Yazılar

Sarı Yeleklilerden Yerel Seçimler ve Fırat’ın Doğusuna….

Kamuoyu olarak partilerin açıkladıkları ve açıklayacağı belediye başkan adaylarına odaklanmış, yerel seçim atmosferini yaşarken ve Avrupa’daki sarı yeleklilerin eylemlerini takip ederken; bir anda üst üste gelen ölüm haberleri ile Fırat’ın Doğusuna yapılacak sınır ötesi harekâtı gündemimizde bulduk.

Sarı Yelekliler Eylemi ve Diplomatik Zekâ

İlk olarak Fransa’da başlayıp Avrupa’ya yayılan “sarı yelekliler” eylemini değerlendirmekte fayda var. Fransa’da vergiler, zamlar ve pahalılaşan yaşam koşullarından dolayı hükümete ve özelikle Fransa Cumhurbaşkanı E. Macron’a yönelik başlayan protestolar aynı Gezi olaylarında olduğu gibi Vandallığa dönüşerek, sokaklarda terörizme neden oldu. Devlet kurumlarını basan, araçlarını yakan, polisle çatışan, mağazaları yağmalayan bir eylemi Türkiye’deki muhalifler demokratik gösteri olarak nitelendirdiler.

Türkiye’de ise hükumet kanadı sarı yelekliler eylemini Gezi olaylarına destek olan Batının ikiyüzlü siyasetinden ilk etapta intikam almaya çalışarak yanlış okudu. Hatta Sayın Cumhurbaşkanımız; “Umarız yakında Paris sokaklarında zulüm 1789’da başladı yazıları görmeyiz” bile dedi. Şüphe yok ki dönemin Fransız hükumeti de Erdoğan karşısında Gezi olaylarına ve göstericilere destek verir bir pozisyon almıştı. Ancak diplomatik zekâ gereği sadece intikam vari söylemlerle yetinilmemeliydi.

Herşeyden evvel şu unutulmamalı; Fransa’daki sarı yelekliler eylemi ile Gezi olaylarındaki objeler ve bazı öğeler büyük oranda benzerlik taşıyor. Bu durum iki eyleminde aynı laboratuvardan çıktığını bizlere gösteriyor. Kaba tabirle Soros mutfağı… Macron’un “Avrupa Ordusunu” savunmasının faturası bu aslında.

Diplomatik zekâ gereği hükumet nezdinde Türkiye’nin yapması gereken en başta kendisi gibi seçilmiş hükumetlere yönelik yapılan bu tür dış müdahalelere karşı “uluslararası bir duruşun” sağlanmasına öncülük etmek olmalı. Bu tür eylemleri finanse eden, örgütleyen kurum ve kuruluşlara, şahıs ve organizasyonlara yönelik uluslararası yargılamalar ve yaptırımlar dâhil olmak üzere “uluslararası hukuku ve örgütleri” organize etmek görevini üstlenmeli Türkiye. Gezi ve 15 Temmuz’u organize edenlerle ancak söylemle değil bu tür icraatlar ile mücadele edilebilir.

Türkiye mücadeleyi sınır ötesinde vermelidir ki Gezi ve 15 Temmuz gibi benzeri sınır dışında planlanan deneyler tekrardan ülkemizde yaşanmamalıdır. Bu noktada ülkemizde ki eylem çağrıları ile kamu görevlilerine yönelik yapılan sansasyonel cinayetlerde göz ardı edilmemelidir. Açık açık Avrupa’daki kaostan Türkiye’nin de mahrum bırakılmaması planlamakta gibi gözükmektedir.

Yerel Seçimler ve Adaylar: Bir Yandan Yapmak, Bir Yandan Yıkmak…

Yerel seçimlere gün be gün yaklaşırken, ittifaklar ve adayları da büyük oranda şekillenmeye başladı. AK Parti İstanbul dışında büyük oranda belediye başkan adaylarını açıklarken, CHP ile İyi Parti ise pazarlıklarında sona yaklaştı. AK Parti’nin İstanbul adayı da büyük oranda belli. Bu noktada Binali Yıldırım’a artık kesin gözüyle bakılıyor. Ancak diğer il ve ilçelerin adayları ile ilgili kamuoyunda ve sosyal medya da çok ciddi tartışmalarda yaşanmıyor değil.

AK Partinin açıkladığı adaylarla ilgili öne çıkan bir takım eleştiriler göze çarpıyor. Bunlar;
– Açıklanan adaylar arasında geçmişte PKK sempatizanı isimler olması,
– Özellikle büyükşehirlere aday gösterilen bazı isimlerin geçmişte FETÖ ile irtibatlarının olması,
– Bazı Trakya ve Ege illerinde Cumhur İttifakı ortağı MHP ile ortak aday çıkarılmamasından ötürü bu illeri büyük oranda CHP’nin kazanacağı eleştirisi.

Açıklanan adaylarla ilgili bu eleştiriler neticesinde kamuoyunda Sayın Cumhurbaşkanımızın yanlış yönlendirildiği de sıkça konuşuluyor. Bu mümkün olsa da olmasa da adayların geçmişlerinden dolayı seçimlerde ciddi oy kayıplarının yaşanacağı da dillendiriliyor. Özellikle İstanbul ilçe belediyelerinde FETÖ ile irtibatlarından dolayı adı sıkça konuşulan isimlerin yeniden aday gösterilip gösterilmeyeceği de çokça beklenen konuların başında geliyor.

Henüz geç değilken AK Parti’nin gösterilen ve gösterilecek adaylarla ilgili iyi düşünüp taşınması şart. Hatta bazı illerde adayların tekrar değerlendirilip Cumhur İttifakının ortak aday göstermesi de yeniden düşünülebilir. Aksi halde vatandaşın 7 Haziran 2015 seçimlerinde gösterdiği reaksiyonun bir benzerinin yaşanabileceği gözden kaçırılmamalıdır.

Fırat’ın Doğusuna Harekât…

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan milli ve yerli maksat helikopteri Gökbey’in tanıtımını yaptığı ve hükümetin ikinci 100 günlük icraat programını açıkladığı bu günlerde Fırat’ın Doğusuna yönelik yapılacak harekâtın da müjdesini de verdi. 15 Temmuz sonrası Fırat Kalkanı ve ardından Zeytin Dalı Harekâtı ile başlayan Suriye’ye yönelik sınır ötesi operasyonların üçüncü aşamasına geçileceği belli olmuş oldu.

Bir süredir Suriye’nin Doğusu ile Irak’ın Batısındaki PKK kamplarına yönelik hava ve kara harekâtı zaten kamuoyuna çokça yansımadan devam ediyordu. Kandil ve Sincar odaklı sürdürülen bu harekâtın, Tel Abyad, Münbiç ve Fırat’ın Doğusuna yönelikte devam edeceği bekleniyordu. Fırat Doğusuna yönelik bir operasyon hazırlığı ve bölgede mevcut terör unsurlarının temizlenmesi gerektiği zaten milletimizin de hassas noktasıydı.

Herşeyden evvel şunu unutmamak gerekiyor ki; Suriye ve Irak’taki terör varlığı bitirilmedikçe rahat nefes almamak gerekiyor. Çünkü bu ülkelerdeki PKK ve herhangi bir terör varlığı Türkiye’nin Güneyinde bir terör koridoru oluşturmaktan, Türkiye’yi cephelemekten ve kuşatmaktan başka bir anlam ifade etmiyor. Bu noktada sınır ötesi operasyonların kararlılıkla sürdürülmesi şart.

Ankara’daki Tren Kazası ve Bilim Adamlarının Korunması Gerekliliği…

Sayın Cumhurbaşkanımızın hükümetin ikinci 100 günlük icraat programını açıkladığı müjdelerden biri de Türkiye Uzay Ajansının kuruluşuydu. Aynı gün yaşanan Ankara’daki tren kazasında ise Türkiye değerli bir evladını daha kaybetti. Kazada Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Berahitdin Albayrak da vefat etti.

İster olaya komplo gözüyle bakalım istersek de ilahi kader diyelim, onlarca yıldır yetişen ve/veya ülkemizin yetiştirdiği bir değer son nefesini verdi. Daha niceleri gibi… Isparta’da Türk Hızlandırıcı Merkezini kurmaya giden ve Atlasjet’in uçağının düşmesi sonucu şehit olan, Aselsan’da devletimiz ve ordumuz için çok önemli projelere imza atan mühendislerimiz gibi… Kaderleri aynı ya da farklı olsun bir gereklilik açıkça ortaya çıkıyor.

Devletimiz acilen harekete geçip, ülkemiz için kritik projelerde çalışan, eserler yapan ve araştırmalarda bulunan bazı önemli bilim adamlarını korumaya almalıdır. Bugün birçok eski milletvekili ile bakana, hatta birçok siyasetçiye makam aracı ile koruma polisi verildiğini biliyoruz. Şüphesiz ki devletimiz ve milletimiz için önemli işlere imza atan bazı bilim adımlarımızda en az siyasetçilerimiz kadar hayati öneme sahiptir.

Erdem EREN
Tarih: 14.12.2018

Yayın
Sır Haber: https://www.sirhaber.com/sari-yeleklilerden-yerel-secimler-ve-firat-in-dogusuna
Azerbaycan Trend Haber Ajansı: https://tr.trend.az/other/commentary/2993877.html

Beyanat Dergisi Nisan Sayısı Yayınlandı

Genel Yayın Yönetmenliğini yaptığım Beyanat Dergisinin Nisan sayısı yerli ve yabancı yazarların katkılarıyla yayınlandı.

Pdf: NİSAN BEYANAT

Uluslararası Recep Tayyip Erdoğan Sempozyumu Kitabı Yayınlandı

Genel Koordinatörlüğünü yaptığım “Uluslararası Recep Tayyip Erdoğan Sempozyumunun” kitabı editörlüğümde yayınlandı.

Pdf: Kitap

 

Kengeşin Uyanışı

“Mülkün sahibine sarılarak yürekten Bismillah…” “Yaratan Rabbinin adıyla oku” diye buyurmuştu Yüce Allah sonsuz yolun feneri Kur’an-ı Kerim’de bizlere. Biz de buyruğun gereğini dünyevi hayatımızda icra etmek için okumak ve yazmak ilminin pratiğiyle naçizane görüşlerimizi paylaşacağız mümkün olduğunca bu köşemizden. Yazılarımın sınırlarının bulunmadığını ilk olarak belirtmek isterim. Fırsat buldukça dünyevi ve uhrevi birçok meseleyi çapımızca analiz etmeye gayret göstereceğiz. İlmin sahibi Allah’tır, bize yazmak düştü okumak sizlere…

Bizler, yüzlerce yıllık kadim bir geleneğin mirasçıları, kutsal toprakların savunucuları, mazisi zaferlerle dolu bir ceddin torunlarıyız. Bu millet İslam’ın sancaktarı olmuş, İlayı Kelimetullah aşkıyla Allah’ın şanını, bu yüce dini ve adaleti yeryüzüne “Kutlu Nebi’nin” önderliğiyle yaymayı başarmış ve bu yoldan giden bir millet olmuştur. Şüphe yok ki yüzlerce yıldır devletler kurup devletler yıkan bu millet, tarih arenasında tesadüf eseri var olmamıştır. Tarih neyse, gelecekte o olmalıdır.

Osmanlı Devleti’nin tarih arenasından yok olması ne yazık ki hazindir. Bu millet devletsiz kalmamıştır fakat dünya adaletsiz, ümmet başsız kalmıştır. Adalet İslam’ın ürünü, bu millet de tarih boyunca uygulayıcısı olmuştur. Osmanlı Devletinin hüküm sürdüğü toprakların, devletlerin ve milletlerin Osmanlı sonrası hallerine tek tak bakalım. Neredeyse hepsinde bir kaos hakim. Balkanlar milliyetçilik virüsleriyle birbirine kırdırıldı, Kafkaslar Moskof zulmüne yenik düştü, Afrika açlığa terk edildi, İslam coğrafyası ise mezhep ayrılıklarına. Osmanlı’nın yani bu milletin yokluğu üç kıtaya çok kötüye mal oldu. Osmanlı’nın yerini ise sömürgeci emperyal güçler, uluslar arası lobiler, derin yapılar, istihbarat örgütleri, hanedanlar, büyük finans grupları aldı. Aradan neredeyse 100 yıl geçti ancak ne karşı koyabilecek bir yapı üretebildik ne de bu coğrafya ile milletleri bir araya getirebilecek sağlam adımlar atabildik. Bunun birçok sebebi var; Milletler arası derin ayrılıklar öyle keskin atıldı ki tekrar bir araya getirmek bile yüzlerce yıl alabilir. Bunu tarihin ve kaderin de istemesi gerekiyor. Konjonktürün uygun olması, öncü devlet ve liderlerin köklü bir şekilde kader birlikteliği etmesi, her açıdan çıkar birliğinin sağlanması elzem. Tabii ki tüm bu yapıya baş olabilecek bu milletin ve devletin hem psikolojik hem de reel politik olarak hazır olması lazım. Müjde vermek lazım ki Türkiye buna hazırlanıyor.

2. Dünya savaşı sonrasında ki özellikle “Soğuk Savaş” döneminde ABD hegemonyasını hem psikolojik olarak hem de reel politik olarak kabul ettirdi. Sermaye gücünden, askeri ve siyasi gücünden bahsetmemek gerekir sadece. ABD hegemonyasını ekonomik olarak, kültürel olarak da neredeyse her anlamda tüm dünyaya kabul ettirdi. “Hollywood Effect’i”, kıtalar arası dış yardımları, Amerikan ürünlerinin yayılımını unutmamak gerekir. Türkiye son dönemde hızlı atılımlarla devlet yapılanmasını yeniden dizayn etmeye başladı. Büyük güç olmak yolunda psikolojik ve reel politik eşikleri aşmaya gayret gösteriyor. Bunları kısa bir inceleyelim.

2002 sonrası Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelişi, küresel sermayeyi de mutlu etti. Avrupa Birliği ile müzakereler, Batı endeksli gelişim Türkiye’nin ekonomik gelişimine de etkisini gösterdi. Adalet ve Kalkınma Partisi toplumun çoğunluğu olan muhafazakâr ve yoksul kesime yönelik gerçekleştirdiği sosyo-ekonomik politikalarla iktidarını güçlendirdi. Yapılan yasal reformlar, kalkınma hamleleri, ekonomik büyüme, halkın başta Recep Tayyip Erdoğan’a olan desteğinin giderek artması Ak Parti’yi 2016’ya kadar eriştirdi. Peki, hükümet Türkiye’nin yeniden büyük güç olması için neler yaptı?

Cumhuriyetin kuruluşundan belirli bir dönem sonrasında devlet yargısal, askeri, ekonomik ve siyasi olarak bazı vesayet güçlerinin yönetimi altına girdi. Yapılan darbeler, ekonomik ve siyasi müdahalelerle bu devlete balans ayarı yapıldı. Ak Parti hükümeti işte bu vesayet odaklarına yönelik mücadele yarışına girdi. Askeri vesayetin kırılması, devlet içindeki gizli yapılanmalar, paralel yapı gibi odaklar devlet içinden birer birer temizlenmeye başladı. Bunu askeri, siyasi, ekonomik ve bürokratik modernizasyonu da eklersek önemli adımlar atılmış oldu. Dış politikada kurulan uluslar arası ittifaklar ve temin edilmeye başlanan askeri üsleri de katarsak; Türkiye’nin büyük güç olma yolunda “Hard Power” potansiyeline erişme yolunda ilerlediğini söylemek mümkün.

Hükümetin gerçekleştirdiği en önemli atılımlar bana göre psikolojik hazırlıklardır. Son 14 yıldır Türkiye, Osmanlı’ya özlem duyan milletlere yardım eli uzatan, bir Balkan köyünde Türk askeriyle beraber ağlayan ninenin, Afrika’da Türkiye’nin açtığı su kuyusunda hayat bulan çocuğun, Gazze’de uğruna hala şehit olacak Türk kardeşlerinin olduğunu bilen gözü yaşlı babanın umudu olmaya başlamıştır. Türkiye insan temelli dış politikasıyla, insani yardımlar, İslam’ın varlığı ve birliğini, Ümmetin gücünü anlatan önemli dizi ve filmleriyle, Türk ürünleriyle mazlum milletlere “Kültürel Kalkan” örmeye başlamıştır. Bugün Suriye’li ve Türkmen mazlumların, Bosna’lı şehit çocuklarının, Filistin davasının en büyük umudu Türkiye’dir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye “Soft Power” potansiyeline sahip olma noktasında da kurumsal yapılanmasını başarıyla gerçekleştirmiş ve uygulamaktadır. Peki, geriye ne kaldı?

Türkiye’nin tekrardan büyük güç olabilmesi için ilk önce ayağındaki prangalardan kurtulması gerekiyor. Yumuşak karnımız ekonomimizin sağlam temellere oturtulması, özellikle enerji temelli cari açığımızın ortadan kaldırılması, askeri teknoloji ve imkânlarımızın uluslar arası operasyonlara uygun güce erişmesi, istihbarat örgütümüzün radar ve operasyon gücünün arttırılması, iç politik kargaşalardan ve ayrılıklardan kurtulmamız ve birçok şey sayılabilir ama en önemlilerden biridir ki “Terör Virüsünden” kurtulmamız ya da doğru mücadele etmemiz gerekiyor.

Peki, Türkiye ne oldu da kuruluşunun 100.yılına yaklaştığı bu son dönemeçte “Büyük Güç” olmaya “Yeni bir Türkiye’yi” inşa etmeye karar verdi. İşte bunun sırrı, yüzlerce yıldır bu milleti devletsiz bırakmayan Rabbin ilminde ve “Kengeş’in Uyanışında” saklı…

Allah’a emanet olun…

Yayın Tarihi: 29.01.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/kenges-in-uyanisi/331/