Yazılar

Fırat’ın Doğusundan Ege’ye Türkiye’nin Beka Sorunu

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Fırat’ın Doğusuna” harekât düzenleneceğini açıklamasının ardından Suriye ile ilgili bir karşı hamle de ABD Başkanı Donald Trump’tan geldi. Trump, ABD askerlerinin Suriye’den çekileceğini ilan etti. Sebep olarak ise DAEŞ’in Suriye’de mağlup edilmesini gösterdi. Tabii bu kararın hangi anlamlara geldiğini iyi analiz etmek gerekiyor.

İlk olarak Türkiye kamuoyunda Trump’ın bu ani asker çekme kararı tam bir zafer olarak algılandı. ABD askerlerinin PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD/YPG terör örgütünün hamisliğini bırakacağı şeklinde yorumlandı. İlk etapta ABD askerlerinin bölgeden ve Türkiye’nin operasyonları karşısında PYD/YPG’nin tarafgirliğinden çekilmesi elbette Türkiye’nin özelinde Erdoğan’ın diplomatik zaferidir. Ancak unutulmaması gereken bazı gerçekler vardır.

ABD Suriye’den çekileceğini ilan etmişse de, ABD bugüne kadar Afganistan’dan, Irak’tan, Kosova’dan mı çekilmiştir ki Suriye’den çekileceğine inanılmaktadır. Velev ki ABD Suriye’den askeri misyonlarını çekse de Suriye’de binlerce tır silah desteğinde bulunduğu PYD/YPG’yi daha ziyade bölgedeki pozisyonunu korumak adına muhakkak bir vesayet gücü bırakacaktır.

Nitekim daha önce Wall Street Journal’da da birçok defa dillendirildiği gibi, ABD ağırlığını başka bir meseleye kaydırmak üzere, Suriye’nin Kuzeyindeki pozisyonu korumak adına içinde Mısır ve Suudi Arabistan’ın bulunacağı bir “Arap Gücünün” konuşlanmasını sağlayabilir. Bu durum Türkiye’yi diplomatik manada da bazı zorluklarla da karşı karşıya bırakacaktır.

Öyle ki Türkiye – Mısır ilişkileri Mısır’ın seçilmiş Cumhurbaşkanı M. Mursi’ye Sisi tarafından yapılan askeri darbe sonrası büyük oranda askıya alınmış, Suudi Arabistan ile de Veliaht Prens Selman’ın Kaşıkçı cinayetinin sorumlusu olmasından ötürü büyük sorunlar yaşanmaktadır. Bir de Suudların İran ile bölgede yaşadığı gerilim düşünüldüğünde ABD’nin Suriye’den çekilmesi hayrında bölge için yeni kaos ve şerlerin çıkabileceği gerçeği görünmektedir.

Sonuç olarak Türkiye’nin ABD’nin Suriye’den asker çekme planını daha rasyonel bir bakış açısıyla analiz etmesi, ABD’nin yerine tahsis edebileceği vesayet gücüne karşı şimdiden pozisyonunu planlaması gerekmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki; Suriye’nin Kuzeyinde PYD/YPG askerlerinin yanında ABD askeri de olsa başka bir üniformada olsa Türkiye için Fırat’ın Doğusu meselesi bir beka meselesidir. Türkiye elbette kendi güvenliğini sağlamak adına karşısına hangi üniforma çıkarsa çıksın diplomatik ve saha operasyonlarıyla kendi göbek bağını kendisi kesmelidir.

 

Gelelim Suriye’den Ege ve Doğu Akdeniz’e…

Fırat’ın Doğusu kadar Türkiye’nin bir diğer beka meselesi de Ege ve Doğu Akdeniz’deki sorunlardır. Bir süredir Yunanistan’ın Ege’de bulunan ve silahlandırılması yasak olan ada ve kayalıkları ele geçirerek silahlandırdığı bilgileri gelmektedir. Bu gelişmeyi daha öncede ele aldığımız bir diğer konu takip etmedir. Yunanistan Girit’te bulunan ABD askeri üssünün yanında  Batı Trakya’da Dedeağaç’ta da bir askeri üs kurmasını da talep etmektedir.

Doğu Akdeniz’de ise bir süredir bölgenin enerji kaynaklarının Avrupa’ya arzı için içinde ABD, İsrail, Mısır, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın bulunduğu bir ittifakın adım adım çalıştığı bilinmektedir. Bu olaylar bizlere şunları gösteriyor ki ABD ağırlığını Suriye’den Ege ve Doğu Akdeniz’e kaydırmaktadır.

Türkiye Suriye’de Fırat’ın Doğusuna düzenleyeceği harekâta odaklanmakta iken, ABD Suriye özelinde Türkiye ve İran’ı kendisi yerine başka vesayet güçleriyle karşı karşıya getirmeyi planlıyor olabilir. Ancak ABD’nin arka plandaki hedefi Ege ve Doğu Akdeniz’deki pozisyonunu daha çok kuvvetlendirmektir.

Kısacası Türkiye’nin hem Suriye’de karşısına çıkabilecek yeni durumlara karşı hazırlıklı olması hem de Ege ve Doğu Akdeniz’de aleyhine gelişen yeni hamlelere karşı hamle yapması gerekmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin Yunanistan’ın Batı Trakya’da ABD’ye kurdurmaya çalıştığı askeri üsse Lozan Barış Antlaşması hükümleriyle karşı durması elzemdir. Yine Türkiye’nin Yunanistan’ın Ege adalarındaki silahlanma faaliyetlerini de geri püskürtmesi en önemli beka sorunumuz haline gelmiştir. Suriye göz önünde olduğu için bu sorunlarda göz ardı edilmemelidir.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 21.12.2018

Kaynak: https://www.sirhaber.com/firat-in-dogusundan-ege-ye-turkiye-nin-beka-sorunu

Ankara Saldırısının Mesajı

Değerli dostlar,

Bildiğiniz gibi önceki gün Ankara’da yine yüreğimize ateş düştü ve 28 vatan evladını hakka yolcu ettik. Doğu ve Güneydoğu’dan ise her gün Mehmetçiklerimizin şehadet haberleri geliyor. Allah mekânlarını cennet eylesin. Şehit oğlu şehit olan bizleri, bu vatana, birlik beraberlik ve kardeşliğimize, Çanakkale ruhuna sarılmaya sevk etsin. Peki, ülkemiz nereye sürükleniyor ve Ankara saldırısıyla bize verilmek istenen mesaj ne? Gelin şimdi bunu bir sorgulayalım.

Rahmetli Mahir Kaynak hocamız bizlere bir saldırı olduktan sonra bunun kime fayda sağlayacağını analiz etmemizi hep aklımızın bir köşesine ödev olarak not ettirmişti. Biz de Ankara saldırısının kime fayda getireceğini sorgulayıp, saldırının öncesi ve sonrasını analiz edeceğiz. İlk olarak saldırının öncesiyle başlayalım.

Ankara saldırısı öncesi Türkiye, YPG/PYD güçlerinin Türkiye-Halep koridoru arasında stratejik konuma sahip Azez’i ve “Minnağ Hava Üssünü” ele geçirme girişimini bertaraf etmek amacıyla top saldırılarına başlamıştı. YPG/PYD güçleri için, Kuzey Suriye’de kurulması planlanan Kürt koridorunun ki bunun reel karşılığı “Seküler bir Kürt Devleti”dir, en önemli aşamalarından biri Azez-Halep hattını ele geçirmekten geçiyordu. Burada kurulacak bir devletin, terör ve kaos yuvası olacağını, ikinci bir Kandil’in devlet versiyonu olacağını söylemiştik. Bizim için en vahimi ise başta toprakları (resmen) bölünecek olan Esed yönetiminin yanı sıra Rusya ve sözde müttefikimiz ABD’nin bile bu planı doğrudan veya dolaylı olarak onaylamasıdır. Türkiye işte bu kritik eşikte zaten Esed yönetimiyle soğuk bir savaş yaşamasının yanı sıra, uçak kriziyle Rusya’yı, PKK’nın organik bağı olan YPG/PYD’yi ve hem YPG güçlerine silah yardımı yapan hem de kurulacak devlet planına doğrudan ya da dolaylı onay veren ABD’yi son olarak da bölgenin ve İslam’ın düşmanı küresel kukla DAEŞ’i karşısına almıştı. Hal böyleyken bu kadar düşman ve tehdit unsuruyla yaşanan savaş, Ankara’da patlayan bombayla son buldu.

11 Eylül saldırıları sonrasında ABD tüm dünyaya had bildirecek bir tavırla “ya benimlesiniz ya da karşımda” demişti. Bunun devamını Afganistan ve Irak işgalleri izlemişti. Türkiye’de aslında bir benzerini yaptı diyebiliriz. İlk olarak, neredeyse Yavuz Sultan Selim döneminden beri bizlere miras olan Bayırbucak Türkmenlerinin namusuna el uzatan Esed yönetimi ve Rusya’ya uçak saldırısıyla, hem de bölgede kendine 40 yıldır PKK yetmiyormuş gibi bir 40 yıl daha baş belası olacak bir terör devleti kurmaya çalışan ABD’ye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile “ya benimlesiniz ya da karşımda” dedi. Ne yazık ki karşısında Ankara’da gerçekleşen bir “11 Eylül” buldu. İlk olarak şunu söyleyelim; Ankara’da ki saldırı PKK’nın öyle sıradan bir eylemi değil. Bu çok büyük bir plan ve PKK sadece kuklası konumunda. Evet, tabii ki istihbarat kaynaklarımız ve güvenlik güçlerimiz bu saldırıda yetersiz kaldılar ancak karşımızda büyük istihbarat kuruluşlarının da içinde yer aldığı bir saldırı söz konusu. Saldırı sonrası şehitlerine Fatiha okumak yerine, hemen siyasi kargaşa yaratmaya çalışan ve kendi istihbarat örgütü ile hükümetine saldıran leş kargalarının ilk olarak bunu fark etmesi gerekiyor.

Suriye sorunu hem Türkiye için hem de dünya için giderek düğümlenen bir probleme dönüştü. Ne yazık ki bir yaprak parçası gibi yuvalarından ölüme sürüklenen mülteciler dünyanın umursadığı en son konu. Türkiye misafir ettiği 3 milyondan fazla Suriye’li kardeşiyle ve onları sömüren terör eylemleriyle Suriye sorununun bir an önce çözülmesini isteyen tek ülke belki de Esed’den bile daha çok.

ABD, Başkan Obama’nın görev süresinin bitmek üzere olması sebebiyle tarihinin en pasif dış politika süreçlerinden birini yaşıyor diyebiliriz. Birçok kesim Obama’yı özellikle Suriye konusunda inisiyatif almaması ve pozisyonunu Rusya’ya kaptırmasından ötürü eleştiriyor. Aslında Obama’nın ikinci başkanlık döneminin genel olarak pasif geçtiğini söyleyebiliriz. Çünkü Obama seçimlerden güçlü çıkamadı. Bazı lobiler ki özellikle Yahudi lobisi, Obama karşıtı bir pozisyonla Obama yönetimini ve ABD dış politikasını kilitledi. Yeni bir başkanın şahin olması muhtemel ama ABD’nin genel pasifliğinin özeti bu.

Rusya, Suriye konusunda kartlarını en açık oynayan ülke konumunda. Rusya dış politika da genel olarak açık oynamayı seven bir ülkedir. Gürcistan’a yaptığı müdahale, Ukrayna’yı paramiliter güçlerle parçalaması, Kırım’ı ilhak etmesi, Esed yönetimini korumak adına yaptıkları herhalde hepimizin gözü önündedir. Rusya, Esed yönetiminin ömrünü neden uzatmak istiyor ona bir değinelim. Aslında mesele Esed’den ziyade tabii ki Rusya’nın çıkarlarıdır.  Suriye Rusya için, Lazkiye’de bulunan üssü ve Akdeniz’e yani sıcak denizlere çıkış noktası olmasından ötürü büyük öneme sahiptir. Rusya bu şekilde Akdeniz ve Ortadoğu’da denge kurmayı ve pozisyon elde etmeyi başarıyor. İkinci olarak, Sovyetler’in dağılmasından sonra iki kutuplu dünya kalmasa da hala Rusya ve ABD arasında bir mücadele var bunu söylemek mümkün. Bu noktada İsrail iki ülke için de kritik. Rusya’nın İsrail’e askeri ve reel politik olarak yaklaşması ve onu tehdit eder pozisyonu elde etmesi, İsrail’in güvenliğini öncelik edinen ABD’ye karşı büyük bir koz. Bunun yanında Rusya, İran ile birlikte Ortadoğu’da güç dengelerini kendi lehlerine değiştirdiler ve kalıcı bir üstünlük kurmaya çalışıyorlar. Rusya, her ne kadar Türkiye ile yaşadığı gerilimden ekonomik olarak zarar alsa da, Türkiye aleyhtarı stratejilerle ömrünü uzatıyor diyebiliriz. Çünkü kabuğunu kıran, reel politik, ekonomik ve askeri olarak güçlenen bir Türkiye, hamisi olduğu Orta Asya devletlerine yönelecektir ve bu durum Rusya için büyük bir tehdit oluşturacaktır. Son olarak Rusya yine Ortadoğu’da İran ile birlikte güç dengeleri kurarak hem mevcut petrol ve doğalgaz kaynaklarını hem de yeni çıkacak kaynakları kontrol edip zaten çöküşe geçen ekonomilerini parçalanmaktan alı koymak istiyorlar.

İran, Ortadoğu’da en sinsi yol alan ülkedir. ABD’nin Irak müdahalesiyle Bağdat yönetimini eline alan İran, Farsi yayılmacılığını genişletti. Kendisi aleyhine ve Türkiye lehine faaliyet göstermeye başlayan Kuzey Irak Kürt Yönetimi ve Barzani’yi de hedefine alan İran, PKK ve Goran Hareketi gibi Barzani’yi alaşağı etmeyi ya da pozisyonunu daraltmayı planlıyor. Bu nedenle de Şii grup “Haşti Şababi’yi” Kerkük’e salmayı planlıyor. Suriye’de Rusya ile birlikte hareket eden İran, hem Esed yönetiminin ömrünü uzatmayı hem de Türkiye’nin Ortadoğu’yla bağını kopartarak, Sünnilere olan hamiliğini engellemek amacıyla kurulması planlanan Kürt devletine de destek veriyor. Bir yandan da Türkiye-Suudi Arabistan yakınlaşmasından duyduğu rahatsızlığı hem Suudi Arabistan’a karşı somutça dile getiriyor hem de başta Lübnan olmak üzere Ortadoğu’da Şii paramiliter gruplara destek olarak gösteriyor.

Genel olarak özetlersek, şu anda hem Rusya’nın hem de ABD ve İran’ın dış politikası Türkiye’nin aleyhine bir duruş sergiliyor. Hal böyleyken Suriye konusunda direnen ve tehditlere kafa tutan Türkiye söylemek gerekirse ne yazık ki Ankara saldırısıyla cezalandırıldı. Bu açıdan kimin yaptığının inanın önemi yok. Saldırının arkasından YPG’nin çıkmış olması sergilenen yeni bir planın parçası da olabilir. Türkiye artık bu savaşın daimi bir tarafıdır. Olmak da zorundadır. Evet, Türkiye hem Reyhanlı saldırısıyla, hem de DAEŞ ve YPG saldırılarıyla ve kendisine tehdit olarak öne sürülen Kürt devletiyle ısrarla Suriye’ye, sıcak çatışmaya çekilmek isteniyor. Son Ankara saldırısı da bu oyunun bir senaryosu olabilir. Ancak Türkiye’nin bu noktada erken hareket etmemesi gerekiyor. Türkiye ilk olarak soğukkanlılığını sağlayarak elini güçlendirmelidir.

Türkiye dünden beri Ankara saldırısının misillemesi olarak Suriye’de YPG ve PYD mevzilerini yoğun bir şekilde vuruyor. Ankara saldırısı bu konuda elini güçlendirmiştir diyebiliriz. Artık YPG/PYD güçlerinin ilerleyişini bu ölçüde tehdit unsuru olarak görüp ve göstererek rahatça müdahale edebilir. Türkiye büyük ölçüde obüs saldırılarından sonra ikinci aşamaya geçerek Kasırga füzelerini kullanmalı, menzilini 40 km’den 100 km ve üstüne çıkararak kara harekâtı gelişmelerinden önce etki gücünü arttırmalıdır. Bu noktada Esed yönetimi ve Rusya’nın tepkisini göreceğiz ancak sıcak bir çatışma riski olacağını zannetmiyorum. Suriye konusunda ABD bir süre daha pasif kalacaktır. O yüzden Türkiye’nin uluslar arası desteğini de arttırması gerekiyor. Bu noktada zaten mülteciler konusunda ittifak sağlanmış Almanya öncülüğünde bir AB desteği sağlanabilir. Türkiye bu noktada biyolojik silahı olarak mülteci kartını daha etkin kullanmalı, AB’yi Suriye sorununun çözümüne ve “Güvenli Bölge Projesinin” hayata geçirilmesine teşvik etmelidir. Bu noktada Türkiye’nin de dâhil olduğu Suudi Arabistan ve İslam ülkeleriyle kurulan reel ittifakın da somut gücünü ortaya koyması gerekiyor. Türkiye yalnız değildir. Türkiye kabuğundan çıkarılmamak isteniyor. Ankara saldırısı Türkiye’ye otur oturduğun yerde deme şeklidir. Çünkü biliyorlar ki Türkiye ayağa kalkarsa Balkanlar, Orta Asya, Ortadoğu, Afrika ayağa kalkar. Çünkü biliyorlar ki Türkiye ayağa kalkarsa bu ümmet, İslam ayağa kalkar. Unutmayın dostlar; “Ve La Galibe İllAllah!”,“Allah’tan Başka Zafer Sahibi Yoktur!”

Allah’a emanet olun…

Yayın Tarihi: 19.02.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/terorle-mucadele-de-dogru-strateji/398/

Suriye Türkiye’nin İç Meselesidir

Bu yazımı 40 derece ateşle ağır griple yazıyorum ama ne yazık ki ülkemiz ve bölgemiz de ateşler altında yanıp kavruluyor.

Ak Parti hükümeti 2002 yılında iktidara geldiğinde hatırladığımız gibi ekonomik batakta olan, bölgesinde ve uluslar arası arenada yalnızlaşmış, terör ve benzeri iç sorunlarıyla bunalmış bir devletin komutasını eline almıştı. 2002 yılı sonrasında başlayan reform ve kalkınma hamleleriyle Türkiye, hem küresel hem bölgesel anlamda yükselen bir ekonomik ve reel politik bir güç haline dönüştü. Ancak buna paralel olarak gelişen bir sorun var ki o da Türkiye’nin her geçen gün giderek daha çok canının yandığı terör eylemleridir.

Ak Parti, 2002 yılında günümüze oranla daha sınırlı terör eylemleriyle boğuşan bir ülkeyi teslim almıştı. Bunu açıklayacak olursak, Partiya Karkeren Kürdistane(PKK) yani Kürdistan İşçi Partisi adlı vahşi terör örgütü, 2002 yılı ve öncesinde karakol ve köy baskınlarıyla daha çok eylem yapan, bunun sonucunda toplu şehit haberleriyle canımızı yakan bir yapıdaydı. 2002 yılı sonrasında PKK’nın eylemleri ve verdiğimiz şehitler de ne yazık ki bu oranda arttı. PKK’nın eylem şekilleri de değiştiği gibi şehir eylemleri de vuku bulmaya başladı. 2009 yılında MİT ve PKK arasında ki Oslo görüşmeleri, İmralı ile yapılan görüşmeler, “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi”, demokratik açılım ve “Çözüm Süreci” ile terörle mücadele farklı bir boyuta taşındı. Yaklaşık 2015 yılına kadar devam eden bu süreci doğru analiz etmemiz gerekiyor.

Çözüm süreci olarak adlandırdığımız dönemin, ülkemiz, milletimiz ve terör bölgemize önemli kazanımlar sağlayan bir dönem olduğu gerçektir. Kısa bir dönemde olsa insanlarımız çatışma bölgeleri olan kırlarda piknik yapabilmiş, şehit haberlerinin gelmediği günleri yaşayabilmişizdir. Ancak ben bu dönemi hep geçici bir süreç olarak görmüştüm. Nedenlerine değinecek olursam; İlk olarak aslında bu dönem bir geçiş süreciydi diyebiliriz. Türkiye terörle mücadelede yeterli askeri teknolojik imkânlara sahip olmayan ve özellikle istihbarat anlamında dışa bağımlı bir devlet pozisyonundaydı. Türkiye birçok sınır ötesi operasyonunu dahi ABD onaylı istihbari bilgilerle gerçekleştirdi. İnsansız hava araçlarına, teknolojik altyapıya, tam anlamıyla milli ve sınırsız silah ve mühimmata sahip olmayan bir devlet terörle mücadele de ne denli başarılı olabilirdi. Çözüm süreci içinde ekonomik olarak rahat bir dönem yaşayan Türkiye bu dönemde askeri teknolojisini ve mühimmat çeşitliliğini de giderek geliştirdi ve ABD’den bağımsız istihbarat toplayabilen bir devlet haline geldi. Bu noktayı kaçırmamak gerekiyor.

Çözüm süreci ile ilgili ele almamız gereken bir diğer önemli nokta ise PKK’nın dönem içerisinde ki pozisyonuyla alakalı. Hem Kandil hem de İmralı süreç içerisinde defalarca Türkiye sınırlarından çekilme bildirisinde bulunmuştu. Bunun doğrulamasını Suriye’de PYD-YPG’nin ortaya çıkışıyla açıklayabilmekteyiz. Türkiye ve Kandil’den çekilen birçok militan Suriye’ye geçerek orada ki terör gruplarıyla birleşti ve orada kendilerine coğrafi, askeri ve siyasi olarak bir pozisyon elde etme yarışına katıldılar.

Çözüm sürecini Erdoğan’ın deyimiyle ”buzdolabına” kaldıran gelişmelerin sırrı işte hem Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan hem de Suriye’den gelen istihbarat raporlarında saklı. Raporlarda PKK’nın, çözüm sürecini şehirlere ve evlere yığınak yaparak geçirdiği, bunun yanında militanlarına özellikle Suriye’de PYD-YPG çatısı altında Kobane ve çeşitli noktalarda şehir ve hendek direnişi eğitimleri verdiği ortaya kondu. Ardından da zaten terörle mücadele de büyük operasyonlar başlatıldığına şahit olduk. Peki, Suriye neden Türkiye’nin iç meselesi onu açıklayalım.

PKK kuruluşundan beri Kuzey Irak Kandil’deki ininden eylemlerini gerçekleştiriyordu. Bugün buna Suriye’de eklendi diyebiliriz ama bir fark var. Kuzey Irak Kürt Yönetimi lideri Mesut Barzani’nin geçmişten bugüne Ankara’yla olan ilişkileri ortada. Özellikle Erdoğan’la birlikte giderek artan bu ilişkiler neticesinde Barzani, Türkiye’ye yönelik önemli adımlar atmaya başladı. Türkiye’nin lehine olan petrol anlaşmaları, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki üslerinde giderek artan askeri gücü ve bunun neticesinde Barzani yönetiminin Kandil’e tepkisinin şiddetlenmesi, Barzani’nin bağımsızlık ve belki de Ankara’ya bağlanma söylemleri ard arda gerçekleşti. Hal böyleyken PKK burada kaybettiği gücü Suriye’de rahat bir şekilde arttırmaya başladı.

Küresel güçlerin yakın dönemdeki en önemli projelerinden biri ister bağımsız ister özerk olsun “Seküler bir Kürt devletinin” Suriye’de kurulmasıdır. Kurulacak bu devlet Türkiye’nin hem küresel hem de bölgesel anlamda uzun yıllar alaşağı edilmesine neden olabileceği gibi Türkiye karşıtı güçlerin desteğiyle nefes alacak bir virüs anlamına geliyor. Şüphe yok ki bu devlet apaçık küresel güçlerin maşası bir terör devleti olacak ve tek amacı Türkiye’yi kaosa boğmak olacaktır. Ayrıca bu devlet korkumuz odur ki Suriye’de ki “Bayırbucak Türkmenlerinin de” son nefesi olur. Hem Erdoğan hem de hükümet bunun farkında olduğu için ulusal ve uluslar arası tüm platformda ne pahasına olursa olsun bu devlete asla izin verilmeyeceğini ifade ediyor. Asla izin verilmemelidir de.

Suriye’nin kaderini belirlemek adına toplanıldığı ifade edilen “Cenevre Görüşmeleri” yine ertelendi. Açıkçası bu bizi şaşırtmadı. Suriye iç savaşının başladığı 2011 yılından beri yüz binlerce Suriye’li hayatını kaybetti. Türkiye 2,5 milyondan fazla Suriyelinin yarasını sarmaya çalışıyor. Aradan geçen 5 yıla rağmen sesini yükseltmeyen “3 maymun küresel güçlerin” Cenevre’de bu sorunu ivedi çözeceğini düşünmek abesle iştigal etmek olur. Ben bu yüzden kısa vadede Cenevre’den bir sonuç çıkacağını düşünmüyorum. Uzun vadede ise neler olacağını göreceğiz.

Suriye’de ki Türkiye’yi tehdit eden PKK ve İŞİD terörünü ve akın akın hala devam eden mülteci göçlerini düşündüğümüz de Suriye’yi Türkiye’nin iç meselesi olarak görmemek zaten mümkün değildir. Şüphe yok ki Rusya ve Esad yönetimi kendi pozisyonlarını korumak ve yönetimin ömrünü uzatmak adına operasyonlarına devam edeceklerdir. Ancak operasyon adı verilen bu zulüm ne tesadüf ki Esed yönetiminin topraklarını işgal eden PYD ve İŞİD’i değil de Türkmenleri buluyor. PYD ve İŞİD ise bunun sonucunda giderek güçleniyor. Türkiye’ye bu noktada düşen tek seçenek, büyük devlet refleksi göstererek devlet güvenliği argümanıyla karşı hamle yapması ve olası PYD ve İŞİD tehditlerini ortadan kaldırarak Türkmenlere kalıcı bir pozisyon kazandırmasıdır. Ancak böyle köklü bir hamle bize Suriye’de nefes aldırabilir ve mülteciler için bir yaşam alanı oluşturmamıza imkân sağlayabilir. Bunu tabii ki uluslar arası kamuoyunun desteğiyle, ulusal ve uluslar arası dengeleri koruyarak gerçekleştirmemiz ilk ve en önemli seçeneğimiz olmalıdır. Ancak Türkiye bu desteği bulamazsa ve artık tehdit zirveye ulaştığında devlet ve millet güvenliğini sağlamak adına 1974 yılında Kıbrıs’ta olduğu gibi gücünü ortaya koymalı ve küresel güçlere rağmen bu operasyonu yapmalıdır.

Allah’a emanet olun…

Yayın Tarihi: 05.02.2016

Kaynak: http://genclerinsesi.com/yazarlar/erdem-eren/kenges-in-uyanisi/354/