Yazılar

Tarihsel Olarak Pakistan – Hindistan Gerilimi ve Türkiye’nin Arttırılabilir Rolü

Pakistan ve Hindistan; bugün Hint yarım adasının geleneksel iki düşman devleti olsalar da, 1947’ye kadar ortak bir çatı altında yaşamış “Hint Müslümanları ile Hindu” toplumların devletleridir.

Tarihsel Olarak Hint Yarım Adası’ndaki Gelişmeler

Tarihsel olarak Hintliler ilk olarak Emeviler döneminde Müslüman olmaya başlamışlar, Gazneliler döneminde ise Müslümanlaşma devam etmiştir. Osmanlı Devleti döneminde ise Hint yarım adasında İslam’ın yayılışı hız kazanmıştır.

1500’lerden İngiliz’lerin işgaline kadar yarım adayı Babür Şah ve torunları yönetmiş, bu dönemde Müslümanlar toplumun çoğunluğunu oluşturmuştur. Osmanlı Devleti ise İran ve Safevi engellerinin yanı sıra Portekiz’lilere karşı Umman Denizinde alınan yenilgiden dolayı askeri olarak yarım adaya açılamamıştır. İngilizler ise “Orient Company” gibi şirketlerle Hindistan’a girmeyi başarmış, kurulan ekonomik nüfuz daha sonra işgale dönüşmüştür. Bu işgal, 1857’de Babür İmparatorunun idam edilmesiyle ve İngiliz hâkimiyetinin pekişmesiyle sonuçlanmıştır.

İngilizlerin yarım adaya girişinden 1947’ye kadar “Hint Müslümanları ile Hindular” bir arada yaşamış, “Muhammed Ali Cinnah’ın ve Muhammed İkbal’in” öncülüğünde Pakistan devleti ve kimliği oluşturulmuştur. Nitekim bunun sonucunda aynı yıl içerisinde hem Hindistan hem de Pakistan Birleşik Krallık’tan bağımsızlıklarını elde etmiştir. 1972’de Bangladeş’in de bağımsızlığını kazanmasıyla Hint Müslümanları ayrı devletlere dağılmıştır. Dönemin Birleşik Krallık stratejisi de bölgede Hint Müslümanlarının bölünmesinden yana olmuştur. Pakistan, Hindistan ve Bangladeş dışında yarım ada da; Burma, Nepal, Myanmar gibi irili ufaklı devletlerde ortaya çıkmıştır.

Bugün yalnızca Hindistan’da tahmini olarak 200 milyona yakın Hint Müslüman’ı yaşarken, Pakistan’da tahmini 180 milyon, Bangladeş’te tahmini 150 milyon Hint Müslüman’ı mevcuttur. Kısacası Hint yarım adasında farklı devletlerin çatısı altına dağılmış halde ciddi bir Hint Müslüman’ı toplumu bulunmaktadır. Hint Müslümanları da Hindistan nüfusunun en az %20’sinin Müslüman olduğunu iddia etmekte olup, bu da yaklaşık 270 milyona denk gelmektedir. Eğer Hindistan parçalanmasaydı bugün Müslümanların nüfusun en az %40-45’ini oluşturacağını söylemektedirler. Bu da yaklaşık 1 milyar 330 milyonluk Hindistan nüfusunda en az 550-600 milyonluk bir Müslüman topluluğu demek olacaktır.

Osmanlı Devleti Hint yarım adasında hâkimiyet süremese de Türkler ile Hint Müslümanları arasındaki bağ hiçbir zaman kopmamıştır. Bilindiği üzere hem Osmanlı’daki ilk bankanın kurulmasında hem de Kurtuluş Savaşı sürecinde ve Türkiye İş Bankasının kurulmasında Hint Müslümanlarının önemli bir desteği olmuştur.

Bağımsız Devletler Sonrası Hint Yarım Adası

1947 yılı sonrasında Pakistan ve Hindistan bağımsız devletler olarak hayatlarına devam etseler de, iki devlet arasında önemli bir gerilim de doğmuştur. Pakistan Hint Müslümanların çoğunlukta olduğu bir devlet olarak kalmışken, Hindistan ise “Hinduların” yönetiminde bir devlete dönüşmüştür. Hindistan bu süreçte Kuzey Hindistan ve Güney Hindistan olarak iki ana bloğa ayrılmış, Kuzey Hindistan Hint Müslümanlarının çoğunlukla yaşadığı bir blok olmuştur.

İktidara gelen her bir hükümette Kuzey Hindistan’daki Müslümanlara yönelik İslam ve azınlık karşıtı politikalar yürütmüştür. Hindistan’daki mevcut BJP Hükümeti ve Başbakan Modi’de bu anlayışa mensup bir siyaseti temsil etmekte olup, BJP köken olarak RSS teşkilatına bağlı bir partidir. RSS teşkilatı tarihsel olarak bağımsızlık yıllarında Hinduların İngilizlerle değil Müslümanlarla savaşmasını dile getiren bir harekettir.

Bugün Hindistan’ın %40’ı üst kast grubuna mensupken bu grup büyük oranda Müslüman karşıtı bir pozisyona sahiptir. Başta İngiltere olmak üzere ABD, İsrail ve İran ile ciddi ilişkileri bulunmaktadır. Bu grup içerisindeki Radikal Hindular Yahudilerle bir medeniyet bağlarının bulunduğunu dahi iddia etmektedirler. Geri kalan alt kast grubu ise yoksul bir toplumdur. Müslümanlar toplumun bu %60’ı ile entegrasyonu sağlayarak devleti dönüştürmeye çalıştırmaktadır.

Pakistan Hindistan’a göre nüfus ve ekonomik güç olarak daha dezavantajlı bir konuma sahip olsa da, askeri olarak Hindistan’dan hiç de geri kalır bir yanı yoktur. Bugün iki devlette nükleer güce sahipler ve askeri olarak birbirleri için büyük bir tehditler. Nitekim iki devletten birinin bir diğerini büyük oranda sindirememesinin altında da bu askeri güç yatmaktadır. Aralarındaki gerilim dönem dönem sıcak çatışmalara da dönüşmektedir.

 

Keşmir Sorunu

Keşmir Sorunu iki devlet arasındaki en büyük gerilim ve sıcak çatışma sebebidir. Keşmir bölgesi Hindistan, Pakistan ve Çin sınırlarında bulunan bir dağlık bölge olup, Pakistan’ın Kuzey Doğusunda ve Hindistan’ın da Kuzeyinde yer alıyor. Pakistan ve Hindistan’ın bağımsızlığı kazandığı 1947 yılında, Keşmir bir Emirlik olarak kalmıştır.

Keşmir halkının büyük bir çoğunluğu Müslüman olduğu için Pakistan buranın kendisine bağlanmasını talep etmiştir. Keşmir halkı da Pakistan’a katılmaktan yana tavır alsa da dönemin Emiri de Hindistan’a bağlanmak istemiştir. Bu nedenle Hindistan’da bölgeye talip olmuştur.

1947’de patlak veren ve iki devlet arasında yaşanan ilk çatışmaları 1965 ve 1999’daki savaşlar izlemiştir. Bu savaşlar sonrasında bölgenin güney kısmı Cammu Keşmir Eyaleti olarak Hindistan’a bağlanmış, kuzey kısmı ise Azadi yani Bağımsız Keşmir olarak Pakistan’a bağlanmıştır. 1960 yılında Keşmir’in doğu kısmı olan Aksai Çin’i de Çin Halk Cumhuriyeti işgal etmiştir.

Günümüzde Pakistan ve BM halk oylamasını öngörerek Hindistan’ın Keşmir halkının iradesini yok saydığını ve Cammu Keşmir’i işgal ettiğini savunuyor. Hindistan ise bu toprağın kendi toprağı olduğunu ileri sürerek, Pakistan’ı ayrılıkçılara destek vermekle suçluyor.

Şubat 2019 İtibariyle Yaşanan Sıcak Çatışmalar…

Keşmir bölgesinde özellikle Cammu Keşmir bölgesindeki halk ile Hint askerleri arasında dönem dönem çatışmalar yaşansa da,  14 Şubat’ta bu gerilim Pakistan – Hindistan arasında sıcak çatışmaya dönüştü. Hindistan ilk olarak Keşmir hava sahasına girerek ayrılıkçı olarak iddia ettiği bir grubu vururken, Pakistan’da Hindistan uçağını düşürerek karşılık verdi. Bu gerilimle birlikte iki ülke bir anda yeniden savaşın eşiğine geldi.

Pakistan – Hindistan Geriliminde Türkiye’nin Arttırılabilir Rolü

İki ülke arasındaki en büyük kriz konusu olan Keşmir Sorununda Türkiye Birleşmiş Milletler ve Pakistan ile uyumlu hareket ederek bölgede bir halk oylaması yapılmasını ve Cammu Keşmir halkının kendi kaderini kendisi tayin etmesini savunuyor. Hindistan ise tahmini 14 milyon nüfusa sahip bölgeyi yaklaşık 700 binlik bir askeri güç ile kontrol altında tutmaya çalışıyor. Bölgedeki egemen Müslüman nüfus düşünüldüğünde bölgenin Pakistan’a katılması da mantıklı gelse de, Hindistan bu sürecin sınırları altında yaşayan Müslüman topluma da örnek olmasını istemiyor. Güvenlik refleksiyle hareket ediyor.

Son yaşanan çatışmalarda da Türkiye bölgeyle ilgili geleneksel diplomasisini sürdürerek diyalogun sürmesini ve Keşmir sorununun çözümünü yeniden dile getirdi. Ancak Türkiye’nin iki ülke arasındaki krizde arabulucu rolünü devralıp, barış sürecinde rolünü arttırması hem ülkemiz adına hem de Hint yarım adasında yaşayan yaklaşık 600 milyonluk Müslüman nüfusun menfaati açısından da oldukça önemli olacaktır.

Nitekim hem Türkiye hem de Pakistan bunu görecek ki, krizin başladığı günden beri diplomatik söylemlerini bu yönde arttırmıştır. Pakistan Başbakanı İmran Khan ile Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’da bir görüşme gerçekleştirmiştir. Bu süreçte Erdoğan’ın Hint tarafıyla da görüşmelerini sürdürmesi ve arttırması, hatta bölgede ya da Ankara veyahut İstanbul’da üçlü görüşmelerin yapılması da gerekmektedir. Bu görüşmelerde ABD-Hindistan ve Çin-Pakistan ilişkilerinin dengesi de unutulmamalıdır.

Bugün Hindistan hem Çin ile birlikte Şanghay İşbirliği Örgütü üyesiyken, diğer bir yandan ABD ve İsrail’le çok güçlü ilişkilere sahip bir devlettir. Benzeri şekilde Pakistan’da Şanghay İşbirliği Örgütü üyesiyken, Çin ile Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru ve Kuşak Yol Projesi üzerinden ciddi bağlara sahiptir.

Türkiye Pakistan – Hindistan krizinde üstleneceği arabuluculuk rolü ile hem Hint yarım adasındaki istikrarın korunması ve Müslümanların refah içerisinde yaşamalarına katkı sunacağı gibi, Şanghay İşbirliği Örgütü üyeliği ve Kuşak Yol Projesi açısından önemini de kanıtlayabilir. Hem de ABD-Hindistan ve Çin-Pakistan blokları arasında bir diplomatik köprü vazifesi de görerek, Rusya ve İran ile de sürdüreceği diplomasi ile bu iki devletinde krize sıcak manada katılmalarını engelleyebilir. Sadece Pakistan ve Hindistan arasında yaşanacak bir savaş ve özellikle nükleer boyutta bir savaş tüm bölge için bir felaket olacakken, diğer devletlerin herhangi bir katılımıyla tüm dünya için bir felaket olacaktır. Türkiye’nin tüm bu dengeleri gözeterek rolünü arttırması Türkiye’nin küresel rolüne de katkı sağlayacaktır.

Erdem EREN

Tarih: 01.03.2018

Avrasya Jeopolitiğinde Doğu Türkistan Meselesi ve Türkiye’nin Bakış Açısı

Son günlerde kamuoyunda ve sosyal medyada Doğu Türkistan ya da Uygur meselesi sıkça gündeme gelen bir konu olarak oldukça dikkat çekiyor. Bu mecraları kullanan birçok kişi, ilgili konuya dair muhakkak fotoğraflar, görüntüler veya haber ve paylaşımlara rast gelmiştir. Bugünlerde bu paylaşımlara daha sık rastlar olduk. Konunun uzmanları, ilgilileri hatta bihaber olanları dahi bu konuya değinmeden duramaz oldular.

Öncelikle bende kendimi konunun uzmanı olarak nitelendiremeyeceğim ama bölgeyle ilgili okumalarıma, kamuoyunda ve sosyal medyada denk geldiğim paylaşımlara dayanarak bu meseleyle ilgili bir analiz yapmak istiyorum.

Coğrafi Olarak Türkistan ve Doğu Türkistan

İlk olarak Doğu Türkistan meselesine gelmeden önce coğrafyayı bir tanımlamak gerekiyor. Doğu Türkistan olarak adlandırdığımız bölge yaklaşık 2 milyon metrekarelik bir bölge olup, Çin’in Batısında yer alan ve Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Pakistan ve Hindistan ile komşu olan bir bölgedir. Başkenti Urumçi olan Doğu Türkistan ya da Uygur Devleti’nin nüfusuyla ilgili ise çok farklı sayılar telaffuz ediliyor. Yaklaşık 20 milyondan 50 milyona kadar farklı sayılar dillendiriliyor. Bu nüfusun büyük çoğunluğunu ise Müslüman Uygur Türkleri oluşturuyor.

Türkistan kelime anlamı olarak “Türklerin oturduğu” yer anlamına gelen bir ifadeye karşılık geliyor. Coğrafi olarak ise Türkistan literatürde genel olarak Batıda Hazar Denizi’nden Doğuda Altay ve Altın Dağları’na, Güneyde Horasan, Karakurum Dağları’ndan Kuzeyde Ural Dağları ile Sibirya’ya kadar uzanan bir bölge olarak tarif ediliyor. Bazı tariflerde Türkiye’de Batı Türkistan olarak geçebiliyor. Bu tariflere Azerbaycan’ı da dâhil etmek gerekiyor. Mevcut tanımla Türkistan; Türkiye, Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan, Tacikistan, Rusya ve Çin topraklarının bir kısmını kapsayan, Türk halkların yaşadığı coğrafi bir bölgedir.

ABD menşeili bölgesel okumalarda Türkistan bölgesi Orta Asya olarak da adlandırılıyor. Ölçeği biraz genişletirsek; Doğu Türkistan önce Çin’e bağlı özerk bir bölge, Türkistan coğrafyasının en doğu sınırında, Asya kıtasının ise tam ortasında yer alıyor. Doğu Türkistan hem Asya hem de Avrasya coğrafyasının merkezinde.

Avrasya terimi kelime bütünü olarak Avrupa ve Asya kelimelerini birleştiren, coğrafi olarak da iki kıtayı kapsayan bir haritayı tanımlıyor. Bu tanımda Avrasya; Avrupa, Balkanlar, Türkiye, Orta Doğu, Kafkaslar, Türkistan ve Asya bölgelerini içine alıyor. Doğu Türkistan meselesinde hayati öneme sahip kavramlardan biri aslında tam da bu Avrasya terimi. Neden olduğuna döneceğiz.

Kamuoyunda Doğu Türkistan Meselesi

Doğu Türkistan’ın mesele kısmını oluşturan en önemli durum Çin’in bölgedeki Müslümanlara yönelik yaptığı uygulamaları kapsıyor. Kamuoyunda bu uygulamalar; Çin’in asimilasyon politikaları, gayri hukuki ve işkenceye varan haksız fiiller olarak nitelendiriliyor. Bu konuda dikkatimi çeken bazı hususlar var.

Doğu Türkistan’da yaşananlarla ilgili çok farklı görüşler kamuoyunda dolaşıyor. Bu görüşleri ve paylaşan kesimi büyük oranda şöyle kategorize etmek mümkün;

– Doğu Türkistan’da Çin’in bölge Müslümanlarını toplama kampları, yasaklar ve şiddet eylemleriyle asimile ettiğini ve Çin’in haksız uygulamalarını dile getiren muhafazakar ve milliyetçi kesim,

– Çin’in bölgedeki tüm insan haklarını ihlalini hem Türkiye’de hem de uluslararası basında dile getiren ve öne çıkaran ABD ve Batı menşeili gruplar,

– Doğu Türkistan’da şiddeti CIA’in tırmandırdığını ve haksız uygulamaların büyük oranda olmadığını iddia eden ve Çin ile bağlantıları da olan bir grup…

Kamuoyunda ve sosyal medyada bu üç grubun daha büyük oranda Doğu Türkistan meselesini ve bölgedeki olayları dillendirdiğini görüyoruz.

Doğu Türkistan’da bu doğrultuda;

  • Yüz binlerce Müslüman’ın toplama kamplarına kapatıldığı,
  • Toplu işkence ve infazların yapıldığı,
  • Bölgedeki kadınların Çin’li erkeklerle zorla evlendirildikleri,
  • Bölgede kasıtlı olarak nükleer ve çeşitli silah denemeleri yapıldığı,
  • Doğum sınırlamalarının getirildiği ve kısırlaştırmaların yapıldığı,
  • İbadet özgürlüklerinin engellendiği,
  • Zorunlu Çince eğitimlerinin verildiği gibi olayların yaşandığı iddia ediliyor.

Ayrıca bu iddialar birçok uluslararası rapora da yansımış durumda. Gelelim Doğu Türkistan meselesinde Avrasya kavramının önemine…

Avrasya Jeopolitiği ve Doğu Türkistan

Çin bugün yalnızca Asya’nın değil Avrasya ve dünyanın da en büyük aktörlerinden biri konumunda. Yaklaşık 1.4 milyar nüfusu ve 12 trilyon dolarlık ekonomisiyle Çin büyük bir dev. Bunlar istatistiksel gerçeklikler. Asya bölgesinde Çin; Hindistan, Rusya, Japonya ve Pakistan ile birlikte siyasal ve askeri olarak da büyük bir nüfuza sahip.

Çin bugün hem BM Güvenlik Konseyinin daimi üyesi hem de Şanghay İşbirliği Örgütü’nün kurucu üyesi. ABD ve Batı tarafından Çin’in Doğu Türkistan’daki haksız fiilleri uluslararası kamuoyunda sıkça dillendirilse de Çin’e karşı hem siyasi ve askeri hem de uluslararası hukuk gereğince adım atmak çok zor.

Avrasya jeopolitiğine gelecek olursak; Şanghay İşbirliği Örgütü 1996 yılında Çin ve Rusya tarafından kurulmuş bir örgüt olmak üzere Çin’in bölgedeki politikalarına da alt zemin sağlayan bir uluslararası örgüttür. İlk olarak başta Rusya olmak üzere örgüte üye bulunan Kazakistan, Tacikistan, Tacikistan, Özbekistan ve yeni üyeler Hindistan ve Pakistan Çin’e karşı bölgede cereyan eden veya edecek aşırı milliyetçi ya da dinsel hareketlerde Çin’i desteklediklerini ve destekleyeceklerini de taahhüt etmişlerdir. Ayrıca bu devletler Çin’in Doğu Türkistan politikalarını desteklerini de kuruluş anlaşmalarında ve zirvelerinde beyan da etmişlerdir. Türkiye’de 2007 yılında üyelik başvurusu yaptığı Şanghay İşbirliği Örgütüne dâhil olması halinde bu politikaları kabul etme dayatmasıyla karşı karşıya kalacaktır.

Türkistan bölgesinin tümü gibi bugün Doğu Türkistan’da da zengin yer altı ve yer üstü kaynakları bulunmaktadır. Ayrıca Çin’in en zengin petrol ve madenlerinin Doğu Türkistan’da olduğu ve bölgenin zengin petrol, doğalgaz ve uranyum kaynaklarıyla altın ve bakır yataklarına sahip olduğu da iddia edilmektedir. Sincan’da 138 kıymetli madenin çıkarıldığı, Urumçi’de 100 milyarlarca tonluk birçok yeni madeninde keşfedilmeye devam edildiği belirtilmektedir.

Çin’in bu bölgenin yer altı ve yer üstü kaynaklarından faydalanmak istemesi ve bu doğrultu da bölgeye yaşayan Müslüman ve Türk toplumu tehdit olarak görmesi de gayet doğal. Özellikle Urumçi’nin Çin için başka bir önemi daha var. O da “Kuşak ve Yol Projesinde” gizli.

Kuşak ve Yol Projesi ve Doğu Türkistan

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, ilk kez 7 Eylül 2013 tarihinde Kazakistan Nazarbayev Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmada “Avrasya bölgesindeki bütün ülkeler arasındaki ekonomik bağlantıları daha da yoğunlaştırmak” amacıyla “İpek Yolu Ekonomik Kuşağının” oluşturulması gerektiğini ifade etti. O tarihte başlayan süreçle birlikte “Kuşak ve Yol Projesi” ortaya çıktı.

Maliyeti ilk hesaplamalara göre 1.4 trilyon doları aşabilecek proje ile aralarında Türkiye, İran ve Rusya’nın da yer aldığı Avrupa ve Asya’daki 60 ülkenin birbirine bağlanması hedefleniyor. Projeye dâhil edilmek istenen ülkeler dünya nüfusunun yüzde 70’ini oluşturuyor. Toplamda 20 trilyon dolarlık ekonomiler deniz, demir ve kara yollarıyla birbirine bağlanıyor.

Kuşak ve Yol Projesinin “21. yy Deniz Yolu Rotası”, Çin’in Fuzhou limanından Kenya Nairobi, Yunanistan Atina, Venedik güzergâhından kıta ve ada Avrupa’sına ulaşıyor. Asıl mesele ise tarihi “İpek Yolu Kuşağının” rotasında. Bu kuşağın rotası ise Çin’in Xian kentinde başlarken; Doğu Türkistan’da Urumçi’den Kazakistan’ın Almatı kentine, oradan Semerkant ve Duşanbe’den İran’da Tahran’a, Türkiye’de İstanbul’dan, Rusya’da Moskova’ya ve oradan da kıta Avrupa’sında Almanya üzerinden ada Avrupa’sına varıyor.

Kısaca “Kuşak ve Yol Projesi” sadece projede yer alacak ülkeler için değil, Türkiye ve Çin içinde hayati öneme sahip durumda. Projenin en önemli güzergâhının Doğu Türkistan’da Urumçi üzerinden geçecek olması Çin’in bölgeye yönelik politikalarını da sertleştiriyor. Çin bölgede kendisine ve projeye karşı herhangi bir istikrarsızlık ve kaos ortamı oluşmasını da istemiyor.

Sonuç Olarak…

Doğu Türkistan’da kabul edilse de edilmese de Müslüman ve Türk Uygur toplumunun hak ihlalleriyle, baskı ve şiddet uygulamalarıyla karşılaştığı ulusal ve uluslararası tüm kamuoyunun malumu. Bugün Uygur halkının yaşadıklarının Yunanistan’da Batı Trakya Müslüman ve Türk Azınlığının ve Filistinli Müslümanların yaşadıklarından ayırmak çok da mümkün değil. Batılı ve modern saydığımız Avrupa’da ve ABD’de Müslümanların ve hatta siyahîlerin yaşadıklarını unutabilir miyiz?

Ancak bunlarla beraber malum olan bir diğer durum daha var. O da küresel siyasetteki gerçekler. Çin bugün karşısında öyle ya da böyle siyaseten, ekonomik olarak ya da bazı bölgelerde askeri olarak ABD’nin bile karşısında kolaylıkla duramadığı bir devlet. Nitekim Türkiye-Çin ilişkileri de hem “Kuşak ve Yol Projesi”, hem diğer ekonomik ilişkiler hem de Şanghay İşbirliği Örgütü gibi ikili ve çoklu platformlar açısından hayati önemde.

Bu gerçekleri göz önünde bulundurduğumuzda Doğu Türkistan meselesini ikili ilişkilerde, ulusal ve uluslararası platformlarda duygusal reflekslerle değil, daha akılcı ve reel politik bir vizyonla dile getirmek zorundayız. Ayriyeten konuyla ilgilenen siyasilerimizin, akademisyen ve gazetecilerimizin, bu alanda çalışan sivil toplum kuruluşlarımız ile kurumlarımızın da  diğer uluslararası meselelerde de olduğu gibi duygusal serzenişlerden öteye geçmeleri gerekiyor. Daha akılcı davranarak diplomasinin çok boyutlu ve akılcı kanallarını kullanarak bu meseleyi çözmek ya da hafifletmek hususunda hareket etmek şart.

Son olarak ise; Doğu Türkistan’ın özellikle Türkiye’deki diasporasının ise Türkiye Cumhuriyeti Başkanı Sn. Recep Tayyip Erdoğan’a güvenmeleri gerek. Bununla birlikte ülkemizin genel dış politikalarına uygun hareket ederek, Doğu Türkistan’daki meselelere diplomasi aklına ve metotlarına da uygun olarak dikkat çekmeliler.

Bu minvalde özellikle doğru ve gerçek bilgilerle, manipülatif olmayan bilgileri kamuoyu ve ilgililerle paylaşmalılar ve bu mesele üzerinden çıkar elde etmek isteyen yabancı ajan sivil toplum kuruluşlarından uzak durmalılar. Unutulmamalıdır ki; Sn. Erdoğan hiçbir mazlum millete bunca yıllık siyasi yaşamı müddetince kayıtsız kalmamış ve kalmayacaktır.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 18.01.2019

Şanghay İşbirliği Örgütü ve Türk Dış Politikasında Gelecek Perspektifi

ŞANGHAY İŞBİRLİĞİ ÖRGÜTÜ VE TÜRK DIŞ POLİTİKASINDA GELECEK PERSPEKTİFİ

Erdem EREN

ÖZ

Soğuk savaşın bitimini takiben SSCB’nin dağılması sonucunda Türkistan, Orta Asya ve Güney Kafkasya’da birçok yeni devlet bağımsızlığını kazandığı gibi çok kutuplu küresel sistemde sona ermiş, ABD’nin küresel güç olduğu yeni bir düzen başlamıştır. Ancak bu durum birçok bölgede istikrarsızlığa sebep olmuş, ilk olarak başını Rusya Federasyonu’nun çektiği Bağımsız Devletler Topluluğu kurulmuş daha sonra ise Çin’in de büyüyen bir dev olarak ortaya çıkmasıyla ABD’nin tek kutuplu düzenine karşı olarak Şanghay İşbirliği Örgütü kurulmuştur. Türkiye dış politikasında örgütü, yıllardır üyeliği için ayak diretilen AB’ye alternatif olarak görmekte olup ilk olarak 2007 yılında üyelik başvurusu yapmıştır. Ancak Türkiye’nin üyelik sürecinin olumlu ve olumsuz yönleriyle çok boyutlu olarak analiz edilmesi gerektiği gibi üyeliğinin, Türkiye’nin Rusya ve Çin ile karşılıklı güven ve faydaya dayalı uzun vadeli bir ilişkiyi de inşa etmesiyle mümkün olduğu görülmektedir.

Anahtar Kelimeler: Türk Dış Politikası, Şanghay İşbirliği Örgütü, Türkiye, Rusya, Çin, BM, NATO, AB, Çok Kutupluluk, Bölgesel Bütünleşme.

Abstract

Following the end of the Cold War, as a result of the disintegration of the USSR, many new state has gained their independence in Turkistan, Central Asia and the South Caucasus and multipolar global system has ended and following that the new order emerged building US as a global power. However, this led to instability in many regions. Firstly, with the emergence of the Independent States Community headed by the Russian Federation, and then a growing giant of China the Shanghai Cooperation Organization was established against the unilateral order of the United States.In Turkey’s foreign policy, the organization has been seen as an alternative to the EU, which has been on the verge of membership for many years, and made its first application for membership in 2007. However, Turkey needs to be analyzed multidimensionally with positive and negative aspects of membership process; It seems that Turkey can build a long-term relationship with Russia and China based on mutual trust and benefit.

Key Words: Turkish Foreign Policy, Shanghai Cooperation Organization, Turkey, Russia, China, UN, NATO, EU, Multipolarity, Regional Integration.

 

Erişim: http://dergipark.gov.tr/download/article-file/318238

Yayın Tarihi: Mayıs 2017

Pdf:Erdem EREN – Şanghay İşbirliği Örgütü ve Türk Dış Politikasında Gelecek Perspektifi