Yazılar

Avrasya Jeopolitiğinde Doğu Türkistan Meselesi ve Türkiye’nin Bakış Açısı

Son günlerde kamuoyunda ve sosyal medyada Doğu Türkistan ya da Uygur meselesi sıkça gündeme gelen bir konu olarak oldukça dikkat çekiyor. Bu mecraları kullanan birçok kişi, ilgili konuya dair muhakkak fotoğraflar, görüntüler veya haber ve paylaşımlara rast gelmiştir. Bugünlerde bu paylaşımlara daha sık rastlar olduk. Konunun uzmanları, ilgilileri hatta bihaber olanları dahi bu konuya değinmeden duramaz oldular.

Öncelikle bende kendimi konunun uzmanı olarak nitelendiremeyeceğim ama bölgeyle ilgili okumalarıma, kamuoyunda ve sosyal medyada denk geldiğim paylaşımlara dayanarak bu meseleyle ilgili bir analiz yapmak istiyorum.

Coğrafi Olarak Türkistan ve Doğu Türkistan

İlk olarak Doğu Türkistan meselesine gelmeden önce coğrafyayı bir tanımlamak gerekiyor. Doğu Türkistan olarak adlandırdığımız bölge yaklaşık 2 milyon metrekarelik bir bölge olup, Çin’in Batısında yer alan ve Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Pakistan ve Hindistan ile komşu olan bir bölgedir. Başkenti Urumçi olan Doğu Türkistan ya da Uygur Devleti’nin nüfusuyla ilgili ise çok farklı sayılar telaffuz ediliyor. Yaklaşık 20 milyondan 50 milyona kadar farklı sayılar dillendiriliyor. Bu nüfusun büyük çoğunluğunu ise Müslüman Uygur Türkleri oluşturuyor.

Türkistan kelime anlamı olarak “Türklerin oturduğu” yer anlamına gelen bir ifadeye karşılık geliyor. Coğrafi olarak ise Türkistan literatürde genel olarak Batıda Hazar Denizi’nden Doğuda Altay ve Altın Dağları’na, Güneyde Horasan, Karakurum Dağları’ndan Kuzeyde Ural Dağları ile Sibirya’ya kadar uzanan bir bölge olarak tarif ediliyor. Bazı tariflerde Türkiye’de Batı Türkistan olarak geçebiliyor. Bu tariflere Azerbaycan’ı da dâhil etmek gerekiyor. Mevcut tanımla Türkistan; Türkiye, Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan, Tacikistan, Rusya ve Çin topraklarının bir kısmını kapsayan, Türk halkların yaşadığı coğrafi bir bölgedir.

ABD menşeili bölgesel okumalarda Türkistan bölgesi Orta Asya olarak da adlandırılıyor. Ölçeği biraz genişletirsek; Doğu Türkistan önce Çin’e bağlı özerk bir bölge, Türkistan coğrafyasının en doğu sınırında, Asya kıtasının ise tam ortasında yer alıyor. Doğu Türkistan hem Asya hem de Avrasya coğrafyasının merkezinde.

Avrasya terimi kelime bütünü olarak Avrupa ve Asya kelimelerini birleştiren, coğrafi olarak da iki kıtayı kapsayan bir haritayı tanımlıyor. Bu tanımda Avrasya; Avrupa, Balkanlar, Türkiye, Orta Doğu, Kafkaslar, Türkistan ve Asya bölgelerini içine alıyor. Doğu Türkistan meselesinde hayati öneme sahip kavramlardan biri aslında tam da bu Avrasya terimi. Neden olduğuna döneceğiz.

Kamuoyunda Doğu Türkistan Meselesi

Doğu Türkistan’ın mesele kısmını oluşturan en önemli durum Çin’in bölgedeki Müslümanlara yönelik yaptığı uygulamaları kapsıyor. Kamuoyunda bu uygulamalar; Çin’in asimilasyon politikaları, gayri hukuki ve işkenceye varan haksız fiiller olarak nitelendiriliyor. Bu konuda dikkatimi çeken bazı hususlar var.

Doğu Türkistan’da yaşananlarla ilgili çok farklı görüşler kamuoyunda dolaşıyor. Bu görüşleri ve paylaşan kesimi büyük oranda şöyle kategorize etmek mümkün;

– Doğu Türkistan’da Çin’in bölge Müslümanlarını toplama kampları, yasaklar ve şiddet eylemleriyle asimile ettiğini ve Çin’in haksız uygulamalarını dile getiren muhafazakar ve milliyetçi kesim,

– Çin’in bölgedeki tüm insan haklarını ihlalini hem Türkiye’de hem de uluslararası basında dile getiren ve öne çıkaran ABD ve Batı menşeili gruplar,

– Doğu Türkistan’da şiddeti CIA’in tırmandırdığını ve haksız uygulamaların büyük oranda olmadığını iddia eden ve Çin ile bağlantıları da olan bir grup…

Kamuoyunda ve sosyal medyada bu üç grubun daha büyük oranda Doğu Türkistan meselesini ve bölgedeki olayları dillendirdiğini görüyoruz.

Doğu Türkistan’da bu doğrultuda;

  • Yüz binlerce Müslüman’ın toplama kamplarına kapatıldığı,
  • Toplu işkence ve infazların yapıldığı,
  • Bölgedeki kadınların Çin’li erkeklerle zorla evlendirildikleri,
  • Bölgede kasıtlı olarak nükleer ve çeşitli silah denemeleri yapıldığı,
  • Doğum sınırlamalarının getirildiği ve kısırlaştırmaların yapıldığı,
  • İbadet özgürlüklerinin engellendiği,
  • Zorunlu Çince eğitimlerinin verildiği gibi olayların yaşandığı iddia ediliyor.

Ayrıca bu iddialar birçok uluslararası rapora da yansımış durumda. Gelelim Doğu Türkistan meselesinde Avrasya kavramının önemine…

Avrasya Jeopolitiği ve Doğu Türkistan

Çin bugün yalnızca Asya’nın değil Avrasya ve dünyanın da en büyük aktörlerinden biri konumunda. Yaklaşık 1.4 milyar nüfusu ve 12 trilyon dolarlık ekonomisiyle Çin büyük bir dev. Bunlar istatistiksel gerçeklikler. Asya bölgesinde Çin; Hindistan, Rusya, Japonya ve Pakistan ile birlikte siyasal ve askeri olarak da büyük bir nüfuza sahip.

Çin bugün hem BM Güvenlik Konseyinin daimi üyesi hem de Şanghay İşbirliği Örgütü’nün kurucu üyesi. ABD ve Batı tarafından Çin’in Doğu Türkistan’daki haksız fiilleri uluslararası kamuoyunda sıkça dillendirilse de Çin’e karşı hem siyasi ve askeri hem de uluslararası hukuk gereğince adım atmak çok zor.

Avrasya jeopolitiğine gelecek olursak; Şanghay İşbirliği Örgütü 1996 yılında Çin ve Rusya tarafından kurulmuş bir örgüt olmak üzere Çin’in bölgedeki politikalarına da alt zemin sağlayan bir uluslararası örgüttür. İlk olarak başta Rusya olmak üzere örgüte üye bulunan Kazakistan, Tacikistan, Tacikistan, Özbekistan ve yeni üyeler Hindistan ve Pakistan Çin’e karşı bölgede cereyan eden veya edecek aşırı milliyetçi ya da dinsel hareketlerde Çin’i desteklediklerini ve destekleyeceklerini de taahhüt etmişlerdir. Ayrıca bu devletler Çin’in Doğu Türkistan politikalarını desteklerini de kuruluş anlaşmalarında ve zirvelerinde beyan da etmişlerdir. Türkiye’de 2007 yılında üyelik başvurusu yaptığı Şanghay İşbirliği Örgütüne dâhil olması halinde bu politikaları kabul etme dayatmasıyla karşı karşıya kalacaktır.

Türkistan bölgesinin tümü gibi bugün Doğu Türkistan’da da zengin yer altı ve yer üstü kaynakları bulunmaktadır. Ayrıca Çin’in en zengin petrol ve madenlerinin Doğu Türkistan’da olduğu ve bölgenin zengin petrol, doğalgaz ve uranyum kaynaklarıyla altın ve bakır yataklarına sahip olduğu da iddia edilmektedir. Sincan’da 138 kıymetli madenin çıkarıldığı, Urumçi’de 100 milyarlarca tonluk birçok yeni madeninde keşfedilmeye devam edildiği belirtilmektedir.

Çin’in bu bölgenin yer altı ve yer üstü kaynaklarından faydalanmak istemesi ve bu doğrultu da bölgeye yaşayan Müslüman ve Türk toplumu tehdit olarak görmesi de gayet doğal. Özellikle Urumçi’nin Çin için başka bir önemi daha var. O da “Kuşak ve Yol Projesinde” gizli.

Kuşak ve Yol Projesi ve Doğu Türkistan

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, ilk kez 7 Eylül 2013 tarihinde Kazakistan Nazarbayev Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmada “Avrasya bölgesindeki bütün ülkeler arasındaki ekonomik bağlantıları daha da yoğunlaştırmak” amacıyla “İpek Yolu Ekonomik Kuşağının” oluşturulması gerektiğini ifade etti. O tarihte başlayan süreçle birlikte “Kuşak ve Yol Projesi” ortaya çıktı.

Maliyeti ilk hesaplamalara göre 1.4 trilyon doları aşabilecek proje ile aralarında Türkiye, İran ve Rusya’nın da yer aldığı Avrupa ve Asya’daki 60 ülkenin birbirine bağlanması hedefleniyor. Projeye dâhil edilmek istenen ülkeler dünya nüfusunun yüzde 70’ini oluşturuyor. Toplamda 20 trilyon dolarlık ekonomiler deniz, demir ve kara yollarıyla birbirine bağlanıyor.

Kuşak ve Yol Projesinin “21. yy Deniz Yolu Rotası”, Çin’in Fuzhou limanından Kenya Nairobi, Yunanistan Atina, Venedik güzergâhından kıta ve ada Avrupa’sına ulaşıyor. Asıl mesele ise tarihi “İpek Yolu Kuşağının” rotasında. Bu kuşağın rotası ise Çin’in Xian kentinde başlarken; Doğu Türkistan’da Urumçi’den Kazakistan’ın Almatı kentine, oradan Semerkant ve Duşanbe’den İran’da Tahran’a, Türkiye’de İstanbul’dan, Rusya’da Moskova’ya ve oradan da kıta Avrupa’sında Almanya üzerinden ada Avrupa’sına varıyor.

Kısaca “Kuşak ve Yol Projesi” sadece projede yer alacak ülkeler için değil, Türkiye ve Çin içinde hayati öneme sahip durumda. Projenin en önemli güzergâhının Doğu Türkistan’da Urumçi üzerinden geçecek olması Çin’in bölgeye yönelik politikalarını da sertleştiriyor. Çin bölgede kendisine ve projeye karşı herhangi bir istikrarsızlık ve kaos ortamı oluşmasını da istemiyor.

Sonuç Olarak…

Doğu Türkistan’da kabul edilse de edilmese de Müslüman ve Türk Uygur toplumunun hak ihlalleriyle, baskı ve şiddet uygulamalarıyla karşılaştığı ulusal ve uluslararası tüm kamuoyunun malumu. Bugün Uygur halkının yaşadıklarının Yunanistan’da Batı Trakya Müslüman ve Türk Azınlığının ve Filistinli Müslümanların yaşadıklarından ayırmak çok da mümkün değil. Batılı ve modern saydığımız Avrupa’da ve ABD’de Müslümanların ve hatta siyahîlerin yaşadıklarını unutabilir miyiz?

Ancak bunlarla beraber malum olan bir diğer durum daha var. O da küresel siyasetteki gerçekler. Çin bugün karşısında öyle ya da böyle siyaseten, ekonomik olarak ya da bazı bölgelerde askeri olarak ABD’nin bile karşısında kolaylıkla duramadığı bir devlet. Nitekim Türkiye-Çin ilişkileri de hem “Kuşak ve Yol Projesi”, hem diğer ekonomik ilişkiler hem de Şanghay İşbirliği Örgütü gibi ikili ve çoklu platformlar açısından hayati önemde.

Bu gerçekleri göz önünde bulundurduğumuzda Doğu Türkistan meselesini ikili ilişkilerde, ulusal ve uluslararası platformlarda duygusal reflekslerle değil, daha akılcı ve reel politik bir vizyonla dile getirmek zorundayız. Ayriyeten konuyla ilgilenen siyasilerimizin, akademisyen ve gazetecilerimizin, bu alanda çalışan sivil toplum kuruluşlarımız ile kurumlarımızın da  diğer uluslararası meselelerde de olduğu gibi duygusal serzenişlerden öteye geçmeleri gerekiyor. Daha akılcı davranarak diplomasinin çok boyutlu ve akılcı kanallarını kullanarak bu meseleyi çözmek ya da hafifletmek hususunda hareket etmek şart.

Son olarak ise; Doğu Türkistan’ın özellikle Türkiye’deki diasporasının ise Türkiye Cumhuriyeti Başkanı Sn. Recep Tayyip Erdoğan’a güvenmeleri gerek. Bununla birlikte ülkemizin genel dış politikalarına uygun hareket ederek, Doğu Türkistan’daki meselelere diplomasi aklına ve metotlarına da uygun olarak dikkat çekmeliler.

Bu minvalde özellikle doğru ve gerçek bilgilerle, manipülatif olmayan bilgileri kamuoyu ve ilgililerle paylaşmalılar ve bu mesele üzerinden çıkar elde etmek isteyen yabancı ajan sivil toplum kuruluşlarından uzak durmalılar. Unutulmamalıdır ki; Sn. Erdoğan hiçbir mazlum millete bunca yıllık siyasi yaşamı müddetince kayıtsız kalmamış ve kalmayacaktır.

Erdem EREN

Yayın Tarihi: 18.01.2019

Soçi Zirvesi Ekseninde Türkiye-Rusya İlişkileri

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Rusya’nın Soçi kentinde 2015’deki uçak düşürme krizinden sonra 8. kez bir araya geldi. Putin’in daveti üzerine gerçekleşen görüşmede iki lider arasında Suriye, ekonomi, enerji ve savunma sanayi başlıklarında çok önemli konular ele alındı. Ayrıca Üst Düzey İşbirliği Konseyi yedinci toplantısının hazırlıklarının da startı verildi. Görüşmeye Türk heyetinden Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ve Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Hakan Fidan katılırken, Rus heyetinden ise Başbakan Yardımcısı Arkadiy Dvorkoviç, Kremlin Basın Sözcüsü Demitry Peskov, Kremlin Dış Politika Danışmanı Yuriy Uşakov ile Rus Devlet Nükleer Enerji Kurumu (ROSATAM) Başkanı Aleksey Lihaçev de hazır bulundu.

Putin’in de ifade ettiği gibi Rusya ve Türkiye arasındaki ilişkiler kriz öncesi seviyeye ulaştı ve normale döndü. İki ülke arasındaki ilişkileri bu kadarla da nitelememek gerekiyor. İki lider arasında tarihi bir rekor olarak ifade edilebilecek seviyede diplomasi trafiği sürüyor. Bu yıl 6. kez yüz yüze görüşülürken, 13 kez de telefon görüşmesi yapıldı. Türk-Rus ilişkileri en yoğun dönemlerinden birini yaşıyor. Bunun şüphesiz Türk-Amerikan ilişkileri ile Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin en büyük gerilim dönemlerinden birine denk gelmesi tabii ki tesadüf değil.

İki liderin Soçi’de ki en önemli gündem maddelerin biri Suriye’ydi. Astana görüşmelerinin devamında Suriye’de atılacak yeni adımlar ele alınırken, siyasi çözüme yönelik verilen desteğin arttırılması da vurgulandı. İran’ın da dâhil olduğu 3 garantör ülkenin siyasi çözüm noktasında yeni adımlar atması bekleniyor. Moskova yönetimi Soçi’de yapılması planlanan Suriye toplantısına PKK terör örgütünün Suriye kolu PYD’yi de davet etmiş, Ankara’nın tepki göstermesi sonrası bu toplantı ertelenmişti. Liderler arasında bu meselede değerlendirildi.

Putin, Birleşmiş Milletler himayesinde Suriye’de taraflar arasında diyalog kurulması için gerekli koşulların oluştuğunu vurguladı. Erdoğan ise Putin ve Trump’ın Vietnam’daki Suriye görüşmesiyle ilgili yapılan ortak açıklamanın önemsendiğini belirtti. İki liderin Vietnam’da mutabık kaldıkları çözümün çerçevesi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararıyla alakalı olup, anayasa reformunu, diasporanın da katılacağı BM gözetiminde adil ve serbest seçimler ile yabancı güçlerin ülkeyi terk etmesini içeriyor. Bu kararlar uygulanacak mı bilinmez ama gelecek adına Türkiye’nin adımları da merak ediliyor.

Putin ve Trump, Vietnam görüşmesinde Suriye ile ilgili BM ve Cenevre sürecini işaret ederken, bu durum aslında Türkiye’yi rahatsız eden bir konu oldu. Erdoğan, Soçi’ye gitmeden önce de bu görüşmeyi eleştirdi. Çünkü Türkiye, Cenevre değil Astana sürecinin asli unsurlarından biri. Suriye sorununun Cenevre sürecine göre çözüme kavuşturulması, Türkiye’nin Suriye’deki pozisyonunu zayıflatan bir gelişme olabilir. Türkiye böyle bir durumda Suriye’de oluşacak veya oluşturacağı siyasal diyalog organları üzerinden pozisyonunu güçlendirmeye çalışabilir ve zorlayabilir. Bu konuda Ankara ile Moskova arasındaki görüşmeler sürecektir.

Suriye’de Türkiye’nin Afrin’e olası müdahalesi de iki lider arasında konuşulmuş olabilir. Türkiye, Afrin’deki terör yapılanmasının tacizinden doğan rahatsızlığı iletirken, gerekli adımları atma kararlılığı da görüşmede ele alınan muhtemel konulardandır. Ayrıca Erdoğan, Türkiye’nin bu noktada Rusya ile müşterek adım atma isteğini de yineledi. Türkiye’nin İdlip’te oluşturduğu güvenli bölge sonrası, Afrin’e de müdahale edeceği ve Fırat Kalkanı Harekâtını Batı’ya doğru genişletmiş olacağı, PYD/YPG terör örgütünün de Akdeniz’e erişme hayalini bitireceği uzun zamandır konuşuluyordu. Bu noktada Türkiye’nin üst düzey hazırlık halinde olduğu, Afrin’e müdahale olasılığının daha da arttığı belirtiliyor. ABD’nin Afrin’e müdahale sonrası nasıl bir tepki vereceği merakla beklenirken, ABD öncülüğündeki DAEŞ karşıtı koalisyonun sözcüsü Albay Ryan Dillon, bir basın toplantısında ABD’nin Türkiye’ye karşı YPG’yi doğrudan değil ama dolaylı olarak çatışmalarda destekleyebileceğini ima eden açıklamalarda bulundu.

Erdoğan ile Putin arasındaki görüşmenin diğer önemli bir maddesi de ekonomi üzerineydi. İki lider arasındaki diplomasi trafiğinin ekonomiye de olumlu yansıdığı reddedilemeyecek bir gerçek. Türkiye ve Rusya arasındaki ticaret hacmi 2016’nın ilk 9 ayında 12,4 milyar dolarken, bu yılın ilk 9 ayında ise 15,7 milyar dolar olarak gerçekleşti. Artış ise %26,5 oldu. İki ülke 100 milyar dolar ticaret hacmine ulaşmayı da hedefliyor. Rusya Türk yatırımcılar için büyük bir öneme sahip. Öyle ki Rusya’daki Türk firmalarının toplam yatırım miktarı yaklaşık 10 milyar doları buluyor. Türkiye’deki Rus yatırımların toplam değeri ise 10 milyar dolardan da fazla. Yine Rusya Türk müteahhitlik firmalarının en fazla proje yürüttüğü ülke konumunda. Türk müteahhitler Rusya’da 1910 projeyi yönetirken, bu projelerin değeri 65 milyar doları geçiyor.

Uçak düşürme krizinden önce iki ülke arasında uygulanan bir vize muafiyeti söz konusuydu. Erdoğan bu konuyu da Putin’e iletirken, vize muafiyet rejiminin yeniden oluşturulması gerektiği de vurgulandı. Bu yılın ilk 9 ayında 4 milyonu aşkın Rus turistin Türkiye’ye gelmesi önemli bir oran olsa da bunun daha da arttırılmak istendiği aktarıldı. Ayrıca 2019 yılında Türkiye ve Rusya’da karşılıklı olarak “Kültür ve Turizm Yılı” düzenlemesinin değerlendirmeleri yapıldı. Son olarak ise tarım ürünleri konusundaki tüm engellerin kaldırılması gerektiği tekrardan söylendi.

İki lider arasındaki en önemli görüşmelerden bir diğeri de enerji başlığında oldu. Türk Akımı projesinin inşası ele alınırken, Akkuyu Nükleer Santrali’ne giden süreç de değerlendirildi. Önümüzdeki haftalarda gerçekleşecek temel atma törenine Erdoğan, Putin’i de davet etti. Putin ise görüşmelerde ve basın toplantısında ısrarla Rusya, Türkiye ve İran arasındaki işbirliğine vurgu yaparken, bu işbirliğinin Suriye’de yaşanan şiddet olaylarının azalmasına katkı sağladığını ve siyasi çözüm için de etki edeceğini dile getirdi. Putin ayrıca Türkiye ile Rusya’nın enerji konusunda Türk Akım doğalgaz boru hattı projesi ve Akkuyu Nükleer Güç Santralinde ki işbirliğine değindi ve ROSATAM şirketinin başlayacağı inşaatla birlikte ilk ünitenin 2023 yılında devreye girmesinin planlandığını söyledi.

Erdoğan ile Putin’in görüştüğü bir diğer önemli konu ise ortak askeri yatırımlar ve girişimler oldu. Bu noktada Türkiye’nin Rusya’dan S-400 alımı yaptığı Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli tarafından daha önce ifade edilmişti. Bunun maliyetinin yaklaşık 2 milyar dolar civarında olacağı kamuoyuna da yansımıştı. İki lider Soçi’deki görüşmede S-400 füze savunma sistemlerinin teslimatı, ortak üretimi ve modernizasyonu gibi konuları da görüştü. Erdoğan savunma sanayine yönelik atılacak ortak adımların çok önemsendiğinin de altını ısrarla çizdi.

Türk-Rus ilişkilerinin “uçak krizi” öncesinde de çok iyi seyrettiği dile getiriliyordu. Ancak yakın dönemdeki yoğun gelişmeler artık bu ilişkinin ciddi bir ittifaka evrildiğine yorumlanıyor. Türkiye’nin Batı ile ittifakının tamamen sona erdiğini söyleyen uzmanlar da var. Türkiye’nin Atlantik ile dönemsel olarak büyük bir anlaşmazlık yaşadığı doğru. ABD ve AB’nin Türkiye’de darbe girişimi gerçekleştiren FETÖ’ye yönelik korumacı tavrı, yine ABD’nin Suriye’de PYD/YPG terör örgütlerine olan silah desteği, AB’nin Suriye’li mülteciler konusunda Türkiye’ye gerekli desteği vermemesi Türkiye’nin ABD ve AB ile ilişkilerine siyasi manada büyük bir darbe indirdi. Nasıl devam edeceğine dair bir öngörüde bulunmak da oldukça zor.

ABD hem FETÖ lideri Fethullah Gülen’i Türkiye’ye iade etmemekte hem de PKK terör örgütünün Suriye kolu olan PYD/YPG’ye silah ve taktiksel destek vermekte ısrar ediyor. Yine ABD arka plandan Irak’ta bir Kürt devletinin kurulmasını İsrail ile birlikte desteklemeye de devam ediyor. Türkiye’nin mevcut kırmızı çizgileri ABD ile bu hususlarda uzlaşmasını pek de mümkün kılmıyor. Çünkü Türkiye hem FETÖ hem de PKK ile mücadeleyi beka sorunu olarak görüyor. Türk-Rus ilişkileri ABD ile tıkanan bu diyalog ortamında özellikle Türkiye için en önemli alternatif olarak karşımıza çıkıyor.

Türk-Rus ilişkilerinin en önemli ayakları ekonomi, enerji ve askeri konular üzerine geliştiriliyor. Türkiye Atlantik kaynaklı ekonomik hamlelere karşı Asya-Pasifik bloğunda özelikle Rus ve Çin yatırımları ve ticareti ile kendisine alternatif oluşturdu. Türkiye ekonomi ve enerji politikalarının yanında bağımsız askeri politikalarda izlemek istiyor. Rusya’dan gerçekleştirilmek istenen S-400 alımları bu istekle alakalı görünüyor. Ancak Türkiye aynı zamanda Atlantik bloğu ile yaşanan siyasi krizlerin ekonomik ve askeri ilişkilere de yansımasını istemiyor. Bu bağlamda Ankara siyasi krizler ile ekonomik ilişkilerin farklı seyretmesi gerektiğini ısrarla vurguluyor. Ayrıca askeri bağlamda Türkiye Rusya’dan S-400 alımına imza atarken, diğer bir yandan Fransa ve İtalya ile de ortak hava savunma sistemi geliştirilmesi için de anlaşmaya vardı. Türkiye böylelikle Batı’ya bir anlamda güven mesajı da vermeye de çalışıyor.

Orta Doğu’da Türkiye dış politikasında değişime gittikten sonra Suriye ve Irak’ın toprak bütünlüğüne vurgu yapmaya başladı. Bu bağlamda Suriye’de siyasi çözüme destek verirken, PYD/YPG’nin devletleşmesine ve DAEŞ’in terör etkisini arttırmasına engel olmaya çalıştı. Irak’ta da yine Mesut Barzani önderliğinde Irak Kürt Bölgesel Yönetiminin bağımsızlık referandumuna karşı çıktı. Rusya’da iki ülke ile ilgili benzer politikaları yürütüyor. Ayrıca Ruslar Kürtler üzerindeki etkisini arttırarak ABD’nin gücünü bu anlamda kırmaya çalışıyor.

Türk-Rus politikaları genel manada uyumlu olsa da PYD politikası ekseninde uzlaşma sağlaması neredeyse zor. Türkiye büyük oranda PYD’ye bölgede taviz verilmesine karşı çıkıyor. Bu noktada iki ülkenin daha derin konuları konuşup, güçlü kararlara bölgede imza atmaları gerekebilir. ABD’nin Suriye ve Irak politikası Kürt devletinin bağımsızlığından ya da özerk bir bölge oluşturmasından geçiyor. Bu politika özellikle Türkiye’nin beka sorununa karşılık geliyor. Türkiye’nin Rusya ile sıkı bir pazarlık yapıp bölgedeki yerli PYD dışındaki Kürtlerle iletişimi artırıp ABD’nin elindeki Kürt kartını alması gerekiyor.

Son gelişmelere bakılacak olursa, ABD-PYD/YPG ve DAEŞ ortaklığının da sağlandığı, buna istinaden de Rakka’dan DAEŞ militanlarının ABD askerleriyle PYD/YPG teröristlerinin gözetiminde şehri terk ettiği görüldü. Rakka büyük oranda PYD/YPG’ye teslim edilmeye başlandı. ABD sürecin en başında DAEŞ ile mücadele edileceğini ve PYD/YPG’ye bu nedenle silah ve taktiksel destek verildiğini açıklamıştı. Gelinen süreçte ABD’nin bu tezinin de samimi olmadığı ortaya çıktı. ABD açıkça bölgede Kürt özerk bölgesinin oluşumu için imkânlarını zorluyor. Bu süreç karşısında Moskova, Ankara, Şam ve hatta Tahran yönetimi ABD ve PYD/YPG’ye karşı siyasal diyalog ve çözüm sürecinde ortak hareket etmeye mecbur kalacak gibi duruyor. Esad’ın da Türkiye ile doğrudan temas kurmak istediği belirtiliyor. Türkiye’nin en temel endişesi ABD ile Rusya’nın Cenevre sürecine göre çözümü dayatması. Bu durumda Ankara, Tahran ve Şam yönetimleri kararı kabule de zorlanabilir.

Türk-Rus ilişkilerinin güven endeksine oturması Türkiye’yi ilgilendiren bazı sorunların ortak çözümüne imza atılmasına imkân sağlayabilir. Orta Doğu ekseninde bunu değerlendirecek olursak ilk önemli gelişme Astana sürecine Rusya’nın Mısır’ı da dâhil etmesidir. Darbe sonrası Türkiye ile Mısır ilişkilerinin bıçak gibi kesildiği aşikâr. Astana süreci iki ülke arasındaki diyalogların başlamasına neden olabilir. Türkiye’nin bu konuda nasıl bir yol izleyeceği de bilinmiyor. Türkiye özelikle Muhammed Mursi’nin Cumhurbaşkanlığı döneminde hem Mısır ile hem de Müslüman Kardeşler ile Orta Doğu’da yakın ilişki içerisindeydi. Ancak bu ilişkiler özellikle darbe sonrasında reel anlamda zarar gördü. Sisi’nin Mısır’da otoritesini sağladığı da bilinen diğer bir gerçek. Bu noktada Türkiye, Müslüman Kardeşler politikasını gözden geçirecek mi göreceğiz.

Türkiye’yi de ilgilendiren diğer bir sorun Dağlık Karabağ sorunudur. 1991 yılında Ermenistan tarafından işgal edilen bir Azerbaycan toprağı olan Karabağ, o yıllardan beri bölgenin en önemli sorunlarının başında geliyor. Rusya’nın Ermenistan üzerindeki hamiliği çözümün önündeki en büyük engellerden biriydi. Türk-Rus ilişkilerinin gelişme evresinde bu sorun da garantör ülkeler olarak çözüme kavuşturulabilir. Ardından Azerbaycan’da Türkiye ile birlikte Avrasya entegrasyon projelerine dahil edilebilir.

Son olarak Türk-Rus ilişkilerinin gelişme sahası sadece Orta Doğu ile de sınırlı kalmıyor. İlişkilerin entegrasyon projelerinin yoğun gelişim sahası Avrasya olarak görülüyor. Asya-Pasifik olarak da adlandırabileceğimiz bölgede Türkiye ve Rusya, Çin ile birlikte ortak projelerde yer alıyor. Kuşak ve Yol Projesi bunların başında geliyor. Ayrıca Türkiye sıklıkla Rusya, Kazakistan ve Çin’e Şanghay İşbirliği Örgütü’ne girmek için üyelik baskısı da yapıyor. Türkiye’nin Avrasya entegrasyonuna ve Rusya’ya olan bu ilgisi özellikle Rus kamuoyunda NATO ile ilişkilerindeki kırılmanın daha fazla ön plana çıktığı şeklinde yorumlanıyor. Avrupa kamuoyu ise Türkiye’nin AB ve ABD’den gün geçtikçe daha fazla uzaklaştığını Rusya ve Avrasya’ya yakınlaştığını dile getiriyor.

Türkiye’nin Avrasya politikasının Atlantik’den temelli kopuşu hedeflediğini söylemek neredeyse imkânsız. Bu konu ısrarla Ankara tarafından da reddediliyor. Türkiye Avrasya politikasını çok boyutlu diplomasi stratejisi içinde büyük oranda alternatif siyasi, askeri ve ekonomik şartlarını geliştirmek adına sürdürüyor. Avrasya entegrasyon projelerine dahil olup, siyasi, askeri ve ekonomik fırsatların elde dilmesi Türkiye için oldukça cazip geliyor. Bu noktada Türkiye, Atlantik ile gerilen ilişkileri ekseninde Avrasya’ya daha çok akılcı politikalarla yaklaşıyor. Avrasya stratejisi içinde Rusya ile ilişkiler ise Türkiye için oldukça zorunlu bir ittifak olarak görünüyor. ABD ile birlikte bölgesel sorunların çözümünde ortak hareket etme zemini bulunmayan Türkiye, Rusya ile bu imkânı değerlendirmeye uğraş veriyor. Bölgesel sorunların Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda çözülüp çözülmemesi Türk-Rus ilişkilerinin istikrar ve devamlılığını da büyük oranda test edecek. Bunu da zaman gösterecek.

Kaynak: 16.11.2017

Yayın Tarihi: http://www.rusen.org/soci-zirvesi-ekseninde-turkiye-rusya-iliskileri/