibaren 20 yıllık süreç içerisinde 4 Kalkınma Planı uygulanabilmiştir.