Tarihsel Olarak Pakistan – Hindistan Gerilimi ve Türkiye’nin Arttırılabilir Rolü

Pakistan ve Hindistan; bugün Hint yarım adasının geleneksel iki düşman devleti olsalar da, 1947’ye kadar ortak bir çatı altında yaşamış “Hint Müslümanları ile Hindu” toplumların devletleridir.

Tarihsel Olarak Hint Yarım Adası’ndaki Gelişmeler

Tarihsel olarak Hintliler ilk olarak Emeviler döneminde Müslüman olmaya başlamışlar, Gazneliler döneminde ise Müslümanlaşma devam etmiştir. Osmanlı Devleti döneminde ise Hint yarım adasında İslam’ın yayılışı hız kazanmıştır.

1500’lerden İngiliz’lerin işgaline kadar yarım adayı Babür Şah ve torunları yönetmiş, bu dönemde Müslümanlar toplumun çoğunluğunu oluşturmuştur. Osmanlı Devleti ise İran ve Safevi engellerinin yanı sıra Portekiz’lilere karşı Umman Denizinde alınan yenilgiden dolayı askeri olarak yarım adaya açılamamıştır. İngilizler ise “Orient Company” gibi şirketlerle Hindistan’a girmeyi başarmış, kurulan ekonomik nüfuz daha sonra işgale dönüşmüştür. Bu işgal, 1857’de Babür İmparatorunun idam edilmesiyle ve İngiliz hâkimiyetinin pekişmesiyle sonuçlanmıştır.

İngilizlerin yarım adaya girişinden 1947’ye kadar “Hint Müslümanları ile Hindular” bir arada yaşamış, “Muhammed Ali Cinnah’ın ve Muhammed İkbal’in” öncülüğünde Pakistan devleti ve kimliği oluşturulmuştur. Nitekim bunun sonucunda aynı yıl içerisinde hem Hindistan hem de Pakistan Birleşik Krallık’tan bağımsızlıklarını elde etmiştir. 1972’de Bangladeş’in de bağımsızlığını kazanmasıyla Hint Müslümanları ayrı devletlere dağılmıştır. Dönemin Birleşik Krallık stratejisi de bölgede Hint Müslümanlarının bölünmesinden yana olmuştur. Pakistan, Hindistan ve Bangladeş dışında yarım ada da; Burma, Nepal, Myanmar gibi irili ufaklı devletlerde ortaya çıkmıştır.

Bugün yalnızca Hindistan’da tahmini olarak 200 milyona yakın Hint Müslüman’ı yaşarken, Pakistan’da tahmini 180 milyon, Bangladeş’te tahmini 150 milyon Hint Müslüman’ı mevcuttur. Kısacası Hint yarım adasında farklı devletlerin çatısı altına dağılmış halde ciddi bir Hint Müslüman’ı toplumu bulunmaktadır. Hint Müslümanları da Hindistan nüfusunun en az %20’sinin Müslüman olduğunu iddia etmekte olup, bu da yaklaşık 270 milyona denk gelmektedir. Eğer Hindistan parçalanmasaydı bugün Müslümanların nüfusun en az %40-45’ini oluşturacağını söylemektedirler. Bu da yaklaşık 1 milyar 330 milyonluk Hindistan nüfusunda en az 550-600 milyonluk bir Müslüman topluluğu demek olacaktır.

Osmanlı Devleti Hint yarım adasında hâkimiyet süremese de Türkler ile Hint Müslümanları arasındaki bağ hiçbir zaman kopmamıştır. Bilindiği üzere hem Osmanlı’daki ilk bankanın kurulmasında hem de Kurtuluş Savaşı sürecinde ve Türkiye İş Bankasının kurulmasında Hint Müslümanlarının önemli bir desteği olmuştur.

Bağımsız Devletler Sonrası Hint Yarım Adası

1947 yılı sonrasında Pakistan ve Hindistan bağımsız devletler olarak hayatlarına devam etseler de, iki devlet arasında önemli bir gerilim de doğmuştur. Pakistan Hint Müslümanların çoğunlukta olduğu bir devlet olarak kalmışken, Hindistan ise “Hinduların” yönetiminde bir devlete dönüşmüştür. Hindistan bu süreçte Kuzey Hindistan ve Güney Hindistan olarak iki ana bloğa ayrılmış, Kuzey Hindistan Hint Müslümanlarının çoğunlukla yaşadığı bir blok olmuştur.

İktidara gelen her bir hükümette Kuzey Hindistan’daki Müslümanlara yönelik İslam ve azınlık karşıtı politikalar yürütmüştür. Hindistan’daki mevcut BJP Hükümeti ve Başbakan Modi’de bu anlayışa mensup bir siyaseti temsil etmekte olup, BJP köken olarak RSS teşkilatına bağlı bir partidir. RSS teşkilatı tarihsel olarak bağımsızlık yıllarında Hinduların İngilizlerle değil Müslümanlarla savaşmasını dile getiren bir harekettir.

Bugün Hindistan’ın %40’ı üst kast grubuna mensupken bu grup büyük oranda Müslüman karşıtı bir pozisyona sahiptir. Başta İngiltere olmak üzere ABD, İsrail ve İran ile ciddi ilişkileri bulunmaktadır. Bu grup içerisindeki Radikal Hindular Yahudilerle bir medeniyet bağlarının bulunduğunu dahi iddia etmektedirler. Geri kalan alt kast grubu ise yoksul bir toplumdur. Müslümanlar toplumun bu %60’ı ile entegrasyonu sağlayarak devleti dönüştürmeye çalıştırmaktadır.

Pakistan Hindistan’a göre nüfus ve ekonomik güç olarak daha dezavantajlı bir konuma sahip olsa da, askeri olarak Hindistan’dan hiç de geri kalır bir yanı yoktur. Bugün iki devlette nükleer güce sahipler ve askeri olarak birbirleri için büyük bir tehditler. Nitekim iki devletten birinin bir diğerini büyük oranda sindirememesinin altında da bu askeri güç yatmaktadır. Aralarındaki gerilim dönem dönem sıcak çatışmalara da dönüşmektedir.

 

Keşmir Sorunu

Keşmir Sorunu iki devlet arasındaki en büyük gerilim ve sıcak çatışma sebebidir. Keşmir bölgesi Hindistan, Pakistan ve Çin sınırlarında bulunan bir dağlık bölge olup, Pakistan’ın Kuzey Doğusunda ve Hindistan’ın da Kuzeyinde yer alıyor. Pakistan ve Hindistan’ın bağımsızlığı kazandığı 1947 yılında, Keşmir bir Emirlik olarak kalmıştır.

Keşmir halkının büyük bir çoğunluğu Müslüman olduğu için Pakistan buranın kendisine bağlanmasını talep etmiştir. Keşmir halkı da Pakistan’a katılmaktan yana tavır alsa da dönemin Emiri de Hindistan’a bağlanmak istemiştir. Bu nedenle Hindistan’da bölgeye talip olmuştur.

1947’de patlak veren ve iki devlet arasında yaşanan ilk çatışmaları 1965 ve 1999’daki savaşlar izlemiştir. Bu savaşlar sonrasında bölgenin güney kısmı Cammu Keşmir Eyaleti olarak Hindistan’a bağlanmış, kuzey kısmı ise Azadi yani Bağımsız Keşmir olarak Pakistan’a bağlanmıştır. 1960 yılında Keşmir’in doğu kısmı olan Aksai Çin’i de Çin Halk Cumhuriyeti işgal etmiştir.

Günümüzde Pakistan ve BM halk oylamasını öngörerek Hindistan’ın Keşmir halkının iradesini yok saydığını ve Cammu Keşmir’i işgal ettiğini savunuyor. Hindistan ise bu toprağın kendi toprağı olduğunu ileri sürerek, Pakistan’ı ayrılıkçılara destek vermekle suçluyor.

Şubat 2019 İtibariyle Yaşanan Sıcak Çatışmalar…

Keşmir bölgesinde özellikle Cammu Keşmir bölgesindeki halk ile Hint askerleri arasında dönem dönem çatışmalar yaşansa da,  14 Şubat’ta bu gerilim Pakistan – Hindistan arasında sıcak çatışmaya dönüştü. Hindistan ilk olarak Keşmir hava sahasına girerek ayrılıkçı olarak iddia ettiği bir grubu vururken, Pakistan’da Hindistan uçağını düşürerek karşılık verdi. Bu gerilimle birlikte iki ülke bir anda yeniden savaşın eşiğine geldi.

Pakistan – Hindistan Geriliminde Türkiye’nin Arttırılabilir Rolü

İki ülke arasındaki en büyük kriz konusu olan Keşmir Sorununda Türkiye Birleşmiş Milletler ve Pakistan ile uyumlu hareket ederek bölgede bir halk oylaması yapılmasını ve Cammu Keşmir halkının kendi kaderini kendisi tayin etmesini savunuyor. Hindistan ise tahmini 14 milyon nüfusa sahip bölgeyi yaklaşık 700 binlik bir askeri güç ile kontrol altında tutmaya çalışıyor. Bölgedeki egemen Müslüman nüfus düşünüldüğünde bölgenin Pakistan’a katılması da mantıklı gelse de, Hindistan bu sürecin sınırları altında yaşayan Müslüman topluma da örnek olmasını istemiyor. Güvenlik refleksiyle hareket ediyor.

Son yaşanan çatışmalarda da Türkiye bölgeyle ilgili geleneksel diplomasisini sürdürerek diyalogun sürmesini ve Keşmir sorununun çözümünü yeniden dile getirdi. Ancak Türkiye’nin iki ülke arasındaki krizde arabulucu rolünü devralıp, barış sürecinde rolünü arttırması hem ülkemiz adına hem de Hint yarım adasında yaşayan yaklaşık 600 milyonluk Müslüman nüfusun menfaati açısından da oldukça önemli olacaktır.

Nitekim hem Türkiye hem de Pakistan bunu görecek ki, krizin başladığı günden beri diplomatik söylemlerini bu yönde arttırmıştır. Pakistan Başbakanı İmran Khan ile Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’da bir görüşme gerçekleştirmiştir. Bu süreçte Erdoğan’ın Hint tarafıyla da görüşmelerini sürdürmesi ve arttırması, hatta bölgede ya da Ankara veyahut İstanbul’da üçlü görüşmelerin yapılması da gerekmektedir. Bu görüşmelerde ABD-Hindistan ve Çin-Pakistan ilişkilerinin dengesi de unutulmamalıdır.

Bugün Hindistan hem Çin ile birlikte Şanghay İşbirliği Örgütü üyesiyken, diğer bir yandan ABD ve İsrail’le çok güçlü ilişkilere sahip bir devlettir. Benzeri şekilde Pakistan’da Şanghay İşbirliği Örgütü üyesiyken, Çin ile Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru ve Kuşak Yol Projesi üzerinden ciddi bağlara sahiptir.

Türkiye Pakistan – Hindistan krizinde üstleneceği arabuluculuk rolü ile hem Hint yarım adasındaki istikrarın korunması ve Müslümanların refah içerisinde yaşamalarına katkı sunacağı gibi, Şanghay İşbirliği Örgütü üyeliği ve Kuşak Yol Projesi açısından önemini de kanıtlayabilir. Hem de ABD-Hindistan ve Çin-Pakistan blokları arasında bir diplomatik köprü vazifesi de görerek, Rusya ve İran ile de sürdüreceği diplomasi ile bu iki devletinde krize sıcak manada katılmalarını engelleyebilir. Sadece Pakistan ve Hindistan arasında yaşanacak bir savaş ve özellikle nükleer boyutta bir savaş tüm bölge için bir felaket olacakken, diğer devletlerin herhangi bir katılımıyla tüm dünya için bir felaket olacaktır. Türkiye’nin tüm bu dengeleri gözeterek rolünü arttırması Türkiye’nin küresel rolüne de katkı sağlayacaktır.

Erdem EREN

Tarih: 01.03.2018

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir